Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

3 Şubat 2016 Çarşamba

Plaklar Yine Dönüyor!


(14 Aralık 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Son yıllarda plak satışları tüm dünyayla beraber Türkiye’de de yükselen bir ivme gösteriyor. Nasıl ki film seyretmenin en güzel yolu sinemaya gitmek, okumanın en güzel yolu bir kitabı eline almaksa, müzik dinlemenin en güzel yolunun da plaktan dinlemek olduğu gerçeği, değişen teknolojilere rağmen plakların tekrar hayatımıza girmesini sağlamış görünüyor. Analog ses kalitesi bir yana, fetiş bir obje olması, koleksiyon değeri ve ritüelleriyle plak başlı başına bir kültür.


Türkiye’de eski plakların zaten yıllardır var olan pazarına son yıllarda yeni baskı plaklar da eklendi. Yerli yabancı birçok plak satışa sunuldu, müzik marketler plaklar için reyonlar, raflar ayırmaya başladı. Ne yazık ki yerli baskıların büyük bir kısmı özensizdi. Kimi firma katalogundaki eski plakları yeniden basar, kimisi ise daha önce CD formatında yayımladığı albümleri plağa aktarırken kapağından kayıt kalitesine dek bir plakseverin plak sevme ve tercih etme nedenlerini genellikle göz ardı etti. Ben yine de kendi adıma sözgelimi bir “Ajda ‘90” albümünü plak formatında edinmekten her şeye rağmen mutluluk duydum. “Keşke daha özenli bir baskı yapılsaydı,” demekten geri kalmadan tabii.


Neyse ki o hayal ettiğimiz özenli baskıları yapabilen bir firma var artık. Rainbow45 Records Türkiye’de ikinci plak devrinin en temiz, en kıymetli işlerine imza atıyor ardı ardına.


Rainbow45 Records’ın 2009 yılında internet üzerinden plak satışıyla başlayan macerası, önce Kadıköy’de açılan aynı adlı plak dükkânıyla, ardından da plak yapımcılığı ile devam etmiş. İlk olarak 2013 yılında Nemrud’un “Ritual” albümünü plak formatında yayımlayan firma, 2014’de yine Nemrud’un “Journey Of The Shaman” ve Ringo Jets’in kendi adını taşıyan albümünü plak olarak bastı. 


2015’de ise plakseverleri bayram ettirecek albümler ardı ardına geldi. Babazula’nun “34 Oto Sanayi” albümünden sonra, Türkçe müziğin gelmiş geçmiş en iyi ve en önemli albümlerinden biri olan Bülent Ortaçgil’in ilk albümü “Benimle Oynar mısın?” , tam 41 yıl sonra yeniden plak olarak Rainbow45 Records etiketiyle yayımlandı.


Elden geçirilmiş kaydı, yüksek ses kalitesi, açılır kapağı ve 180 gr baskısı ile kusursuz bu tıpkıbasım neresinden baksanız çok heyecan vericiydi. Meğer bu daha başlangıçmış. Daha önce sadece CD ve kaset formatlarında yayımlanmış Yavuz Çetin’in “İlk” albümü, Pinhani’nin “İnandığın Masallar” adlı ilk albümü ve yine Ortaçgil’in “Oyuna Devam”ı, benzer şekilde özenli baskılarla piyasaya sürüldü. 


İstanbul Calling serisinin üçüncü albümü ile devam eden Rainbow45 Records atağının son hamlesi ise Rebel Moves’un “All The Best” albümü oldu ki bu son albüm, daha önce yayımlanmamış ve ilk kez plak formatında yayımlanan bir albüm olarak ayrıca arşiv değeri taşıyor.  


Bu plakların bu derece özenli piyasaya sürülmesinin ardında, müzik sektörü içerisinde müzisyenlik, menajerlik ve yapımcılık gibi her farklı cepheyi iyi bilen Afşin Akın’ın ve Rainbow45 Records’ın işletme ortağı Salih Karagöz’ün titizliği ve detaycılığı saklı şüphesiz.


Analog kaydedilmemiş bir albümü plak olarak basmanın bir esprisi olmadığını söyleyenler var. Ben aynı fikirde değilim. Plak sevmek sadece ses kalitesini sevmekten ibaret değildir çünkü. Zamana yenik düşmüş, çok çalınmaktan yıpranmış dahası zamanında yeterince kaliteli bir baskı yapılmadığı için ses kalitesi hiçbir zaman iyi olmamış bir dolu plak var evimde. Onlara da en az ses kalitesi iyi olanlar kadar kıymet veriyorum. Bir CD “deck”in içerisinde görünmeden çalan, küçücük kartonetleri ve plastik kapaklarıyla içindeki müziğin değerini eksilten CD’leri ise hiçbir zaman sevmedim. Plaklar gibi çizilmediklerine, kırılmadıklarına, hiç eskimediklerine, ses kalitelerinin kayıpsız olduğuna dair söylenenlerin koca bir yalan olduğunu da kısa sürede anlamıştık zaten.


Rainbow45 Records’ın müzik piyasasında fiziki satışların durma noktasına geldiği, müziğin bırakın dijital platformları filan bir yana, neredeyse sadece Youtube’dan dinlenir hale geldiği bir dönemde son derece büyük bir cesaretle, elini taşın altına koyarak yaptıklarını hiç hafife almayın. Dilerim bu plaklar, plak basmaya heveslenen ana akım müzik firmaları için de örnek olur. Yeri gelmişken, Avrupa Müzik’in Göksel, Teoman serileri, Sony Müzik’in Sıla, Mehmet Erdem plakları da hiç fena değil ama aynı firmaların ellerindeki geniş katalogdan eskiye dair bir şeyleri de plağa dökmelerini bekliyoruz.


Son olarak şunu da söyleyeyim ki yeni nesil plakların en büyük dezavantajı fiyatları. Bir yerli plak, bir dijital albümün hemen hemen 5-6 katı, bir CD’nin ise 3 katı fiyatına satılıyor çünkü. Yabancı plaklarda ise bu rakamlar bazen ikiyle çarpılabiliyor. Bunun başlıca sebebi, üretim maliyetlerinin yüksek olması ve Türkiye’de plak fabrikasının bulunmaması, plakların yurt dışında basılması. CD’ler ilk çıktığında da benzer bir durum vardı ama zamanla maliyetler makul fiyatlara indi. Umarım plaklar için de böyle olur.

ARALIK 2015 

8 Ocak 2016 Cuma

Nuri Harun Ateş'le Bir Gün


"NİYE PUCCİNİ'DEN MAHRUM OLALIM Kİ YA DA SEZEN AKSU'DAN?" 

(Milliyet Sanat dergisi Aralık 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Nuri Harun Ateş, “kafası karışık kontrtenor” olarak tanınıyor. Bu tanımlama adının bile önüne geçmiş durumda. Kontrtenor olmanın az bulunurluğu ile kafası karışık olmanın (hele ki bu ülkede) çok bulunurluğunu aynı tamlamada bir araya getirmiş olması, yaptığı işin de özeti aslında. Türkiye’de ve yurt dışında yıllar süren şan eğitimi, tiyatro, opera ve müzikal kariyeri bir yana, Bergen’den Yıldız Tilbe’ye, Puccini’den Ajda Pekkan’a uzanan geniş bir yelpazede, müzikte tür ve tarz ayrımlarına adeta kafa tutan repertuarı ile son birkaç yıldır sahnesi büyük ilgi gören, adından çok söz edilen bir isim Nuri Harun Ateş.


Nuri Harun Ateş’in “Kafası Karışık Kontrtenor” adı verilmiş ilk albümü DMC etiketiyle piyasaya çıktı. Albümde sahne repertuvarından küçük bir kesitin yanı sıra, Ateş’in kendi besteleri de yer alıyor.

ŞARKICILIĞI AJDA'DAN ÖĞRENDİ


Nuri Harun Ateş’in Ajda hayranlığı, daha çocuk yaşlardayken yolunu çizmesine neden olmuş. Onun aryalar söylediği bir konserini izleyip, arya söylemeye merak sarmış ve kontrtenor olduğunu da böyle keşfetmiş. “Bir sürü hocam olmasına rağmen, şarkıcılık konusunda ne öğrendiysem ondan öğrendim,” diyor Ajda Pekkan için. “O ne yapıyorsa, ben de onu yapıyordum.” Boynunda bir Ajda Pekkan dövmesi var. Albümdeyse üç Ajda şarkısı… ‘60’lı yıllarda Ajda’nın İngilizce sözlerle plak yaptığı “Bang Bang”in Güneri Tecer tarafından seslendirilmiş Türkçe versiyonu “Dan Dan” bunlardan biri. “Dan Dan” 45’liği ilk aldığı plaklardan ve bu şarkı da sahne repertuvarına dâhil ettiği ilk şarkılardan biriymiş. Sözleri Fecri Ebcioğlu tarafından yazılmış “Serseri” de yine Ajda’nın 60’lı yıllar döneminden bir şarkı. Bir de ‘70’lerden “Varsın Yansın Dünya” var.  


“Ajda ile birlikte bir konsere çıkmak ister misiniz?” diye soruyorum. “Çok isterim,” diyor. “İnşallah, inşallah…” diye ekliyor ardından. O kadar yürekten bir “inşallah” ki bu, gözleri dolu dolu oluyor.

"CARMEN", "BAĞDAT YOLU"NDA

“Benden ilk konser projesi istendiğinde repertuar hazırlamaya koyuldum. Seçtiğim şarkıların listesine bir baktım ki çıfıt çarşısı gibi bir şey olmuş. Ya ayrı ayrı konser projeleri yapacaktım ya da bu şarkıları birbirine eklemleyecektim. Sonra düşündüm. Müslüm Gürses de, Maria Callas da, Sezen Aksu da, Ajda Pekkan da aslında aynı yere dokunmaya çalışıyorlar. Biri arya söyleyerek, biri arabesk söyleyerek dokunuyor belki ama söylediklerinin birbirleriyle bağı var, aynı amaca hizmet ediyorlar ve yan yana çok da güzel duruyorlar,” diyor Nuri Harun Ateş. Bizet’nin Carmen operasından o çok tanıdık aryası “L’amour Est Un Oiseau Rebelle” ile bir dönem Sevim Tuna’nın sesinden dillere düşmüş “Bağdat Yolu” art arda gelebilir mi mesela? Gelebiliyormuş; albümde görüyoruz.


Bir Tanju Okan şarkısı da var albümde. Türkçe sözleri Mehmet Teoman’a ait “Şerefe”, Tanju Okan tarafından 1974 yılında plak yapılmıştı. O günlerde şarkının orijinali olan “El Bimbo”, dünyada fırtınalar estiriyordu. ‘80’lerde ise Polis Akademisi filminin meşhur Blue Oyster Bar (Mavi İstiridye Barı) sahnesi ile şarkı bir kez daha hafızalara kazındı. Nuri Harun Ateş de izlerken çok eğlendiği o sahne nedeniyle bu şarkıya sempati duyduğunu ve albüme aldığını söylüyor.

SAKİN VE SADE DÜZENLEMELER


Fikret Kızılok’un 1995 çıkışlı “Yadigâr” albümünün açılış şarkısı “Baş Başa” yıllar sonra ilk kez Nuri Harun Ateş tarafından bu albümde yeniden seslendiriliyor. “Çok sevdiğim, sahnede mutlaka söylediğim bir şarkı,” diyor Ateş. “Olmazsa olmazdı.”   

“Albümde yer alan şarkıları ben seçtim,” diye anlatıyor sonra. “Aslında neredeyse sahne repertuarının tamamını kaydettik ama sonra eleye eleye bu sayıya ulaştık. Düzenlemeleri de ben ve orkestram birlikte yaptık. Ancak Febyo Taşel profesyonel dokunuşları ve düzenlemeleri ile albüme büyük katkıda bulundu.” Albümün bütününde sade, sakin ve akustik düzenlemeler tercih edilmiş. Böylece ’60 ve ‘70’lerde orkestra ve şarkıcının birlikte stüdyoya girip canlı kaydettiği şarkılarının sıcaklığını yakalayabildiklerini düşünüyor Ateş. Doğrusu dinlerken ben de aynı şeyi hissettim. 


Albümün çıkış şarkısı olarak seçilen “Sevgilinden mi Ayrıldın?” Türkçe sözleri Ülkü Aker tarafından yazılmış bir ‘70’li yıllar aranjmanı. Kamuran Akkor’un “Sağlık Olsun” adıyla 1975 yılında plağa okuduğu bu şarkı, “Kafası Karışık Kontrtenor” albümün en eğlenceli şarkılarından biri olmuş. “Bu şarkıyı sahnede söylemeden önce ‘sevgilisinden ayrılanlar el kaldırsın,’diyorum. Sonra yalnızların da el kaldırmasını istiyorum. ‘Şimdi bana bakmayı kesin ve birbirinize bakın,’ diyorum,” diyerek ve gülerek anlatıyor şarkının hikâyesini Nuri Harun Ateş. Bu şarkıyı plak koleksiyoncusu bir arkadaşının önerisiyle keşfetmiş ve dinler dinlemez vurulmuş. Albümde de mutlaka olsun istemiş.  


Albümde bir de “arietta” var. Bellini’nin “Per Pieta”sını seslendiriyor Nuri Harun Ateş. Tam da bu noktada “Acaba isminizin başındaki kontrtenor kelimesinin operayı çağrıştırması popüler müzik dinleyicisini uzaklaştırır mı?” diye soruyorum. “Ben de kestiremiyorum ama öyle olmayacağını umuyorum,” diye cevaplandırıyor. “Pop müzikten uzak bir şarkıcı değilim; hiçbir zaman öyle olmadım. Zira bir opera şarkıcısı gibi şarkı söylemiyorum. Bunun üzerine çok düşündüm ve mesai harcadım. ‘Bu çocuk da bu şarkıyı söylemese iyiymiş,’ demezler diye umut ediyorum.”

RENKLİ SAHNE KOSTÜMLERİ


Sadece sahne repertuvarı ve konsepti değil kuşkusuz Nuri Harun Ateş konserlerini cazip ve popüler kılan. Sahnesini kendi tasarladığı kostüm ve aksesuarlarla da renklendiriyor Ateş. Tüller, tüyler, püsküllerle süslü kostümleri ile aynalı ceketler, tavşan kulakları gibi göz alıcı, çarpıcı ve şaşırtıcı öğelerin desteklediği şaşaalı görselliğini kimi zaman sahne üzerinde bir dönme dolap, kimi zamansa pop-art bir dekor tamamlıyor. “Tüm bunları bir konser mekânı içerisinde yapıyor olmak ile ülke çapında tanınmış bir şarkıcı olduktan sonra yapmak arasında bir cesaret payı farkı var. Ne olacak bundan sonra?” diye soruyorum. “Bunu yapmaktan vazgeçmem,” diyor. “Aksi beni mutsuz eder. Sevmediğim bir şarkıyı söyleyemem, istemediğim bir kıyafetle sahneye çıkamam. O kişi ben olamam o zaman.  O değişmez, onu bırakamam. Zaten güzel bence, severler diye düşünüyorum.“


Albümde üç de kendi bestesi var Nuri Harun Ateş’in. Sözlerini de kendisinin yazdığı “Uyandır Beni”, Ateş’in ilk yazdığı şarkıymış. Mehmet Bilal Dede’nin sözlerinden bestelediği “Yaban Kedisi” bir diğer yeni şarkı. “Benim için çok özel bir şarkı,” diye anlattığı “Makyaj”ın sözlerini ise Çağlar Yerlikaya yazmış. Albümün ilk yarısı ne kadar eğlenceli ise, son üç sıraya yerleştirilmiş bu üç şarkı da bir o kadar hüzünlü. Bununla birlikte Nuri Harun Ateş sadece iyi bir şarkıcı değil, iyi bir şarkı yazarı olduğunun da sinyallerini veriyor bu şarkılarla.

CİDDİ BİR ÖNERİ


Sahnede pop şarkıları söylediği için konservatuar hocalarının gazabına uğrayan, hatta okuldan atılan şan öğrencilerinin hikâyelerini bildiğimiz ya da her gün sosyal medyada birinin sevdiğini sevmeyen diğerinin verip veriştirmelerine şahit olduğumuz bir ülkede eğitimli bir müzisyenin “İnsanlar ‘ben caz severim’ ya da ‘ben arabeskçiyim’ diyerek kendilerini diğer müzik türlerinden mahrum bırakıyorlar. Niye Puccini’den mahrum olalım ki ya da Sezen Aksu’dan?” demesi de, bu fikrini yaptıklarıyla hayata geçirmesi de az şey değil. “Kafası karışık” değil aslında. Ne yaptığını ve ne istediğini çok iyi biliyor. Ve bu albümle ciddi bir öneri sunuyor aslına bakarsanız. Kabul görüp görmeyeceğini ise kuşkusuz zaman gösterecek.  

Fotoğraf: Hüseyin Özdemir
Mekân: Eski Kapı Pera

KASIM 2015

3 Ocak 2016 Pazar

Vefa Bu Kez Yakınlarda


(Milliyet Sanat dergisi Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

“Binlerce, on binlerce, kanayana kadar alkışlayan ellerden sonra, bir yatak odası ve dört duvar, bir ayna… Elbette ki yavaş yavaş başlayan bir bunalım. Günde otuz dört ilaç ve iki insülin iğnesi… Ve bununla yaşayan yapayalnız, evet hayret edeceksiniz ama yapayalnız bir Zeki Müren…”


1996 yılının yaz aylarında çekimine başlanan Batmayan Güneş Zeki Müren belgeseli için uzunca bir inziva döneminden sonra ilk kez kamera karşısına geçen Zeki Müren, bir süredir kendini dinlediğini, dinlendiğini anlatırken, yıllardır içinde yaşadığı büyük yalnızlığı da bu cümlelerle ele veriyordu. Yalnızdı. Kimseyle görüşmüyordu. Bodrum’daki evinin kapısına gelenler onu göremeden geri dönüyor, evinin telefonları açılmıyordu. Yorgun, bitkin ve hasta haliyle görünmek istemiyordu kimselere. Sahnedeki, ekrandaki, gazete ve dergi sayfalarını dolduran fotoğraflarındaki ihtişamlı, ışıltılı, pullu, payetli, fönlü, makyajlı haliyle hatırlansın istiyordu. Yıllardır canla başla, iğne oyası işler gibi yarattığı illüzyon bozulsun istemiyordu. Belki ölümünün ardından çok kez yazılıp çizildiği gibi, son nefesini adeta bile isteye, kameraların karşısında, spot ışıklarının altında vermesi de bu yüzdendi.


Zeki Müren’i 24 Eylül 1996 günü kaybettik. Ölümünün üzerinden geçen on dokuz yıla rağmen, sadece sesi ve şarkılarıyla değil, yaptıkları, ettikleri, giydikleri, taktıklarıyla, içinde yaşadığımız toplumun en derin tabularına “saygılı” kafa tutuşuyla da ikonik bir figür olarak hâlâ konuşuluyor. O günleri yaşayanlar kadar, Zeki Müren’in sahnelerde fırtınalar estirdiği, plaklarının peynir ekmek gibi satıldığı, televizyona çıktığında hayatın durma noktasına geldiği günlere yetişememiş bir nesil de var. Ve pek yakında onun kaleminden, kabinden dökülmüş şarkıları bir kez daha, bu defa başka başka seslerden dinleyeceğiz. Uzun süredir çalışmaları devam eden “Zeki Müren’e vefa” albümü tamamlanmak üzere çünkü.

SÜRPRİZ ŞARKICI HALİT ERGENÇ


Daha önce Kayahan ve Aysel Gürel için yapılmış saygı albümlerine prodüktör olarak imza atan Murat Yıldırım, bu defa bir başka proje için kolları sıvamışken, gördüğü bir haber üzerine fikrini değiştirmiş. Zeki Müren’in ölüm yıldönümünde mezarına müzik camiasından kimsenin gitmediği haberine içerleyen Yıldırım, Müren’in tüm mirasını bağışladığı vakıflarla iletişime geçerek vefa albümünün ilk adımlarını atmış. Albümde Zeki Müren’in besteci ve şarkı sözü yazarı olarak imza attığı şarkılar var. Bir şarkı hariç… Söz ve müziği Sait Ergenç’e ait olan ve Müren’in 1972 plağa okuduğu “Şeytana Uyduk Bir Kere”, albümde Sait Ergenç’in oğlu Halit Ergenç tarafından seslendiriliyor. Her ne kadar yakın geçmişte Sultan Süleyman rolüyle hafızalara yer etmiş olsa da, opera ve müzikal oyunculuğu eğitimi olan ve kariyeri boyunca çok sayıda müzikalde rol alan Halit Ergenç, albümdeki sürpriz şarkıcılardan biri.

'BEKLENEN VARİS' VİETNAM'DA


Alaturka müzikte Müren’den sonra kendi ekolünü yaratmayı başarmış sayılı şarkıcıdan biri olan Muazzez Abacı, “Bir Gönül Hikâyesi” ile albüme dâhil olmuş. Zeki Müren’in en çok bilinen dört şarkısı ise dört popüler şarkıcı tarafından seslendiriliyor albümde. “Şimdi Uzaklardasın” Funda Arar, “Beklenen Şarkı” Mustafa Ceceli, “Bir Demet Yasemen” Göksel ve “Manolyam” Sibel Can yorumlarıyla albümde yer alacak. Zeki Müren’in ilk sinema filmine de adını veren ve kariyerindeki dönüm noktası şarkılardan biri olan “Beklenen Şarkı”nın söz yazarı olan ve 2002 yılında kaybettiğimiz Sabih Gözen’in varislerine bir türlü ulaşılamamış albüm çalışmaları başladıktan sonra. Murat Yıldırım şarkı sözlerini kullanmak için izin almak üzere Gözen’in varislerini bulabilmenin yolunu gazetelere ilan vermekte bulmuş. İşe de yaramış bu yöntem. Ve nihayet “beklenen varis”, Sabih Gözen’in kızı, Vietnam’da ortaya çıkmış, şarkı da böylece albüme girmiş.


Zeki Müren ilk bestesini henüz lise öğrencisi iken, İstanbul’dan Bursa’ya yarıyıl tatili için geldiğinde babasıyla birlikte gittiği kaplıcada yapar. Bursa’daki müzik hocası şarkıyı çok beğenir, notaya alır ve İstanbul Radyosunun müdürü olan arkadaşına gönderir. Henüz 18 yaşındaki Zeki, o günden sonra her radyo başına geçtiğinde kendi şarkısını duyabilmenin ümidiyle geçirir günlerini. Ve bir gün o hayali gerçeğe dönüşür. Sesine hayran olduğu Suzan Güven tarafından seslendirilir üstelik şarkısı. Güven, bestesinden çok etkilendiği bu genç bestekârı görmek üzere okuluna gider, onu ziyaret eder ve Müren’in İstanbul Radyosu’na girmesini ve sesini radyo vasıtasıyla geniş bir dinleyici kitlesine duyurmasını sağlayacak süreç böyle başlar. İşte her şeyin başlamasına sebep olan o ilk beste, “Zehretme Hayatı Bana Cananım”, albümde alaturka müziğin genç temsilcilerinden Yaprak Sayar tarafından seslendiriliyor.


İLK ÖPÜCÜKLÜ ŞARKI

Müren’in yine erken dönem şarkıları arasında yer alan ve çok fazla bilinmeyen iki şarkısı daha var albümde. Her iki şarkı da ‘50’li yıllarda ilk olarak taş plak formatında yayınlanmış. Birisi, bir filmine de adını veren “Berduş”, Kıraç tarafından yeniden seslendirilmiş. Diğer şarkı “Öpücük”ü ise bu satırlar kaleme alındığında henüz kimin seslendireceği belli değildi. Yalnız şunu söylemeliyim ki, memleketin ilk öpücüklü şarkısı, Tarkan’dan çok önce Zeki Müren tarafından seslendirilmiş ve bu şarkı gün ışığına çıkınca bunu bilmeyenler de öğrenecek.


Zeki Müren’e vefa albümünün sürprizlerinden biri de Boğaziçi Caz Korosu olacak. Masis Aram Gözbek şefliğinde uzunca bir süredir hem yurt içi hem de yurt dışında bir hayli ses getiren koro, Gezi direnişi günlerinde yaptıkları “Çapulcu musun Vay Vay” uyarlamasıyla da çok konuşulmuştu. Boğaziçi Caz Korosu, Müren’in bir nevi iç döküşü gibi de dinlenebilecek “Ben Zeki Müren” adlı o çok meşhur şarkısını farklı bir yorumla, ‘a capella’ olarak seslendirmeye hazırlanıyor.


Zeki Müren’in hem sahnede hem de plaklarında, alaturka eserlerin yanında, zaman zaman türkü, arabesk ve pop gibi farklı türlerde şarkılar söylediği biliniyor. 1972 yılında, Türkiye’de aranjman furyasının alıp başını gittiği günlerde, dünya çapında bit ‘hit’ olan “Ne Mes Quitte Pas”yı kendi yazdığı Türkçe sözlerle, “Beni Terk Etme” adlıyla seslendirmişti Müren. Bu şarkı bu albümde Türkçe-Fransızca bir düetle karşımıza çıkacak. Fransızca kısmını Enrico Masias’ın söylemesi kesinleşmiş ki malum olduğu üzere Türkçe’ye adapte edilmiş çok sayıda şarkısıyla Enrico Masias, bir dönemin Türk popuna kendisi bile farkında olmadan damga vurmuş bir isim. Bu şarkıda Masias’la düet yapacak Türk şarkıcının ismi ise bu yazı yazıldığında henüz belli değildi.

ÖZENER - YARKIN DÜETİ


Albümdeki bir başka düet ise Belkıs Özener ve Ferda Anıl Yarkın tarafından yapılıyor. Hak ettiği vefayı henüz hayattayken görebilmiş ender isimlerden biri olan Belkıs Özener bir dönem Zeki Müren’e vokal yapmış. Ferda Anıl Yarkın henüz küçük bir çocukken, sahnede kemanıyla eşlik etmiş Müren’e. Belkıs Özener ve Ferda Anıl Yarkın, bu albüm için “Tekrar Bana Dönsen” adlı Zeki Müren şarkısını seslendirmek üzere birlikte girmişler stüdyoya.


Albümde yer alması kesinleşen şarkılar ve şarkıcılar bunlar olmakla birlikte, böylesi projelerde alışık olduğumuz üzere, son dakika sürprizleri her zaman olasıdır. Mesela günümüz gençliğinin çok sevdiği bir erkek pop şarkıcısının daha (bu defa Tarkan değil, hayır) albüme gireceğini öğrendim ama sürprizi bozmamak için onu yazmıyorum.


Büyük yıldızlar, ışığı çok parlak yıldızlar hep yalnız mıdır? Müren’in hayat hikâyesi üzerine çalışırken bu sorunun cevabını çok düşünmüştüm. Bahsi geçen belgeselde söylediklerini duymamış olsam bile onun yalnızlığının ipuçlarını bütün bir hikâyenin içinde fark etmemek mümkün değildi. Çünkü bir isim, bir marka, bir illüzyon yaratmaya soyunduysanız, bunun yolu en çok kendinizi korumaktan geçiyor. Kendinizi korudukça da içinize kapanıyor, dışarıdan gelecek tehditlere karşı kılıçlarınızı kalkanlarınızı hep hazır ediyorsunuz. Bedeli çok ağır bir yaşam biçimi bu... Zeki Müren böyle bir hayat yaşadı. Bedelini de ağır ödedi. Işıkların altında, kameraların karşısında noktalanmış bir hayatın, mikrofonlarla kayda alınmış şarkıları, objektiflerle tespit edilmiş fotoğrafları kaldı geriye. Yani Zeki Müren’in sadece bize gösterdiği kadarı. “Vefa uzaklarda kalan bir his,” demişti sözlerini kendi yazdığı “Kandil” şarkısında. Bir albüm vesilesi ile bile olsa, vefayı yakınlarda hissetmek, en çok da içinden geçtiğimiz bugünlerde şüphe yok ki iyi gelecek hepimize. 

EKİM 2015

16 Aralık 2015 Çarşamba

Dinlediklerim...

SERKAN FERAT – “SICAK GELDİYSE ÇIKAR”


Sadece iki albüm yayımlamış olmasına rağmen, Türkçe rock müziğin 2010’lu yılları anlatıldığında es geçilmeyecek, adından mutlaka söz edilecek bir gruptu Kreş. Di’li geçmiş zaman kullandım çünkü Kreş artık yok. Grubun solisti Serkan Ferat ise geçtiğimiz günlerde ilk solo teklisini yayımladı. Söz ve müziği kendisine ait “Sıcak Geldiyse Çıkar” adlı şarkı Jeton Yapım etiketiyle servis edildi.


Geçtiğimiz yıl “Türkçe Rock’ın Güzel Adamları” başlıklı bir yazı yazmıştım. İşte Serkan Ferat tam da o listeye dâhil edilebileceklerden. Aynı çizgide. Başından beri yaptığı işin bütün zorluklarına rağmen mücadele etmiş, çok iyi işler yapmış ve daha iyisini de yapacağını çok önceden taahhüt etmiş bir adam. Nitekim grubun dağıldığını duyduğum zaman Serkan Ferat’ın tek başına da en az Kreş’deki kadar iyi bir şeyler çıkaracağına neredeyse emindim. Öyle de oldu.


Kreş’in “disko soslu patlamış rock” diye tabir ettiği müzikal anlayışından biraz farklı Serkan Ferat’ın solo işleri. Daha “easy-listening”, daha melodik her şeyden önce. Buna karşın yine bal gibi “rock”. Yalansız, dolansız, hilesiz, hurdasız. Şahsen benim “rock” müzikte en sevdiğim form bu. Temiz bir “sound”, pırıl pırıl bir kayıt, şahane bir “riff” üzerinden yürüyen, bir parça eskileri, sözgelimi (özellikle de seksi sözleriyle) The Rolling Stones’u anımsatan sıkı bir şarkı.


Şarkının düzenlemesini Ahmet Kalabay yapmış. Yapımcı ise Tolga Akış.

Ancak sadece bu şarkıya değil, Serkan Ferat’ın Youtube’daki resmi hesabından “demo” kaydıyla yayımladığı bir başka şarkıya daha dikkat çekmem lazım. Zira son zamanlarda Türkçe “rock” müzikte duyduğum en iyi şarkılardan biri olabilir. Söz ve müziği yine Serkan Ferat’a ait “Manzara” adlı bu şarkıyı da mutlaka dinlemelisiniz ve hatta Serkan Ferat mutlaka en kısa zamanda bu şarkının stüdyo kaydını alıp teklisini yayımlamalı.


Yanı sıra yine Youtube hesabında Serkan Ferat’ın birkaç başka akustik kaydı da var. Hatta ben bu yazıyı yazadururken Youtube’da Groovypedia kanalında Ferat’ın “Sis Okyanusu” adlı yeni bir şarkısı daha akustik kaydıyla yayınlandı. Onları da izleyin ve bu güzel adamı geç kalmadan keşfedin.

OZAN ÜNLÜ – “PUSLU MAVİ”


Aydın, Söke doğumlu Ozan Ünlü, Üniversite eğitimi için gittiği Eskişehir’de barlarda çalmaya başlayarak müziğe profesyonel olarak adım atmış. Fanta Stage 2010'da"Bu Yüzden" adlı bestesiyle birinci olması ona Fanta Gençlik Festivali 2010 kapsamında Şebnem Ferah, Ceza ve TNK ile birlikte 16 şehirde turne yapma şansını kazandırmış. Yarışmayı kazandığı şarkı ise Pasaj Müzik etiketiyle yayımlanan “Festival 2010” albümünde yer almış.


Ozan Ünlü ismini geniş kitlelerle tanıştıran ise İskender Paydaş’ın “Zamansız Şarkılar 2” albümünde, Türkçe “rock” müziğin klasikleşmiş şarkılarından “Gemiler”i seslendirmesi oldu. Yıllar önce birinci olduğu yarışmanın jüri üyelerinden biri olan İskender Paydaş’ın Ozan Ünlü’yle işbirliği sadece bu şarkıdan ibaret kalmadı. Zira Ozan Ünlü’nün ilk albümünde 2 şarkıda prodüktör olarak, albümün tamamında ise aranjörlerden biri olarak Paydaş’ın da imzası olacaktı.


Prodüktörlüğünü Ozan Tügen’in, yardımcı prodüktörlüğünü ise aynı zamanda Ozan Ünlü Band’in üyelerinden de biri olan Alişan Göksu’nun üstlendiği “Puslu Mavi” adlı albüm, 2015’in Nisan ayında DMC etiketiyle yayımlandı. Ancak Ünlü, albümün ilk konserini geçtiğimiz Kasım ayının ilk günlerinde verdi.


Arada ne oldu bilmiyorum ama albümün tanıtım safhası bir parça ağır yürüdü sanki. Albümün çıkış şarkısı bir “cover”dı. Kayahan’ın 2014 sonlarında piyasaya sürülüp epeyce konuşulan “En İyileri 1” albümüne girmemiş, ancak o albümdeki birçok kayıttan çok daha iyi aranje edilip seslendirilmiş bir Kayahan şarkısıydı “Kızıl Siyah Bulutlar”. Kabul etmeli ki bir Kayahan “cover”ı için ilk aklınıza gelecek 10 hatta 20 şarkı arasına bile girmezken bu şarkı, Ozan Ünlü – İskender Paydaş marifetiyle çok dikkat çekici bir hale bürünmüştü. Ancak nedense bu şarkıdan sonra Ozan Ünlü’den albüme dair ikinci bir hamle gelmedi.


Albümün kapağında her ne kadar Ozan Ünlü’nün ismi yazıyor olsa da aslında bu bir Ozan Ünlü Band albümü. Alişan Göksu’nun ve Muzaffer Kalyoncu’nun albüm kartonetinde birer teşekkür notu yazmaları boşuna değil. Sahneye de “band” olarak birlikte çıkıyorlar zaten. Albümdeki Kayahan şarkısı dışında kalan 10 şarkının söz ve müziği ise Ozan Ünlü’ye ait.


Ozan Ünlü’nün şarkı yazarlığı, şarkı sözlerinden ziyade bestelerinde fark edildiği üzere türdaşlarına nispetle farklı bir çizgide. Geniş bir ses aralığında, bildik yürüyüşler ve melodik yapılar üzerinden gitmeyen, farklı ve şaşırtıcı yollara sapan bir bestecilik anlayışı var Ünlü’nün. Mesela “Beş Buçuk” adlı şarkı adeta bir “rock-opera” havasında. Buna karşın bu şarkılar daha sağlam bir şarkıcılık tekniği istiyor gibi. Bence albümün zayıf halkası da bu. Daha net, daha sağlam basan ve daha agresif bir vokal bekliyorsunuz ister istemez. Belki bu kadar sık “falsetto” da duymak istemiyorsunuz. Buradan bakınca albümün açılışında yer alan “Nereye Kadar?” ve isim şarkısı olan “Puslu Mavi” kulağa daha etkili geliyor. Bu iki şarkı daha kolay anlaşılır olmaları sebebiyle de albümün kozları gibi. “Falsetto” çekincesini bir kenara koyarsak, “Kelebeklere Sor” da albümün akılda kalan şarkılarından biri olabilir.


Albüm kartonetinde kapak fotoğrafları ve grafik tasarımına ait bir bilgiye rastlamadım ama albümün adıyla koşut bir rengin hâkim olduğu kartonetin de doğru bir tasarıma sahip olduğu söylenebilir.

Her şeyden önce çok profesyonel bir ekibin elinden çıkmış, besteler ve düzenlemelerle ortalama Türkçe “rock”ın klişelerine yüz vermemiş, iyi bir albüm bu. Bu da önemsemek ve zaman ayırmak için yeterli sebep.

CEM BAŞAK – “BIRAKTIM DENİZE”


Cem Başak, uzun yıllar süren müzik yolculuğunun ilk albümünü 2013 yılında piyasaya sürmüştü. “Tek Kişilik” adını taşıyan bu albüm, dönemin ve piyasanın şartlarına göre sıkı bir “rock” albümüydü. O albüm hakkında yazarken, bu durumun albümün ticari şansını ne çare ki azaltacağından dem vurmuştum. 


Aradan iki yıl geçtikten sonra Cem Başak ardı ardına iki tekli yayımladı. 2015 Haziran’ında “Sen Bana Bakma”, Ekim ayında ise “Bıraktım Denize” teklileri dijital platformlarda satışa sunuldu. Teklilerin her ikisi de Süper Müzik Yapım etiketiyle yayımlandı.


Zaten iyi bir şarkı yazarı ve solist olduğunu ilk albümü ile tescillemiş Cem Başak, bu iki şarkısında bunu bir kez daha gösteriyor. 


Başak bu defa albümdekine kıyasla daha yumuşak bir “sound” seçmiş. Böylece ortalama dinleyicinin, hatta “rock” dinlemeyen dinleyicinin bile ilgi alanına girecek bir çizgi yakalamış. Mesela “rock” şarkılarında duymaktan nicedir sıkıldığımız klarnet bile var “Bıraktım Denize”de. Ama her şey dozunda ve dengeli. Yani ortada piyasa işi değil, hem müzikal açıdan iyi hem de piyasaya hitap edebilecek türden iki şarkı var.


Youtube videolarının altına yazılanları okuyunca ister istemez gülümsedim. Teoman’a benzetmişler Cem Başak’ı ve hatta “Teoman çakması” bile yazmışlar. Her şeyden önce Cem Başak, Teoman çakması olmaya ihtiyaç duymayacak kadar donanımlı ve rüştünü ispat etmiş bir müzisyen. Ne var ki müzik sektöründe müzisyenler yalnızca yetenekleri ve donanımları ile yol alamıyorlar. Önlerine sunulan imkânlardan, birtakım ticari manevralara, stratejik hesaplardan, içlerine girdikleri ya da girmedikleri ilişkiler ağına ve elbette şans faktörüne kadar sayısız parametre var şöhretin kapılarını açan, bazen de kapatan. Tabii hepsinden önce de bu bir de tercih meselesi. 


Buradan yola çıkarsak, “bu şarkıları Teoman söylemiş olsaydı şimdi tık sayıları yüz binleri aşmış olabilirdi”ye varabiliriz. On binlerde kalmışsa, bu Cem Başak’ın değil, dinleyicinin ayıbı sayılabilir pekala. Çünkü bu şarkılar çok daha fazla ilgiyi hak ediyor. Dinleyin, pişman olmazsınız.

KAAN TANGÖZE – “GÖLGE ETME”


Kaan Tangöze’nin uzun süredir beklenen ilk solo albümü nihayet yakın zamanda Ada Müzik etiketiyle piyasaya çıktı ve çıkar çıkmaz da büyük bir coşkuyla karşılandı. Özellikle de memleketin müzik yazarları cephesinde. Albümü daha çıkmadan yazan da oldu, çıkar çıkmaz kaleme sarılan da. Hepsinin ortak fikri bu albümün çok iyi, çok çok iyi, en iyi, en şahane olduğu idi. Zaten yılsonu listelerinde de bu durum kendini göstermeye başladı.


Ne yalan söyleyeyim, albümü dinlediğim zaman bende de benzer bir coşku hâkim oldu. Yıllardır kimsenin yapamadığını yapmıştı Kaan Tangöze. Muhalif bir söylem, ironik bir dil, halk ozanlarından bestelenmiş kimi şarkılar ve sadece bir tek gitar ve ağız armonikasıyla yapılmış bir kayıt… Neresinden baksanız buram buram ’60’lar sonu ‘70’ler başı. İster Bob Dylan’a benzetin, ister Selda Bağcan’a. İster Joan Baez tadı alın, ister Cem Karaca.


Bunu bugünün Türkiye’sinde, bugünün siyasi ortamına, bugünün müzik dinleyicisinin beğeni kriterlerine filan rağmen yapabilmek neresinden baksanız cesaret işi. Nitekim ben de yürüyüş yaparak albüm dinleme seanslarımda, kulağımda Kaan Tangöze, yüzümde kocaman bir gülümseme ile şehrin caddelerinde dolaşıp dururken, yer yer bağıra çağıra eşlik etmek istedim şarkılara: “Arkanda hükümet varsa, benim de şarkılarım var!”


Bu albümü Gezi zamanında yazılmamış olmasına karşın, Gezi direnişinin şarkılarından biri olmuş “Eyvallah”ın bir uzantısı, devamı gibi görmek de mümkün. En azından birçok şarkısını… “Gölge Etme”nin yanı sıra “Şanlı Millet”, “Taksim Meydanı” bunlar arasında sayılabilir. Albümün bir Duman albümünde de duysak yadırgamayacağımız şarkısı ise hiç kuşkusuz “Bekle Dedi Gitti”. 


Bir tarafta ise Özdemir Asaf şiirlerinden bestelenmiş iki şarkı, Âşık Mahzuni Şerif ve Karacaoğlan’dan bestelenmiş iki şarkı ve bir de türkü var albümde. ‘70’lerin hemen başında Selda, Hümeyra, Esin Afşar başta olmak üzere birçok isim bu formülle müzik yapmış ve kıyametler koparmıştı. Kaan Tangöze’nin o yılların Anadolu-pop müziğine selam çakması beklenmedik ama şaşırtıcı değil. Çünkü her ne kadar yüzü daha batıya dönük, “şehirli rock” diye tanımlamaya müsait olsa da, Duman’ın müziği hep bu topraklara ait bir şeyler de taşıdı. Özellikle de Kaan Tangöze’nin sonrasında epeyce taklit edilen, örnek alınan vokal tekniği, şarkı söyleme biçimi.


Eğer Anadolu-popa gönderilen o selamı alacak yaştaysanız, üstüne bir de Kaan’ın şarkılarında söylediklerine katılıyor, onunla aynı şekilde düşünüyorsanız, bu albümle zaten anında duygusal bir bağ kuruyorsunuz ki benim ve sanırım (özellikle ikinci sebeple) müzik yazarlarımızın da duyduğu(muz) coşkunun açıklaması bu. Ama…


Bir “ama” var evet. Bu albüm sadece gösterilen cesaretinden ötürü (hem muhalif tavrı hem de müzikal biçimi açısından) yılın en iyi albümlerinden biri sayılmayı hak ediyor. Ama teknik açıdan hiç de kusursuz değil, aksine sakat bir albüm olduğu gerçeğini de görmezden gelmemek lazım.
Mesela ben albümü dinlerken, Kaan Tangöze’nin söylediği yerlerde ne söylediğini anlamak için sesi açmaktan, sonra ağız armonikası devreye girdiğinde kulağıma batan sesi kısmaktan bir hal oldum. Armonika zaten şahane tınlayan bir enstrüman değildir kabul ama bundan daha iyi tınlayabildiğini biliyorum, en azından birkaç Bruce Springsteen şarkısı bile bu konuda bir fikir verebilir.


Aynı şekilde gitar tonu da pürüzsüz değil albüm süresince. Hatta şöyle söyleyeyim, albüm şarkıları internete ilk düştüğünde dinlediğim zaman ya bu kayıtların albümün “demo”su olduğunu ya da kötü kalite ile korsan yüklendiğini  düşünmüştüm. Sonra CD geldi ve takıp dinleyince bir fark olmadığını gördüm. Buna Tangöze’nin savruk, yer yer anlaşılamaz hale gelen şarkı söyleme biçimini dâhil etmiyorum; onu çoktan bu şekilde bağrımıza bastık diye.


Bu da bir stil olmaya başladı artık. İnsanlar Youtube’daki amatör kayıtları, ses kalitesini umursamaksızın bayıla bayıla dinleyebiliyorlar. Evde yapılmış, doğru düzgün bir “mix”ten bile geçmemiş albümler rafa çıkabiliyor sonra. Buna da tamam. Ama bu albüm ve bu şarkılar bence daha iyi bir kaydı hak ediyordu.


Çünkü uzun yıllar sonra bugünlerin müzik tarihini yazanlar bu albümü ayrı bir yere koyacak, “O dönemde bu adam bu albümü nasıl yapabilmiş?” diyecekler. Bu albüm önemli bir albüm. Belki benzer sözler söylemek isteyenlere de cesaret verecek, sadece söz ve müzikten gücünü almış, makyajsız, boyasız, alsız pulsuz da müzik yapılabileceğine dair yol gösterecek, güç verecek. Belki kısa vadede değil ama uzun vadede etkisi çok daha derin ve kalıcı olacak. Tıpkı Gezi gibi…


ARALIK 2015