Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Türkçe "Rock"ın Güzel Adamları

Bu yorumu cinsiyetçi mi bulursunuz bilmiyorum ama “güzel kadın” deyince aklımıza gelen şeyle, “güzel adam” deyince aklımıza gelen şey aynı kapıya çıkmıyor bence. Zira kadın için genellikle fiziki güzellik ölçütlerinde anlam bulan bu terim, erkekte kaşta gözde, boyda posta değil, bir tavırda, duruşta, fikirde, düşüncede yahut eylemde karşılığını buluyor. İşte bir süredir hakkında yazmak için bir kenara ayırdığım albümlerin ortak paydasını ararken de bu terim kendiliğinden çıkıp geldi ve yazının adını koydu. Buyurunuz size Türkçe “rock” müziğin, hepsi bu kadar olmamakla birlikte, yakın geçmişte albüm çıkarmış “güzel adam”ları.

FUAT GÜNER – “DİNLEYENE AŞKOLSUN”


Yıllar yılı hem bir müzik grubunun üyesi olup hem de kendi adına, dâhil olduğu gruptan azade bir bilinirlik, dahası saygınlık kazandırıp, tek başına bir kariyer de inşa edebilmek çok zordur; dünyada bile örneği sayılıdır. Fuar Güner onlardan biridir işte. Evet, yılların MFÖ’sünün F’sidir ama Fuat Güner aynı zamanda Fuat Güner’dir. MFÖ hiç olmasaydı da Fuat Güner olacaktı/olurdu, onu bilirsiniz. Aynı şey Özkan Uğur ve Mazhar Alanson için de geçerlidir elbette. Her biri kendi başlarına birer “süper güç”tür onların ama şimdi konumuz Fuat Güner.

Fuat Güner, ilk solo albümü “Aziz Fuat Güner”i 1999 yılında yayımlamış, geçtiğimiz yıllarda bu albüm farklı bir kapak baskısıyla yeniden piyasaya sürülmüştü. “Dinleyene Aşkolsun” ismini taşıyan ikinci solo albümü ise 2013 yılının Kasım ayında DMC etiketiyle sarışa sunuldu.


Albümdeki sekiz şarkının tamamı Fuat Güner tarafından bestelenmiş. Söz yazarı olarak birer şarkıda Aysel Gürel, Çetin Akçan, İpek İyier ve Cengiz Köroğlu’nun imzaları var; diğer dört şarkının sözleri ise Fuat Güner’e ait. Zaten MFÖ albümlerinde de bir çok şarkıya kâh ortak olarak, kâh da tek başına imza atan Güner, besteciliğin yanı sıra bu albüme Platform 360 ile beraber prodüktör olarak da imzasını atmış ki kariyer dökümünde prodüktörlüğünü yaptığı bir çok başka albüm de var.

Albümdeki tüm düzenlemeler ise 2000’lerde adını duymaya başladığımız ve yeni neslin parlak isimlerinden biri olarak dikkat çeken Tolga Kılıç tarafından yapılmış.


Geçtiğimiz yıl yeniden yayımlanan 1987 çıkışlı MFÖ albümü “No Problem” hakkında yazarken şu çıkarımı yapmışım: 

“Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün alamet-i farikası, her birinin farklı sesten şarkı söylüyor olması. Bu sadece teknik bir ayrıntı değil. Üçünün tıpkı sesleri gibi, birbirinden farklı müzikal anlayışları da şarkılara damgasını vurdu yıllar boyunca. Özkan Uğur daha teatral, eğlenceliydi. Fuat Güner daha batılı bir “sound”u sevdi. Mazhar Alanson ise sufi felsefesine, Anadolu müziğine yakın durdu. Üç farklı sesin kulakta bıraktığı hoş tını ve kusursuz uyum kadar üç farklı müzik anlayışının bileşimi de MFÖ müziğinin hamurunu oluşturdu böylece.”


Sahiden öyleydi. Kendi adıma konuşursam, ben bir MFÖ albümü dinlediğimde, artık her birini çok iyi tanıdığım o üç müzisyenden hangisinin hangi şarkıyı bestelediğini, şarkının künyesine bakmadan anlayabiliyordum. Şarkının içinden alaturka bir nağme ya da bir Anadolu motifi geçmiyorsa, bilirdim ki Fuat Güner’indi o beste. Genelleme yapmak ne kadar doğru olmasa da, düşük hata payıyla böyleydi bu. Nitekim Güner’in ilk solo albümü de tamamen bu minvaldeydi.

Bu albüm ise içinde bağlama ve ney de çalınan ve melodik yapısıyla da Anadolu-pop esintileri taşıyan “Beni Hasrete Alıştır”la başlıyor ve açıkçası bir parça ters köşe etkisi yaratıyor. Hemen ardından ise bir yandan ‘60’lardan bir Beatles şarkısıymış gibi tınlarken, bir yandan da da nefis caz akorlarıyla kulak dolduran “Yapabilsem” geliyor. “Dibine Vur” ehlikeyif sözlerine karşın albümün en sert, en “rock’n roll” şarkısı. Kamil Özler tarafından yapılmış yaylı aranjesi ve etkileyici melodisiyle “Rüzgârın Lafı Yok” ise bence albümün uzun vadede klasik olacak şarkılarının başında geliyor.


Özellikle ‘80’ler tadında düzenlemesi ve Fuat Güner’in “duble” vokaliyle, 1985-1990 arası MFÖ şarkılarını anımsatan “Tuzak” ve hemen ardından gelen “Hava Bozdu” her bakımdan tipik Fuat Güner şarkıları. Albümde yedinci sırada yer alan “…sim Geldi” de öyle. Bu şarkı da, bu defa nefesliler marifetiyle caza şöyle bir dokunup geçiyor.

Kapanış şarkısı “Sakladım Hayalleri” ise hem söz, hem melodi, hem de vokal tekniği açısından bildik Fuat Güner çizgisinin dışına adım atan bir başka şarkı. Albümdeki en efkârlı şarkı bu; nitekim ud da bunun altını çizmek için kullanılmış olsa gerek.


Hayatını “star” olarak geçirmiş ama artık yaşı da ilerlemiş her müzisyenin kaçınılmaz açmazıdır; ya genç olmaya, gençlerle rekabet etmeye çalışıp kendinizi komik duruma düşürme riskini alır, ya bildiğiniz müziği yapıp demode olma tuzağına düşersiniz. Ama bir de “zamansız” olabilme/kalabilme becerisi vardır ki o herkese nasip olmuyor ne çare. Fuat Güner zamansız bir müzisyen. Ne bugünle aşık atıyor, ne düne saplanıp kalıyor ve bir şekilde her kuşağa dokunabiliyor. Bunda bir müzisyen ustalığının, işçiliğinin yanı sıra, sesindeki Allah vergisi genç tınının da bir parça payı vardır şüphesiz. Zira ne kadar tıbbi bir gerçekliğe dayanır onu bilmem ama “sesin eskimesi” diye de bir şey var. Fuat Güner, ruhu kadar sesi de eskimeyen, yaşlanmayanlardan.


Sedat Doğan tarafından çekilmiş fotoğrafların süslediği, Fermat Reklamcılık tarafından yapılmış kartonet ve kapak tasarımı ise albümün en vasat tarafı. Bu albüm, neresinden baksanız çok daha özenli bir kartoneti hak ediyor.

FERİDUN DÜZAĞAÇ – “FLU”


Doksanların ikinci yarısındaydık ve henüz lügatimize “alternatif müzik” tabiri girmemişti. Feridun Düzağaç, “Beni Rahatta Dinleyin” adını verdiği ilk albümünü 1997 yılında yayımladı. Adana’da üniversite öğrencisiyken arkadaşlarıyla kurduğu Grup Tını’nın 1993 yılında yayımlanan albümü her ne kadar “demo” seviyesinde de olsa, o albümde yer alan “Lavina”, kendi kendine bir hit olmuş ve meraklıları Feridun Düzağaç’ın sesine çoktan aşina olmuştu. Bilmeyenler ise şarkıyı ilk kez “Beni Rahatta Dinleyin” albümünde dinledi ve sevdi. Sonra arkası geldi zaten.


Doksanların yeni popçu furyası yavaş yavaş etkisini yitirirken, Türkçe “rock” müzik yavaş yavaş ana akıma doğru kayarken, Feridun Düzağaç, biraz MFÖ, biraz Ortaçgil, belki biraz da Erkin Koray çizgisindeki şarkılarıyla kendine bir kulvar açtı ve oradan yürüdü. Bugün onlarca şarkısı ezbere bilinen, adına saygı beslenen, ne yaparsa iyi yapacağına dair şüphe duyulmayan bir müzisyen artık Feridun Düzağaç. Bunu da başından beri durduğu yeri hiç değiştirmeyerek, çizgisinden hiç sapmayarak başardığı bir gerçek...

Feridun Düzağaç’ın sekizinci stüdyo albümü “Flu”, 2013 yılının Mart ayında yayımlandı. 1997 yılından bu yana yedi albüm yayımlayan Düzağaç’ın bir de “Uzun Uzun” adını verdiği 2004 çıkışlı çift disklik bir konser albümü var. 2011 yılında ise Sony Müzik etiketiyle bir nevi “tribute” albüm olarak nitelendirilebilecek, “Çocuklar İçin Söylenen Feridun Düzağaç Şarkıları” adı verilmiş bir albüm yayımlanmış ve o albümde Düzağaç şarkılarını farklı şarkıcılar/gruplar seslendirmişti.


DMC etiketiyle yayımlanan “Flu”da on şarkı var. Bu şarkılardan iki tanesi “cover”. Birisi Fikret Kızılok’tan “Tek Başına”, diğeri ise Esmeray’ın sesinden hafızalarımıza yer eden ve yıllar boyu çok kez farklı şarkıcılar tarafından yeniden seslendirilen Şemi Diriker bestesi “Unutama Beni”. Bunların dışındaki sekiz şarkının yedisinin söz yazarı ve bestecisi Feridun Düzağaç. Albümde bir de söz ve müziği Murat Hasarı’ya ait şarkı var. Düzenlemelerde ise ağırlıklı olarak Can Alper ve Arıkan Sıralaya isimlerini görüyoruz. Yanı sıra Cengiz Köroğlu ve iki şarkıda da Feridun Düzağaç düzenlemelere katkıda bulunmuşlar. Bir şarkı ise İskender Paydaş tarafından düzenlenmiş.


Denilebilir ki Düzağaç kariyerinin “FD”den sonra popülere en yakın duran ikinci albümü bu olabilir. Ne ki “FD” kadar ses getirmemiş olması, piyasaya çıkış zamanlaması ile ilgili olsa gerek (malum 2013 yazı ve olaylar olaylar olaylar.) Kaldı ki bence “olgunluk dönemi eseri” diye bir şey varsa, Feridun Düzağaç o eser “Flu” olabilir rahatlıkla. Çünkü neresinden baksanız kusursuz bir albüm bu…

İngilizce sözlerle seslendirilmiş ve dünya pazarına servis edilmiş olsa rahatlıkla zamansız bir “rock” klasiği olabilecek “Seyrüsefer” başta olmak üzere, çok etkileyici “Gönül”, çok “rock’n roll” “Senin Yüzünden” ve “Unutama Beni”nin Esmeray’dan bu yana duyduğum en güzel yorumu ile albüm 4’te 4 yapıyor ve oradan devam ediyor.  “Ansızın ve Nedensiz” ve ardından gelen “Belki Bir Gece”, bir solukta dinlenilecek, tekrar tekrar dinlenilmek istenecek, şimdiden birer Feridun Düzağaç klasiği olarak anılabilecek şarkılardan. “Tek Başına”yı ise hem düzenlemesi hem de yorumu ile orijinal Fikret Kızılok versiyonunun bile üzerine çıkmış; şarkı adeta yeniden doğmuş gibi. Bir “cover” ancak bu kadar doğru olabilirdi.


Bu zamanlarda bir “Kadınım” daha yazılabilir mi diye sorsanız buna hiç ihtimal vermediğimi söylerdim herhalde; bu albümdeki “Bugün”ü dinleyene kadar. Bir erkeğin ağzından, ama bu kez giden değil,  ölen bir kadının ardından yazılmış bir şarkı “Bugün”. Dinlerken boğazınıza koca bir yumrunun oturmasına engel olamıyorsunuz. Duruma göre gözyaşı bile döktürebilir, o derece. Neyse ki albümün finalinde ferah, sıcak, hafif bir şarkı olan “Yaz” var.

Tüm zamanların en çok satan Düzağaç albümü “FD” ile kıyaslandığında en önemli fark bu albümün daha içe kapanık, daha depresif olması ve daha az hareketli şarkı barındırması. Oysa hem müzikal nitelik, hem de melodik ve sözel zenginlik açısından ondan aşağı kalmıyor. Piyasaya çıkalı bir yılı aşkın bir süre olmasına rağmen hâlâ kıyametler koparmamış olmasına ve de ana akımda fazla görülmemesine, yer etmemesine bakmayın. Kıymeti zamanla anlaşılacaktır. Bilen şimdiden bildi/biliyor zaten.


Bu arada söylemek lazım ki Feridun Düzağaç’ın ilk albümlerindeki o bir parça utangaç, sessiz sakin genç adam görüntüsü zaman içerisinde gayet karizmatik bir orta yaşlı adama dönüştü ve türlü şekilli imajları da kendine şahane yakıştırıyor. Nitekim son birkaç albümü görsel açıdan da son derece dikkat çekiciydi. “Flu”nun kapak ve kartoneti de Yağmur Kızılok’un çektiği fotoğraflar ve Nilşah Ağaoğlu’nun tasarımıyla yine dikkat çekici olmayı başarıyor.         

LEVENT ÖZER – “SÖYLE DE BİLELİM”


Levent Özer müzik camiasının yıllardır yakından tanıdığı bir güzel adam ama ilk solo albümünü 2013’de çıkardı. EMI etiketiyle yayımlanan albüm “Söyle de Bilelim” adını taşıyor.

Aslında caz müzisyeni ama poptan “rock”a farklı tarzlarda müzisyenlere sahnede ve albümlerde enstrümanist olarak eşlik etti yıllar boyunca. Bir süredir de Rashit’in kadrosunda yer alıyor. Bu ilk solo albümünde ise kendi müziğini yapıyor Levent Özer. Aslında yıllardır yaptıklarının bir özeti de denilebilir. Çünkü bu albümde de poptan “rock”a uzanan geniş bir skala var.


Albümde on iki şarkı ve bir de kapanış “track”i var. Ancak böyle tanımlayabildim zira bu “track”, “Yol” adlı şarkının son dakikalarından başlayıp “fade-out” yapılmadan bitirilmiş halini dinletiyor bize. Hani “fade-out” yapılarak sonlanan (yani yavaş yavaş sesin azalarak bittiği) şarkıların gerçekte nasıl bittiğini, çalan enstrümanların ne zaman ve nasıl sustuğunu merak etmiş iseniz bugüne dek, bu “track”le merakınızı gidermeniz mümkün.

Bunu  dışında kalan on iki şarkının söz ve müziklerinde ise Levent Özer’in imzası var. Bir şarkının sözleri Uğur Aktaş’a ait, bir şarkının sözlerini ise Aktaş ve Özer birlikte yazmışlar. Bir şarkının bestesini de Tolga Özbey’le ortak yapmış Levent Özer. Albümün prodüktör ve aranjörü de yine Levent Özer.


Zaten bu özetlediğim künye de gösteriyor ki Levent Özer, yıllardır biriktirdiklerini ve deneyimini dökmüş bu albüme. Dinlemeye başladığınızda da hemen hissediyorsunuz bunu. Bir ilk albüm için fazlasıyla profesyonel tınlıyor çünkü. Bir tek şey hariç: Levent Özer bir şarkıcı gibi şarkı söylemiyor. Bu konuda iddiasız… Anlatıyor çünkü şarkılarını. Kim gibi derseniz, Ortaçgil gibi diyebilirim mesela. Ses tınısı değil ama tavır olarak. Belki biraz da Teoman… İkisinin ortasında bir yerlerde ya da…


Yaylı partisyonları ve ritim yürüyüşü ile klasik bir ‘60’lar şarkısı tadı veren “Bir Hikâye”, coşkulu nefeslilerle Bregoviç havası estiren “Biraz İnsaf”, dokuz sekizlik “Muzdarib”, tek bir gitar eşliğinde seslendirilmiş klasik “rock” çizgisindeki “Faili Meçhul”, “reggae” ritmindeki “Yol”, bir Paul Simon “cover”ı gibi de dinlenilebilecek “Her Şeyi Yaptım”, ilk klip şarkısı olan, sözleriyle çarpıcı, ritmiyle çok eğlenceli “Yılgın”, ona keza albümün isim şarkısı “Söyle de Bilelim”, yine klasik “rock” yolunda giden ve bence albümün en iyilerinden biri olan “Çok mu Zor”, Teoman şarkılarını sevenlerin tartışmasız favorisi olacak “İki Ayrı”, daha sert “rock” şarkıları sevenler için “Dumanlı Şehirler” ve etkili bir aşk şarkısı olan “Tutuldum”…


Başından sonuna zekice yazılmış, hınzır ve yer yer şiirli şarkı sözlerinin ortak paydasında, küçük renk farklarının toplamından tutarlı bir müzikal bütünlük yaratmayı başarmış, iyi bir albüm “Söyle de Bilelim”. Dinlerken kırk yıllık bir müzisyenin kim bilir kaçıncı albümü gibi bir sanrı yaratması da bundan. Zaten yıllardır buralardaydı ama onu adıyla sanıyla tanımamız için bu albüm şahane bir vesile oldu. Kendi şarkılarını yazıp söyleyen güzel adamlar arasında Levent Özer’in de adını rahatlıkla sayabiliriz bundan sonra.

MERT TÜNAY – “ÇİRKİN”


Üniversitede kimya eğitimi almasına rağmen yüksek lisansını ses mühendisliği üzerine yapan ve müziği tercih eden Mert Tünay da tıpkı Levent Özer gibi yıllardır müzik piyasasında bilinen bir isim. Sertab Erener, Demir Demirkan ve Teoman gibi isimlerin albümlerinde adını gördüğümüz Tünay, söz yazarı, besteci ve aranjörlüğün yanı sıra enstrümanist olarak da sahne ve albümlerde bazı şarkıcılara eşlik etmiş bugüne dek. Çok sayıda reklam müziğine de imza atmış ve bu konuda ödüller de almış.

Mert Tünay’ın “Güzel” adını verdiği ilk albümünü 2013 yılının Nisan ayında yayımlamıştı. Dört şarkı ve iki farklı versiyondan oluşan bir mini albümdü aslında bu. “Çirkin” adı verilmiş yeni albüm ise Doğulu Productions etiketiyle bu defa 2014 yılının Nisan ayında piyasaya sürüldü.


Albümde on üç şarkı var ki dördü zaten önceki albümde de var olan şarkılar. Tüm söz ve müzikler Mert Tünay’a ait. Düzenlemeleri ise Mert Tünay ve Ozan Tügen birlikte yapmış.

Yine kendi hikâyelerini, kendi cümleleriyle anlatan bir güzel adamın şarkılarını dinliyoruz albüm boyunca. İçinden aşk geçen erkek hikâyeleri bunlar. Ama erkek kahramanımız ne romantik serseri ne de dramatik melankolik. Son derece sade ama bir o kadar da etkili bir dille, sıradan hayatlarda iz bırakmış sıradan aşkları, kalbe dokunan şarkılara dönüştürmüş Mert Tünay. Süsleyip püslemeden, laf cambazlıklarına girmeden. Öyle de söylüyor zaten. Çok sade, çok sakin, adeta konuşur gibi. “Rock” söylemek için ille de sesini çatlatmanın, heceleri gevşeterek, kelimeleri macunlayarak telaffuz etmenin gerekli olmadığını gösterir gibi.


Bas gitar, davul ve gitarın ön planda olduğu beste ve düzenlemelerde de aynı sadelik var. Şarkılarla aranıza hiçbir şey girmiyor böylece. Ne fazladan bir gürültü patırtı, ne müzisyenlik gösterileri ne de dinleyici tavlamaya yönelik türlü çeşitli numaralar var bu albümde. “Basit zordur” derler ya hani… Sahiden de zor olanı başarmış Mert Tünay.

Albümde en çok (klavyenin ve vokallerin “retro” havası nedeniyle olsa gerek) “Erkekler Anlamaz”ı sevdiğimi söyleyebilirim. İkinci favorimse hemen ardından gelen “Mayhoş”. İlk klip şarkısı olarak seçilen ve albümün açılışında yer alan “Bu Yaz”, daha pop ve eğlenceli havasıyla albümün ticari açıdan en avantajlı şarkısı haliyle. “Bize Bi’ Şey Olmaz” da hemen ardından gelebilir (ki albüm sıralamasında da öyle zaten.) Ters köşe sözleri, farklı ritim yürüyüşü ve muzır trombon eşliği ile “Çirkin” de dikkat çekici bir şarkı. “İkizler”de belirgin bir Teoman havası var. “Taş” albümün en kısa ve en farklı şarkısı. Handiyse kırk sene önce, Ortaçgil ilk albümünde söylesin diye yazılmış gibi.


“Synthesizer”ın kullanılma biçimi ve gitarların akor dizimi ile standartlar dışına çıkan “Sokaklarda Aşk Var”, kısa vadede popüler olmasa da Tünay’ın yıllar sonrasına kalacak şarkılarından biri olacaktır; bunu şimdiden söyleyebilmek mümkün.  “Sokaklar güzel, siz aldırmayın,” diyen “Hiç Derdim Yok” ise Duman tarafından çalınsa ve söylense çoktan “hit” olmuştu.

İlk albüme adını veren o dönemde klip de çekilen “Güzel”, albümü başından sonuna dinleyip bitirdiğinizde, melodisi en çok akılda kalan şarkı oluyor. “Ne Güzel Bir Pazar”, tam da şarkıda anlatıldığı türden pazar sabahlarına eşlik edebilecek, gülümseyen, gülümseten bir şarkı. Onunla ruh eşi “Sudan Daha Hafif” de albümün mutsuz ama mutlu şarkılarından. “Ben Delirmeden” ise yine Teoman şarkılarını sevenlere daha yakın gelecek bir başka şarkı.


Özge Güven tarafından yapılmış kartonet tasarımı son derece güzel. Kitapçığın her biri sayfasında Mert Tünat tarafından çekilmiş fotoğraflar sıralanıyor ve kitapçığa göz atanları adeta şarkı sözleri eşliğinde bir fotoğraf sergisinde geziye çıkarıyor. Belli ki kartonet için özenilmiş, uğraşılmış ve yüksek bir görsel estetik çizgisi yakalanmış böylece. Albümü dijital platformlardan satın alanlar ise kartoneti Mert Tünay’ın resmi internet sitesinden indirebiliyorlar. Bunu hep söylerdim ama ilk kez birinin yaptığına şahit oldum; o yüzden de özellikle vurgulamak istedim.

CENK TANER – “YOLDAN ÇIKMIŞ ŞARKILAR”


Müzik dünyasında “Cenk Taner şarkıları” diye bir kavram var. Hem de uzun yıllardır. Hiçbir zaman çok göz önünde olmadı. Çoğu zaman ana akım medya görmedi, duymadı, yazmadı ama Cenk Taner şarkıları kendi kitlesiyle kesintisiz buluştu. 1991-2011 arasındaki yirmi yıllık süreçte yayımlanmış yedi Kesmeşeker albümü ve Taner’in 2000 yılında piyasaya çıkan ilk solo albümü, yani toplam sekiz albümlük bir Cenk Taner şarkıları külliyatı var ve meraklılarının sular seller gibi ezber ettiği, dilinden düşürmediği şarkılar bunlar.


Tam da ‘90’ların başında cıvıl cıvıl pop şarkıları ortalığı sarmışken, üstelik “alternatif” diye bir kelime Türkçe müzik terminolojisinde yerini de almamışken, Kesmeşeker’in o günlerden bugünlere bir fenomene dönüşmesinde aslında Taner’in dilinin, üslubunun ve şarkı yazma biçiminin yadsınamaz bir payı vardır. Aslında o bahis konusu cıvıl cıvıl popun tozpembe dünyasına da bir tepkidir Kesmeşeker dinlemek ve sevmek o dönemde. Daha gündelik hayatın içinden, daha bohem, daha gerçekçi, ama bir yandan da şiirler, edebiyatla burun burunadır Cenk Taner şarkıları. Okuyan, yazan, düşünen bir hedef kitlesi vardır ve o kitleyle de bugünlere kadar gelir.


Cenk Taner’in ikinci solo albümü “Yoldan Çıkmış Şarkılar”, 2013 yılının Kasım ayında Ada Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Yine sessiz sedasız, yine sakin sularda yüzerek, melodiden çok söze sırtını dayamış şarkılarla, yine bir şarkıcı gibi değil, bir hikâye anlatıcısı gibi şarkı söyleyerek, on iki yeni şarkı daha bıraktı Cenk Taner, müziğin yine cümbüş kıyamet olduğu bir dönemin tam da orta yerine.


Biraz olsun Sait Faik, Turgut Uyar ve İkinci Yeni şairleriyle haşır neşir olmadıysanız, hiç Kadıköy’e yolunuz düşmediyse bugüne dek, Cenk Taner’in bugüne dek yazdıkları gibi, bu albüm için yazdığı şarkılar da dinlerken kolay kolay ele vermeyecektir kendini. Bir de ‘şarkı dediğin kolay ezber edilir, kolay tekrar edilir’ diye düşünenlerdenseniz, işiniz daha da zor. Ama zaten aşinaysanız Cenk Taner şarkılarına, şifreleri çözmek, göndermekleri keşfetmek ve dahası temiz bir Kadıköy havası almak bir kez daha iyi gelecek “Yoldan Çıkmış Şarkıları”ı dinlerken. Ve muhtemelen bir kez daha aynı nida dökülecek dudaklarınızdan: “Ne güzel adam yahu bu!”


Elbette şu ayrımı da yapmak lazım: Cenk Taner bu albümü “Karabataklar” diye adlandırdığı bir ekiple kaydetmiş. Kargo’nun Kargo olduğu zamanların mimarı MŞŞ (Mehmet Şenol Şişli), Veysel Çolak ve davulda Gökhan Özcan. Düzenlemeleri de birlikte yapmışlar. Yani adı açıkça konulmamış olsa da handiyse bir grup çalışması var ortada. Hal böyle olunca da ortaya çıkan şey, müzikal anlamda hem Kesmeşeker’den hem de Cenk Taner’in ilk albümünden farklı tınlıyor. Bu farkı bir röportajında şöyle özetlemiş Taner: “Biz çıtayı yükseltmedik; çıtayı farklı bir yere koyduk.”


Albümde hangi şarkıya işaret edeceğimi açıkçası kestiremedim bu defa. Belki “Geyiklibaba Uzaylılar Şarabı”nın aşina dost sohbeti, belki “Özgür Olduğunda Marmara”nın hüzünlü umudu, belki de “Kadıköy Karabatakları”nın susmuş sözlerle anlattıkları… Herkes kendi payına düşeni alacaktır/alır nasılsa.

TEMMUZ 2014

18 Temmuz 2014 Cuma

Ajda Kızın Alaturkayla İmtihanı

AJDA PEKKAN & MUAZZEZ ABACI HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 17 TEMMUZ 2014


Sahnede bebek pembesi, uçuş uçuş kostümüyle on sekizinden yeni gün almış (belki de almamış), acemi, ürkek, çekingen bir genç kız var. Adı Ajda. Yanında, ona nasıl alaturka okunacağını oracıkta, o an öğreten ablası Muazzez duruyor. Durup durup yanağından makas alıyor, çenesini eliyle tutup, okşuyor, ara ara belinden kavrayıp ona destek oluyor. Herkes Ajda için orada; hepimiz. Açık Hava’yı dolduran binlerce seyirci, otuz kişilik orkestra, sesçiler, ışıkçılar, tüm çalışanlar ve Muazzez ablası… O gencecik ve tecrübesiz kızın bu ilk konserinde kendini iyi hissetmesi için hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bir konserden çok, bir “kostümlü prova” izler gibiyiz aslında.


Muazzez ablası her bir şarkının her kuplesinde “hadi bakalım, şimdi sen söyle” der gibi bir işaret yapıyor, topu Ajda’ya atıyor. Ama Ajdacık o kadar saygılı ki, o da aynı hareketi Muazzez ablasına yapıyor. Konser neredeyse başından sonuna dek bu “önce siz buyurun” işaretiyle geçiyor.

O kadar da kırılgan ki Ajda… Kulaklığı kulağından düşüyor bir ara. Tutup yerine takamıyor mesela. Hemen sahne arkasına doğru oyuncağı kırılmış küçük kız çocuğu bakışı atıyor. Görevlilerden biri koşarak geliyor; kulaklığı Ajda’nın kulağına yerleştiriyor. Saçını zarifçe düzeltiyor kulaklığı takılırken.


Sahneye neden geç çıktığını açıklarken “ayakkabılarımı evde unutmuşlar,” deyiveriyor dudaklarını bükerek. Dokunsan ağlayacak. Binlerce seyircinin her biri pişman oluyor geciken konser saatini alkışlarla protesto ettiğine. Kimse Ajda’yı sahnede pembe ayakkabıları olmadan düşünemiyor.

Nüfus kağıtlarına bakacak olursak, Muazzez ablası Ajda’dan iki yaş küçükmüş, kim inanır? Ajda vakti zamanında gazinolarda assolistlik yapıp alaturka da okumuş, hatta yakın zamanlarda konserlerinde de alaturka şarkılar seslendirirmiş, ne belli? İşte bu gece ilk defa alaturka okuyor. Çok heyecanlı bu yüzden… “50 İlk Öpücük” çünkü onun hayatı. Her sabah uyandığında yeniden başlıyor yaşamaya. Her şeyi sıfırlıyor.


Mesela “Çile Bülbülüm” şarkısının bir yerinde seyirciler “Allah” dedikten sonra, onlara doğru dönüp “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha,” demeyi bile bilmiyor. Hiç duymamış bunu daha önce. Muazzez ablası araya girecek gibi oluyor, o ısrarla devam ediyor şarkıya. “Çile Bülbülüm” “Çile Bülbülüm” oldu olalı ilk kez “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha”sız söyleniyor. Bir ağızdan haykırmaya hazır olduğumuz “Allah” nidası boğazımızda kalıyor. Onun yerine bize Ajda’nın uzun, çok uzun, upuzun “çileeeee”sini alkışlamak düşüyor. Dedim ya, hepimiz onun için oradayız, ne çare.


Kemanlar gürül gürül, orkestra şefi Taşkın Sabah büyük bir coşkuyla yönetiyor sazları. Vokalistler başından sonuna dek hiç susmuyor; adeta bir fasıl heyeti dinliyoruz konser boyunca. Zaten vokalistler sussa bile solist mikrofonlarının “reverb” efektleri o kadar açık ki, küçük Ajda’nın da, Muazzez ablasının da sesleri gaipten geliyormuş gibi yankılanıyor tiyatronun duvarlarında. Konuştukları zaman efektler kapatılıyor neyse ki. Ajda “Ben ilk başladığımda şarkılar mıy mıydı, ben de öyle söylüyordum. Alaturkayla hiç ilgilenmiyordum. Ama öyle derin, öyle durağan bir müzik ki. Yoruma dayalı olduğu için… Sizler gibi büyük sanatkârlar… Hakikaten çok önemlisiniz. Lâyık olabildiysem…” minvalinde bir şeyler söylüyor.

Bu hareketi en yukarıdaki kostümle düşünün.
Bir elini, başparmağı dışarıda kalacak şekilde pembe pantolonunun cebine sokuyor bu esnada. Sıradan bir elini cebine sokma değil bu. Biz ölümlü fanilerin yapabileceği bir şey de değil. Çok artistik, çok “poser”, çok başka türlü bir görsel şölen… Zaten bizim için konser, sahnedeki başka bir şeye odaklanamadan geçip gidiyor. Ajda herkesten, her şeyden rol çalıyor. Bir gülüyor, bir hüzünleniyor, bir mutlu oluyor, bir kendinden geçiyor… Her an ama her an değişiyor ruh hali. Kanlı canlı bir porselen bebek… Hayır hayır, porselen bile değil; sırça bir bebek. Pamuklara sarılası, kırmızı kadife kaplı, fildişi oymalı kutularda korunup saklanası bir sırça bebek. Onunla birlikte biz de gülüyor, hüzünleniyor,  mutlu oluyor, kendimizden geçiyoruz. Ama o fark etmiyor bunu. Kim bilir belki de bizim varlığımızın bile farkında değil. Biz onun için, onu izleyen binlerce gözden ibaretiz sadece. İzlenilmeyi seviyor. Ona bakan gözleri seviyor. Ona baktıkları için seviyor.


Bunu yıllar sonra ilk kez açıklıyorum. Ajda’yla handiyse bir on sene evvel bir yakınlaşmamız olmuştu. Hayır, tabii ki duygusal anlamda değil; ‘olası ama olamayan bir iş ilişkisinin başlangıç evresi’ diyelim sadece. O aralar kendisi için şarkı yazacak birilerini arıyordu ve her nasılsa dönüp dolaşıp bana kadar dayanmıştı bu arayışın ucu. Hiç unutmam, tatilde ve dahi havuz başındaydım. Cep telefonum çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. Açtım. O çok tanıdık ses, “Hakan Bey? Merhaba, ben Ajda Pekkan,” dedi bana. O yaz güneşinin altında nasıl titredim bir ben bilirim. Ben ki bu anı nasıl arzu etmiş isem vakti zamanında, ‘90’ların meşhur 900’lü hatlarından birinde Ajda’nın “Merhaba, Ben Ajda Pekkan,” diyen sesini kaydetmiş, arkasına “Merhaba, nasılsın Ajdacığım?” diyen kendi sesimi montajlamışım. Evrene göndermişim yani. Ben heyecanlanmasaydım da, kim heyecanlansaydı?

Neyse… İşte o sıra ben Ajda’ya birkaç şarkı yazmıştım. Birisi şöyle bir şeydi:

“Evet, ben aynı ben
 İçimde bitmeyen yolculuk
 Hâlâ büyümeyen o küçük çocuk
 Şarkılar ve aşklar…
 Aynı sahne, aynı perde, aynı alkışlar…”


Böyle de içselleştirmişim Ajda’nın halet-i rûhiyesini demek. Konserde iki buçuk saat boyunca üzerimize yağdırdıkları alaturka yağmurunda sırılsıklam olmuşken, konser çıkışı bir yandan Açık Hava’nın merdivenlerini tırmanıp bir yandan bu şarkıyı mırıldanmam boşuna değildi. Arkama dönüp dönüp sahneye bakıyordum bir taraftan da. Ajda oradaydı sanki hâlâ.

Aha işte orada… Soyadıyla müsemma sinema oyuncusu Necdet Tosun’un ölümünün ardından düzenlenen özel gecede Fransız aksanıyla “Hoş Gör Sen”i söylüyor.


Aha işte orada… Artık sadece pahalı ve lüks içkili gazinolarda değil, halkın gelebileceği konserlerde de şarkı söylemeye karar verdiğini basına açıklayalı daha bir ay bile olmamış. Brasil Tropicana ekibinin dansçıları Latin rüzgârları estirirken, o da dışa dışa fönlü kumral saçlarıyla salınıyor sahnede.  


Aha işte orada… Yonca Evcimik’li, Çiğdem Tunç’lu dansçı kadrosu kabare kostümleriyle sandalye dansı yaparken o, “punk” saçları, etekleri Taş Devri çizgi filmindeki Wilma modeli sarı tuvaletiyle “Düşünme Hiç”i söylüyor; “aaaayyyyep akıllı geçindik,” diyor.


Aha işte orada… Nicedir amansız bir hastalıkla mücadele eden sinema oyuncusu Yılmaz Zafer’e destek konserinde bir omuzunu açıkta bırakan bembeyaz, beyaz ötesi gömleğiyle her zamanki gibi söylediği şarkıya değil ondan gayri kimsenin duyamadığı bir ritme ayak uydurmuş, dans ediyor.

Aha işte orada… Saçları sarı, kısa… Üzerinde siyah bir “tang top”. Mikrofonu bize doğru uzatıyor. Hep beraber başlıyoruz söylemeye: “Kim ne derse desin aşk için, önce hoş, sonra boş gelir…” Kaç aşk yaşamışsak artık… Ne zaman kanaat getirmişsek, aşkın boş olduğuna… Seneler evvel dikte ettirmiş kadın bize, aksini söyleyecek değiliz ya…


1975, 1978, 1983, 2002…

Ve 2014…


Hepsi Ajda’ydı… Belki de hiçbiri değildi. Kim bilebilir ki? Ben bilemedim mesela. Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı’nın yakında piyasaya çıkacak alaturka konseptli düet albümlerinin bir nevi lansmanı sayılabilecek bu konsere giderken, konser çıkışında Ajda-Muazzez ikilisi nasıl olur, dokuları tutar mı, onu da bırakın, bu albüm tutar mı filan gibi şeyleri düşüneceğimi sanırken Ajda hayranlığımın “extreme” tenakuzları arasında oradan oraya savrulacağımı nereden bilebilirdim? Ya bilgisayarın başına oturduğumda yazacağım yazının bir konser izlenim yazısı olmayacağını?.. Onu da bilemezdim tabii ki.

Mehmet Ali Erbil'in sol arkasında kafasını leylek gibi uzatmış sakallı benim. Bu yazılar kolay yazılmıyor öyle.
TEMMUZ 2014

     

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Neden Gittin Toplantıya?


“Sapla saman hiç bu kadar birbirine karışmamıştı,” yazdım geçen gün Twitter’a. Sahiden öyle. İnsan ne düşüneceğini, neye inanacağını şaşırabilir bugünlerde. Şaşırdık da galiba. Hem de birimiz, ikimiz değil; hepimiz birden.

Benim de karınca kararınca yazılar yazdığım Hayat Müzik adlı müzik “blog”u için 2012 yılında Ahmet Erten, sanatçı-siyaset ilişkisini irdeleyen bir dosya hazırlamıştı. Ki o günlerde ortada ne Gezi vardı, ne de bu günkü kadar belirginleşmiş bir siyasi kutuplaşma. Şöyle bir şeyler karalamışım ben de o dosya için:  


“Teorik olarak sanatı siyasetten ayırmak mümkün değildir elbette. Sanatın varoluş nedeni siyasidir zaten. Her sanatçının da toplumda yaşayan bir birey olarak mutlaka bir siyasi görüşü vardır. Kimisi bu görüşü çerçevesinde biçimlendirir hayatını ve sanatını, kimisi için siyaset hep geri plandadır, az önemlidir. Bunu açıklamak ya da saklamak ise herkesin kendi tasarrufundadır.

Barış Manço, Ajda Pekkan, Zeki Müren gibi isimlerin hiçbir siyasi duruş göstermeden popüler müziğin ikonik isimleri haline geldikleri bir gerçek. Buna karşın Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya gibi isimler de belirgin siyasi duruşlarıyla en az onlar kadar popülerlik kazandılar. Kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamayı doğru bulmuyorum. Kaldı ki yaygın klişenin aksine sanatçıların topluma örnek olması, yol göstermesi gerektiğini de düşünmüyorum.

Ben kendi adıma gerek ürettikleri, gerekse yaşayışı, duruşuyla beni düşündüren, sorgulayan, sorgulatan, zihnimi açan sanatçıları başka türlü; beni eğlendiren, neşelendiren ve hatta yeri geldiğinde melankolik eden sanatçıları başka türlü seviyorum. Zeki Müren’den Ahmet Kaya duruşu beklesek, sakil durmaz mıydı? Kolpa’dan da Redd duruşu bekleyemeyiz dolayısıyla. Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”


Bu konudaki fikrim bugün de değişmiş değil. Hâl böyleyken geçtiğimiz günlerde bir Cumhurbaşkanı adayının yaptığı “vizyon” toplantısına katılan “sanatçı”lara çevremdeki herkes gibi ben de kızdım, içerledim. Peki ama neden? Hani isteyen istediği kadar siyasi olabilir, siyasi duruşunu gösterebilirdi? Hani kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamak doğru değildi?


Bunu çok düşündüm. Yazılan yüzlerce yorumu okudum, verilen hırçın ve öfkeli cevaplara göz gezdirdim. İşin ucu toplantıya katılan ünlülerin “sanatçı” sıfatına layık olup olmadığına kadar gidiyordu. Öncelikle bu konuyu açmakta fayda var. “Sanatçı” kelimesi bizim için bir dil alışkanlığı artık. Yukarıdaki görüş beyanında da olduğu üzere zaman zaman fazla düşünmeden ben de kullanıyorum bu kelimeyi. Oysa “şarkıcı”, “sunucu”, “besteci” gibi daha belirleyici sıfatlar elbette en doğrusu. Ancak tabii ki bu, neyin sanat olup neyin olmadığına kadar uzayacak başka bir tartışmanın konusu. Sanatçı sadece üreten (yazan/çizen) midir mesela? O halde ellerine verilen teksteki rolü canlandıran tiyatro oyuncularına sanatçı demeyecek miyiz? Ya da popüler iş yapanlara sanatçı diyemez miyiz? Dedim ya, tamamen başka bir tartışma konusu.


Gelelim şu meşhur toplantı meselesine…

Bir kere o toplantıya müzik camiasından katılan isimlerin bir ortak paydası var ki bunun üzerinde nedense pek durulmuyor. Hepsi aynı müzik ve menajerlik firmasına bağlı ya da o firmayla bir şekilde gönül bağı olan kişiler. Tuhaflık burada başlıyor zaten. Yani bu savunulduğu gibi “beni davet ettiler, daveti geri çevirmek ayıp olur, gideyim bari” durumundan ziyade “hadi bakalım hep beraber, şirketçe vizyon toplantısına gidiyoruz” durumu gibi görünüyor. O noktada “davet edildim de gittim” ya da “özgür irademle gittim” cümleleri biraz havada kalıyor. Mesela yakın geçmişte Cumhurbaşkanlığı köşkünde 30 Ağustos resepsiyonları yapılırdı ve hemen her kesimden sanatçı davet edilirdi. Kimi katılır, kimi katılmazdı ve biz bunu da tartışırdık. Ama burada öyle bir davet yok gibi. Neden diğer müzik firmalarından bir kişi olsun yok mesela, hiç düşündünüz mü? Daha önce bu konuda çok eleştirilmiş Ajda Pekkan, Sertab Erener, Sinan Çetin gibi isimler niye yok mesela?

Peki toplantıdan iki gün önce basına düşen haberi kim servis etti? Ve o haberi servis edenler toplantıya katılacak isimleri nereden biliyordu ya da biliyor muydu; yoksa bahis konusu firmanın tüm şarkıcılarının isimleri mi sıralandı o haberde? Peki gideceği söylenen sanatçıların bundan haberi var mıydı?


İşte bu soruların karşısına yukarıda geçen şu cümleyi kesip yapıştırmak çok mümkün: “Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”  Zira burada planlı, hesaplı ve elbette “samimiyetsiz” bir destek gösterisi söz konusu gibi…

Tepkiler zıvanadan çıkınca, karşı tepki olarak bir “linç” lafı türetildi sonra. Evet, sosyal medyada zaman zaman asılsız ve yersiz haberlerle başlayan ve gerçekten “insaf yahu” dedirten linç girişimleri oluyor. Ya da haber doğru bile olsa, lafın niye söylendiği, eylemin niye yapıldığı sorgulanmadan, sadece bizim gibi düşünmediği/davranmadığı için linç ediyoruz birilerini. Bu tavrın “demokrasi” arayışımızla ve anlayışımızla çeliştiği bir gerçek… Ne ki Gezi sürecinde Mehmet Ali Alabora için meydanlarda, mitinglerde söylenenlerin, “havuz” medyasında yazılıp çizilenlerin, “sözde sanatçılar”, “sanatçı müsveddeleri” laflarının dumanı hâlâ tüterken, “linç” savunması tuhaf bile değil, düpedüz komik kalıyor.


Mehmet Ali Alabora ya da Halit Ergenç ya da Şebnem Sönmez ne yaptı? Sadece inandıkları gerçekleri savunup, savundukları gerçekler doğrultusunda hareket ettiler. Yani Alabora’nın “Mesele sadece Gezi Parkı değil, sen hâlâ anlamadın mı?” cümlesiyle Zerrin Özer’in “Kim ne derse desin, ben Başbakanımı seviyorum,” cümlesi tamamen eşdeğerdi. İkisi de birer fikir beyanıydı. İkisini de alkışlayabilir, “tu kaka”layabilirdik kendi görüşlerimiz doğrultusunda ama linç etmeye hakkımız yoktu.


Ama…

Ben “sanatçı” olsam… Bir sahici hak arama mücadelesine karşı sürdürülen haksız ve orantısız müdahaleyi  “emri ben verdim,” diyerek meşru kılmaya yeltenen, sükûneti ve barışı sağlamak şöyle dursun, insanı insana daha da düşman eden, yangına körükle giden birinin, o kıyamda göz göre göre öldürülmüş çocukların yıkamakla çıkmayacak kanına bulanmış ellerini sıkmamak için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… Meydanlarda yuhalatılan o annenin ahını almamak için o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Aynı fikirde olmasam bile, aynı gemide olduğum arkadaşlarımın; alenen hedef gösterilen tiyatro oyuncularının, aforoz edilen yazarların, eserlerine “ucube” denilen, sanatının içine tükürülen heykeltraşların, resimleri sergilerden kaldırılan, galeri açılışlarında içki içtiği için saldırıya uğrayan ressamların, kurumları dağıtılmaya, yok edilmeye çalışılan opera sanatçılarının, ekranda dekolte kostüm giydiği için günlerce konu edilen sunucuların, sadece başka taraftan olması nedeniyle işsiz bırakılan gazetecilerin, köşe yazarlarının ve hatta “billboard”lardaki resimlerine “edep yahu” yazısı yapıştırılan mankenlerin, dizi oyuncularının yanında durur ve bir gün gemi battığında benim de boğulacağımı bilir, o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Müzik kulağı olan birisi olarak, “bunların hepsi montaj” denilen o kayıtların montaj olmadığını adım gibi bildiğim için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… O güne dek söylediklerime, yazdıklarıma, çizdiklerime ve yaptıklarıma ters düşmekten, ikiyüzlü görünmekten korkar, o toplantıya gitmezdim.


Hepsini geçtim, kendimi düşünürdüm…

Bir gün sen de içkiyle belki de baş edemediğin, istesen de üstesinden gelemediğin bir problemin olduğu için “alkolik/ayyaş” diye anılabilirsin…

Bir gün sen de cinsiyet değiştirdiğin için “edep yahu”lanabilirsin…

Bir gün sen de “gay” olduğun için ya da nikâhsız aşklar yaşadığın için ya da dekolte kıyafetler giydiğin için “ahlaksız, günahkâr, cehennemlik” damgası yiyebilirsin.


Yapmazsın ama ola ki yanlış bir anına denk gelir, olmadık bir şey yaparsın da hiçbir yeterliliğin olmadığı halde tepeden inme sana emanet edilen koca koca televizyon, radyo kanalları, nasılsa yoktan var ettiğin servetin aynı hızla geri alınabilir.

Belki de tüm bunlar olmasın diye oradaydın. Aysel Gürel’in deyimiyle “her yöne yanlı” olmanın “çamurda kaymaz, ateşte yanmaz” kalmanın kaygısıyla, kolaycılığı, garanticiliğiyle oradaydın. Belki de değildin. Belki de sahiden sadece çağırdılar ve gittin. Ama bunları hiç düşündün mü giderken? Ütopik değil çünkü bu ihtimaller. Dün olan pekala yarın da olabilir. Dün başkasının başına gelen, yarın senin de başına gelebilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Dopdolu…


Tekrar söylüyorum; kimseye oraya git, buraya gitme, ona katıl, buna katılma, öyle düşün böyle düşünme demeye hakkımız yok. Şöyle ya da böyle hepsi aynı kapıya çıkıyor çünkü; “mahalle baskısı”na. Ama kırılırız, üzülürüz ya da umurumuzda olmaz, (hakaret etmemek kaydıyla) bunu dillendiririz ya da dillendirmeyiz, o bizim bileceğimiz şey. Saygı duymak ya da duymamak da öyle…

TEMMUZ 2014, İSTANBUL