Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Işıl Yücesoy Röportajı


“35 yıl geçmiş üstünden. 70 yaşına gelmişsin, saçın beyazlamış, gözünün feri gitmiş. Ortalıkta fıstık gibi kızlar var. Bu ne risk almaktır? Bu ne iddiadır? Bunun cevabını ben bulamıyorum. Siz verin bana cevabını. Nedir bendeki bu yaşam açlığı, illa hayatı bir yerinde tutmak?”


35 yıl sonra yeni albümü "Zamansız"la müziğe geri dönen Işıl Yücesoy, albümünün ilk röportajını Milliyet Sanat dergisi için verdi. 

Röportajın tamamını ve dergide yayımlanmayan bölümlerini okumak için bu cümlenin üzerini tıklayabilirsiniz.   

NİSAN 2016

27 Haziran 2016 Pazartesi

Kenan Caz Yaptı!


(KENAN DOĞULU HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU KONSERİ 25 HAZİRAN 2016)

Konser boyunca iki farklı pantolon giydi Kenan Doğulu. İki de farklı kemer taktı doğal olarak. Ama her iki kemerin de ucu pantolon köprüsüne takılmamış, serbest bırakılmış ve sol taraftan aşağı doğru sarkmış vaziyetteydi gece boyunca. Belli ki bilerek yapılmıştı. Ajda ise bundan 36 yıl önce aynı şeyi bilmeden yapmıştı. Dolmabahçe Sarayı’nın ön cephesinde yapılan TRT çekiminde kocaman güneş gözlükleri ve her zamanki doğaçlama dans stiliyle yanındaki iki erkek dansçıya havalı havalı eşlik etmeye çalışıyor, bir yandan da “Bambaşka Biri”ni söylermiş gibi yapıyordu. Üzerindeki yeşil bluzla aynı renk örme kemerinin ucu her nasılsa sarkık kalmıştı. İki yıl filan sürdü o moda. Hepimiz örme kemer taktık, ucunu da aynen öyle sarkıttık. O zamanlar memleketin yegâne “trendsetter”ı Ajda’ydı çünkü. Şimdi Kenan’dan özenip de kemerini sarkıtan olur mu bilmem. Artık herkes kendi çapında “trendsetter” çünkü.

video

Çok değil, daha bir hafta önce detaylı bir Kenan Doğulu portre yazısı yazdım Milliyet Sanat dergisi için. Ağustos sayısında yayımlanacak. Yazıya yeni Kenan Doğulu albümü vesile olmuştu; konsere gitmeme de öyle oldu. Zira konserlere eğlenmek için değil, dinlemek için giden biri için bir Kenan Doğulu konseri her zaman ilk tercih olmaz; hatta hiç tercih de edilmeyebilir çünkü cümle âlem bilir ki Kenan konserlerinde çok eğlendirir. Ama bu defa o ihtimal düşüktü biraz. Ortada bir caz albümü vardı ve dinlemelik olacağı aşikâr bir Kenan Doğulu konseri beni bile cezp edebilirdi. Etti de nitekim. O yüzden gittim. İlk paragraftaki sarkık kemer hikâyesi de aslında sadece “Kenan Doğulu’nun Açık Hava’daki konserine gittim,” demek için kulağımı tersten tutmamdan ibarettir; yoksa konserden aklımda kalan ilk ve tek detay değil. Bu zamanda uzun yazı okutmak kolay mı?


Şunu baştan söyleyeyim; Kenan Doğulu kıdemi, tecrübesi ve yetkinliğinde bir müzisyenin, yanına işin virtüözlerini de alarak (ya da onların arasına dâhil olarak) kendi şarkılarının caz versiyonlarından oluşan bir albüm yapması çok önemli, çok kıymetli. Çoktan “varyeteye doymuş” olması lazım gelen bir popüler şarkıcı, çıtayı biraz daha yukarı çekecek cesareti göstermeli; garanti yolların dışına da çıkabilmeli. Anlaşılır, anlaşılmaz, o ayrı mesele. Bunu denemek bile takdire şayan. 


Ama tabii alınan bu riskin kendisini en açık göstereceği yer de konser alanı olacaktı hiç kuşkusuz. Bundandır ki daha taksiden iner inmez içine düştüğümüz ergen ve ergenin bir üstü güruhun arasından geçerken sinsi sinsi gülüp “Eğlenmeye geldiniz ama belki de hiç eğlenemeyeceksiniz kih kih kih!..” diye mırıldanmış olabilirim, nasılsa dışarıdan bakınca gençlere her sebeple uyuz olan emekli yaşlı amca gibi göstermiyorum (en azından şimdilik) diye. Kaldı ki Kenan da benden hepi topu beş yaş küçükmüş (“bodur tavuk her dem piliç” derler, o ayrı.)


“Bu konser alanının da kapatılacağı söylentileri çıktı yakınlarda,” dedi Kenan konserin bir yerinde. “Çok fazla da konuşmak istemiyorum ama…”sını da ekleyerek. “Koca Çınar”ı söyleyecekti o sırada ve yıllar önce yazdığı bu şarkının bugünlere o günlerden çok daha fazla uyduğunun altını çizmekte haklıydı. “Giderek ‘gusto’suzlaşan, zevksizleşen çevre…” diye tanımlarken etrafımızda olan biteni, koca bir alkış alması boşuna değildi. Konsere gitmeden önce evde albümü dinlerken ben de o şarkıya takılmış, belki de sözlerine ilk defa dikkat etmiş ve benzer şeyler düşünmüştüm zira. 


Pop böyle bir şeydir ya; bütün o eğlencesi, debdebesi, şuursuzluğu arasında hiç ummadığınız bir anda, ummadığınız bir yerde hayata dokunuverir; yazanını, yapanını bile şaşırtır. Açık Hava’nın bir süre önce aniden gündeme düşen bir haberle belirsizleşen akıbeti, bu seneki her konseri tarihe yazacak belki de. Belki de şimdiki Açık Hava’ya dair biriktireceğimiz son anılar bunlar. “Koca Çınar” bana bunları düşündüren şarkı oldu konserde. Şarkının konserdeki yeri burası değil ama bu paragrafın yazıdaki yeri tam da bu yüzden burası. Bu zamanda uzun yazı okutmak kolay mı?

video

Şimdi sahnede şöyle bir kadro hayal edin: Kontrbasta Ozan Musluoğlu, davulda Ferit Odman ve Mehmet İkiz (iki davul, evet), nefeslilerde Şenova Ülker, Engin Recepoğulları ve Bulut Gülen, piyano/klavyede Ercüment Orkut ve Can Çankaya, vokallerde Tuba Önal ve Sibel Gürsoy… Tanıyorsanız mesele yok, tanımıyorsanız ister hepsini ister birini bile araştırın, açın bakın zaten anlayacaksınız neden o gece o sahnede olduklarını. Çünkü bu albüm için bir “yıldızlar takımı”yla çalışmış Kenan Doğulu ve hepsini Açık Hava’ya da getirmiş. Bu kadro birbirine pek de yabancı değil aslına bakarsanız. 2014 yılında piyasaya çıkan “My Best Friends Are Vocalists” adlı Ozan Musluoğlu albümünde de üç aşağı beş yukarı aynı kadro vardı. Bu nedenle kadroyu Doğulu’nun kurduğunu iddia edemeyiz belki ama bu kadroya bir pop yıldızı olarak dâhil olmasını da hafife alamayız.


Haliyle de konserin başrolünde müzik vardı, caz (haliyle de orkestra) vardı diye düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünmüştüm konserin başında. Ama Kenan ne yaptı etti, bunca virtüöz müzisyenin arasında asıl başrolün yine kendisi olduğunu gösterdi ki bu da beni şaşırtmadı dersem yalan olur. Çok az, belki bir iki kez aksadı. Daha önemli gibi görünen aksaklık “Yazmışsa Bozmak Olmaz”da yaşandı. İki davulcunun müthiş atışmasıyla, çok yüksek enerjiyle başlamıştı şarkı. Sanırım o enerjinin devamı olarak metronomu biraz hızlı gidince, zaten epeyce laf kalabalığı olan nakarat sözlerinde Kenan tıkandı ve söyleyemedi. Yüzü de asıldı bir müddet. Bir de hemen arkasından ara verilip, ara da normalinden fazla uzayınca, kesin dedim Kenan içeride müzisyenlerle papaz oldu, popçu egosu işte bir yerden patlak verdi.


Bir de ikinci yarıya Kenan elinde gitarıyla tek başına çıkmasın mı? Dedim skandal, adamlar kızdı, gitti. İki senedir her türlü akrobatik numaranın denendiği Hande Yener Açık Hava konserlerinde yüreğim ağzımda, bir skandal beklemiş, bulamamışım; hadi o anlaşılabilir bir şey de bu kadar şahane müzisyenin bir arada olduğu konserden bir mahalle kavgası beklemek de neyin nesi? (Hep bir haber değeri arama bulma çabaları; mesleki deformasyon.) Öyle bir şey olmadı tabii ki. Mizansenin bir parçası olarak ikinci yarının bir yerinden sonra müzisyenler sahneye geldiler ve konserin sonuna dek kaldılar.


Çok karışık ilerledim, farkındayım. Hep şu, “bu zamanda uzun yazı…” meselesi yüzünden... Üzerinize afiyet geçenlerde bir haber gördüm, Twitter’da “RT” edilen linklerin büyük yüzdesi okunmadan etmeden “RT” ediliyormuş da ondan bir telaş hâsıl oldu bende; yersiz değil yani.


Neyse… Başa döneyim. Ozan Musluoğlu’nun “dım dım dım dım” şeklinde insanın fevkalade damarlarında hissettiği kontrbas yürüyüşüyle başlayan konsere Kenan Doğulu, ilk paragraftan da anlaşıldığı üzere takım elbiseyle, smokinle filan değil, basbayağı bir “pop-star” görünümüyle çıktı ve “Ex Aşkım”ı söylemeye başladı. Yanı başında üç gitar duruyordu. İşlevleri farklı bu üç gitarın kimi zaman birini, kimi zaman öbürünü çaldı, her defasında şarkıdan önce sahne görevlisi gelip hangi gitarı kullanacaksa onu omzuna takmasına yardımcı oldu. (Bu gereksiz gibi görünen detay, bir sahne görevlisinin her şarkıyı takip edip yeri geldiğinde sahneye fırlayabilmesi pratiğinin belli ki çalışılmış olduğunu göstermesi bakımından bence dikkate değerdi.)

video

“Ex Aşkım”ın ardından “Aşk Oyunu”, “Baş Harfi Ben” ve “Kıyamam” geldi. Sonra “İlk konserim,” dedi Kenan gülerek. “O kadar heyecanlıyım yani,” demeye getirdi. Haksız da değildi. Bir önceki albümünde röportaj yapma talebime menajerini arama, mesaj gönderme, Twitter’dan “mention”lama gibi nice yöntem denememe rağmen cevap alamadığım Kenan Doğulu, daha bir hafta önce bu albümle ilgili yazacağım yazı için albümü dinleme isteğimi sadece basın danışmanına iletmiş olmama rağmen beni bizzat kendisi arayarak henüz yayımlanmamış albümü dinlememi sağlamış ve beni çok ama pek çok şaşırtmıştı. Bu albüm için başka türlü bir heyecan duyduğu kesindi. Ben onu anlamıştım.      

video

Tabii pop şarkılarının caza gelirliği, Doğulu kardeşler gibi büyük yüzdeyle armonisi sağlam şarkılar yazan müzisyenlerin ürettiği şarkılar söz konusu olduğunda bile tartışmaya açık. Sözgelimi ben “Gelinim”in caz versiyonunu albümde de, konserde de bayılarak dinleyemedim. Şarkıyı zaten ezelden beri sevmemiş olmam da bir gerekçe olabilir, emin değilim.

video

“Gelinim”den sonra yukarıda bahsi geçen “Koca Çınar” sekansı yaşandı ve Bulut Gülen’in şahane trombon solosu, “Sımsıkı”ya bağlandı. Ardından “Cam Bebeğim” geldi. Albümü dinlerken sıklıkla eksikliğini hissettiğim husus, Kenan’ın bir caz şarkıcısından ziyade, kendisinin daha edepli, daha durmuş oturmuş bir replikası olarak şarkı söylemesi idi. En azından ucundan kıyısından bir “bebop” tekniği beklerdim. Neyse ki konser boyunca bu eksiği gideren nice vokal performansı sergiledi Kenan. “Can Bebeğim”, albümde de sahnede de Kenan’ın solist olarak caza en çok yakınlaştığı şarkılardan biriydi.


Albümün tek yeni şarkısı “İhtimal”in henüz bilinmiyorluğu, sahne yanlarındaki ekranlara yansıtılan videodan şarkı sözlerinin akmasıyla telafi edildi. Bu arada “İhtimal” sıkı şarkı ve bence çok da sevilecek muhtemelen.


İlk yarı “Yazmışsa Bozmak Olmaz” ile sona erdi. Ara olunca ne yapıyoruz? Hayır, o nicedir Açık Hava gibi kimi açık alanlarda da içilmesi yasaklanmış o çok kötü pis şeyi içmek için tuvaletlerin yanı başında tahsis edilmiş minicik alana bir koşu gitmiyoruz tabii ki; zira çok kalabalık ortalık. Onun yerine oturduğumuz yerden etrafta kim var kim yok bakınıyor, fazladan bir haber çıkar mı derdine düşünüyoruz (“mesleki deformasyon” tabirini kullanmış mıydım daha önce?)


Ooooo kimler kimler gelmiş? Kenan’ın ağabeyi, annesi, kayınvalidesi de buradaymış. Ve elbette zevcesi de… Her ne kadar ancak ışıklar kararıp konser başlayayazdığında sahnenin önündeki orkestra çukuruna düşme pahasına protokolün ilk sırasındaki yerini almış olsa da bu gözler Beren Saat’i göremeyecek kadar bozulmadı daha. İlk kez gördüm ama tahminimde yanılmadığımı anladım. Beren Saat ne Kösem Sultan, ne Fatmagül, ne de Revenge’in Türk versiyonundaki o kızcağız. Beren Saat bildiğin Bihter. Tabii bunu inandırıcılık, dolayısıyla tavır açısından söylüyorum, yoksa yakın zamanda ölüm yıldönümünde andığımız Bihter’in (Allah rahmet eylesin) hayali bir karakter olduğunu kabul etmeyecek kadar hayalperest değilim. Kaldı ki fiziken benzese bile, Allah karakterini benzetmesin, değil mi ama?


Tam burada bir şey söyleyeceğim… Konser boyunca çalışan kameralardan ekranlara yansıyan görüntüler gerçekten çok iyiydi. Müthiş detaylar, estetik ve sanatsal bir yaklaşım, hareketli bir teknikle basbayağı DVD çektiler kaşla göz arasında. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, resim seçicisi kim idiyse tebrik ederim. Özellikle Kenan’ı ve onu huşu içinde dinleyen Beren’i aynı karede yansıttıkları bölümler dizilerdeki şarkılı bölümleri aratmadı (evet, dizilerde şarkılı bölümler oluyor artık; klip desen değil de onun gibi bir şey, bilirsiniz işte, şarkılar da oradan yürüyor ya hani.)


Sertab vardı işte seyirciler arasında, Fatma Turgut vardı, yanında Kerem Fırtına (Kiralık Aşk dizisindeki İso yani)… Çıkıyor olabilirler mi? Yok canım, sadece arkadaştırlar. Caz konserinde düşündüğün şeye bak! Öte yanda Şebnem Ferah, Özge Fışkın, Fuat Güner, İzzet Öz, Ece Seçkin, Aynur Aydın, Belçim Bilgin, Deniz Çakır, Esra Erol, Neslihan Yeldan… Daha çok müzisyen olmasını beklerdim ama bu ara herkes Bodrum’da tabii. Ben müzisyen olsam bu seneki konserler içinde en merak edeceğim bu olurdu kuşkusuz. Kaldı ki Instragram’da geçirilecek bir on beş dakika, denizi, kumu, havuzu, eğlencesiyle Bodrum’a gitmiş kadar olmanızı sağlıyor artık, uçak parasına yazık.


İkinci yarıda sahneye sadece gitarıyla gelip sahne merdivenlerinin hemen başına oturan Kenan, “Dön Gel”le başladığı akustik sekansı, “Aşkım Aşkım” ve “Aklım Karıştı” ile devam ettirdi. Sonra içeriden, ekipten birileri daha geldi yanına (Mert Tünay da vardı o birilerinin arasında) ve hep beraber “Tencere Kapak”ı söylediler el çırpa çırpa. Sahnede ve salonda samimiyet dozunun yükseldiği o dakikalarda Kenan, ona konser öncesi biletini imzalatan birini davet etti sahneye. Seyirciler arasından inen genç adam ve kız arkadaşı da sahnedeki ekibe dâhil oldu ve sonra biz aynı genç adamın sevgilisine evlenme teklif etmesine şahit olduk. Alkış kıyamet tabii ortalık. Hani o çift sahneden inip tek tek salondaki herkesin elini sıksa, herkes bir sarılır, omuzlarını pış pışlardı muhtemelen ve sevgi seli oluk oluk akar, Kabataş’tan denize dökülürdü yani, o derece bir coşku hâsıl oldu ister istemez.

video

Tabii bunun üzerine “Aşk İle Yap” gelmezse olmazdı. Albüm dışı şarkılara geçmiştik çoktan ama orkestranın tekrar yerini alması ile yine caz formundan çok da uzaklaşmadan devam ediyordu konser. “Yaparım Bilirsin”, “Sorma” ve “Pamuk”, salondakilerce eşlikle karşılanan nice şarkı arasında başı çekmiş olabilir. Sonra Kenan, ağabeyi Ozan’ı sahneye davet etti, Ozan piyanonun başına geçip bir solo attı ve “Kurşun Adres Sormaz ki”ye bağladı soloyu. 

video

Ağabey-kardeşin piyano-vokal düetinden sonra orkestranın da dâhil olmasıyla “Tutamıyorum Zamanı” icra edildi. Bir caz konserinden illa ki beklenen şeylerden biri de bu şarkı esnasında vuku buldu ve adeta bir “jam session” havasında, emprovize bir biçimde devam etti şarkı. Hemen üç sıra arkamda oturan ergen veyahut az ergenin bir üstü kızlara doğru dönüp “N’oldu sıkıldınız mı sefil ergenler, hi ho ha ha!” bakışı fıtlatmanın tam sırasıydı ama baktım onlar telefonlarına gömülmüş, dünya umurları değil. Bu yeni neslin azıcık sıkıldıkları anda kendilerini saniyesinde başka bir ortama ışınlama becerisi, artık çoktan ellerinin bir uzantısı olmuş cep telefonları sayesinde kolaylıkla mümkün oluyor. Dolayısıyla öğüt vererek, azarlayarak, hor görerek filan canlarını sıkmanız imkânsız. Eskiden gençlere her sebeple uyuz olan emekli yaşlı amca olmak daha kolaymış; şimdi zor.


Sonra zaten sahnede “Kandırdım” çalındı, söylendi ve Kenan’ın nazlı yârini çılgın sözlerle kandırmış olması yıllardır olduğu gibi yine çok eğlendirdi herkesi. Sonra Ozan sahneden indi, sonra Ozan’ın piyano çalarken oturduğu taburenin oturağını kendi etrafında döndürmek suretiyle tekrar kısalttılar ve piyanonun asıl sahibi yerine geri döndü. Sadece o gelmedi ama… “Hiç Bana Sordun mu?”nun ilk notalarıyla beraber sahneye bir anda üzerinde Bate Bumbo yazılı bir örnek tişörtler bulunan ve her birinin elinde vurmalı bir çalgı bulunan kızlı erkekli bir grup girdi. 


(Bate Bumbo ritm grubu, ülkemizde uzun yıllar boyu Brezilya vurmalı çalgıları ve ritimlerini çalan tek kişi olma unvanını taşıyan Jozi Levi’nin, değerli müzisyenleri bir araya getirmesi ile 2003 yılında kurulmuş bu arada, bilmemek ayıp değil.) Ortam bir anda Latin Amerika’ya bağladı. Kenan zaten vakti zamanında bu şarkıyı, aynen bu biçimde, Emir Ersoy ve Projecto Cubano’nun albümünde söylemiş idi. Burada da bu Latin havası ve Bate Bumbo’nun da desteğiyle benim eğlenemeyeceklerini düşündüm seyirciyi pekâlâ eğlendirdi. Sonra bu küçük çaplı Rio karnavalı, “Çakkıdı” ve “Kime Ne” ile devam etti.

video

Bu kadar konser izledim, bunu bir tek (benzetmek gibi olmasın ama) Ferhat Göçer’de görmüştüm daha önce (müzik tarzları çok farklı ya, o bakımdan.) Yok, Rio karnavalından bahsetmiyorum. Sahnedeki şarkıcının bir tür trans haline geçmesinden bahsediyorum. Orada çalınan müzikle, çalan müzisyenlerle, izleyen seyirciyle hem çok alakalı hem de tamamen bağımsız bir trans halinden söz ediyorum. O, bu dünyadan biri değil artık. Başka bir yere gitmiş. Ya da zaten oralıymış aslında da bir konserlik aramıza gelmiş. Tamamen katıksız, katiyen rol olamayacak kadar gerçek bir adanmışlık, uhrevi bir kendinden geçiş hali… İlk yarıda değil belki ama ikinci yarıdan itibaren Kenan hem şarkıcılık performansı, hem sahne üzerinde var oluş biçimi, hali, tavrı ile sahiden sahne için yaratılmış biri olduğunu iliklerimize kadar hissettirdi bize. Haliyle de “Aşkoklik”le yine caz formuna dönerek bitecek konser, alkışlar ve tezahüratlar nedeniyle bitemedi ve “bis” kısmına geçiş yapıldı.


“Aşk İle Yap”ın tekrarı, Kenan’ın (taze bile olsa) bir caz şarkıcısının ağzında eğreti durması pahasına, yılların alışkanlığı ile patlattığı “Eğleniyor muyuz İstanbul?” sorusu ve ardından gelen “Sımsıkı”nın tekrarı ile uzun uzun, tadını çıkara çıkara bir “bis” yapıldı ve biz neyse de sahnedeki müzisyenler pek eğlendi bu esnada. 

video

Sonrası malum… Işıklar açılır, bizi iki üç saatliğine yaşadığımız hayattan koparıp almış sihirli sahne, beyaz ışıklar altında sıradan, olağan bir şeye dönüşür, bakılacak bir yanı kalmaz ve biz sırtımızı döner, çıkar gideriz. Oturduğumuz şeylerin taş sıralar üzerine yerleştirilmiş plastik oturaklar olduğunu, arkamıza doğru dürüst yaslanamamaktan dolayı sırtımızın ağrıdığını filan ancak o zaman fark ederiz. Yine de yıkılıp yeniden yapıldığında (yapılırsa tabii) yerine getirilecek hiçbir konforun, yaşanmışlıklarla edinilmiş anıların boşluğunu doldurmayacağını bilmenin iç sızısıyla da taksiye biner, evimize döneriz.


Sosyal medyaya şöyle bir baktım eve dönünce. Konsere ayılanlar bayılanlar bir yana, kimileri de şarkıları orijinal hallerinden farklı söylediği için veryansın ediyordu Kenan’a. Hepsinin ortak şikâyeti “eşlik edememek”ti. Halbuki edebildikleri her fırsatta etmişlerdi yine de ki ben en çok eşlik edilememesinden memnundum zaten. Tuhaf gelebilir bu devirde ama ben sahnedeki şarkıcıyı dinlemeye ve izlemeye gidiyorum konserlere; yanımda yöremde her şarkıya istisnasız eşlik eden, duyduğu her yüksek ritimde ayağa fırlayıp figürler sergileyen seyircileri değil. Yani başından beri yazıya sinen anti-ergen ve ergenin bir üstü tavrımın sebebi hikmeti budur. Bunu tabii ancak buraya kadar okuduysanız öğrenebileceksiniz ki müteaddit defalar söylediğim gibi, bu zamanda uzun yazı okutmak hiç kolay değil.

HAZİRAN 2016

12 Mayıs 2016 Perşembe

Dinlediklerim...

İHTİYAÇ MOLASI – “KAPILAR”


Albümün künyesinde 2015 yazsa da, Aralık ayında yayımlanan tüm albümler gibi, bu albümü de 2015 yılına dâhil edip, eskitmek hata olur. Hele ki söz konusu olan 10 yıllık bir aradan sonra çıkıp gelmiş İhtiyaç Molası ise.


Çok yazıldı çizildi, ben geç kaldım ve bu yüzden haber değerini kaybetti belki ama yine de yinelemekte fayda var ki İhtiyaç Molası’nın 10 yıl bekledikten sonra yayımladığı üçüncü albümü “Kapılar”, Sony Müzik etiketiyle raflarda yerini aldı. Bu kadar uzun ara verince, grupla ilk kez tanışacakların var olması kaçınılmaz. Zira ilk iki albüm de bağımsız firmalardan çıkmış ve bu nedenle sirkülasyonları uzun vadeli olmamıştı. Neyse ki şu anda dijital platformlarda bulunabiliyorlar. Eğer bugüne dek dinlemediyseniz İhtiyaç Molası ile tanışmaya o albümlerden başlamanızı öneririm. Zira 1999 çıkışlı ilk albüm “Milad”, Türkiye’de “rock” müziğin henüz yeni yeni ana akıma entegre olmaya başladığı bir dönem için ziyadesiyle yenilikçi bir albümdü. Zira tek tük “progressive rock”  denemelerini de ‘70’lerde bırakmış, baştan ayağa popa bulanmıştık o sıra. Şebnem Ferahlar, Teomanlar, Morlar ve Öteleriyle ise flört ediyorduk henüz (en azından ana akım dinleyicileri öyleydi.) Haliyle bir hayli “deneysel” bir çabaydı İhtiyaç Molası’nın sarf ettiği. Üstelik ağırlıklı olarak enstrümantaldi şarkılar, sözleri olanlar ise (biri hariç) İngilizce idi.


İkinci albüm “1,5” çıktığında ise yıl 2004’tü ve Türkiye’de “rock” müzik parlak bir dönem yaşıyordu. Nitekim o albüm ilkine göre daha fazla dikkat çekti, dinleyici buldu. Her iki albümün ortak paydası ise sağlam bir grupla karşı karşıya olduğumuz idi. Çanakkale’de kurulmuş, 1995’de ise İhtiyaç Molası adı ile çalmaya başlamış grup, Taner Sarf, Tolga Çebi, Sinan Gürsoy ve Murat Güllü’den oluşuyordu ve eni konu “iyi müzik” yaptıklarını hem bu iki albüm, hem de sahne performansları ispat etmişti çoktan.   


Sonra grubun her bir üyesi hayat gailesini dalmış olacak ki sesleri solukları çıkmadıkça biz de umudu kestik ve nedensiz yitip giden gruplar hanesine bir artı koyduk. Yanlış yapmışız. İhtiyaç Molası öyle bir albümle çıkıp geldi ki, aradan geçen zamanı bir kalemde lehine döndürüverdi.
İlk iki albüme kıyasla demlenmiş, olgunlaşmış, pişmiş, büyümüş grubun müziği, Üstelik şarkılar ta o dönemlerden yakın döneme uzanan bir tarih aralığında yazılmış olmasına, hatta bazılarının konserler sayesinde bilinir hale gelmesine rağmen.


Albümde 11 şarkı var. Grubun resmi olarak yayımlanmış ilk kaydı olan “Çengi”, yeniden çalınmış haliyle tekrar karşımıza çıkıyor bu albümde. Onun dışındaki şarkılar ise ilk kez yayımlanıyor. İçlerinde bugünlerde yazılmamış olmasına rağmen, bugün de anlamını yitirmemiş, eleştirel cümleler barındıran sözleri olanlar da var, yine enstrümantal olanları da. Her şeyden önce hepsi melodi yoğun şarkılar. Başından beri klasik “rock” kalıplarının içine hapsolmamış grup, bu özelliğini bu albümde de korumuş. Beklenmedik bir anda bir piyano, bir keman, bir saksafon sesi duyabiliyorsunuz mesela.  Ya da gitarlar cayırdıyor derken bir folklorik melodi çalınabiliyor kulağınıza. “Bu nereden çıktı?” demiyorsunuz ama hiç. Bileşim öyle dozunda, öyle usta işi ki…


Aslında bir tiyatro oyunu için yazılmış olan “Of” benim “külhan” şarkılara zaafımdan mıdır bilmem, albümde beni en kolay tavlayan şarkı oldu. Albümün adı da olan “Kapılar, iyi bir şarkı olmasının ötesinde mülteci sorununa vurgu yapan, bir kısa film etkisindeki klibiyle anlamını katlayan da bir güç kazandı bence. “Kapasite” yıllar sonra, bugünlerde yaşadıklarımızı en iyi anlatan şarkılardan biri olarak hatırlanacaktır. “Gafil”i dinlerken içi soğuk fıçı bira dolu Arjantin bardaklarını tokuşturarak şarkıya eşlik etmek gelebilir içinizden, her ne kadar sözleri öylesi bir eğlence vaat etmese, hatta tam aksine, can sıksa da. Bununla birlikte albümü başından sonuna dinledikten hemen sonra muhtemelen siz de benim gibi en yakın İhtiyaç Molası konserine gidip, “Topla Kendini”nin o fena halde gaza getirici, “tutmayın beni” kısmını grupla birlikte bağır çağır söyleme ihtiyacı hissedeceksiniz (şayet bunu daha önce hiç yapmadıysanız.)


İçinden oryantal de geçen oyuncaklı ritmi ve kolay algılanacak sözleriyle “Bir Gül Yeter”, albümün ticari şansı yüksek şarkılarından olabilir (“sen bana bir gül yeter” cümlesindeki İsmail YK diksiyonuna ben takıldım, siz takılmayın.) Beatles’la Rolling Stones arası bir yerlerden şöyle bir tatlı huzur almak isterseniz de “Ölmüş”ü ve albümün tek İngilizce sözlü şarkısı olan “Bloody”yi önerebilirim.

“Eflatun” ve “Kompliman” ise albümdeki enstrümantal besteler. Kelimeleri yok belki ama söyleyecek sözleri var, dinlerken duyuyorsunuz zaten.


Albümün kaydı ve “mix”i Cem Ömeroğlu tarafından gerçekleştirilmiş. Kayıtlar canlı yapılmış ama bugünün şartlarında artık adeta bir lüks haline gelen canlı kayıt işinin üstesinden Ömeroğlu başarıyla gelmiş. Erdal Mahir Cüran’ın fotoğrafları ve Kadir Özdemir’in grafik tasarımı da albümün bütününü tamamlıyor.


Bu albümü tek cümleyle, daha önce yayımlanmamış şarkılardan oluşan bir “best of” olarak tanımlamak mümkün. İfade kendi içinde çelişiyor evet ama işin gerçeği tam olarak bu. Dinleyin, pişman olmazsınız.

BURAK BUYRUK - "YALNIZLIK ABİDESİ"


Daha 20’li yaşlarına bile gelmeden ilk grubunu kuran ve müziğe okullu değil alaylı olarak başlayan Burak Buyruk, bir dönem İngiltere’de yaşamış ve orada da müzikle mesaini devam ettirmiş. Başka başka işler yapıyorken dahi şarkı yazmaya devam eden Buyruk, nihayet 2010 yılında ilk teklisi “Koşan Adam” ile dinleyici karşısına çıkmış. Buyruk’un ilk albümü “Yalnızlık Abidesi” ise 2015 yılının Şubat ayında Sekiz Müzik etiketiyle yayımlandı.


Geçtiğimiz bir sene içerisinde ülkede çok fazla şey yaşandı ve her seferinde en büyük hasarı hep müzik aldı biliyorsunuz. İleride bugünler nasıl anlatılacak bilmiyoruz ama bu dönemlerde albüm çıkaranların, özellikle de yıllarca emek verdikleri ilk albümlerini çıkaranların bu şanssız günleri hiç unutmayacakları aşikar. Burak Buyruk da bunlardan biri oldu olmasına ama hiçbir albümü keşfetmek için geç değildir; iş ki albüm keşfedilmeye değer olsun. Kaldı ki Burak Buyruk albümünün arkasında durabilenlerden. 


Albümde ilk tekli şarkısı “Koşan Adam” da dâhil olmak üzere, toplam sekiz şarkı var. Şarkıların tamamının söz ve müzikleri Burak Buyruk tarafından yazılmış. Düzenlemelerde ise üç şarkıda Sertaç Ekiz, üç şarkıda Emrah Alpat, iki şarkıda da İlkin Kitapçı isimlerini görüyoruz.


“Bana biraz daha alkol,” başta olmak üzere, sloganlarla dolu, kolay eşlik edilebilir “Yalnızlık Abidesi”, tam bir konser şarkısı. Nefesli ve vurmalı sazların şarkıya kattığı coşku kadar bas yürüyüşü de insanın içini kıpır kıpır yapan türden. Enstrümanların bilgisayar “edit” programının kanallarında hizaya sokulmuş ruhsuz öğeler gibi tınlamadığı, elektronik unsurların bile kanlı canlı ses verdiği albümün en iyi şarkılarından biri ikinci sırada yer alan “Kollarımda”. Ardı ardına gelen “Dibe Vur” ve “Koşan Adam”, enerjisi yüksek, dinleyende harekete geçme güdüsü yaratan şarkılar. Gerçi bu umutlu ve enerjik hal, albümün bütününe hâkim. “Aşk İstiyorum” da böyle bir şarkı mesela, “Enteresan Hayat” da. Başından sonuna “pop-rock” bir havada süren albümün pop tarafı en ağır basan iki şarkısı “Dönüş Yok” ve “O Artık Beni İstemiyor”, özellikle düzenlemeleriyle dikkat çeken şarkılar. Görünen o ki, Sertaç Ekiz, albümün yapımcısı olmanın ötesinde, aranjör olarak da dikkatlerden kaçmaması gereken bir müzisyen.


Daha güçlü bir “sound”, daha parlak bir “mix” ve “mastering” olabilir miydi? Elbette olabilirdi ama işin o kısmı ne çare ki dönüp dolaşıp çalışılan stüdyoya, kullanılan ekipmana, yani paraya bakıyor ve bir ilk albüm için altından kalkılabilecek bir yük değil. Mevcut imkânlarla yapılabileceğin en iyisini yapabilmekse bir başarı. Tıpkı Burak Buyruk’un yaptığı gibi.

HAYKO CEPKİN - "BENİ BÜYÜTEN ŞARKILAR VOL.1"


Milliyet Sanat’ın Şubat 2012 sayısında yayımlanan yazımın başlığı “Bir Süre Kimse ‘Cover’ Yapmasa” idi. Artık nasıl gına geldiyse bana; Işın Karaca’nın arabesk, Candan Erçetin’in aranjman albümleri yeni çıkmıştı keza o ara. Hayır ben bunu dilememişim gibi, o gün bugün ardı arkası kesilmedi “cover” albümlerin. Baksanıza, yılın daha dördüncü ayındayız ama şu ana dek Berkay’ından Zara’sına, Sibel Can’ından Bergüzar Korel’ine “cover” albüm çıkarmayan kalmadı. Tek tek şarkıları saymıyorum, sayamıyorum üstelik.


Hayko Cepkin’in geride bıraktığımız Şubat ayında DMC etiketiyle piyasaya çıkan “Beni Büyüten Şarkılar” adlı albümü de, yukarıda ettiğim bir araba laftan da anlaşılacağı üzere, tamamı “cover” şarkılardan oluşan bir albüm. Üstelik albümün isminin yanında “Vol.1” ibaresi de var; yani ‘devamı gelecek’ hesabı.


O vakitler pek eleştirmiştik ama aslında bir “cover” albüme konulabilecek en doğru ismi Hakan Peker koymuş meğer zamanında. 2001 yılında popüler alaturka şarkıları yeniden seslendirmişti Hakan Peker ve albümün adı son derece açık sözlü ve dürüsttü: “Canım İstedi”. Yani yok “annem bu şarkıları çok severdi”, yok “bizde bunların plakları vardı”, yok “babama saygı duruşunda bulundum” filan değil. Adamın canı istemiş, söylemiş, bu kadar basit. Hayko Cepkin de birbiriyle yer yer çok alakasız ve tarihsel olarak belirli bir dönem aralığını da sıkıştırılamayacak (“Yeniden ‘70”e filan gibi de değil yani) bu şarkı listesini kendi büyüme serüvene şahit yazmış, romantik bir seçimle. Bana kalsa albümün adı “Türkiye’de Büyüyen Bir “Rocker”ın Dramı” da olabilirdi. Neyse…


Popüler müzikte iyilik ve kötülük yargılarını türlere göre değil, şarkı sözleri, besteler, armoniler, düzenlemeler, şarkıcılık performansları gibi ölçütler üzerine inşa edebilsek, hepimiz rahatlayacağız. O zaman ortada ne “rockçı” arabesk dinlemez/söylemez gibi, ne pop müzik çöptür alaturka zümrüttür/yakuttur gibi ve ne de türevleri önyargılar kalacak. O zaman memleketteki müzik çeşitliliğinin, zenginliğinin tadına varılacak, isteyen istediğini, canının çektiğini, gönlünün düştüğünü dinleyecek/söyleyecek ve bize de iyisini kötüsünü ayırt etmek kalacak. Bu nedenle belirli bir türde yol almış bir müzisyenin bambaşka bir türde bir şeyler denemesini önemsiyorum. Hayko Cepkin’in bu albümünü de özellikle şarkı seçimleri açısından cesur buldum evet. Ama…


Hayko Cepkin ya da bir başka şarkıcı ya da grup bu şarkıları bu halleriyle konserlerinde seslendirse (ki sıklıkla yapılıyor bu) “aman da ne güzel” diye dinler, eşlik eder, bunu bir renk olarak severiz, seviyoruz. Zaten konserlerde, bar programlarında “cover” söylemek adeta bu işin fıtratında var. Ama iş “cover” şarkılarla dolu bir albüme gelince beklenti biraz değişiyor. Bir sahne “cover”ından daha fazlasını duymayı bekliyorsunuz mesela. Hele ki ruhları yer yer benzeşse de müzikal yapıları çok farklı türlerin bileşimi ise söz konusu olan.


DMC etiketiyle yayımlanan “Beni Büyüten Şarkılar” albümünde dokuz şarkı var. İbrahim Tatlıses’in sesinden sevilmiş “Ben İnsan Değil miyim?”, Müslüm Gürses’in ve de Bülent Ersoy’un sesinden sevilmiş “İtirazım Var”, Aşık Mahsuni’den “Yuh Yuh” ve “Nem Kaldı”, Zeki Müren’in sesinden bir ‘80’li popüler alaturka klasiği olarak kulaklara yer etmiş “O Çeşme”, Sabahat Akkiraz’dan “Neydi Günahım”, Ağır Roman film müziklerinden “Ağla Sevdam”, Moğollar’ın yakın dönem şarkılarından biri olan “Issızlığın Ortasında” ve protest Anadolu pop müziğinin defalarca ama defalarca söylenmiş, hatta Ferhat Göçer’li “club remix” versiyonları bile yapılmış “Aldırma Gönül”ü ile renkli bir şarkı listesi ile karşı karşıyayız.


Özellikle “Ağla Sevdam”, “İtirazım Var” gibi kimi şarkılara, Hayko Cepkin’in zaten başından beri kendi şarkılarından da aşina olduğumuz ama en çok Nilüfer’le seslendirdiği “Aşk Kitabı”nda dinleyici ilgisine mazhar olmuş gazelhan (ya da hafız) üslubu çok yakışıyor. Muhalif tavrını doğrulayan “Yuh Yuh” ve “Aldırma Gönül” gibi şarkılarda yine başından beri sahip olduğu provokatif şarkı söyleme biçimi gayet yerini buluyor. Böyle böyle yadırgamıyorsunuz Hayko Cepkin’in bu şarkıları seslendirmesini. Çok da beklenmedik tınlamıyor yani. En basitinden “Aşk Kitabı”nı dinlemiş herhangi biri, Hayko Cepkin’in bu şarkıları tam da bu şekilde söyleyeceğini tahmin edebilirdi.


Dahası düzenlemelerle de şarkılara kuş kondurulmamış. Yani sahnede “cover” kontenjanından çalınırlarken nasıl çalınacaklarsa, öyle çalınmışlar. Hiç öyle üzerlerinde uzun uzun düşünülmüş, uğraşılmış gibi bir his uyandırmıyor dinleyende. Evet kötü değil ama tatsız. Hele ki bu şarkıları zamanında orijinal versiyonlarıyla dinlemiş, sevmişseniz.

Kaldı ki birebir bu şarkılar değilse bile, arabeskin ya da halk müziğinin “rock” formunda icra edilmesine bundan 30-40 yıl önce yapılmış öyle “baba” örnekler verilebilir ki, onların yanında ne yapsanız hafif kalabilir.


Albümün en güzel tarafı ise Hayko Cepkin’in bebeklik ve çocukluk fotoğraflarının da yer aldığı kartonet ve ana karnında bir ceninin resmedildiği kapak tasarımı. Albümün sanat yönetmenliğini Göksel Balaban, kapak tasarımını Dünya Atay yapmış, logo ise Mindriotz tarafından tasarlanmış; isimlerini de anmadan geçmeyeyim.

MAYIS 2016 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Emel Müftüoğlu Röportajı


Attila Özdemiroğlu çıktı telefona. “Merhaba, ben Güneş gazetesi yarışması birincisiyim. Sizinle mutlaka görüşmemiz lazım,” dedim. “Tabii ki, ben size önümüzdeki haftaya randevu vereyim,” dedi. “Yok,” dedim. “Önümüzdeki hafta olmaz. Bugün görüştük görüştük, ben İzmir’e dönüyorum.”


Bir tane “Hasret” diye bir şarkımız geçti denetimden. Ve biz o şarkıyla yüzlerce programa katıldık. Her yerden çıkıp “bir yer olmalı bir yol olmalı” diye o şarkıyı söylüyorduk. Bir Erdal’ın kafası çıkıyor bir benim kafam çıkıyor, kuklalar gibi.


Bülent Özdemir’le çalışıyordum o zaman sahnede. Bülent bir gün geldi, “Bir şarkı var, ortalık yıkılıyor,” dedi. Beni bir kulübe götürdü, hakikaten herkes ayakta, masaların üzerinde “Karlar Düşer”i söylüyor.


Zorladım çok zorladım tabii. Hiçbir şey tesadüf değil, şansına olmuyor hiçbir şey. Ama hiçbir zaman da geri dönüp de “öyle olsaydı da böyle olur muydu” demiyordum açıkçası.


Emel’in dokuz yıl aradan sonra yayımlanan yeni albümü “Emel İle Yeniden”, eski şarkılarını yeni düzenlemelerle seslendirdiği bir ‘en iyileri’ projesi. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürülen albüm, on şarkı ve bir farklı versiyondan oluşuyor. Bu vesileyle Emel’le bir araya geldik ve hem albümü, hem de onu bu albüme kadar getiren 30 yıllık kariyer hikâyesinin ilk yıllarını konuştuk.