Bu Blogda Ara

12 Ağustos 2016 Cuma

"Ay Kafam Çok Güzel!"

HANDE YENER HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
9 AĞUSTOS 2016


“Ay kafam çok güzel,” dedi bir eliyle boynuzunu, bir eliyle mikrofonunu tutarken. Biri çıkıp “Bu neyin kafası?” diye sorsa bir Allah’ın kulu cevap veremezdi. Ki sorunun muhatabı Hakan Akkaya, sahnenin tam önünde, protokol sandalyelerinin arasında zıplaya zıplaya şarkılara eşlik ediyordu o sırada. Hande’nin kafasındaki boynuzlu, acayip başlığı o tasarlamış, Hande de belli ki çok beğenmişti. “Kafam çok güzel,” derken kast ettiği oydu; yanlış anlaşılmasın.


Almışım elime aynı zamanda not defteri olarak da kullandığım telefonumu, atmışım bacak bacak üstüne, çatmışım kaşlarımı, surat iki karış. Arada bir kalemi çeviriyorum sağ elimin parmakları arasında eski işimdeki saatler süren toplantılardan kalma bir derin düşünme ritüeli olarak. Alabildiğine ciddiyim yani. Ne diye kalkıp zıplayayım? Oynamaya mı geldik? Tamam, sonlara doğru su koyverip ayağa kalkmış, hatta yerimde bir takım tempo tutma, salınma hareketleri de yapmış olabilirim ama konserin başından sonuna detay devşirme sorumluluğumu da aksatmadım hiç. Rahat olun, yazacağım hepsini.


Hande Yener’i Açık Hava’da üçüncü kez seyredişimdi bu. Başından söyleyeyim; daha az iddialı, daha doğrusu iddiasını gözümüze, ağzımıza, burnumuza sokmayan bir konser verdi bu kez. Bunun sebebi sahiden sadeleşme niyeti miydi yoksa masraftan kısmak ya da memleketin içinden geçtiği şu karışık günlerde konser hazırlıklarına daha az zaman ayırmış olmak mı onu bilemem. Ben neticeye bakıyorum. İşin şov kısmı şarkıların önüne geçmedi bu defa. Şarkı seçimi de sıralaması da önceki konserlere göre çok daha iyiydi. Konserin “timing”i, akışı ve temposu da öyle.


Konser 21:37’de başladı. Yani hayli geç. Niye mi? Dışarıda güvenlik nedeniyle girişler kontrollüydü. Bir de tıpkı geçen senelerde olduğu gibi bu sene de davetiyelerin verildiği gişenin önünde uzunca bir kuyruk vardı ve çok yavaş ilerliyordu. Bir casus edasıyla kuyruğun arasından geçip giderken konuşulanlara “kulak misafiri” oldum. Sahneye çıkacak dansçıların her birine onar kişilik davetiye kontenjanı verildiği konuşuluyordu, ben duyduklarımın yalancısıyım. 


Bu defa “Mor” klibini anımsatan demir parmaklıklı, kafesli, yangın merdivenli bir sahne tasarımı yapılmış, orkestra elemanları da dekorun içine gömülmüş, meydan Hande’ye ve dansçılara kalmıştı. Onlar da meydanı boş bırakmadıklar zaten gece boyunca. Hande bir kafesin içerisinde sahnenin tavanından ağır ağır inerken orkestra “Mor”u çalmaya başlamıştı bile. Şarkının sahnedeki icrası sadece dekorla değil, Eser West'in sahneye çıkışıyla da klibe gönderme yapar gibiydi. 


Hande Yener gecenin başından sonuna dek birçok şarkıda koreografiye eşlik etti. Yani özellikle hareketli şarkılarda (ki çoğunlukla hareketliydi repertuvar bu kez) bir şarkıcıyı çok zorlayabilecek bir işin üstesinden rahat rahat geldi. Belli ki çok çalışmıştı. Tabii şu da var ki, başından sonuna canlı şarkı söylemedi. Mesela (kulağım beni yanıltmadıysa) daha konserin ikinci şarkısında, “Emrine Amade”de “playback” devreye girdi ve konser boyunca yer yer tamamen, yer yerse “half-playback” yapıldığı dikkatli kulaklardan kaçmadı. Zaten canlı çalan orkestranın altyapı desteği de vardı belirgin bir biçimde. İçinde şovun da olduğu konserlerde dünyada da örnekleri olduğu üzere “playback” ya da “half-playback” yapıldığı oluyor elbette, çok da şey etmemek lazım belki. Birebir canlı söylediği şarkılarda Hande’nin performansı “playback”i aratmıyordu ayrıca.


“Emrine Amade”nin ardından “Deli Bile” geldi. Sonra kısa bir “hoş geldiniz” konuşması ve “Vah Vah”. Ardı ardına dört hareketli şarkı ile seyircinin nabzını ele geçirmişti bile Hande. Geçen seneki kopukluklar, şarkı arası boşluklar da yoktu bu defa. Her şarkıda ayrı bir kostüm, ayrı bir cambazlık da yoktu. Bu da şarkılara odaklanmamızı sağladı. Konser boyunca seslendireceği az sayıdaki yavaş şarkıdan biri, “Bilmiyor” vardı sırada. Hande bu şarkıyı sahneden inip, protokolde oturan Altan Çetin’in yanında söyledi, mikrofonu ona da uzattı. “Efsane adam” dedi Altan için. Bu arada Altan’ın albümü de hazırmış ve çok yakında piyasada olacakmış (bir “remix” albümmüş bu.) Onun haberini de aldım konser arasında sohbet ederken.


Bu arada konserden bir gün sonra gazete ve internet sitelerinde çıkan haberlere Altan Çetin’in Twitter üzerinden isyan ettiğini gördüm. Haklı olarak, konserin yarısından fazlasında şarkıları söylenen adamın konser haberlerinde adının geçmemesine içerlemişti. Bu ülkede popüler müzik büyük yüzdeyle magazin gazeteciliğinin ilgi alanına girdi/giriyor yıllardır. Haliyle de işin popüler kültür ya da sanat boyutu değil, magazin boyutu yansıyor haberlere. Basın bültenleri de buna göre yazılıyor. Şarkıların bestecisinin (ki Altan öyle her dakika her yerde görünen, şöhret meraklısı bir adam asla değildir) konseri izlemeye gelen sıradan bir dizi oyuncusu kadar haber değerinin olmaması bu ülkeye mahsus bir garabet maalesef. Bunun da yeri gelmişken altını çizmek lazım.  


“Bilmiyor”dan sonra konserde bir bayrak mizanseni yaşandı. “Mizansen” diyorum çünkü Hande’nin eline kulisten getirilen Türk bayrağı verildiğinde, salonun bir kısmı da konserden önce koltuklara bırakılmış bayrakları eline almıştı. Evet, gazetelerde çıkan haberlere inanmayın; salonun hepsinde yoktu bayrak, sadece ön kısımda, yani kameraların görüntü sahası içindeki alanda vardı. Hande de dâhil bayraklar elde, “Memleketim” söylendi bir ağızdan.


Sonrasında bu defa uzunca bir konuşma yaparak protokol sandalyelerinde oturan eşine dostuna teşekkür faslına geçti Hande. Ersay Üner, Mert Ekren, Murat Dalkılıç, Polat Yağcı, Aylin Coşkun, Birol Tokat, Yeşim Salkım, Onur Baştürk ve Ümit Sayın nasibini aldı bu teşekkür faslından. Hande ve Ümit Sayın’ın birlikte bir şeyler yapacağını da öğrendik o arada. Yeşim Salkım’a jest olarak “Hiç Keyfim Yok” şarkısından kısa bir bölümü “acapella” söylemesi de pek hoştu. Böyle sadece ‘90’ların baba şarkılarından, sadece şarkıcılığına vurgu yapan bir albüm yapar mı Hande günün birinde diye düşünmedim değil. Ümit Sayın filan da demişken… “Vazgeç Gönül” filan geldi aklıma… Keşke yapsa.


Teşekkür faslından sonra konserin tek oryantal şarkısı "Seviyorsun" geldi ve ardından sahneyi vokalistlerine bırakarak gözden kayboldu Hande. Vokalistler, Özge Öztimur ve Altay Oktar, Ünlü’nün şu meşhur “Rüya”sını söylediler birlikte. Ardından Hande kostüm değiştirmiş olarak geldi ve “Acı Veriyor”u sahnenin sağ ve sol taraflarındaki yangın merdivenlerine çıkarak söyledi. Etkili bir şarkı, etkili bir mizansenle sunuldu böylece. Derken “Kışkışşş” başlamasın mı? İnsanoğlu hatalarını tekrarda ısrarcı olabiliyor tabii bazen. Bizim yapabileceğimiz bir şey, kaçabileceğimiz bir yer yoktu. Mecburen dinledik.


Şarkı bir Şaman ayinini andıran bir koreografi ile seslendirilirken ben konser başlamadan önce arka taraflarda bir yerlerde oturduğunu gördüğüm Taha Özer’i düşünüyordum. Hani Cicişlerle beraber özel uçakla Umre’ye giderken, çarşaflı, ihramlı bir halde poz verip de fotoğrafın altına “Son dönemlerde yaşanan ve ülkemizi etkileyen olumsuz olaylar ve tüm kötülükleri def etmek için dua etmeye gidiyoruz, Allah kabul etsin,” yazan Taha Özer. Meşhur “playboy”umuz. 


Mesela Hande sahneye Taha’yı çağırsa o sırada, cinleri beraber çıkarsalar, olumsuz olayları ve kötülükleri birlikte def etseler şık olmaz mıydı? Olmadı tabii. Hande, Taha’nın orada olduğunun farkında bile değildi muhtemelen. Eskiden gazinolarda şarkıcıların menajerleri salonda kim var kim yok bakar, listesini sahneye çıkmadan şarkıcının eline tutuştururlardı ki gelenleri onore ederken kimseyi es geçmesin. Ama o gazino adabı kalmadı artık tabii. Protokol sandalyelerinde oturan Simge’yi de geç fark etti mesela Hande.


“Kışkışşş”tan sonra “Bodrum” geldi. Bu iki şarkının arka arkaya söyleneceğini bilseydim, bir kahve almaya gider gelirdim diye düşündüm. Kahve içeceğimden değil, bu iki şarkı benim için “coffee break” şarkıları olduğundan. Neyse… “Bodrum” geçen seneden farklı bir mizansen ama aynı koreografi ile bitti gitti ve Hande sahneye Mert Ekren’i davet etti. Mert Ekren “Merhaba Harbiye, eğleniyor muyuz?” diye sorunca ‘90’lardaki Mustafa Sandal enerjisiyle, seyirci bir coştu tabii. O coşkuyla da “Kavuşabilir miyiz?”e geçildi.


İki sene önce ve hatta geçen sene de Hande yere göğe koyamadığı Berksan’ı çıkarmıştı sahnesine ama ne olduysa oldu, Berksan gözden düştü sonra. Bakalım seneye Mert Ekren yine buralarda olacak mı diye düşünmeden edemedim haliyle. Müzik magazin aleminde aşklar gibi arkadaşlıklar da saman alevi misali hızlı parlayıp çabuk sönüyor zira.


Hande Yener’in son albümünde ilk kez bir bestesini seslendirdiği Murat Dalkılıç da izleyiciler arasındaydı ve Hande onun şarkısını, “Görev”i seslendirecekti şimdi. Haliyle Dalkılıç’ı sahneye davet etti. Dalkılıç pek nazlandı, hazırlıksız olduğundan, Hande’nin ısrarına rağmen iştirak etmek istemedi şova. 30 Ağustos’ta aynı sahnede kendi konseri olacağını söyledi. 


Sevimlilikle sevimsizlik arasındaki o ince çizgiye sıkışıp kalmış bir şımarıklık kokusu geldi burnuma. Sonunda sahnenin kenarına oturdu, eline bir de mikrofon tutuşturulunca mecburen eşlik etmek zorunda kaldı şarkıya. Alkış kıyamet yerine geçti sonra.


Sırada “Aşkın Ateşi” ve “Kibir” vardı. “Kibir” aynalı bir dans şovuyla sunuldu izleyiciye (aynı şov geçen sene de yapılmıştı.) Böylece yüksek enerji ve tempoyla konserin ilk yarısı tamamlandı.


İkinci yarı ellerinde mızraklarla sahneye çıkmış dansçıların eşliğinde, “Bu Kafayla” ile başladı. Şarkı benim tahmin ettiğimden daha fazla benimsenmiş ve sevilmiş. Seyirciden aldığı reaksiyonu görünce buna kani oldum. Mızraklı dansçı meselesi ise aslında gecenin bütününü sürükleyen konseptin bir parçasıydı. Hande bir savaşçıydı. Bütün o kostümler ve gece boyu değişmeyen saç modeli, koreografinin sertliği, aynı sertlikteki ışık kullanımı, ara ara parlayıp sönen ateşler filan hepsi bir Tomb Raider atmosferini tamamlamak içindi. 


Doğrusu bu ya Hande Yener’in konser boyu enerjisi de Lara Croft’u aratmadı. Hatta dans ederken yorulmayı bir kenara bırakın, zaman zaman sahnede koştu, zıpladı, hopladı. Ara esnasında kuliste çevresindekilere “Ne yaptım ben sahnede?” diye sorduğunu anlattı sonra. O derece kaptırmıştı kendini. Önceki yıllarda konserlerde gördüğüm aşırı hırs ve telaşın yerini, dozunda bir kendinden eminlik almıştı bu defa. Sezar’ın hakkı Sezar’a.


Sırada “Romeo” vardı ve o da yine geçen seneki demir parmaklıklı koreografi ile seslendirildi. Konserin ikinci yarısına baştan aşağı Swarovski taşlarla kaplı lame bir kostümle çıkmıştı Hande. Ancak daha ilk şarkıdan itibaren kostümün taşları dökülmeye başladı ve Hande dans ettikçe ışıl ışıl taşlar saçıldı her yere. Öyle ki bir süre sonra sahnenin üstü taşlarla dolmuştu ve dansçılardan birinin kayıp düşmesi an meselesiydi. “Kelepçe”de bu riskle söylendikten sonra ışıklar kararınca iki görevli hızlıca sahneyi temizlediler. O esnada orkestra bir sonraki şarkının “into”suna girmişti ve tuhaf bir biçimde şarkının ritmi ile temizlik görevlilerinin hareketleri uyum sağladı ve sahne temizliği şovun bir parçası oluverdi. Seyirci de güldü doğal olarak. O sırada sahneye çıkan uzun, tahta bacaklı adam (dansçı) da bu komikliğin üzerine geldi, iyi oldu. Tabii uzun bacaklı adamdan da anlaşılacağı üzere sırada “Sebastian” vardı.


Salonda en çok kıyamet koparan şarkılar ardı ardına geldi sonra. “Sebastian”, “Alt Dudak”, “Kırmızı”, “Ya Ya Ya Ya”. Bu şarkıdan sonra kısa bir süre ortadan kaybolan Hande, “Yalanın Batsın”a farklı bir kostümle ve yazının başında bahsi geçen boynuzlu başlıkla girdi. Bu arada bu şarkının yeni düzenlemesi çok iyiydi. Şarkı bugün bu haliyle yeniden piyasaya çıksa, kimse 2000 yılında bestelendiğini hatırlamaz, o derece.


“Acele Etme”, “N’aber”, “Hani Bana” ardı ardına söylenirken bütün salon bir daha oturmamak üzere ayaklanmıştı çoktan. Geçen seneki konserlerin en büyük eksiği giderilmişti böylece. Tansiyon giderek yükselmiş bir daha düşürülmemişti. Öyle ki Hande “Yoruldunuz mu?” diye sordu seyirciye ve “Hayır,” cevabını alınca, “Bir ateşim daha var,” dedi. “Kendi yapımım,” diye anons etti oğlu Çağın Kulaçoğlu’nu. Sahneye getirilen “dj” masasının arkasına geçen Çağın’ın gelişiyle birlikte ortam Sebastian Beach’e bağladı, ses yükseldi, ritim arttı. “İki Deli”nin Serdar Ortaç’sız versiyonu ve “Biri Kaybediyor” anne-oğulun performansıyla sunuldu izleyiciye. Tabii ki Hande “playback” yaptı bu şarkılarda, o sırada da oğluyla karşılıklı dans etti.


İnsan baba olunca böyle görüntüler karşısında ister istemez bir sevgi kelebeğine dönüşüp, duygulanıveriyor. Bir de konser boyu yan gözle sol tarafımda bir yerlerde oturan Çağın’ı gözlemlemişim. Sosyal medya paylaşımlarında egosu kendinden önce büyümüş izlenimi veren genç adamın annesinin şarkılarına eşlik edişini, o coşkusunu, içtenliğini görmüşüm. Annesinin sahnesine “dj” olarak çıkınca yanımda yöremdeki herkes gibi ben de ayaklanmış, olduğum yerde ufak ufak salınıyorken bir yandan da nemli gözlerimi silmiş olabilirim çaktırmadan (üstüne üstlük bizim kızı da iki gün önce yolculamışız ya yaşadığı ülkeye.) “İki deli bir araya gelmemeliydik,” şarkısında bile hicranlanabilmek için önce baba olmalı, sonra da benim yaşlarıma gelmelisiniz; o yüzden halet-i ruhiyeme şimdiden gülmeyin isterseniz.


Çağın’ın ve “dj” masasının sahneden çekilmesinden sonra dansçılar geri geldi ve konser başladığı gibi, yani “Mor”la bitti. “Bis” olmadı. Enteresan bir biçimde o coşkulu seyirci daha fazlasını istemedi Hande’den. Sanırım enerjinin doğru kullanımı ile ilgili bir şeydi bu. Doymuştu seyirci. Dozunu almıştı. Protokolde gördüğü ünlülerle resim çektirmek ve mümkünse kulise de girmek için çabalayan gençlerin arasından atanamamış Hakkı Devrim edasıyla geçip çıkışa yöneldim.


“Yaş ilerledikçe artık romantik olamıyorum,” demişti Hande konserin bir yerinde. “Evet, duygusal bir insanım. Sık sık ağlıyorum. Mutlu olunca, hüzünlenince… Ama hiç romantik bir insan değilim.” Biz onu anlamıştık zaten seçtiği şarkılardan. Zaten bu aralar romantik olacak ne halimiz ne de mecalimiz vardı. Biraz gündemden uzaklaşmak, biraz eğlenmek, hatta “kopmak” istemiştik. Eh, konser de bu anlamda hayal kırıklığı yaratmamıştı neyse ki. Boynuzumuz yoktu belki ama artık bizim de kafamız güzeldi. Evlerimize dönebilirdik.

AĞUSTOS 2016   

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder