Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

21 Nisan 2014 Pazartesi

Ersay Üner Röportajı

 

Besteci olarak adını ilk kez 2000’li yıllarda duyduğumuz Ersay Üner, Türk popunun son on yılına damgasını vuran isimlerden biri oldu. Bu süreçte “Afedersin”, “Bebek”, “Herkes Hak Ettiği Gibi Yaşıyor”, “Mucize”, “Tatil” ve “Kızıl Mavi” gibi sayısız “hit” şarkıya imza attı ve popta ‘Demet Akalın şarkıları’ diye adlandırılan bir kulvar yarattı.

"Konserden sonra çaldım kulisin kapısını. “Merhaba,” dedim. Çok iyi hatırlıyorum, aynadan bana baktı, “Evet?” dedi. “Albüm yapıyormuşsunuz. Ben yapacağım sizin albümünüzü,” dedim. Güldü. “İyi, yap,” dedi."


4 Nisan 2014 Cuma

Dinlediklerim

SNAKEROOT – “DOWNTOWN TO GHETTO”


Gezi direnişi süresince üretilen ya da gündeme uyarlanan şarkılar arasında dikkat çekenlerden biri de Snakeroot’un “Generation Lost” adlı şarkısıydı. Birçokları gibi ben de ilk duyduğumda adını bilmediğim yabancı bir gruba ait bir şarkı diye düşünmüştüm. Bir kere “we don’t need no savior, we just need our food, that’s all (kurtacıya ihtiyacımız yok, bütün ihtiyacımız olan sadece yemeğimiz/ekmeğimiz)” gibi cümleler, İngilizce sözlü bile olsa, bizim buraların “rock” tayfasının dilinden/kaleminden çıkmış gibi durmuyordu. Solistin telaffuzu, “sound”un parlaklığı filan da iyiden iyiye şüphe bırakmıyordu dinleyende.


Kimdir nedir diye araştırdığımda ise Snakeroot’un bir Türk “rock” grubu olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldım ve şaşırdım haliyle. Grubun 2013 Ocak ayında dijital platformlarda kendi hesabına satışa sunulan “Downtown To Ghetto” adlı albümünü dinlediğimde ise şaşkınlığım daha da arttı. Başından sonuna dek, dünya standartlarında bir “rock” albümü dinledim çünkü. Olamaz mı? Olabilir. Ama bilirsiniz, yurt dışına oynayan her grubumuz/şarkıcımız bir yerden falso verir, vermiştir bugüne dek. Ya içinden olmadık bir yerden bir oryantal melodi, ses, nefes geçer (yani hiçbir şey olmazsa “world music” kategorisinden yırtma kaygısı güder), ya gitarı, davulu, ne bileyim bası kendini ele verir (“bizim oralarda bu böyle çalınır” diye bağırır) ya da yazıldığı dile hâkim olamamış sözleri, şarkı söylediği dile dili dönmemiş solistiyle arızalı durur, inandırmaz. Bütün bunların üstesinden gelebilmiş olabilsek, hiçbir zaman sektör olamamış müzik piyasasına rağmen, uluslararası popüler müzik arenasında en azından birkaç şarkıcımızın/grubumuzun at koşturuyor olması gerekirdi, tıpkı klasik müzikte ya da caz müziğinde olduğu gibi.


Evet, kabul etmeli ki dünya pazarına sunulacak kadar yetkin bir iş çıkaramamamız bir yana, çıkarsak da pazarlayamamak gibi bir sorunumuz vardı yakın zamana kadar. Neyse ki artık internet var.

Nitekim Snakeroot da buradan yürüyerek, yerli müzik sektöründe majör firmalar tarafından pek de şans verilmeyeceği aşikâr albümlerini dijital platformlar üzerinden dünyaya sunmuş. Karşılığını da almış. Grubun şarkıları ABD’nde ve Norveç, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde çeşitli radyo istasyonlarında “playlist”lere girmiş, Fireworks ve Powerplay Rock & Metal Magazine adlı İngiliz müzik dergilerinde albüm kritikleri yayımlanmış. Bahis konusu ülkelerde bu tip yayın mecralarının ilgisini çekebilmek (hele ki Avrupa’nın doğusundan çıkıp gelmişseniz) ne kadar zordur, bilen bilir. Sadece bu bile Snakeroot’un kerameti konusunda merak uyandırabilir ki o kerametin ne olduğunu yukarıdaki satırlarda az çok anlatmaya çalıştım. Ama biraz daha derine inmek gerekirse…


Öncelikle sağlam şarkı sözleri... Tamamen İngiliz dilinin ve o batı kültürünün düşünce yapısı, ifade biçimleri ve tavrıyla yazılmış şarkı sözleri var bu albümde. Siz istediğiniz kadar Batı’ya yaklaşmaya çalışın, Türkçe düşünüp İngilizce yazdığınızda anlatmaya çalıştıklarınız çoğu zaman karşı tarafa geçmiyor, sakil duruyor. Benzetmek gibi olmasın ama “Foolish Casanova”dan öteye geçemiyor yapılan iş (Petek Dinçöz’ün o dinlemelere seza İngilizce şarkısından bahsediyorum, evet.) Ana dilinden başka bir dilde şarkı yazan bir şarkı yazarı için bu çok önemli bir beceri. Ve kabul edelim, hiç kolay değil. Snakeroot’un şarkıları bu meseleyi toptan halletmiş görünüyor. Üstüne solist Bülent Çallı’nın adeta bir “native speaker” kadar doğru İngilizce telaffuzunu da koyunca, işin en önemli kısmı hallolmuş gözüküyor.


Ağırlıklı olarak Serhat Akalın ve Bülent Çallı tarafından yazılmış on şarkının yer aldığı albümün prodüktörlüğünü Cenk Eroğlu yapmış. Bilenler bilir, Eroğlu sesi az duyulan, adı az anılan müzisyenlerimizden biridir ama yıllardır yaptığı işin en iyilerindendir. İşin prodüksiyon tarafına baktığınızda albümün hiç aksamadan, teklemeden akıp gittiğini görüyor/duyuyorsunuz zaten. Kayıtlar, “mix”ler ve ortaya çıkarılan “sound” her bakımdan olması gerektiği gibi tınlıyor. Bülent Çallı ve Serhan Akalın’ın yanı sıra Ali Evcimen, Can Turfan ve Dost Akyıldız’dan kurulu Snakeroot, dinleyenlere Def Leppard’dan Bon Jovi’ye uzanan bir çizgide, daha ziyade klasik ve melodik “rock” sularında yüzen, buna karşın “garage” gibi, “rap” ve “punk” gibi daha farklı müzikal akımlarından da beslenen, ama başından sonuna “hard” bir çizgiden yürüyen bir “rock” anlayışı vaat ediyor. Mensubu olduğum kuşak itibarıyla ben ve benim yaştakilere ya da yaşı ne olursa olsun klasik “rock”ı her daim baş tacı edenlere kendini daha kolay sevdirecek bir anlayış bu. Hele ki bitmek tükenmek bilmeyen “indie”den bunaldıysanız, soluklanacağınız yer tam da burası olabilir.


Yayımlanışının üzerinden bire yıl geçmesine karşın Snakeroot’un bu albümünü yazmak istedim. Es geçilmesin, arada kaynamasın diye. Mutlaka dinlemeli, bir köşeye koymalı. Türkiye’den dünya müzik piyasasına çıkış kapısı diye bir kapı varsa, anahtarı Snakeroot ve benzerlerinin elinde olabilir.

THE RINGO JETS – “THE RINGO JETS”


Yakın zamanda piyasaya sürülen bir başka İngilizce sözlü “rock” albümü de The Ringo Jets’in ilk albümü. Tantana Records etiketiyle öncelikle dijital platformlarda piyasaya sürülen albümün sınırlı sayıda CD baskısı da yapılmış.

Deniz Ağan, Tarkan Mertoğlu ve Lale Kardeş’ten kurulu The Ringo Jets, 2011’de yine dijital ortamda yayımladığı ilk mini-albümü “Limited Luncpack”ten sonra, 2012 yılında da “Darmdstadt Tapes” adı verilmiş bir mini-albüm daha kaydetmiş. Grubun adını taşıyan bu ilk albüm ise 2013 yılında tamamlanmış, ancak Gezi direnişi nedeniyle albümün çıkışı ertelenmiş. Buna karşın albümden yayımlanan ilk tekli olan “Spring Of War”ın klibi Gezi ruhundan yola çıkılarak çekilmiş. Sosyal medyada epeyce ses getiren bu klip, Gezi sürecinde çok açık ve net bir biçimde ortaya çıkan basın sansürü ve yandaş medya meselesine Haber Türk üzerinden ağır göndermeler içermekle kalmıyor,  aynı zamanda direnişin sebebi ve polis şiddetinin bizzat sorumlusu olanları da bir kez daha ifşa ediyor.


Albümde yedi yeni şarkının yanı sıra, ilk mini-albümde yer alan “Tease” adlı şarkının yeni kaydı ve iki de “cover” var. “Cover”lardan biri özellikle The Rolling Stones versiyonuyla hafızalara kazınmış “Shake Your Hips”, diğeri ise bir The Yardbirds klasiği olan “Heart Full Of Soul”. Seçilen “cover”lardan da anlaşıldığı üzere The Ringo Jets, ‘60 ve ‘70’li yılların “rock’n roll” anlayışından beslenen bir grup. Bu anlayışın içerisinde yer yer saykodelik izler, “grunge” ve “garage” da var. Ne ki böyle söyledim diye The Ringo Jets müziğinde ‘60’ların naifliğini aramayın. Üzerine bolca (grubun kendi tabiriyle) “gürültü” ilave edin. Zira sert, yüksek enerjili ve modern bir “retro” bu.


The Ringo Jets, albümü Milano’da, Tommaso Colliva’nın prodüktörlüğünde ve canlı kaydetmiş. Pek alışılmadık bir biçimde bas gitar kullanmayan grubun bir özelliği de her üç elemanın da şarkı söylüyor olması. Yani bir tane solist yok. Grup elemanlarının uzunca bir süredir hem canlı perfomans hem de stüdyo kaydı konusunda deneyimli olmaları albüme doğrudan yansımış. Bir ilk albümden daha fazlasını vaat ediyor bu albüm. Ben kendi adıma iki gitar bir davul kompozisyonuna bayıldığımı söyleyemem. Zira “rock” müzik demek, biraz da bas gitar demek benim indimde. Solist sesinin şarkı sözleri anlaşılmayacak derecede geride olmasına da kulağımızın pek alışık olduğu söylenemez. Ancak bunun bir batı standartı olarak tercih edilmiş olmasını da haklı buluyorum.


Albüm kapağı için John Howard tarafından çizilen illüstrasyon yine Gezi olaylarından ilham alınarak yapılmış. Tek başına kapak görseli bile dikkate değer. The Ringo Jets, Türkçe “rock”tan umudunu tamamen kesenlere ilaç gibi gelebilir.  

Meraklısına not: Albümün iTunes’ta bulunan “deluxe” baskısında dijital kitapçık, “Black Coffee Blues” adlı şarkının canlı kaydedilen videosu ve “Whatever Happens” adını taşıyan bir ekstra şarkı da bulunuyor.

THE FREE LICKS – “EXIT PLAN”


The Free Licks’in 2013’ün son aylarında Monoplay etiketiyle piyasaya çıkan ilk albümü “Exit Plan” de İngilizce sözlü bir başka albüm.

Grubun tamamen İngilizce olarak hazırlanan resmi internet sitesinde biyografisinin son cümlesi mealen şöyle: “Dinleyicileri ve elindeki malzemeleri giderek artan The Free Licks, Haziran 2011 tarihinde prodüktörlüğünü de yaptığı ilk albümünü kaydetmek üzere stüdyoya girdi. Albüm yakında hazır olacak ve The Exit Plan dünyayı fethedecek. Hatta belki de Mars’tan başlayarak birkaç gezegeni daha…”


Biyografi 2011 yılında kalmış olsa da, hem bu cümleler, hem de sitenin, sosyal medya hesaplarının ve dahi albümün İngilizce olması gösteriyor ki The Exit Plan de yüzünü ülke sınırları dışına çevirmiş bir grup. Bunun böyle olmasının sebebi de grup üyelerinin müzikal geçmişinde saklı gibi. Grubun kurucusu Ekin Kışlalı, ABD ve Kanada’da geçirdiği yıllar boyunca müzikle ilgili olmuş, hem solo hem grup çalışmaları yapmış. Türkiye’ye döndükten sonra tanıştığı ve aynı müzikal anlayışta buluştuğu Cem Konuk’la birlikte de grubun temellerini atmış. Berklee mezunu olan Cem Konuk ve Ekin Kışlalı’nın ortaklığına, İngiltere’de ses mühendisliği eğitimi alan Veli Erişim Meral de dâhil olmuş daha sonra. Albüm kayıtları sırasında klavye çalan Arda Algül ise grubun dördüncü elemanı oluvermiş.


Her ne kadar albüm dediysem de, aslında beş şarkıdan oluşan bir mini-albüm “Exit Plan”. Grubun müziği yer yer farlı türlerin yakınından geçse de, bütünde “indie” izlerin daha belirgin olduğu söylenebilir. Tıpkı yukarıda bahsi geçen diğer iki grup gibi, The Free Licks de hem şarkı sözlerinin yazılması hem de o sözlerin telaffuz edilmesinde handikap olabilecek ana dil sorununu ortadan kaldırmış gibi görünüyor. Dilerim albümü yurt dışında dinleyenler de böyle düşünür. Mesela ben kendi adıma iyi niyet çıtasını fazla yükseğe çıkarmak pahasına, albüme adını veren “Exit Plan”i bir Tarantino filminde duymak isterdim.


Son olarak bu iddiada bir albüm için Özer Şahin imzalı kartonet tasarımının fazla iddiasız ve sönük kaldığını da söylemeliyim. Ha bir de, kartonet içerisinde yer alan ve Doğan Emre Yakupoğlu tarafından çekilen fotoğrafın “umutsuz ev kadınları” esprisine de anlam vermemiş olabilirim.

MART 2013

18 Mart 2014 Salı

MSG, MESAM Ve Ötesi...


Organizasyon toplumu değiliz; kesin bilgi. Galiba hiçbir zaman da olamadık. Üç kişi bir araya gelsek birimiz “keşke şu ikisinden biri liderliği ele alsa da benim adıma da karar verse,” der, bir diğerimiz de “keşke şu ikisi pasif kalsa da onlara ben liderlik etsem.” Ortası yok gibi. Bu durum hayatımızın her alanında böyle işin kötüsü… En küçüğünden en büyüğüne; her arkadaşlık ilişkisinde, iş ortamlarında, sosyal ilişkilerimizde, örgüt, cemiyet, dernek faaliyetlerimizde ve dahi siyasette…


Haliyle müzik sektörü ile ilgili yapılanmalarımız da bundan nasibini alıyor yıllardır. Türkiye’de müzik yapımcıları MÜYAP, eser sahipleri MSG ve MESAM, yorumcular ise MÜYORBİR adları verilmiş meslek birlikleri çatısı altında kurumsallaşma çabasında yıllardır. Ancak bu meslek birliklerinin her birinde çeşitli sebeplerle ortaya çıkan hoşnutsuzluklar, fikir ayrılıkları ve hatta kavga gürültü bir türlü bitip tükenmiyor. Bunlar doğum sancıları mı? Belki evet. Zira telif hakları denilen şeyle dünyaya kıyasla çok daha geç tanıştığımız bir sır değil. Ama dünyada kabul görmüş ve tıkır tıkır işleyen sistemlerin memlekete adapte edilmesinde neden başarılı olamadığımız gerçek bir sır.


Müzikte telif ne işe yarar? Bilmeyenler için kısaca bundan bahsetmekte fayda var. Müziğin ticari ve ticari olmayan iki yüzü var. Biz dinleyiciler daha ziyade ticari yüzünü biliyoruz. Yani albümler yapılıyor, satılıyor, konserler düzenleniyor, bilet alınıyor ve müzik üretenler bu şekilde para kazanıyor diye biliyoruz. Oysa bir de bu işin “işçilik” kısmı var. Nasıl ki bir marangoz, yaptığı bir masayı maliyetine satmıyor, üzerine işçilik payını koyuyorsa, müzik üretenlerin de bu işi maliyetine yapmaması gerekiyor. Yani olay stüdyo masrafları + CD basım masrafları / basılan cd sayısı = CD maliyeti ya da konserde çalan/söyleyenlere ödenecek para + mekân, ışık, ses masrafı / bilet sayısı = konser bilet ücreti değil. Çünkü arada o CD’de ya da konserde kullanılan eserleri üreten ve dinlenilebilir hale getirenlerin işçiliği var. İşte biz o işçiliğe müzikte (ya da sanatın diğer dallarında) telif diyoruz. Kabaca böyle özetlenebilir. İşte müzik meslek birlikleri de müziğin meta haline dönüştüğü noktada işin hem mekanik maliyet hem de telif kısmında devreye giriyor.


Bu yazının konusu eser sahiplerinin telif hakları olduğu için ben MSG ve MESAM’dan bahsedeceğim. Belki diğer meslek birliklerini de başka bir yazı ile masaya yatırız sonra.

Aslında dünyada her ülkenin tek bir eser sahipleri meslek birliği var ama işte tam da ilk paragrafta bahsettiğim nedenlerle Türkiye’de bu da ikiye bölünmüş durumda. Zamanında yaşanılan fikir ayrılıkları ve çatışmalar neticesi MESAM’dan ayrılanlar MSG’yi kurdu ve yıllardır birleşme yolunda atılan adımlar boşa gitti. İki ayrı meslek birliğinin olması demek, telif toplanacak tüm kurum ve kuruluşların iki muhatabının olması demek ki iş zaten baştan yokuşa sürülüyor böylece. Şimdilik buna yapacak bir şey yok. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu iki meslek birliğinin birleşmesi kısa vadede Fenerbahçe ile Galatasaray’ın ya da daha vahimi AKP ile CHP’nin birleşmesi kadar uzak ihtimal gözüküyor. Peki birleşmiyorlar da ne oluyor? Biri birinden daha mı etkin ve başarılı? İşte onu söylemek de zor. Çünkü her birliğin içinde de sular bir türlü durulmuyor ve yönetim ve uygulamalarla ilgili tartışmalar nedeniyle birliklerin asli amacı hep geri planda kalıyor.


Nitekim önümüzdeki günlerde her iki meslek birliğinde de genel kurul seçimleri yapılacak. Her ikisinde de bu işi yıllardır devam ettiren eski yönetimler ve yönetime aday olay yeni ekipler var. Herkes birbirini suçluyor, kimi eski yönetimleri, kimi aday olan yönetimleri yerden yere vuruyor ve memleketin müziğini üreten ve sadece bu yüzden bile duyarlı, hassas, duygusal olmaları beklenen binlerce söz yazarı ve besteci, handiyse siyasetçileri aratmıyor. Tabii bir de etliye sütlüye karışmayan, toplantılara bile gitmeyen, ne şekilde ve kim tarafından olursa olsun yönetilmeye razı olan kesim var. Yani durum ülke genelinde olan bitenden pek de farklı değil.


Hem MSG hem de MESAM’da önümüzdeki günlerde yapılacak seçimlerde bir yanda yıllardır bu işi yapan eski yönetim kurulları yeniden adayken, bir yanda da bu işe talip alternatif yönetim kurulları var. MESAM’da görevden alınan Arif Sağ ve ekibinin karşısında Orhan Gencebay ve ekibi yönetime talip. MSG’de ise Garo Mafyan ve ekibinin karşısına bu seçimlerde Aykut Gürel ve ekibi çıkıyor.

Dedim ya, meslek birlikleri farklı olsa da tartışılan meseleler temelde aynı. Bu vesileyle ben de önerdiği yönetim kurulu listesi bir hayli dikkat çekici olan Aykut Gürel’le konuştum. Derdim şu veya bu yönetimden ya da yönetim adayından taraf olmak değil, sadece kıyısından köşesinden bir eser sahibi olarak meslek birliklerinin nerede hata yaptığını, aslında ne yapması gerektiğini anlamaktı. Bakın neler öğrendim.


Türkiye’de hali hazırda müzik eser teliflerinin toplanabildiği mecralar mekanik CD satışları, internetteki müzik indirme ve dinleme platformları, radyo ve televizyonlar ile mahal (yani otel, kafe, bar, konser mekânı vb.) “Mahalden toplanan gelir toplam gelirin çok daha bir büyük yüzdesini teşkil etmesi gerekirken, biz bunu bir türlü başaramadık,” diyor Aykut Gürel. “Bırakın otelleri motelleri bir yana, her kahvehaneden 10 lira bile alsak, ortaya müthiş bir rakam çıkar. Ama bu konuda hâlâ bir yaptırımımız yok."


İlk okuyuşta biraz tuhaf gelebilir ama bilmeyenler için açıklayayım. Müzik çalan her mekân bunun için meslek birliklerine telif ödemelidir. Bu tüm dünyada geçerli ve uygulanan bir sistemdir. Otel lobilerinden kafelere, çay bahçelerinden kahvehanelere kadar her mahal buna dâhildir. Nasıl suya, elektriğe para veriliyorsa, çalınan müziğe de para verilmesi son derece olağandır ki memlekette bu nedense tuhaf karşılanmaktadır.


“Bir kere yönetim olarak ilk işimiz mahalden telif geliri edinmenin yaptırımlarını sağlamaktır,” diyor Aykut Gürel. “Bu aslında sanıldığı kadar zor bir şey değil. Ülke çapında kurulacak bir bağımsız denetçiler ağı ile yaptırımlar sağlanabilir.”

Bir de CD satışlarının düşmesi nedeniyle ön plana çıkan dijital meselesi var. “Şu anda her platforma farklı tarife uygulanıyor,” diyor Gürel. iTunes’a ayrı, TT Net Müzik’e ayrı, Avea Müzik’e, Turkcell Müzik’e ayrı… Oysa bir şarkının sabit bir bedeli olmalı ve her platform bu bedel üzerinden şarkıları satışa sunmalı. Sözleşmeler buna göre yapılmalı. Farklı tarifeler ciddi bir gelir kaybı yaratıyor. Bir de bu platformlarda bir şarkıyı indirmenin ayrı, dinlemenin ayrı tarifeye tabi olması sorunu var. İstediği zaman bir tıkla dinleyebilmesi mümkünken kaç kişi şarkıyı indirip bilgisayarında saklıyor ki? Neden dinlemeye daha az ödeniyor?..”


Haksız sayılmaz. Özellikle Deezer gibi “offline” dinleme imkânı sunan platformlarda şarkıları aslında indirmiş kadar oluyorsunuz.  Buna karşın siz şarkıyı dinlediğinizde eser sahibinin payına düşen telif, indirdiğinizde düşenden çok daha azmış.

İşte bu noktada devreye meslek birliklerinin dijital platformlarla yaptığı sözleşmeler devreye giriyor. Sözleşmelerde her iki meslek birliğinin ortak bir tarifede anlaşıp, bütün platformlara bu tarifeyi sunmasını öneriyor Aykut Gürel. Yakın zamanda çok fazla tartışılan You Tube örneğini veriyor sonra. Tüm dünyada müzik sektörünün para kazandığı bir platform You Tube. Türkiye’de ise yıllardır bir türlü anlaşma sağlanamıyor, dünyanın en çok tıklanan You Tube kanallarından biri olan MESAM kanalı, eser sahiplerine gelir getirmiyordu. Burada da her iki meslek birliğinden birbirlerini suçlayan açıklamalar geldiyse de sanırım ve umarım kısa vadede anlaşma sağlanacak ya da sağlanmak üzere.


Aykut Gürel’in özellikle üzerinde durduğu bir mesele daha var ki; galiba tüm sorunların temelinde de o yatıyor. “Sanatçı olmak başka, bir organizasyonu yönetmek başka… Biz bu işten anlamayız. Anladığımız yere kadar müdahil olmalıyız ama sonrasında işi profesyonellere bırakmalıyız. Mali bir yönetim kadrosu kurmalı, o kadrodan ücreti karşılığı hizmet almalıyız. Paraya bizim elimiz değmemeli. Biz idareci olmalı, kararları vermeli ama uygulamayı profesyonellere bırakmalıyız. Hukuktan, maliyeden anlayan profesyonellere…”


Bu da bizim memlekette organizasyon aksaklıklarının en önemli sebebi değil mi zaten? Ne Arif Sağ’ın, ne Garo Mafyan’ın, ne Aykut Gürel’in ne de Orhan Gencebay’ın müzisyenliğinden kuşku duyarız. O başka bir şey. İnsan olarak birbirimizi severiz, sevmeyiz o da ayrı. Ama işin teknik bilgi gerektirdiği hallerde sadece sevilen, güvenilen ya da saygı duyulan biri olmanın ötesi gerekiyor. Bu saatten sonra bu saydığımız isimlerin hiç birinden bu çapta bir teknik donanım bekleyemeyiz. En akılcı olanı elbette saygınlık ve güvenirliklerini idarecilik yönünde kullanmaları… Yapıcı ve birleştirici, açık ve net, dürüst ve saydam olmaları ve işin teknik kısmını emin ellere teslim etmeleri. Utanarak yazıyorum ama bu da bir gerçek ki yolsuzluk, usulsüzlük gibi iddiaların önüne de ancak böyle geçilebilir.


“Lütfen aramızda kalsın,” dese de affına sığınarak bunu yazmak istedim. “Birkaç müzisyen arkadaşımın faturalarını ben ödüyorum,” dedi Aykut Gürel. “Televizyonda şarkıcıları jiplere binerken gören insanlar, her müzisyenin büyük para kazandığını zannediyor. Oysa o jiplere binenlerin arkalarında çalanlar, şarkılarını yazanlar senin benim gibi insanlar. Hayatlarını bu meslekten kazanmak durumundalar ama çoğunun geliri bir memurunki kadar bile değil. Üstelik sigortaları, emeklilikleri filan da yok.”


Bu da yıllardır tartışılan bir konu. Meslek birliklerinin üyelerine bir sigorta kapsamında emeklilik hakkı kazanma yolunu açmalarını zaruri görüyor Gürel. “Teliflerden ayrılacak bir miktar parayla üyeler sigortalanabilir,” diyor. Nitekim sağlık sigortası uygulaması şu an her iki meslek birliğinde de var. Neden emeklilik de olmasın? Kaldı ki bu mesleğin en önemli sorunu popülerlik süresi. Her bestecinin, söz yazarının, şarkıcının ya da müzisyenin bir popülerlik süresi oluyor ve o süre şu veya bu nedenle dolduğunda geliri bir anda düşüyor. Zaten sabit bir geliri olmayan müzisyen için bir zaman diliminde ürettikleri ile hayatını sürdürebilmesi mümkün olmalı. Dünyada da böyle oluyor bu. “Love Story” gibi bir şarkı yazıp hayat boyu telif geliri kazanabiliyorsunuz mesela. Bizde ise böyle bir örnek yok. Hatta Aykut Gürel sohbetin burasında bana yüzlerce “hit” şarkı üretmiş Sezen Aksu’nun geçtiğimiz yıl kazandığı telif ücretini de söyledi ama elbette yazmayacağım. Şu kadarını söyleyebilirim: “İnsan gerçekten hayret ediyor!”


Çok karmaşık ve çok çetrefilli bir meseleyi mümkün olduğunca sadeleştirerek ve kısa özetlemeye çalıştım. Çözümü hiç de zor görünmeyen bazı konularda bugüne dek bir arpa boyu yol alınamamasının altındaki sebepleri, kişisel çıkar ve iktidar oyunlarını ise özellikle yazmak istemedim. “Benden öncekilerin hataları üzerinden siyaset yapmıyorum,” dedi Aykut Gürel de zaten. “Sadece yeni bir sayfa açmayı öneriyorum. Bugüne kadar olup bitenleri bir yana bırakıp, yeni isimlerle, yeni bir öneri getiriyorum.”


Gönül isterdi ki MESAM kanadındaki yeni yönetim kurulu adayını da dinleyeyim ama Gürel’le konuştuğumuzun ertesi günü yapılacak o toplantıya maalesef katılamadım. Ancak farklı şeylerin konuşulduğunu da düşünmüyorum. Çünkü temelde meseleler aynı, çözümler ortak ve aklın yolu bir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Orhan Gencebay’ın Milliyet Gazetesi yazarı Ali Eyüboğlu’na söyledikleri de bu minvalde: 

“Müzik dünyası tam manasıyla dibe vurmuş durumda. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda bekleyen ve internetten korsan müzik indiren ya da dinleyenlere 2 bin ila 50 bin lira arasında cezayı gerektiren Telif Kanunu’ndaki düzenlemeler çıkmadıkça, telif birlikleri tek çatı altında lisanslama ve tahsilata geçmedikçe ve Türkiye’de telif işi gelişmiş ülkelerin seviyesine gelmedikçe kurtuluşu yok sektörün. Müzik için yatırılan paralar geri gelmedikçe sektör yeni yatırımlar yapamaz, yeteri kadar yeni eser üretilemez oldu.

2013’te Türkiye’de, albüm satışları ve teliflerden giren toplam para 120 milyon lira.
Yunanistan’ın 2012’deki müzikten telif geliri ne kadar biliyor musun?

130 milyon euro...

Bizim nüfusumuz 76 milyon, Yunanistan’ın 8.5 milyon, ama telif gelirleri bizim üç katımız...”


Aykut Gürel’in önerdiği yönetim kurulunun isimlerini de sayayım yazıya nokta koymadan. Canda Erçetin, Sezen Aksu, Ozan Çolakoğlu, Harun tekin, Feyyaz Kuruş, Hilmi Özer, Metin Özülkü, Fettah Can, Yöngün Keymen ve Ömer Teoman. Teknik bilim kurulunda Volga Tamöz, Erdinç Şenyaylar, Ceyhun Çelik, Aycan Teztel ve Hakan Kumru var. Haysiyet kurulunda Şehrazat, Nilüfer ve Fikri Sağlar isimleri göze çarpıyor. Denetim kurulu için önerilen isimler ise Şakir Askan, Kutlu Özmakinacı ve Rıza Erekli.

MART 2014

16 Mart 2014 Pazar

Sezen Aksu Meselesi


Bugünlerde sinirlerimiz çok bozuk. Haksız da sayılmayız. Evinize hırsız girse, bir de suçüstü yakalandığı halde evden çıkmamak, çalmaya devam etmek için ısrar etse, hatta bu yüzden size avaz avaz bağırsa, çocuklarınızı (Allah muhafaza) bir bir öldürse ve bu esnada kapı komşunuz da hırsıza/katile gözünüzün önünde alkış tutsa ne hissedersiniz? Akla hayale sığmıyor değil mi? Ama tam da bu durumdayız işte.

Her ağızdan bir ses çıkıyor, herkes bir şeyler söylüyor, her gün yeni rezillikler boca ediliyor üzerimize. Kocaman bir çöp dağının altında kalmış gibiyiz. Ve bu karambolde nefsi müdafaa maksadıyla elimize aldığımız bıçakları nasıl bilediysek artık, uçları gün oluyor eşe, dosta, ahbaba, sevgiliye dokunuyor. Farkında olmadan kesiyor, yaralıyor, hatta öldürüyoruz.


Yılmaz Özdil’in kalemini, fikirlerini, tezlerini, yorumlarını seven de var sevmeyen de. Ancak son dönemde gelişen olaylar karşısında yazdıklarının bir kesim tarafından epeyce sahiplenildiğini, okunduğunu, paylaşıldığını kabul etmek zorundayız. Ne kadar olsa sokakta, kahvede, orada burada kendi aramızda konuştuğumuz şeylerin ana akım bir gazetede basit denebilecek kadar açık ve net bir dille kaleme alınması yeri geliyor, hepimize kendimizi iyi hissettiriyor. Üslubuna ısınamadığımdan (ve o beyit formunda yazdığı şeyler bana hiç “yazı” gibi gelmediğinden) bugüne dek bir tek yazısını dahi paylaşmış olmasam da, ben bile bazen çılgınca paylaşılan yazılarına göz gezdirmiş, o coşkulu güruhun hislerine ortak olmuşumdur ister istemez.  


Gelin görün ki geçtiğimiz günlerde Sezen Aksu ile ilgili yazdığı yazı anlaşılır ve kabul edilebilir gibi değildi. Yine çok paylaşan, hak verdiğini beyan eden çok kişi oldu ve o gün neredeyse tüm sosyal medyada bir Sezen Aksu hayranlığı - öfkesi çatışmasını okuduk. Öfkeli olanlar Özdil’e hak verenlerdi. Sezen Aksu bizi “satmış”, muktedirin yanında saf tutmuş ve bugün yaşadığımız kaosa sebep, linç edilmeyi hak etmişti. Hayran olanlar ise bu öfkeyi anlamsız ve haksız buluyordu.

Öncelikle kendi adıma ikinci grupta kaldığımı söylemeliyim. Ama bu Sezen Aksu’nun bize bir özür borcu olduğunu düşünmeme engel değil. Şöyle ki…


Hiçbir sanatçının siyasi bir duruş sergilemek zorunda olmadığını düşünüyorum. Bunu hep söylerim. Sadece sanatçılar değil, sıradan insanlar da politik olmak ya da olmamak seçimini kendisi yapar ve bunu günlük yaşamında, yaptığı işlerde ister belli eder, ister etmez. Kimseyi zorla politik bir duruş sergilemeye, bir tarafın cephesinde durmaya mecbur etmeye hakkımız yok. Nitekim Sezen Aksu’nun da (12 Eylül sonrası darbeyi coşkuyla karşılayan beyanatı saymazsak ki o günlerde peşi sıra yaşanacakları tahmin edememenin verdiği aymazlıkla, sadece sokaklardaki ölümlerin durması nedeniyle coşkuyla sevinen tek kişi Sezen Aksu değildi) yıllardır röportajlarında siyasi görüşünü adlı adınca telaffuz ettiğini, konserlerinde ya da başka bir yerlerde şu veya bu tarafa ait olduğunu açıkça gösterdiğini ben hatırlamıyorum.

Ancak şunu biliyorduk: Yazdığı şarkılarla insan denen varlığın ta en derinine inebilmiş, aşkı, tutkuyu, zaafı, hatayı, eğriyi, doğruyu, kısaca hayatı bu kadar çözebilmiş, kalplerimize bu kadar yakından dokunabilmiş bir kadın, memlekette/dünyada olan bitene duyarsız kalamazdı. Kalmıyordu da nitekim. Örnek vermeme bilmem gerek var mı? Onca melankolik ya da eğlenceli aşklı meşkli, zıpır ya da ağır romantik şarkının arasına serpiştirdiklerine kulak kesilmek yeterli (“Dua”, “Adem Olan Anlar”, “Cumartesi Türküsü”, “Güvercin”, “Çalkala”… Ya da kendi yazmasa da söyledikleri… “Ünzile”, “Son Bakış”, “1945”, “Zor Yıllar” ve daha niceleri…)


“Tüm bunlar da samimi değildi,” diyenler var. Ben aynı fikirde değilim. Samimiyetsizlik öyle onlarca sene sürdürülebilecek bir şey değildir. Hele ki söz konusu sanatsa... Bu şarkılardaki Sezen Aksu samimiyetsizdiyse, biz de bunca senedir aptal mıydık o zaman? Otuz yıl sonra mı uyandık duruma?

Peki Sezen Aksu nerede hata yaptı? Bence referandumda hangi oyu kullanacağını açık etmesiydi hatası. Bu beni ve benim gibi düşünen insanları ciddi bir biçimde kırdı. Anlamaya çalıştım. Acılarla dolu bir dönemin hesabının görüleceği vaadine, hiç de yetkin olmayan politik bilincimle bile inanmıyordum ben. Ama o inanmıştı besbelli. Bunun bir yem olduğunu göremeyecek kadar inanmış… Olabilirdi, belki buna da hak verilebilirdi. Ama keşke bunu dillendirmese, ortalık yerde söylemeseydi. 


Yıllar boyunca şu veya bu ürünü satın almaları için insanları yönlendirmekten kaçınmak pahasına çok büyük paralar kazanabilme şansını elinin tersiyle iterek hiçbir reklam filminde gözükmemiş ve yukarıda bahsi geçtiği üzere, siyasi görüşünü açıkça söylememiş bir sanatçı için bu bir hataydı. Kötü bir albüm yapmak, yanlış bir şarkı yapmak gibi unutulup gidecek, affedilecek bir hata da değildi üstelik. Nitekim o hata üzerine yapıştı kaldı. Aradan yıllar geçti. Biz haklı çıktık. “Yetmez ama evet”çilerin ülkeye ne denli zarar verdiğini hep birlikte, kademe kademe gördük. Ve her gördüğümüzde de onların adını zikrettik. Maalesef Sezen Aksu da o isimlerden biriydi.



Sonrasında ne yapsa olmadı Sezen Aksu. Gezi direnişinde yazdığı yazı da, televizyona çıkıp söyledikleri de ve dahası parka geleceği haberi de tepki gördü. “Artık çok geç,” dedi çoğu kişi, “sen tarafını seçtin!”

Açıkçası ben durumun bu kadar vahim olduğunu geçtiğimiz günlerde bir konserinde söylediği yeni şarkısı basında “Ali İsmail’e şarkı” manşetiyle yayımlandığında fark ettim. Çok büyük bir tepki oldu. Oysaki şarkının sözlerinde geçen “Ali”nin Ali İsmail’le bir ilgisi yoktu. Hatta şarkının bütün sözlerine bakıldığında, çok genel geçer bir toplum eleştirisi olduğu, şu veya bu olaya atfedilemeyeceği de fark ediliyordu. Ancak belli ki kırgınlık ve kızgınlık bunu görmeyi engelleyecek kadardı hâlâ.


Çok samimi bir şey söyleyeceğim şimdi. Ben Sezen Aksu’nun Saba Tümer’e konuk olduğu programı en çok ne için izlemiştim biliyor musunuz? Sezen belki iki laf söyler ve içimizi aydınlatır diye. Çok kolaydı. “Bir hataydı. Gerçeği göremedim. İnsanız, hata yapıyoruz. Ben de yaptım. Bana güvendiği için benimle birlikte “evet” diyenlerden özür dilerim.” Ama bunu demek yerine dolambaçlı şeyler söylemeyi tercih etti. Nitekim Gezi ve sonrasında da bu tavır sürdü. Hep bir şeyler eksikti söylediklerinde/yazdıklarında. Mert ve açık bir özür…


Son olarak Berkin Elvan için bir yazı kaleme aldı Sezen Aksu. Yine yetmedi kırgınların gönlünü almaya. Zaten çok hassastık. Çok bölünmüş, kamplaşmış, ayrışmıştık. Öfke gündelik dile gelip yapışmıştı. Her gün televizyon ekranlarından maruz kaldığımız kini, nefreti, çirkinliği dökecek, itip uzaklaştıracak yer arıyorduk. Ve maalesef Sezen Aksu da hedeflerimizden biri oluverdi bir kez daha.

Geçen gün yine merakla oturdum televizyon karşısına. Sezen Aksu’nun Halk TV’ye konuk olacağı söylenmişti. Bu defa beklediğim özrü duyacaktım ondan, buna neredeyse emindim. Ama haberin gerçek olmadığı ortaya çıktı program başlayınca. “Sezen Aksu programa katılsın mı katılmasın mı” şeklinde internette dolaşan anketi yayan hesabın “fake” olduğunu da sonradan öğrendim. Onun programa katılmak gibi bir talebinin, gelen bir teklifi kabul veya ret etmesinin ise gerçekte hiç söz konusu olmadığını ise birkaç gün sonra, çok emin bir kaynaktan duydum.


Sonra ne hikmetse Yılmaz Özdil, memleketin bu gündemi içerisinde okları Sezen Aksu’ya çevirmek gayesiyle yazıldığı çok belli o yazıyı kaleme aldı. Babasının “cemaatçi” olduğu tezinden yola çıkarak Sezen’in “iktidar yanlısı” iken bu günlerde “iktidar karşıtı” haline gelmesini açıklamaya çalışıyordu. Neresinden baksanız elle tutulur yanı olmayan, haksız, yersiz bir iddia. Dedim ya, ben de kırıldım, kızdım Sezen’e ama bu yazıya hak verecek kadar da mantığımı kaybetmedim henüz. Kaldı ki Sezen Aksu’ya gelene kadar bahis konusu edilecek kimler kimler var… Yine de saymayacağım adlarını; bilen biliyor.


Tepkinin büyüğü niye Sezen’e geliyor? Bence Sezen Aksu en çok bunu düşünmeli. Neden muktedirin bir bakanına “sizin için canımızı veririz,” diyeninden, birlikte uçağa binip Somali’ye gidenine niceleri varken Sezen Aksu hepsinden daha çok konuşuluyor? Çünkü en çok sevilen oydu. En çok inanılan, peşinden gidilen, gönül bağı kurulan… İşte biz bu nedenle Sinan Çetin’den, Sertap Erener’den, Ajda Pekkan ve diğerlerinden değil de, sadece Sezen Aksu’dan özür bekliyoruz. Diğerlerini gözden çıkarabiliyoruz ama Sezen’i her şeye rağmen çıkaramıyoruz. Çoğul konuşmak hatalı oldu belki. Ben kendi adıma çıkaramıyorum. Çünkü bu onun yazdıkları/söyledikleriyle hayatta aldığım yolu, vardığım ufku, sahip olduğum duygu ve duyarlılığı inkâr etmek olur. Ve şükür ki henüz o kadar nankör değilim.

Sanırım bu satırlara son noktayı en iyi yine Sezen Aksu koyacak. Ne kadar yazsam, şu dört cümle kadar anlatamam çünkü bu meseleyi.

"Ne hükümran kalır, ne zulüm, ne de kin
 Öz değil dostlar öz değil, bu biçim.
 Kulların kullara ettiğini
 Etmiyor en zalim harı ateşin."

MART 2014