Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Emel Müftüoğlu Röportajı


Attila Özdemiroğlu çıktı telefona. “Merhaba, ben Güneş gazetesi yarışması birincisiyim. Sizinle mutlaka görüşmemiz lazım,” dedim. “Tabii ki, ben size önümüzdeki haftaya randevu vereyim,” dedi. “Yok,” dedim. “Önümüzdeki hafta olmaz. Bugün görüştük görüştük, ben İzmir’e dönüyorum.”


Bir tane “Hasret” diye bir şarkımız geçti denetimden. Ve biz o şarkıyla yüzlerce programa katıldık. Her yerden çıkıp “bir yer olmalı bir yol olmalı” diye o şarkıyı söylüyorduk. Bir Erdal’ın kafası çıkıyor bir benim kafam çıkıyor, kuklalar gibi.


Bülent Özdemir’le çalışıyordum o zaman sahnede. Bülent bir gün geldi, “Bir şarkı var, ortalık yıkılıyor,” dedi. Beni bir kulübe götürdü, hakikaten herkes ayakta, masaların üzerinde “Karlar Düşer”i söylüyor.


Zorladım çok zorladım tabii. Hiçbir şey tesadüf değil, şansına olmuyor hiçbir şey. Ama hiçbir zaman da geri dönüp de “öyle olsaydı da böyle olur muydu” demiyordum açıkçası.


Emel’in dokuz yıl aradan sonra yayımlanan yeni albümü “Emel İle Yeniden”, eski şarkılarını yeni düzenlemelerle seslendirdiği bir ‘en iyileri’ projesi. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürülen albüm, on şarkı ve bir farklı versiyondan oluşuyor. Bu vesileyle Emel’le bir araya geldik ve hem albümü, hem de onu bu albüme kadar getiren 30 yıllık kariyer hikâyesinin ilk yıllarını konuştuk.




2 Mayıs 2016 Pazartesi

Müziğin Kanatları

19. VODAFONE FREEZONE LİSELERARASI MÜZİK YARIŞMASI FİNALİ 
(30 NİSAN 2016 VOLSWAGEN ARENA İSTANBUL)


Vodafone Freezone Liselerarası Müzik Yarışması on dokuzuncu kez yapıldı bu yıl. Lise çağlarında müzikle ilgilenen gençler için ne heyecandır bu, tahmin etmek zor değil. Ben de lise son sınıfta bizim orkestranın solistiydim, oradan biliyorum. Hayır, biz yarışmaya filan katılmadık ama okul bazında verdiğimiz konserlerde yaşadığım heyecanı bu yaşıma kadar yaşamadım. Hele ki sahneye ilk çıktığım gün… Heyecandan bacakların nasıl titrer ve sen nasıl durduramazsını o gün deneyimlemiştim ilk kez. Şimdiki çocukların yetişme tarzları ve içinde var oldukları zamanın ruhu onları çok daha özgüvenli, gözü gönlü açık yapıyor olsa da, benzer heyecanlarla titrediklerini biliyorum; hatta bazılarını çok net görüyorum da.


Bu yıl ikinci kez jüri üyeliği yaptım bu yarışmada. Jüride Özkan Uğur, Olcayto Ahmet Tuğsuz, Teoman, Tarkan Gözübüyük, Harun Tekin, Mine Mucur, Figen Çakmak, Melis Sökmen, Aşkın Nur Yengi ve Meltem Taşkıran vardı müzisyen olarak. Basından ise Ali Eyüpoğlu, Yüksel Aytuğ, Mehmet Çalışkan, Ömür Gedik, İlker Gezici, Ceren Çıplak, Edda Sönmez, Elif Aktuğ, Hazan Aköz, İpek Koşan, Çağlan Tekil, Uygar Taylan ve ben var idim.


Yarışmanın organizasyonunu üstlenen END Productions’ın başı olarak Serhat Hacıpaşalıoğlu vardı bir de elbette jüri başkanı sıfatıyla. Serhat, San Marino’yu temsil edeceği Eurovision Şarkı Yarışması finali için Stockholm’e uçmadan bir gün önce, bir günlüğüne İstanbul’a gelip işinin başında olmak istemişti. 


Doğrusu hem geçen sene ve hem de bu sene yakından gözlemlediğim kusursuz organizasyonlarda Serhat’ın bu titizliğinin payı olduğunu düşünmeden edemedim. Bugüne dek sayısız organizasyonda bulundum; kiminde seyirci, kiminde görevli oldum ama bu kadar tıkır tıkır işleyenine neredeyse hiç şahit olmadım desem yeridir (Türkiye sınırları içinden bahsediyorum tabii.)


Düşünün ki Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş onlarca lise grubu, onları desteklemeye gelen arkadaşları, öğretmenleri, aileleri filan derken çok ciddi sayıda ve enerjisi çok yüksek, büyük kısmının yaş ortalamaları nedeniyle hizada durması çok zor bir kalabalıktan bahsediyorum. Ve saatler süren bir yarışmadan. Yani ortam kargaşaya ve kaosa çok müsait. Gelin görün ki başından sonuna gayet sorunsuz yürüyor her şey. Bize de tadını çıkarmak kalıyor. Birbirinden heyecanlı, hevesli, yaratıcı, müzik tutkunu gencin resmigeçidini izlemek ve izlerken de diğerlerinden bir adım öne çıkanları kimsenin hakkını geçirmeden tespit edebilmek. Jüri için işin en zor kısmı da bu zaten. Mümkün olsa da hepsi ödülle ayrılsa oradan diye geçiriyorsunuz içinizden. Değil mi ki oraya kadar geldiler, ellerine o enstrümanları alıp o mikrofonlarının karşısına geçtiler, bunun tek başına hayatın onlara verdiği ya da daha doğrusu onların hayattan söke söke aldığı bir armağan olduğunu henüz anlayamayacak yaştalar çünkü. Anlasalar ödül alamayanlar hiç üzülmeyecek oysa.


Hiç hafife almamak lazım bu yarışmaları. Şu an profesyonel müzisyen olan sayısız isim ilk kez bu yarışmalarda çalarak/söyleyerek adım attı sahneye. Nilüfer’den Seden Gürel’e dünya kadar örnek var. Birçoğu da başka başka mesleklerle hayata atıldıklarında, unutulmaz bir anı olarak sakladılar bugünleri ceplerinde. Yarışmadan önce canlı yayın için röportaj verdiğimde bunu sordular bana. “Müziğe devam etmeyenler de oluyor, ne diyorsunuz bu duruma?” “Müzikle bir kez temas etmişseniz devam etmemek gibi bir şey söz konusu değildir ki. Müzik hayatın her alanında, içinde çünkü. Yaptığınız iş ne olursa olsun, o size yol gösterir, sizi donatır, eğitir, toparlar, büyütür, yaşatır.”


Nitekim yarışmanın sunucusu Ataman Erkul, bir kız öğrenciye sahnede şunu sordu: “Müzik, tek kelimeyle ne ifade ediyor senin için?” Cevap hakikaten tek kelimeydi: “Özgürlük”. Öğrencinin ismini bilmiyorum, beni bağışlasın ama benim şu yaşıma dek arayıp da bulamadığım cevabı oracıkta, o heyecanla bulup çıkardığı ve hayatımı yeniden tanımladığı için onu alnından öpmek istedim. Yatılı okulda yasak olduğu halde yün yatağını yan tarafından keserek içinde “walkman”ini saklayan, geceleri yorganı başına kadar çekip gizli gizli müzik dinleyen çocuk, ondan çalınan özgürlüğünün peşindeymiş meğerse. Bütün o bitip tükenmek bilmez, insanı evine göndermez, kendine bırakmaz, hayat hırsızı mesailerin içinde artık el radyosundan mı olur, bilgisayardan mı, yoksa kasetli teypten mi hangisi mümkünse, fonda müziği hiç susturmayan genç adam da öyle. Şehrin sokaklarında kulağında kulaklıklarıyla saatlerce başıboş gezmelere doymayan orta yaşlı adamı hiç anlatmıyorum bile.


Yaş aldıkça ota böceğe duygulanan insanlara mı dönüşüyorum bilmiyorum ama yarışma boyunca benzer başka hezeyanlardan da geçtim. Grupların bazıları Barış Manço şarkıları söylediler mesela. Yahu bu çocuklar doğduğunda Barış Manço ölmüştü. Bu nasıl bir iz bırakmaktır? Kaç insana nasip olmuştur dünya üzerinde? Bilmem kaç milyarda kaç? Gel de müziğin gücüne, büyüsüne, doğuştan kalbine müzik bahşedilmiş insanların ölümsüzlüğüne inanma şimdi. Sonra ben şok, ben iptal, ben salya sümük.


Neyse… Gelelim meselenin özüne. Aslında bu yazıyı yazma maksadım, bundan sonra bu ve benzeri yarışmalara katılacak gençlere birkaç ağabey nasihati vermek. Nasihat kelimesi bile kendi başına itici; kaldı ki zamane gençleri bu kadar uzun yazıları hayatta tahammül gösterip okumaz. 140 karakterlik Twiter cümleleri bile uzun geliyor artık. Düşüncelerimi ya “snap” olarak atmam ya da on beşer saniyelik videolar çekmem lazım. Aman ne yapayım? Ben iyilik yapıp denize atmalara pek teşneyimdir evvel ezel. Balık bilmese de Halik’in bildiğine ya da bileceğine dair umudum baki.


Şimdi çocuklar bakın… Müziğe yeni başlarken taklit etmek, yapılmışı yinelemek doğaldır. Böyle böyle öğrenir, kendinizi bulursunuz. Mesela bir orkestra kurduğunuzda ilk amacınız çalmak istediğini parçaları orijinallerine en yakın biçimde çalmaktır. O bas gitarcı, o davulcu, o klavyeci ne yapmışsa şarkıyı kaydederken, aynısını yapmaya çalışır, böylece o profesyonel “level”a kısa yoldan atlamayı hayal edersiniz. Elbette atlayamazsınız ama bu arada bir sürü şey öğrenirsiniz.


Bu çok doğal ve dahi yaşanması gereken bir süreç. Ancak yarışmanın final sahnesine çıkmak artık sizin bir farkınız, bir iddianız olduğu anlamına gelir. Gelin görün ki o farkı göstermek için, seçtiğiniz şarkıyı orijinaliyle birebir aynı çalmak pek akılcı bir yol değil. Mesela ben kendi adıma duyduğum bütün farklı düzenlemelere daha fazla dikkat kesildim. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi (ki yarışma sonunda icra dalında birinci, sahne performansı ve erkek solist kategorilerinde ikinci oldu) mesela Bruno Mars’ın “Uptown Funk”ına çok başka bir yorum getirmişti; hem düzenleme hem de solistlerin icrası anlamında.


Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi’nin MFÖ şarkısı “Sakın Gelme”ye yaptığı farklı düzenleme, Kuzeykent Anadolu Lisesi ve Güzel Sanatlar Lisesi’nin bir alaturka şarkıyı, “Sonbahar Vurgunu”nu “rock” formunda çalması da enteresan denemelerdi ki bu iki lise gençlik dergileri özel ödüllerini aldılar. Daha doğrusu okullar ilk iki ödülü alırken, üçüncü özel ödül Kastamonu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi Berna Karagözoğlu’na gitti. (Bu isim tanıdık değil mi? Evet, hafızalarımıza “Fındıkkurdu Berna” olarak kazınmış o mini minnacık Bir Şarkısın Sen yarışmacısı Berna lise öğrencisi olmuş da okulunu temsil ediyordu orkestrasıyla birlikte.)


Giresun Güzel Sanatlar Lisesi orkestrası, bildiğimiz “Derule” türküsünü hem tulumlu, horonlu yani otantik bir biçimde, hem de “rock” formunda harmanlayarak çok güzel bir sentez yakalamış ve bunu bir de görsel şovla, kostümle desteklemişti yine bir başka örnek olarak ki onlar da sahne performansı kategorisinde birinciliği kimseye kaptırmadılar. 


Yine Karadeniz’den bir başka grubun, Rize Türk Telekom Güzel  Sanatlar Lisesi’nin Türkçe ve Lazca türkülerden oluşan potpurisi de hem müzikal açıdan, hem de şov olarak dikkat çekti ve bu lise de sahne performansı dalında üçüncülüğü aldı.


Yine dikkat çekici bir örnek olarak kız solist dalında birinciliği alan Özel Değişim Anadolu Lisesi solisti Arya İkis’in “Arı Maya” gibi zor ve caz emprovizasyonları isteyen bir şarkıyı söylemesi verilebilir.


Burada amacım ödül alanları sıralamak değil, onu yazının sonunda göreceksiniz zaten. Benim anlatmaya çalıştığım şu ki; müzikal açıdan bir fark yarattığınızda hemen dikkat çekiyor oluşunuz. Görüyorsunuz, hemen hepsi ödüllere dokunabilmiş bu sayede. Ya da şöyle söyleyeyim, ödüllere dokunanların büyük kısmı müzikal açıdan fark yaratabilenler olmuş.


Ama tabii iş bu kadarla bitmiyor. Bir de görsel olarak dikkat çekici olmanız lazım. Evet o an yaptığınız müziğe, çaldığınız enstrümana, söylediğiniz şarkıya odaklanmışken, o heyecanla sahnede rahat olmak, rahat gözükmek ve birtakım profesyonel numaralara girişmek hiç kolay değil. Ama sahne bunu ister her zaman. Sahnedeki adam salondaki seyirciden daha güçlü, daha kendinden emin durmalı ve daha da önemlisi, daha çok eğlenmeli ya da en azından eğlendiğini göstermeli. Yoksa sahneyi değil, salonu izleriz. Nitekim bazen sahnedeki olağanüstü durgunluğa rağmen çalınan şarkının enerjisiyle salonda coşan gençlere bakışlarımız dönmedi değil. Oysa sahneden gözümüzü alamamalıydık hiç.


Bu konuda çok basit bir örnek vereyim. Yarışma sonunda orkestra kategorisinde ve bas gitaristi Ata Kuriş ile enstrüman kategorisinde birincilik alan ve de icra kategorisinde üçüncülüğü Galatasaray Lisesi ile paylaşan Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi, hem çok havalı hem de iyi çalan bas gitaristi ve de bütün orkestra kadar, gömleğinin açık yakasından göründüğü kadarıyla bağrına ışıltılı pullar sürmüş erkek solist ve o pullarla uyumlu ışıltılı siyah bir kostüm giymiş kız solist nedeniyle de akılda kaldı. 


Benzer bir şekilde, erkek solist dalında üçüncülüğü İzmir Büyükçiğli Özel Türk Anadolu Lisesi ile paylaşan Amasya Güzel Sanatlar Lisesi’nin solisti Onur Enis Polat, her ne kadar üçüncü de olsa, sahneye tamamen hâkim birkaç solistten biri olarak belki şarkıcılığından da çok sempatisiyle ilgiyi üzerinde tutmayı başardı. Sahnede bir “star” vardı; Onur bizi buna inandırdı.   


Yani enstrümanist de olsanız, solist de, sahnede kendinizi fark ettirdikçe, enerjinizi ve yaptığınız işe gösterdiğiniz titizliği hissettirdikçe dikkat çekmemeniz için bir sebep yok. Nitekim bunca jüri üyesinin, hadi basın mensuplarını koyun bir kenara, jürideki müzisyenlerin değerlendirme sırasında aynı isimler üzerinde fikir birliğine varması boşuna değil. Fark yaratan ve bunu fark ettirebilen her zaman kazanıyor.


Bir de bana yine duygu dolu anlar yaşatan bir ayrıntıdan bahsetmeden geçemeyeceğim. Kız solist kategorisinde ikinci olan Diyarbakır İMKB Fen Lisesi orkestrasının solisti İrem Turhan, türbanlı bir genç kızdı. Bursa Anadolu Kız Lisesi’nin bateristi de ona keza. Bir türbanlı genç kızın bateri çalmasının, bir diğerinin içinden “tek ihtiyacım olan biraz sevgi” cümlesi geçen “rock” bir şarkı seslendirmesinin bana düşündürdüğü tek şey, birbirimize önyargıyla bakmaktan kurtulduğumuz zaman şarkıda bahsi geçen sevgiyi hiç ummadığımız kadar kolay bulacağımız oldu. “Türbanlı kızlarla mini etekli kızlar aynı yarışmada” filan gibi siyasi klişeler değil bahsettiğim. Siyasetler üstü ve insani bir şeyden bahsediyorum. Anladınız siz onu.

video

En baba nasihatlerimi (hâlâ okumaya devam edenler için) en sona sakladım. Nasihat verecek yaşa gelmiş olmak da çok havalı ayrıca, “her yaşın ayrı bir güzelliği var” dedikleri şey tam da bu olsa gerek. Özetle:

Müziği sevin. Çalın, söyleyin, müzik yapın; yapamıyorsanız dinleyin ama müziği hayatınızdan hiç çıkarmayın. Bu sert coğrafyada, bu keskin iklimde, bu acıtıcı gündelik hayatın içinde kalpleri yumuşatmanın daha iyi bir yolu varsa onu da yapın tabii. Ama müziğin insanı özgür kılan kanatlarını omzunuzdan hiç çıkarmayın. Beni sinirlendirmeyin!


Yarışmada kazananların tam listesi:

İcra:

1. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
2. Terakki Vakfı Özel Terakki Lisesi
3. Galatasaray Lisesi ve Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi

Kız Solist:

1. Özel Değişim Anadolu Lisesi – Arya İkis
2. Diyarbakır İMKB Fen Lisesi – İrem Turhan
3. Balçova Anadolu Lisesi ve Özel Hatay Koleji – Dila Bahar

Erkek Solist:

1. İstek Bilge Kağan Anadolu Lisesi – Onur Ata Çeliker
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi – Burhan Çakılı
3. İzmir Büyükçiğili Özel Türk Anadolu Lisesi – Berke Aydın ve Amasya Güzel Sanatlar Lisesi – Onur Enis Bolat

Enstrüman:

1. Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi - Ata Kuris (Bas Gitar)
2. Özel İzmir Amerikan Koleji – Ege Akyıldağ (Elektro Gitar)
3. Tarsus Amerikan Koleji – Defne Talya Boyar

Orkestra:

1. Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
3. Özel Saint Benoit Fransız Lisesi

Sahne Performansı:

1. Giresun Güzel Sanatlar Lisesi
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
3. Rize Türk Telekom Güzel Sanatlar Lisesi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Üstün Başarı Ödülü

1. Haluk Ündeğer Anadolu Lisesi – Bayramcan Boy
2. Galatasaray Lisesi – Barış Alp Dönmez

Gençlik Dergileri Özel Ödülü:

1. Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
2. Kuzeykent Anadolu Lisesi
3. Kastamonu Güzel Sanatlar Lisesi – Berna Karagözoğlu

Basın Özel Ödülü:

Diyarbakır İMKB Fen Lisesi

Yarışma Jüri Özel Ödülü:

Malta

En İyi Sahne Performansı

İzlanda – Menntaskolinn Vio Hamrahlio Hamrahlid Koleji


MAYIS 2016 

26 Nisan 2016 Salı

Onur Ataman'la Caz ve İnovasyon Teknikleri


Türkçe “rock” müziği yakından takip edenlerdenseniz, 2011 yılında “Gelecek” adını taşıyan bir albüm yayımlamış Planeur grubundan mutlaka haberdarsınızdır. Onur Ataman ve Serkan Modalı tarafından kurulmuş Planeur, Türkçe “rock” standartlarının epey dışında, sağlam bir ilk albümle dikkatleri üzerine çekmişti. Sonrasında gruptan ikinci bir albüm gelmedi, sadece Serkan Modalı gruptan bağımsız olarak solo çalışmalar yaptı. Ama ben bu yazıda ondan değil, Planeur’un diğer elemanı Onur Ataman’dan bahsedeceğim. Çünkü Ataman, az bulunur bir müzisyen, bir müzik adamı ve çok daha fazla bilinmesi gereken, çok acayip işler yapıyor bu sıralar.


Onur Ataman, 1995 yılında girdiği İstanbul Devlet Konservatuarı’nda opera ve şan eğitimi alarak başlıyor müzik tahsil etmeye. 2001 yılında Lahey’deki Hollanda Kraliyet Konservatuarı Caz Gitar Bölümü’ne kabul edilen ilk Türk müzisyen oluyor. 2006 yılında Hollanda hükümeti tarafından üstün yetenekli öğrencilere verilen “top talent” bursunu almaya hak kazanıyor. Aynı okulda lisans ve master eğitimini tamamlıyor ve iki yıl boyunca da Hollanda’da Leiden Üniversitesi ve Belçika Ghent’te Orpheus Instute’de doktora eğitimine devam ediyor.


Doktora eğitimi boyunca İngiltere’de Royal College of Music ve Oxford Music Faculty’de caz müziğinin Türk Müziği ile entegrasyonu ve emprovizasyon üzerine araştırmalarda bulunuyor. Bu süreçte Onur Ataman Ensemble ve İstanbul Connection çatısı altında Avrupa ve Türkiye’de birçok konser veriyor, albümler kaydediyor. Dahası North Sea Jazz Festivali, İstanbul Jazz Festivali, Delft Jazz Festivali ve Turkey Now Festivali Amsterdam gibi festivallerde sahneye çıkıyor.

Yani toplamda 12 yıl süren bir eğitim/akademik süreçle ve dahası sahne, stüdyo deneyimi ile kendini yetiştirmiş, deyim yerindeyse müziğin ilmini yapmış bir müzisyen Onur Ataman. Yazarken ben yoruldum, varın siz hesap edin.


2010 yılında Türkiye’ye döndükten sonra organizatörlük, prodüktörlük ve eğitmenlik diye özetleyebileceğim bir dolu iş var Ataman’ın portföyünde. Planeur albümü de bu dönemde yapılmış zaten. 2015 yılından itibaren Motto Müzik web TV’de programlar yapan Onur Ataman, halen Ataman Müzik Atölyesi bünyesinde, atölye ve seminerler düzenlemeye ve eğitmenlik yapmaya devam ediyor.


Bunları kısaca da olsa özetlemem lazımdı çünkü şimdi bahsedeceğim Onur Ataman projesi, ancak bu altyapıda bir müzisyenin altından kalkabileceği türden bir proje. Ya da bu deneyimde bir müzisyenin üstelenebileceği diyelim. Ve asıl meseleye gelelim.

“Caz bir demokrasidir” mottosuyla yola çıkmış Onur Ataman bu projeyi tasarlarken. Çünkü caz müziğinin herkesin eşit hakka sahip olduğu ama özgürce kendini ifade edebildiği, yani doğaçlama yapabildiği, bunun yanı sıra takım ruhundan beslenen ve her zaman yeniliğe açık olan bir müzik türü olduğunu düşünüyor ki haksız değil. Bu yüzden de hazırladığı seminerlere “Inovation is the tradition of jazz music " (yani “inovasyon, caz müziğinde bir gelenektir”) sloganını uygun görmüş.


Buradan hareketle, konuşmaları ve seminerlerinde katılımcıları bir caz ve inovasyon yolculuğuna çıkarıyor. Çeşitli örneklerle müzikler dinletiyor, hikâyelerini anlatıyor ve dönemleri incelerken kimler ne gibi riskler almış, nelerden vazgeçmişler, bu müziğe neler katmışlar, onları irdeliyor. Bir takım örnek alıştırma ve teknikler uygulayarak, katılımcılara cazdan esinlenerek yaptıkları herhangi bir iş içerisinde yaratma noktasına nasıl geleceklerini anlatıyor. Bunun için geliştirdiği “öğrenmede transfer teknikleri”ni aktarıyor.


İlginç değil mi? Yani bir müzisyen olmanız, müzikle içli dışlı olmanız gerekmiyor. Bambaşka bir iş de yapıyor olabilirsiniz. Ama yaptığınız işte caz müziği size yol gösterici, ilham verici olabilir. Bunun nasıl olabileceği ise Onu Ataman’ın seminerlerinde anlatılıyor.
Meraklısı için seminerlerden konu başlıklarını da vereyim: 

Bir iletişim biçimi olarak caz müziği ve caz müziğinin dili

Caz müziğinde zaman anlayışı

Caz müziğinde devirler ve inovasyon

Caz Müziğinde yaklaşım (Miles Davis Yaklaşımı)

Caz müziğinde perspektif ve doğaçlama

Kendi zaman anlayışımızı geliştirmek ve caz müziğinde zamanlama

Zamanı etkin kullanmak için teknikler ve müzikal örnekler

Çalışma ve teoriden nasıl yaratıcı sürece geçiş

Öğrenme prensipleri ve rastgele öğrenme

Planlama, çalışma, inovatif yaklaşım ve yaratıcı çalışma

Geleneksel yaklaşımlar ve modern zamanlar savaşında kişinin yaklaşımı ve tutumu nasıl olmalıdır? Müziğin gerçekliği ve boyutları, kişiyi nasıl başka bir yaratıcılık boyutuna taşıyabilir? Yaratıcılık ile iş hayatında fark yaratma.


Onur Ataman yakın zamanda Ford Otosan Arge bölümü çalışanlarını verdi bu semineri. Benim de ilgimi o zaman çekti zaten ve detay öğrenmek için, nedir ne değildir diye sormak için aradım Onur’u. 7-28 Mayıs tarihleri arasında ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünde, bir dizi ders halinde meraklısına sunmaya hazırlanıyor “Caz ve İnovasyon Teknikleri”ni.


Uzun vadede amacı ise bu dersleri, konuşmaları ve seminerleri yaygınlaştırarak, farklı üniversitelerde ve farklı şehirlerde sürdürebilmek. Şahsen ben ilk fırsatta bulduğumda gidip yerinde izleyeceğim anlattıklarını. Zira yukarıda da bahsettiğim gibi, bu derece müziğin ilmini yapmış bir müzisyenin anlatacaklarından kendi payıma bir kazanım çıkarabileceğime şüphem yok. Müziğin sadece dinlemek için, eğlenmek için, duygulanmak için var olmadığını düşünenlerdenim çünkü. En az matematik kadar, fizik kadar, mühendislik kadar var müzik hayatımızın her alanında. Müzikten ilham alarak gündelik hayat içerisinde çok şeye başka gözle bakmayı, başka türlü yaklaşmayı, kim bilir belki de başka türlü yaşamayı öğrenebiliriz. Onur Ataman tam da bu iddiada zaten. Bu yüzden de anlattıklarını can kulağıyla dinlemek, anlamaya, öğrenmeye çalışmakta fayda var.


Onur Ataman’ın Bilgi Üniversitesi’nde vereceği Caz ve İnovasyon Teknikleri derslerine katılabilmek için detaylı bilgiyi aşağıdaki adresten edinebilirsiniz:

http://www.bilgi-egitim.com/tr/programlar/570/caz-ve-inovasyon-teknikleri/

NİSAN 2016

24 Nisan 2016 Pazar

Tenkyu Veri Maç Teperim Geri Kaç!


(Blue Jean dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.)

Konçlu Converse ayakkabılarımın beyaz bağcıklarını söküp, yerine o sıralar her köşe başında satılmakta olan fosforlu bağcıklardan almıştım. Studio 54’de “Brother Louie” çalarken piste çıkıp dans edeceksem, turuncu fosforlarım cayır cayır göstermeliydi kendini. Kollarını dirseğime kadar sıvadığım ceketimin vatkaları omuzlarımı olduğundan geniş gösterir, yüksek belli ve pilili kot pantolonumun içine soktuğum Shetland kazağım pembe yeşil desenleri ile göz alırdı. Ray-Ban güneş gözlüğümse kenarı kıvrılarak pantolonumun üzerine doğru sarkıtılmış örme kemerime takılı kutusunda durur, havama hava katardı o esnada. Kelebek tokalı tunikli, taytlı, tozluklu kızlar Flashdance figürleri yaparken karşımda, ben kâh Tolga Savacı sanırdım kendim, kâh Patrick Swayze.


İkinci kanal yeni açılmıştı. Perihan Abla’ya bayılıyorduk. Ayşe Egesoy, Bir Cumartesi Gecesi programında şarkıcıları sunmadan evvel buğulu buğulu şiirler okuyordu. Videoya kaydedip tekrar tekrar izliyorduk. Olmazsa üç beş film kiralıyorduk köşedeki videocudan. Rambo’yu daha sinemalara gelmeden izleyebilmek büyük lükstü. Varsın Çince altyazılı olsundu. Jaws III’ü üç boyutlu seyretmiştim sinemada, dünyam değişmişti. Ray-Ban gözlüklerim Top Gun’daki Tom Cruise olabilmek içindi. Oysa daha River Raid oynamayı bile beceremiyordum. Ya yakıtım bitiyordu erkenden ya da karaya çarpıp infilak ediyordum. Neyse ki Commodore bilgisayara oyun yüklemek için kullanılan teybin ince tornavidayla kafa ayarını yapmak konusunda benden iyisi yoktu evde. Basic’de yazdığım satır satır programları kaydedebiliyordum kasetlere böylece. Basic deyip geçmeyin, durup durup “syntax error” vermeyen bir program yazmak deha işiydi, herkes beceremezdi.


Kasetler önemliydi. Sokakta yürürken müzik dinleyebiliyorsak, kasetler sayesindeydi. Sony “walkman” sahibi olmak bir imtiyaz göstergesiydi. “Walkman”de dinlemek için kaydettiğimiz karışık kasetler bir gusto meselesiydi. Her bir yüzü 30 dakikalık boş kaseti doldururken bir yüzün sonunda şarkı yarım kalmayacak şekilde sıralayabilmek şarkıları, maharet isterdi. 


Konu en son çıkan yabancı şarkıları dinlemekse, TRT Radyo 3 dinlemek icap ederdi. Hey dergisinde haftalık yayımlanan radyo programı listelerini takip eder, hangi programda hangi şarkının çalınacağını önceden bilir, zamanı geldiğinde kaydetmek üzere teybi hazır tutardım. Sebla Özveren, Sizler İçin’de Duran Duran’ın yeni Bond filmi şarkısı “A View To A Kill” i çalacakmış mesela. Bas düğmeye kaydetsin. Ama bir yandan da dua et ki Sebla Hanım o sırada şarkının üzerine konuşmasın.


Bir de plaklar vardı tabii. Blam serisi, Galaxy serisi korsan morsan, günün en popüler şarkılarını bir araya getirirdi. Hakan Gündüz’ün Studio 54 serisi sadece kaset olarak basılırdı öte yandan. Orijinal Michael Jackson, Madonna, Aha, Sandra, Nena albümlerini de kaset olarak almak daha ucuzdu. Plaklar pek pahalıydı.


Eurovision Türkiye finalinde konuk sanatçı olarak sahneye çıkmak üzere Gazebo, Toto Cutogno, Al Bano-Romina Power ikilisi gelmişti. Johhny Logan, Burçin Orhon’la aşk yaşıyordu. Dolly Dots, Mazhar Fuat Özkan’la Şan Tiyatrosunda konsere çıkıp “playback” yapmıştı. Hisseli Harikalar Kumpanyası çok tutulunca, Şen Sazın Bülbülleri müzikalini gururla sunmuştu Egemen Bostancı. Erol Evgin bir müzikal yıldızı, Ajda Pekkan Açık Hava’daki şovu için Amerika’dan zenci dansçılar getirten bir “Süper Star”dı. Devekuşu Kabare’nin “Yasaklar” oyunu kaset olarak piyasaya çıkınca bir koşu gidip almış, her repliğini ezber etmiştik.


Dallas bizim bir ilimiz, Sue Ellen, Jeyar, Pamela, Bobby ve Bayan Ellie bizim çok dalavereci ailemizdi. Şahin Tepesi’ni o kadar sevmedik mesela, Flamingo Yolu’nu da. Cenk Koray’ı çok sevdik ama. Her Pazar ekran başında o kutulardan neler çıkacak diye öldük öldük dirildik. Akşam çökünce Kav tutuşturucularla banyo sobaları yakılır, ev halkı sırayla banyoya girerken, Hacı Şakir kalıp sabunun ve Tursil 76 çamaşır deterjanının kokusuyla, har har har dönüp duran merdaneli çamaşır makinesinin ve televizyonda maç anlatan spikerin sesi birbirine karışırdı.


İlk Mc Donalds Taksim’de açılmıştı. Değil içine girip o karmaşık menülerden bir tane seçmek, kapısının önünde bir arkadaşla buluşmak bile çok havalıydı. “Milkshake” dünyanın en lezzetli içeceği olabilirdi; hamburgerse en lüks, en pahalı ve en gösterişli yiyeceği.


Hey’in beş altı haftada biriktirilen ve birleştirildiğinde gerçek boyutlu hale gelen posterlerinden birini sahiden birleştirip asmıştım odamın duvarına. Madonna’ydı elbette. Blue Jean’in çıkartmalarını ise oraya buraya yapıştırıyordum habire. Müslüm Gürses’in “Güldür Yüzümü” plağı pikapta dönerken, Ajda Pekkan, Madonna’nın karşı duvarında bana gülümsüyor, yataklı kütüphanenin üzerinde duran Müzik Magazin dergisinin kapağında Mahmut Tuncer, mavi lensleriyle tabloyu tamamlıyordu. Playmen, Erkekçe, Playboy dergileri siyah poşetle satılmaya başlanmıştı. Sybil Danning rüyalarımı süslüyordu. Samantha Fox için o dergileri almaya gerek yoktu, Hey de basıyordu boy boy resimlerini. O da olmazsa Ahu Tuğba vardı, Serpil Çakmaklı’nın Banu Alkan’ın Marmaris’te Bodrum’da geçen bol havuzlu, plajlı, bikinili Yeşilçam filmleri vardı. Sevtap Parman henüz “Que Sera Sera”yı söylememişti ama “Bayan Popo” olarak kalbimizdeki yeri ayrıydı. Müjde Ar İffet’ti, Fahriye Abla’ydı, Ah Belinda’ydı. TRT’de türkücü Bircan Pullukçuoğlu’nun solo konseri hafta içi bir gecenin tek eğlencesi olabilirdi. Yılbaşı geceleri ise dansöz demekti. Üstelik dansöz, siyah beyaz ekran için dünyanın en edepsiz şeyiydi.


Kutu kola diye bir şey çıktı dediler. Bixi’ydi markası. İçip bitirdikten sonra kutuları atmaya kıyamazdık, öyle güzel gelirdi gözümüze. Karmen çikolatasının önce dış kenarlarını tırtıklar, sonra içindeki fındıkların tadını çıkarırdım. Panda’nın çubuklu dondurmaları adeta bir devrimdi. Cornflakes denilen şeyi süt ve toz şekerle karıştırıp yediğimizde, televizyondaki Amerikan ailelerinden hiçbir farkımız kalmazdı.


Küçük Ceylan mı daha küçüktü,  Küçük Emrah mı bilmiyordum. Sandra Kim’in 16 yaşında Eurovision birinci olması daha önemliydi benim için. Tarabya sahilindeki tavernalarda Ümit Besen, Arif Susam’la, Cengiz Kurtoğlu, Nejat Alp’le yarışıyordu. Güzellik kraliçesi tacı elinden alınan Hülya Avşar, Maksim’e assolist olmuştu. Bülent Ersoy’un yasağı nihayet bitmiş, Acıların Kadını Bergen kocası tarafından öldürülmüştü. Çalıkuşu’nun fotoromanında oynayan Sezen Aksu, dizisinde oynayan Aydan Şener’den daha güzeldi gözümde. İbrahim Tatlıses’in oynadığı fotoromanın televizyon reklamında sevdiceğine “Benden nefret et ama bana acıma,” demesi çok dokunmuştu kalbimize. O ara Nokta dergisi “Sosyete artık Tatlıses dinliyor,” haberini yapmıştı. Tatlıses, Perihan Savaş’ı hastanelik etmiş, bu haber Tan gazetesinde “Türk erkeğini görünce Helga’nın dudağı uçukladı!” haberinin altında bir yerlerde çıkmıştı. Turgut Özal, “Koy bir kaset de neşemizi bulalım Semra,” diyerek kendi kullandığı arabayla ikinci köprüden geçiyordu. Hava biraz sıcaksa ben deri montumun fermuarlı kollarını söküp, yelek olarak giyiyor, üzerine de Blue Jean’in hediye verdiği armaları iğneliyordum.


Velhasıl-ı kelam,’80’ler hiç de öyle aynı adlı televizyonda dizisinde anlatıldığı/gösterildiği gibi steril, tatlişko bir şey değildi. Çok karmaşık, çok “kitsch”, patalojik, travmatik, kasvetli, über sıkıcı, ultra itici, uzaktan bakınca hafif mide bulantısı ile hatırlanacak, hiç mi hiç “ah nerede o günler” dedirtmeyecek günlerdi. Tıpkı bugünler gibi. E herıld yani! Ne?.. Zzzttt Erenköy! Tenkyu veri maç, teperim geri kaç!

OCAK 2016