Bu Blogda Ara

2 Ağustos 2018 Perşembe

Duman Bey Ne Yapıyorsunuz?


DUMAN KONSERİ HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU 30 TEMMUZ 2018


Tam önümüzde Kaan Tangöze’nin annesi, babası oturuyordu. Civarda da diğerlerininki vardı belki; yaşı kemale ermişlerin protokolden bilet alıp geleceği bir konser olmadığına göre Duman konseri, akraba tayfasından olmalıydı 60 yaş üstü şık giyimli, bakımlı baylar bayanlar. Oysa bizim çocuklar (Duman’ı kast ediyorum) hiç de şık giyimli değildi. Bakımlı deseniz o da değil… Kaan’ın üstünde alelade beyaz bir tişört, altında bir eşofman vardı mesela. Ari deseniz işte siyah tişört, diz yeri yapmış siyah kot, belli ki epeyce giyilmiş bir spor ayakkabı filan işte… (Batuhan’ı ayrı tutarım; o zaten Norveç dolaylarından gruba iltica etmiş gibiydi yine.) Ve fakat onlar Duman’dı. Şayet o kadar şıklığa meraklıysam bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeliydim.

Yalnız şunu söyleyeyim; Kaan’ın annesi Duman’ın bütün şarkılarını ezbere biliyormuş, onu bizzat gözlemledim. Sahnede çalınan her şarkıya eşlik etti vallahi.


Sahnede atlayan zıplayan dansçılar, arkada dev “led” ekranlar, tasarım harikası dekorlar, özel dikilmiş kostümler, arada bir patlayan ateşler, sisler, konfetiler filan olmadan kocaman bir sahne nasıl doldurulur? Peki kocaman Açık Havayı dolduran insanlar nasıl üç saat orada tutulur? Kolay mıdır bu? Söz konusu olan Duman’sa kolaymış. Onu gördüm.

Sadece dört kişi, dört enstrümanla, altyapı ve bilgisayar desteği de almadan çalıp söylese de olurmuş. Onu da gördüm. Gördüm görmesine ama memlekette bunu yapabilecek kaç grup, kaç kişi, kaç müzisyen sayabiliriz başka, onu da düşündüm tabii.


Bazen bazı şeyleri fazla düşündüğümü düşünüp kendime kızdığım oluyor. Abi otur tadını çıkar işte konserin değil mi? Ne diye bakıyorsun Ari’nin kotuna, Kaan’ın annesine, sahnedeki “case”lerin üzerinde duran ve birinin içinde su rengi, diğerlerinde portakal rengi sıvılar duran, çocukların gelip gidip o sıvılardan bir fırt aldığı şeffaf bardaklara? Detaylarda niye boğuluyorsun yani?


Şaka şaka… Konserin tadını çıkardım tabii. Çıkarılmayacak gibi değildi ki. Tertemiz, canavar gibi, cayır cayır gitarlar, gümbür gümbür davul, Kaan Tangöze’nin kendine münhasır çakır keyif şarkı söyleme biçimi ve gayet “rock’n roll” bir ergen ve ergen üstü tayfanın çığlık çığlığa eşlikleri. Gümbür gümbür davul demişken… Mehmet Demirdelen’in (davulcu) yerinde ben çalıyor olsaydım o gece (ki hiç çalamam, o ayrı) ertesi sabah en yakın hastaneye kaldırılmıştım herhalde. O nasıl azimle çalmak ve hiç yorulmamaktır bilmem.


O yorulmamak hali şeffaf bardaklardaki sıvılarla ne kadar ilgiliydi onu bilemem ama gruptaki diğer üçü de Mehmet’ten farklı değildi bu arada. Aslında hiç zahmet etmelerine gerek yoktu. Şöyle ki; zaten her şarkıyı daha ilk notasında, hatta ilk davul atağında tanıyan ve hemen ilk kelimesinden söylemeye başlayan bir seyirci vardı Açık Havada. Ne yaparsın? Piyano piyano çalarsın, atarsın topu da seyirciye, söylesin dursunlar. Ohhhh mis! Sen diye sololar atacağım, enstrümanımı coşturdukça coşturacağım diye ter dökersin ki Temmuz sıcağında? Alacağın para aynı değil mi?


Öyle değil işte. Adamlar zevk alıyorlar yaptıkları işten. Onlar kendileri mutlu oluyor. Öyle ki seyirciden bağımsızlar sanki. Kendi kendilerineler. Hatta Ege (kızım) şey dedi arada: “Babalarının garajında kendi kendilerine çalan gençler gibiler.” Tam da bu! O kadar kendilerinden geçiyor, tadını çıkarıyorlar ki çalarken, Açık Hava ya da değil, başka sahne numarasına gerek kalmıyor. Ondan yorulmuyorlar, belli. Şeffaf bardakla, portakal rengi sıvıyla filan olacak iş değil bu. Kafayı uçurmakla da ilgili değil. Kafayı uçursan o konsantrasyon öyle çıkmaz. Bakmayın siz, her şeyin farkındalardı başından sonuna. Bir tek vokal, bir tek “riff”, bir atak, bir tıngırdatma eksik, kusurlu, hatalı değildi.


Şimdi bu durumda kendi tezlerimi kendim çürütmüş oluyorum, o ayrı. Açık Hava özel bir yerdir, özel bir şeyler yapmak gerekir, barda, mekânda, orada burada çalmaya, söylemeye benzemez, repertuvar filan farklı olmalıdır diye diye tüy biten dillerim lal olsun. Duman ters yüz etti beni. “Duman Bey ne yapıyorsunuz?” dedim yani içimden. Böyle de olurmuş be! (Ferhat Göçer için yine olmaz, o ayrı.)


Ha bir de şu var ki, dinlenilecek on yüz bin şey ve senin de dinlemeye hevesin (daha doğrusu arsızlığın) varsa, “fan” olacak kadar kimseye takılıp kalamıyorsun ya… İşte ara ara ben de Duman’ı gözden kaçırmış mıyım, bütünü görememiş miyim neyim, “Abi ne kadar çok ‘hit’i varmış bunların yaa,” deyiverdim konser çıkışı mavrası çevirirken. Benim titrimde biri için ne ayıp şey! “Dj”lik yaptığım dönemde “Bu Akşam”ı çalmazsam dövüyorlardı en basitinden. “Senden Daha Güzel”i ona keza. Peki “Aman Aman”ı “Seni Kendime Sakladım”ı ne yapacaktık? Bunlar sadece dördüydü.


Dördüydü ama konserde bunun gibi kaç tane dört vardı. Her döneminden, her devrinden şarkılarla başından bu yana ne çok kulağımıza yer ettiklerini, hayatlarımıza ne çok iz sürdüklerini böyle film şeridi misali geçirdiler gözümüzün önünden konser boyunca. Neredeyse romantik olacaktım o dakika ama “sound” müsait değildi. O kadar romantik olmak istiyorsam şayet, bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeliydim.  


Konser “Yalan”la başladı. “Dibine Kadar”, “Seviyorsan İnanıyorsan”, “Yürek” ve “Oje”yle devam etti. “Gurbet”, “Sor Bana Pişman mıyım?”, “Ah”, “Belki Alışman Lazım” ve “İstanbul” ilk yarının diğer şarkıları oldu.

İkinci yarının açılış şarkısı “Kolay Değildir” idi. Hemen ardından “Sevdim Desem” geldi. Sonra “Aman Aman”, “En Güzel Günüm Gecem”, “Yanıbaşımdan”, “Seni Kendime Sakladım”ı dinledik ardı ardına. Özellikle bu son şarkıda seyirci bayağı bayağı koptu. Aşağı yukarı beş bin kadar Kaan Tangöze gibi çakırkeyif şarkı söylemeye çalışan sesin “Seni Kendime Sakladım” çığlıkları yeri göğü inletiyordu. Laf aramızda, mümkünse Kaan’dan başka kimse Kaan gibi şarkı söylemeye çalışmasın (Özdemir Erdoğan hariç, tüm genç ve yeni “rock” grupları dahil); olmuyor zira.


Neyse işte sonrasında “Beni Yak Kendini Yak”, “Senden Daha Güzel”, “Köprü Altı”, “Yürekten” ve nihayet “Öyle Dertli” ile konser sona erdi. Erdi mi? Böyle erer miydi? Daha içecektik biz bu akşam. Bizim acelemiz yok, hedefimiz sağlam; Duman’ın yarını yok, seveni sağlamdı. Öyle dördü bir kolları omuzlara atıp, yarı beline kadar eğilip selam vermekle bitmezdi bu iş. Bitmedi de nitekim. Önce “Gönül”, ardından “Helal Olsun” çalındı “bis”te ve asıl son noktayı doğal olarak “Bu Akşam” koydu.


Arada kahve içmiştik, ikişer pet şişe soğuk su içmiştik (ki Açık Havaya gidenler bilir, yüksek maliyetli şeyler bunlar), e belki üstüne bir de Teşvikiye’ye kadar yürür, birer tavuk suyu çorba içerdik; o bizim bileceğimiz işti. Ama önce konser çıkışı bizi illa Bakırköy’e ya da Bostancı’ya götürmek isteyen taksi şoförlerinin ısrarından sıyrılıp kaçmamız gerekiyordu.


Konserden sonra kulise girmek mi?.. Ne yalan söyleyeyim, bizim çocukların birinden biriyle bir ahbaplığım yoktu hiç. Şayet o kadar kulise girmeye meraklıysam, bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeydim. Ben de öyle yaptım.

NOT: Ha bu arada yanlış olmasın, Kaan’ın sevgilisi (ki hoş bir şarkı yazarı ve şarkıcıdır aslında) Kıvılcım Ural ile tanışlığım vardı ama onunla da selamlaşacak kadar yakın oturmuyorduk konserde. Kıvılcım’ın bacaklarıyla ise konserin basın bültenine iliştirilmiş fotoğraflardan biri sayesinde tanışmış oldum Bu gereksiz ayrıntıyı da bilin istedim. Madem PR ekibi öyle uygun görmüş. (Hayır, o fotoğrafı buraya koymayacağım tabii ki.)

TEMMUZ 2018   

1 yorum :

  1. Herhalde başka bir yazını okumayacağım Hakan. Dün Mabel'i okudum, bugün bu... Yazdığın her konsere gidemediği için üzülüyor insan. Bu kadar mı güzel yazılır? Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil