Bu Blogda Ara

1 Eylül 2016 Perşembe

Tam İhtiyacımız Olan Müzik Şifacısı


(Milliyet Sanat dergisi Ağustos 2016 sayısında yayımlanmıştır.)

1961 yılında sinemalarda gösterilen “Acı Tesadüf” adlı yerli filmde rol kesen henüz beş yaşındaki çocuk oyuncuyu hatırlar mısınız? ‘70’li yılların ilk yarısında İzmir’de Elhamra Sineması’nın önünde, kendi kurduğu Çılgınlar adlı orkestrasıyla beraber sokak şarkıcılığı yapan küçük kızı görmüş müydünüz? Ya da aynı şehrin düğün salonlarında?.. 


1978’de genellikle İzmir Televizyonu tarafından çekilmiş müzik programlarında “Sana Kul Köle Olmuştum” adında bir şarkı söyleyen, henüz kameraya bakmayı bile bilmeyen, çocuk yüzlü, çekingen genç kız geliyor mu gözünüzün önüne peki? Ya aynı genç kızın, 1982 yılında çıkardığı, dönemin arabesk-taverna ekolünün izlerini taşıyan “Yağmur Duası” adlı uzunçalarını bir kere olsun dinlemişliğiniz var mıdır?


Üzerinde kot şortu, yıldız kolyesi, saçları tepeden dağınık toplanmış genç kadın “Aynı nakarat hep aynı aynı, yarısı hayat, yarısı bayat,” diyerek ‘90’lar gençliğini avucunun içine aldığında çok kimsenin yukarıdaki sorulara cevabı ‘hayır’dı muhakkak. Her gün yeni bir popçu çıkıyordu, Nazan Öncel de onlardan biri olmalıydı. İşin aslı başkaydı oysa. Şanslı doğanlardan değil, şansını kendi yaratanlardı Nazan Öncel. Sanıldığı gibi bir gecede peyda olmamış, bir on beş yıldan fazlasını harcamıştı adını duyurabilmek için. Sekiz yıl süresince bir şirkette muhasebecilik yaparken, çarpıp böldüğü, toplayıp çıkardığı rakamlarla mesaisini, Kurtuluş’ta oturduğu bodrum katında geceler boyu harflerle, notalarla sürdürmüş, kalemi bilenmiş, keskinleşmiş, gitarından dökülenler kalbe dokunur, dile takılır hale gelmişti. “Şans hazırlıklı olanı yakalar,” özdeyişini doğrulayabilirdi artık.    


Bugün kulağa çok ilkel, çok kakafonik gelse de o günlerin “sound” anlayışında çok havalı, çok modern tınlayan düzenlemeleri ve derinlikli sözleri, dokunaklı melodileri ile Nazan Öncel adını liste başlarına yazdıracak “Bir Hadise Var” albümü hem müzikal yolcuğunda hem de özel hayatında zorlu dönemeçlerden geçmiş ama mücadele etmekten hiç vazgeçmemiş bir genç kadının zaferiydi her şeyden çok. 


Nitekim üç yıl aradan sonra, 1994’de piyasaya çıkan bir sonraki albüm “Ben Böyle Aşk Görmedim”, tereddütsüz kabul gördü dinleyiciden. Öncel o sıralar 20’li yaşlarında değildi belki ama 20’li yaşlarındaki dinleyiciyi yakalamakla kalmamış, 20’li yaşlarındaki genç popçularla aynı kulvarda dörtnala koşmaya başlamıştı.


Henüz kendisi olamamış, yolunu bulamamış bir Nazan Öncel’in ürkek ve cılız ses verdiği o ilk uzunçaları koyun bir kenara, ‘90’ların o toz dumanında sadece iki albümle kendini ama en çok da şarkı yazarlığını şüphe götürmeyecek bir biçimde tescillemek, ancak uzun yılların çabası ve birikimiyle açıklanabilirdi. 


Herkes o günlerde onu Sezen Aksu ile kıyasla da, hikâyesi daha çok Kayahan’ı andırıyordu aslında. Tıpkı Kayahan gibi onun da kelimelerinden, notalarından ve sesinden başka bir gücü, dayanağı yoktu çünkü. Bahsi geçen isimlerden ve nicelerinden farkını ise yıllar içerisinde adının yanına şarkılarından başka hiçbir şeyin konulamamasıyla gösterecekti en çok. 


Popun hepimizi şuursuzca neşelendirdiği, coşturduğu, belki bir o kadar da aptallaştırdığı günlerdeydik. Rebeka’nın yerine gidip hovardalık yapmayı, sevdiceğimize sımsıkı sıkı sıkı sarılıp, bize kazak örmesini talep etmeyi öneriyordu şarkılar cümlemize. Birisi ay inanmıyor, öteki of aman çekiyor, beriki hem oynuyor hem de ‘oynama şıkıdım şıkıdım’ diye halleniyordu. Nazan Öncel tam da o sıra börekler açmayı vaat etmişti ona misafir olup geleceğe. 


Derken 1995 yazında “Gidelim Buralardan” deyiverdi apansız. Dedi mi, yoksa okkalı bir tokat mı aşk etti suratlarımıza, önce anlamadık. Nitekim “Göç”ün ardından “Sokak Kızı”, ve “Demir Leblebi” albümleri gelecek ve Nazan Öncel şarkıları o güne dek hiç söylenmemiş sözlere, deşilmemiş yaralara, yıkılamamış tabulara dokunacaktı bütün gerçekliğiyle. 


Ne öncesinde, ne sonrasında kolaydı, kolay oldu bu ülkede bir kadının “Ben sokak kızıyım, bana iyi davranmayın,” demesi. Bugün bile bir erkek olarak buraya alıntılamaya utandığım, dinlerken rahatsız olduğum “Demirden Leblebi” şarkısının sözlerinde anlatılanları o kadar açık, net ve cesurca anlatmaksa hakikaten demirden bir leblebi yutmakla eşdeğerdi.


‘Rock’ müziğin Türkiye’de henüz ana akıma karışmadığı, yer altından yer üstüne yavaş yavaş çıkmaya başladığı günlerde bir pop şarkıcısının önce tamamen akustik, sonra baştan ayağa ‘rock” ruhuna sarmalanmış şarkılar söylemesi de kolay değildi. “E ama biz eğleniyorduk, dans ediyorduk, hafifliyorduk ne güzel!” diye çıkışırlardı adama/kadına. Alıştıra alıştıra yutturmak lazımdı acı ilacı. O da öyle yapmış, içindeki ağuyu, acıyı zamanını kollayarak, yavaş yavaş, bu üç albümün sırasıyla boca edivermişti. Daha fazlasını kaldıramayabilirdik, o da biz de. 


Sonrasında belki o da rahatlamıştı artık, belki yaş almanın doğal sonucu olarak törpülemişti sivri köşelerini. 2000’lerden bugünlere dek yayınlanan albümlerinde o ağır yaşanmışlıkların, derin düşüncelerin izlerini artık albümler boyunca değil ama kimi şarkılarından sürer olacaktık nitekim. “Hay Hay”, “Aşkım Baksana Bana”, “Normal” gibi şarkılarda inceden laf dokunduran, komik, zeki, eğlenceli bir Nazan Öncel vardı. “Hayat Güzelmiş”, “Kış Baba”, “Güya”, “Ceylan” gibi şarkılarda ise, eskisi kadar sert cümleler kurmuyor olsa da hayatın gerçekliğiyle bağlarını hiç koparmadığını, her şeyin farkında olduğunu açık eden bir Nazan Öncel.


2014 yılında yaptığımız röportajda şöyle açıklamıştı bu durumu:  “Bir gün gözümü açıyorum, hava günlük güneşlik, ‘A ne iyi, ne güzel,’ diyerek veriyoruz coşkuyu; ertesi gün, hatta bir saat sonra bile rüzgâr bir tersten esiyor, ne neşe kalıyor ne coşku. Mesela sen iyiysen, ben de iyiyim. Ülkede huzur varsa, biz de ‘şükür’ diyoruz. Mutluluk bende böyle mümkün… Aksi halde hep parçalı bulutluyum. Ben buyum. N'apacaksınız, artık idare edeceksiniz, çare yok. Hayat işte; canımızı ne zaman, nasıl yakacağı hiç belli olmuyor.”


Bu sözlerin ışığında, Nazan Öncel’in 2015 yılında yayınlanan “Aşkitom” adlı şarkısının güneşli günlerine denk geldiğini söyleyebilmek mümkün. Ya da bize güneşli günlerin iyimserliğini hatırlatması için yazıldığını.


Eskiden şarkıları kişisel tarihimize atfeder, yaşadığımız iyi kötü anıların fonunda hatırlardık. Son yıllarda duyduğumuz şarkılar ise ülke tarihinin dur durak nedir bilmeyen çalkantılı gündemiyle hatırlanacak belki de yıllar sonra. Bu satırların yazıldığı günlerde henüz çok sıcak, çok taze bir felaketin bizi nereye götüreceğini düşünmekteyiz kara kara. Tedirginiz, yara bere içindeyiz. Canımız çok acıdı, hâlâ acıyor. 2016 yazı, yaza hangi şarkının damgasını vuracağı tartışmalarıyla hatırlanmayacak ne çare. 


Yazmaya oturduğumda Nazan Öncel’in yeni mini albümünün ne zaman piyasaya sürüleceği de kesinleşmemişti haliyle. Bu yazıyı okuduğunuzda belki çıkmış olur, belki de olmaz. Ama haberini şimdiden vermek istedim. En azından iyileşmenin, iyi kalmak için hâlâ sanata, müziğe, şarkılara tutunanlar, bu uğurda Nazan Öncel’i şifacı belleyenler bilsin diye.


Öncel’in yeni mini albümü “Sakin Ol Şampiyon” adını taşıyor. Albümde aynı adlı şarkının üç farklı versiyonunun yanı sıra “Madalyon” adını taşıyan bir başka sıfır kilometre Nazan Öncel şarkısı daha var. Şarkılar hakkında şimdilik verebileceğim ipucu ise bir kez daha “İyi ki Nazan Öncel var,” dedirtecekleri yolunda. Dahasını şarkıları dinleyince hep birlikte fark edecek ve dillendireceğiz zaten.

TEMMUZ 2016 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

"Baba Bak, Harbiye'deyim!"

BENGÜ KONSERİ HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU 
18 AĞUSTOS 2016


“En büyük hayalimdi Harbiye sahnesinde olmak,” dedi. Kimin değildi ki? İrem Derici’nin de hayaliydi mutlaka, Ece Seçkin’in de. Ama onlar şimdilik seyirci koltuklarındaydılar. Sahnede Bengü vardı. Bengü, Harbiye Açık Hava’da ilk kez konser veriyordu.


Evet, o sahnede solo konser vermek bir prestij, bir rüştünü ispatlama vesikası kuşkusuz. Bir zamanlar Rumeli Hisarı için de aynı şey söylenirdi. Şimdilerde Rumeli Hisarı sahnesinin ortasında bir mescit var. Harbiye Açık Hava ise şimdilik müzik sektörünün “kaptan köşkü” olmaya devam ediyor. Bundandır ki Bengü gururlanmakta da heyecanlanmakta da haklıydı. Bana da Harbiye’den gün verseler, ben de gururlanır, heyecanlanır, sonra alır yaylılarımı, nefeslilerimi, dansçılarımı, dumanlar, sisler, ateşler, iki ay çalışılmış danslar derken atıverirdim kendimi sahneye. Bengü de aynen öyle yapmıştı nitekim.


“Masraftan kaçınmamak” diye bir klişe var. İlla klişe kurbanı olacaksa insan, bari Açık Hava sahnesinde olsun, değil mi ama? Işıl ışıl, bembeyaz dekor ve kostümler, belli ki çok emek ve para harcanarak yaratılmış o ambiyans boşuna değildi. Bir tiyatro kuralı gereği olarak kullanılan siyah fon perdeleri bile beyaza çevrilmiş, yetmemiş, sahnenin önü, merdivenler, her yer beyaz kumaşla kaplanmış, konseri çeken kameramanlara, sahne görevlilerine bile beyaz giydirilmişti o gece. Bu bir özenin, ince düşünüşün göstergesiydi; olması gerekendi. Altını çizmek lazım. (Sahne tasarımı ve görsel konsept Uğurhan Akdeniz, kostümler ise Raissa Vanessa tarafından yapılmış bu arada.)


Daha döner sahneyi saymadım. Sahnenin ortasına yerleştirilen platformun dönebiliyor olmasını daha doğrusu. Zaten Bengü de dansçılarla birlikte o sahnenin üzerinde çıktı seyirci karşısına. Orkestra “Feveran”ı çalmaya başladığında sahne yavaş yavaş döndü ve Bengü göründü. Yaylılar ve nefesliler dâhil 16 kişilik orkestra gümbür gümbürdü. Bengü’nün beyaz kostümü çok şık, küçük küçük dans hareketleri ise pek hoştu.


“Feveran”ın ardından “Haberin Olsun” ve “Korkma Kalbim”le, tempoyu düşürmeden devam etti ve sonra ilk konuşmasını yaparak Harbiye’de olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. “Sizlerle beni ilk buluşturan şarkı,” anonsuyla “Sen Bir Çiçeksin”e bağladı lafı. Enikonu 16 sene geçmiş tabii bu şarkının üzerinden. Çok iddialı, çok büyük oynamıyor görünse de o 16 senede bir konseri sürükleyecek kadar çok bilinen, sevilen şarkı seslendirmiş olmak taşımıştı Bengü’yü bu sahneye nitekim. Şarkılar artarda geldikçe fark ettim bunu. “Aaa evet bu da vardı,” dedim kaç defa. Birçok şarkıyı da eşlik edecek kadar biliyor olduğumu fark ettim.


“Sen Bir Çiçeksin”de küçük bir dans gösterisi de yaptı Bengü. Siyahi bir abi ile beraber. Tüm sinema tarihimizin en absürd sahnelerinden biri geldi gözümün önüne ister istemez. Hani Suçlular Aramızda filminde Ekrem Bora, Leyla Sayar’la tartışırken, Bora’nın Sayar’ın aşığı olduğunu iddia ettiği beyaz donlu siyahi abi bir kenarda sürekli dans eder ve arada bir lafa karışır ya. Çok acayiptir, tövbeler olsun! Şu Yeşilçam filmleri nasıl izler sürdüyse artık imgelem dünyamıza, olmadık yerden çıkıveriyor işte; yoksa Bengü ve siyahi abinin dansında o derece absürd bir şey yoktu tabii. (Dansçı Kübalıymış bu arada, adı Lazaro imiş ve Bengü o dans gösterisi için iki hafta salsa dersi almış.)


“Sen Bir Çiçeksin” hiç kesilmeden “”Gel Gel” ve “Aşkım”a bağlandı. Bu son şarkıyı Bengü vokalistleriyle birlikte söyledi. Vokalist demişken… Sahne üzerinde üç kadın vokalist eşlik ediyordu Bengü’ye ama özellikle bir tanesinin, Dicle Olcay’ın ses rengi o derece Bengü’yü anımsatıyordu ki, Bengü’nün zaman zaman sustuğu ve Dicle Olcay’ın devam ettiği yerlerde Bengü’nün aslında söylemediğini görmesem fark etmezdim.


“Sığamıyorum” söylenirken sahnenin iki yanından sarkıtılan kumaş şeritlere tırmanan iki kadın akrobat, heyecan verici bir gösteri sergilediler. Konser “Gezegen”le devam etti. Bengü belli ki konserin ilk yarısını yüksek tempolu tutmak istemişti. “Ne güzelmiş Harbiye!” dedi sonra mutluluğunu saklamadan. 


Seyirciler arasında oturan İrem Derici’ye, Ece Seçkin’e, Ali Eyüboğlu’na ve Samsun Demir’e teşekkür etti sonra. İrem, üstünde Bengü yazan kırmızı bir şerit bağlamıştı kafasına. Hemen her şarkıya eşlik etmekle kalmıyor, zaman zaman ayağa kalkıp dans ediyordu konser başladığından beri. Konserin sonuna kadar da öyle yaptı zaten. Bu kızın fazla enerjisinden elektrik üretilse ülkemiz kalkınır diye düşündüm bir kere daha ama tabii bunu benim değil devlet yetkililerinin düşünmesi lazımdı.  Şimdilik Bengü’ye verdiği enerji yeterdi.


“Kocaman Öpüyorum”dan sonra bu kez yine seyirciler arasında bulunan Erdem Kınay ve Gülşen Aybaba’ya teşekkür etti Bengü ve ilk yarıyı başladığı gibi “uptempo” bir biçimde, “Hodri Meydan”la tamamladı.


İkinci yarıda Bengü’nün daha alaturka ve oryantal tarafını görecektik; sahneyi dört kişilik Akatay ritim grubunun açması bu yüzdendi. “Sahici” ile başladı bu bölüm ve şarkının sonuna doğru biraz önce akrobatik gösterisiyle izlediğimiz Burcu Yüce bu defa oryantal bir kostümle, oryantal dans yaparak çıktı karşımıza. 

video

Zaten konserin bütününde koreografi işini de Burcu Yüce’nin üstlendiğini öğrendim yanımda oturan Murat Yeter’den. Murat ve Arsevi Yeter çifti Bodrum’dan sırf bu konser için kalkıp gelmişlerdi. Ancak “Sahici”nin ve hemen ardından seslendirilecek “Yaralı”nın bestecisi Zeki Güner, İzmir’deydi ve gelememişti. Yakın bir zamanda babasını kaybetmişti çünkü. Yine de Bengü, orada olamasa bile Güner’in hakkını teslim etmekten geri kalmadı ve “Benim bu gece bu sahnede olmamın sebeplerinden biridir Zeki’nin şarkıları,” dedi. “Yaralı”ya Metin Can Sarı’nın klarnet solosu damgasını vurdu. Hemen arkasından gelen “Aşkım Aşkım”da ise nefis bir keman solo dinledik ama kimden dinledik onu bilemiyorum, zira Bengü sahnede adını zikretmedi.


Kenan Doğulu’nun “Aşkım Aşkım”ıyla yola ilk çıktığında yanında olan Doğulu’ya bir selam gönderdi sonra Bengü. Şarkının sonlarına doğru kostüm değiştirmek için kulise geçti, şarkıyı vokalistleri tamamladı. Yine maalesef ismini bilmediğim vokalistlerden birinin şarkıya yaptığı üst perdeden final enteresandı.


Bengü “Kapıda Yalnızlık” şarkısını kostüm değiştirmiş olarak seslendirmeye başladığında sahnede bu defa yukarıdan sallandırılmış çemberlerle gösteri yapan iki kadın akrobat vardı. “Unut Beni” geldi peşi sıra. “Bu gece de dolunay var. Dolunayın etkisinden korkarım aslında,” dedi Bengü şarkıdan sonra. İrem Derici bağırdı oturduğu yerden sahneye doğru: “Dolunay senden korksun Bengüüüüü!”



“Ağla Kalbim”in hemen ardından bir kez daha Açık Hava sahnesinde konser veriyor olmanın önlenemez heyecanını paylaşmak istedi bizimle. Seyirciler arasında oturan babasını ve amcasını işaret etti ve “Baba bak Harbiye’deyim!” dedi. Sonra ağlamaya başladı. Tutamadı kendini. İçtendi, samimiydi, rol yapmıyordu. Bu hissediliyordu. 



Daha meşhur filan olmadan evvel, yıllar önce, İzmir’de yaz geceleri babası ve amcası ile birlikte söyledikleri şarkı vardı sırada. “Kalbim Ege’de Kaldı”yı öyle anons etti.Ardından Sezen şarkıları ardı ardına geldi: “Her Şeyi Yak” ve “Zalim”. Peşi sıra ise “İkinci Hâl”. Bu şarkıda Bengü mikrofonunu Ece Seçkin’e uzattı, şarkının bir kısmını birlikte söylediler. “Aldırma Deli Gönlüm”ü söylerken ise bu defa İrem Derici’yi davet etti sahneye. Önceden planlanmamış, spontane anlardı bunlar.

video

Ne var ki ikinci yarıda düşük tempolu şarkıların çok fazla üst üste gelmesi çok doğru bir planlama değildi. Enerji düştü bir miktar. Buna karşın Bengü, performans olarak ilk yarıya göre daha kendinden emindi. Heyecanı azalmıştı belli ki. Söylenmesi zor şarkıları, üstelik tamamen canlı bir biçimde, zorlanmadan söyledi.



Bu sene her Açık Hava konserinin bir yerinde bir birlik beraberlik mesajı verilmesi, ona uygun bir de şarkı söylenmesi adeta gereklilik oldu. Bengü de geri kalmadı ve “Onuncu Yıl Marşı” ile o mesajı verdi. Uzun uzun alkışlandı haliyle. “Saat 3”le sona yaklaşıldı ve “Sığamıyorum”un ikinci kez söylenmesi ile de konser bitti. Bengü döner sahneye çıktı, sahne döndü ve geldiği gibi gitmiş oldu böylece. O esnada ben bu kadar masraf edilip kurulan döner sahnenin konser boyunca sadece giriş ve çıkışta kullanılmış olmasına hayıflanıyordum.


Bir diş macunu ya da çamaşır deterjanı markasını sponsor alabilecek kadar beyaz, bembeyaz, ışıltılı, göz alıcı bir görsellik ve başından sonuna iyi prova edilmiş, çalışılmış, haliyle de hiç aksamamış bir müzikal performans ile tertemiz bir konser izlemiştik. Kaldı ki ufak tefek kusurlar da bunun bir ilk konser olması hasebiyle göz ardı edilebilirdi. Bugüne dek bin konser de vermiş olsanız, Açık Hava’da ilk kez çıkıyor olmak, bir ilk konsere çıkmak demekti zira. Lamı cimi yoktu.


Nitekim Bengü konserden sonra kulis alanında yapılan “after party”ye katıldığında cismen orada ama ruhen orada değil gibiydi. Bir Ajda Pekkan hâli gelmişti üzerine. Herkes onu bir yerlere çekiştiriyor, bir şeyler söylüyor, tebrik ediyor, resim çektiriyor, kameralar parlak flaşlarıyla peşini bırakmıyor iken,  Bengü bulutların üzerinde bir yerlerde “zafer sarhoşluğu” denen şeyi yaşıyordu muhtemelen. Bunu yüz ifadesinden anlamak pekala mümkündü.         


Hayaller er ya da geç gerçeğe dönüşür derler; yürekten ister, azmeder, bu uğurda emek harcar ve güç biriktirir, hiç vazgeçmezseniz şayet. Herkes kendince bir başarı öyküsü bırakır hayata; tabii eğer bırakmak isterse. Kimini bilir, kimini ise hiç bilmeyiz. Herkes görmek istediği kadarını görür, bilmek istediği kadarını bilir çünkü öte yandan. “After party”nin gürültülü kalabalığından uzaklaşıp bir taksi aranırken gecenin sessizliğinde Bengü’nün o sevinçli nidası çınlıyordu hâlâ kulaklarımda: “Baba, bak Harbiye’deyim!” Bence gecenin özeti sadece cümleydi.

AĞUSTOS 2016

18 Ağustos 2016 Perşembe

Dinlediklerim... Ağustos 2016

HEAVY SKY – “DREAMER”


Ankaralı bir grup Heavy Sky; nitekim adı da Ankara’yı çağrıştırmıyor değil. Ankara’da kapalı, kurşuni, ağır olan sadece hava değil atmosferdir aslında. Bundan mıdır bilinmez, Ankara’dan iyi müzisyenler, sıkı gruplar çıkar hep. Heavy Sky’ın prodüktörlüğünü kendi yaptığı ilk albümü “Dreamer” geçtiğimiz günlerde On Air etiketiyle yayımlandı. Bakmayın bunun grubun ilk albümü olduğuna, bu bilgiyi edinmemişken dinlemiş olsanız, buna asla ihtimal vermezsiniz; hatta Heavy Sky’ın bir Türk “rock” grubu olduğuna da.


Batu Akdeniz, Hakan Kılıç ve Çağlar Töngür, “cover” çalarak başlamışlar işe ama “cover” işi onları pek de tatmin etmemiş. Batu’nun besteleri varmış zaten ve kendi şarkılarını yazıp söyleyen bir grup olma arzusu ağır basmış. Mehmet Öztürk’ün de gruba dâhil olması ile Heavy Sky, özgün besteler çalan bir grup olma yolunda ilk adımını atmış. Yeni grupları yakından takip edenler, 2014 yılında videosu yayımlanmış “Unbreakable”ı hatırlayacaktır mutlaka.


O bir tek şarkıyla bile hayli ümit vaat ediyordu Heavy Sky. 2015’de videosu yayımlanan “Broken” ise beklentiyi daha da yükseltmişti. Nitekim şimdi elimizin altındaki albüm, beklentileri boşa çıkarmıyor.


Albümdeki tüm şarkıları Batu Akdeniz yazmış. Henüz yirmili yaşların ortasında olmasına rağmen, olgun bir şarkı yazarı Batu. Çok melodik, bununla birlikte derinlikli ve zekice kotarılmış şarkılar yazmakla kalmamış, dil olarak İngilizceyi seçmiş olmasına rağmen solist performansıyla da zorun üstesinden gelmeyi başarmış. “Hard rock”ın en parlak dönemini yakalıyor dinlediğimiz müzik. Türkiye’de bir elin parmağını geçmeyecek sayıda grubun başarabildiği bir şey bu. Üstelik bunu sadece şarkılarla değil, her bir grup elemanın enstrüman hakimiyeti ve totalde ortaya çıkan “sound”la da yapıyor Heavy Sky. Rahatlıkla dünya pazarına sunulabilecek bir albüm bu. Müzik biçemleri çok farklı olsa da Snakeroot, The Ringo Jets, Nemrud gibi yüzü ülke sınırlarının dışına dönük “rock” gruplarının arasına Heavy Sky’ı da dâhil etmek pekala mümkün.

Bu arada albümün yakın bir tarihte plak formatında yayımlanacağını da plak meraklılarına müjdeleyeyim.

SEKANS4 – “KAYIP KELİMELER KRALLIĞI”


Sekans4 tam bir “yıldızlar takımı” ya da müzisyen ağzıyla söylemek gerekirse “babalar”, hatta ”dedeler” takımı. Bilge Candan, Gür Akad, Zafer Şanlı ve Mert Topel yani Türkiye’de “rock” müzikle ilgili herkesin isimlerini iyi bildiği bu dört “baba”, her birinin ayrı ayrı hayalini kurduğu bir işe soyunmuş ve Sekans4 projesini ortaya çıkarmışlar. Bir grup kimliği altında özgün enstrümantal besteler çalmak yani bir nevi grubun “lead man”liğini çaldıkları enstrümanlara pay etmek.


Yıllardır hem davul çalan, hem de akademik düzeyde vurmalı saz eğitimi veren Bilge Candan, 30 yılı aşkın süredir Türk “rock” müziğinin adı ilk sıralarda anılan gitaristlerinden biri olan Gür Akad, bir bas gitar virtüözü Zafer Şanlı ve yine yıllardır çeşitli gruplar ve müzisyenlerle çaldıktan sonra klavyesiyle Nemrud’a dâhil olan Mert Topel… Bu dört ismi enstrümanlarıyla birlikte yan yana koyduğunuzda zaten bir de solist fazla gelirmiş diye düşünmeden edemiyor insan. Bazen söz de fazla gelebiliyormuş üstelik; olmasa da olurmuş. Sekans4’ün Yavuz Burç Plak etiketiyle yayımlanan “Kayıp Kelimeler Krallığı” albümünü dinlerken bunu açık bir biçimde hissediyorsunuz. (Benim gibi sözsüz müziği hep biraz eksik kalmış sayan bir müzik dinleyicisi bunu söylüyorsa, hafife almayın.)


İsmi geçen dört müzisyen kendilerini tamamen özgür bırakarak, ortak yakaladıkları müthiş uyum ve sinerjinin de gücüyle çalmışlar bu albümde. Ana eksen “rock” ise de, yer yer caza da uğruyor yolları, “blues”a da, “rock” müziğin başka başka duraklarına da. Albüm ile ilgili en güzel tanımı Murat Beşer yapmış zaten kartonet yazısında, üzerine daha güzel ne söylenebilir, bilmiyorum: ““Kayıp Kelimeler Krallığı” tam bir ‘rock’n roll’ lunaparkı.”

NEMRUD – “NEMRUD”


Müzik yazmaya başladığımdan bu yana yeni çıkan albümler gönderilir bana ama ilk kez bir albüm dijitalden ya da CD formatında değil, plak formatında gönderildi geçtiğimiz günlerde. Nemrud’un kendi adını taşıyan üçüncü albümü ilk etapta sadece LP formatında piyasaya sürülmüştü çünkü. Türkiye’de müziğin yıllar sonra yeniden plaktan dinlenmesi, plak kültürünün yeniden konuşulur olması yolunda en özenli ve en titiz işleri yapmış Rainbow45 Records etiketiyle piyasaya sürülen “Nemrud”, nefis kapak tasarımı, kaliteli baskısı, yüksek ses kalitesi ile benim gibi bir plakseveri bayram ettirecek bir albümdü. Albüme şimdilerde CD formatında ulaşmak da mümkün. Bu yazı kaleme alındığında henüz dijital platformlardan edinmek hâlâ mümkün değildi. Ama bana sorarsanız, evinizde bir pikabınız varsa, bu albümün plak baskısını arşivinize mutlaka katın derim.


Nemrud’un üçüncü albümü bu. Şu anki kadrosunda Mert Göcay, Levent Candaş, Mert Topel ve Mert Alkaya’nın bulunduğu grup, “progressive rock” tabir edilen türün yani günümüz Türkiye’sinin müzik yelpazesinde pek de adı anılmayan, ticari bir karşılığı neredeyse hiç olmayan bir türün temsilcisi. Epik, destansı, albüm bazında bir müzikal konu bütünlüğü olan, içinde caz ve klasik müzik öğeleri de barındıran bir müzik türü “progressive rock”. Özellikle ‘70’lerde dünyada bu türün en iyi grupları en iyi işlerini yaparken, Türkiye’de de izdüşümlerini görmek mümkün olmuştu. Anadolu-pop akımına koşut bir biçimde yerel öğelerin de kullanıldığı “progressive rock” örneklerinin en popüler olmuşlarından biri, (başından sonuna olmasa bile kısmen) Barış Manço’nun “Yeni Bir Gün” 33’lüğü idi sözgelimi. Nemrud ise ilk albümünden bu yana tıpkı ‘70’lerdeki gibi, Anadolu müziğinin izlerini süren ama bunu özgün bestelerle yapan bir grup. Analog kayıtlar yapıyor olmaları da cabası.


İlk iki albümleri dünya çapında da ilgi gören ve yakın bir zamanda Türkiye’de yine Rainbow45 Records tarafından plak formatında da basılan Nemrud, bu üçüncü albümünde türün sevenlerini kelimenin tam anlamıyla “uçuracak” bir işe imza atmış.


Albüm, kutsal kabul edilen Nemrud dağının hikâyesini metaforlar yardımıyla anlatırken, mistik ve fantastik öğelerden de yararlanıyor. Bütün hikâye birbirine bağlı dört şarkı ile anlatılıyor. Şarkı sözleri Mert Göcay tarafından yazılmış, besteler ve düzenlemeler ise grubun ortak çalışması ile ortaya çıkarılmış. Albümün CD baskısında “Gods Of The Mountain” ve “Forsaken Throne” adlı şarkıların radyo versiyonları ile de yer aldığını ayrıca belirteyim.


Albümün plak tutkunlarını en çok memnun edecek detaylarından biri de kapak tasarımının Betül Dengi Atlı’ya ait olması. Kapak, kartonet bilgisi okumaya meraklı plak arşivcileri, Betül Dengili Atlı’yı, ‘70’lerde imza attığı plak kapak tasarımları ile hatırlayacaktır mutlaka.

“Nemrud”, Türk müzik piyasasından dünya müzik sektörüne gözü kapalı gururla sunulabilecek bir iş. Türkiye’de ana akım “rock” müziğin büyük yüzdeyle dibe vurduğu bir dönemde bir anti-tez olarak bu tip iyi işlerin çıkması ise umut tazelemek adına sevindirici.

AĞUSTOS 2016 

12 Ağustos 2016 Cuma

"Ay Kafam Çok Güzel!"

HANDE YENER HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
9 AĞUSTOS 2016


“Ay kafam çok güzel,” dedi bir eliyle boynuzunu, bir eliyle mikrofonunu tutarken. Biri çıkıp “Bu neyin kafası?” diye sorsa bir Allah’ın kulu cevap veremezdi. Ki sorunun muhatabı Hakan Akkaya, sahnenin tam önünde, protokol sandalyelerinin arasında zıplaya zıplaya şarkılara eşlik ediyordu o sırada. Hande’nin kafasındaki boynuzlu, acayip başlığı o tasarlamış, Hande de belli ki çok beğenmişti. “Kafam çok güzel,” derken kast ettiği oydu; yanlış anlaşılmasın.


Almışım elime aynı zamanda not defteri olarak da kullandığım telefonumu, atmışım bacak bacak üstüne, çatmışım kaşlarımı, surat iki karış. Arada bir kalemi çeviriyorum sağ elimin parmakları arasında eski işimdeki saatler süren toplantılardan kalma bir derin düşünme ritüeli olarak. Alabildiğine ciddiyim yani. Ne diye kalkıp zıplayayım? Oynamaya mı geldik? Tamam, sonlara doğru su koyverip ayağa kalkmış, hatta yerimde bir takım tempo tutma, salınma hareketleri de yapmış olabilirim ama konserin başından sonuna detay devşirme sorumluluğumu da aksatmadım hiç. Rahat olun, yazacağım hepsini.


Hande Yener’i Açık Hava’da üçüncü kez seyredişimdi bu. Başından söyleyeyim; daha az iddialı, daha doğrusu iddiasını gözümüze, ağzımıza, burnumuza sokmayan bir konser verdi bu kez. Bunun sebebi sahiden sadeleşme niyeti miydi yoksa masraftan kısmak ya da memleketin içinden geçtiği şu karışık günlerde konser hazırlıklarına daha az zaman ayırmış olmak mı onu bilemem. Ben neticeye bakıyorum. İşin şov kısmı şarkıların önüne geçmedi bu defa. Şarkı seçimi de sıralaması da önceki konserlere göre çok daha iyiydi. Konserin “timing”i, akışı ve temposu da öyle.


Konser 21:37’de başladı. Yani hayli geç. Niye mi? Dışarıda güvenlik nedeniyle girişler kontrollüydü. Bir de tıpkı geçen senelerde olduğu gibi bu sene de davetiyelerin verildiği gişenin önünde uzunca bir kuyruk vardı ve çok yavaş ilerliyordu. Bir casus edasıyla kuyruğun arasından geçip giderken konuşulanlara “kulak misafiri” oldum. Sahneye çıkacak dansçıların her birine onar kişilik davetiye kontenjanı verildiği konuşuluyordu, ben duyduklarımın yalancısıyım. 


Bu defa “Mor” klibini anımsatan demir parmaklıklı, kafesli, yangın merdivenli bir sahne tasarımı yapılmış, orkestra elemanları da dekorun içine gömülmüş, meydan Hande’ye ve dansçılara kalmıştı. Onlar da meydanı boş bırakmadıklar zaten gece boyunca. Hande bir kafesin içerisinde sahnenin tavanından ağır ağır inerken orkestra “Mor”u çalmaya başlamıştı bile. Şarkının sahnedeki icrası sadece dekorla değil, Eser West'in sahneye çıkışıyla da klibe gönderme yapar gibiydi. 

video

Hande Yener gecenin başından sonuna dek birçok şarkıda koreografiye eşlik etti. Yani özellikle hareketli şarkılarda (ki çoğunlukla hareketliydi repertuvar bu kez) bir şarkıcıyı çok zorlayabilecek bir işin üstesinden rahat rahat geldi. Belli ki çok çalışmıştı. Tabii şu da var ki, başından sonuna canlı şarkı söylemedi. Mesela (kulağım beni yanıltmadıysa) daha konserin ikinci şarkısında, “Emrine Amade”de “playback” devreye girdi ve konser boyunca yer yer tamamen, yer yerse “half-playback” yapıldığı dikkatli kulaklardan kaçmadı. Zaten canlı çalan orkestranın altyapı desteği de vardı belirgin bir biçimde. İçinde şovun da olduğu konserlerde dünyada da örnekleri olduğu üzere “playback” ya da “half-playback” yapıldığı oluyor elbette, çok da şey etmemek lazım belki. Birebir canlı söylediği şarkılarda Hande’nin performansı “playback”i aratmıyordu ayrıca.


“Emrine Amade”nin ardından “Deli Bile” geldi. Sonra kısa bir “hoş geldiniz” konuşması ve “Vah Vah”. Ardı ardına dört hareketli şarkı ile seyircinin nabzını ele geçirmişti bile Hande. Geçen seneki kopukluklar, şarkı arası boşluklar da yoktu bu defa. Her şarkıda ayrı bir kostüm, ayrı bir cambazlık da yoktu. Bu da şarkılara odaklanmamızı sağladı. Konser boyunca seslendireceği az sayıdaki yavaş şarkıdan biri, “Bilmiyor” vardı sırada. Hande bu şarkıyı sahneden inip, protokolde oturan Altan Çetin’in yanında söyledi, mikrofonu ona da uzattı. “Efsane adam” dedi Altan için. Bu arada Altan’ın albümü de hazırmış ve çok yakında piyasada olacakmış (bir “remix” albümmüş bu.) Onun haberini de aldım konser arasında sohbet ederken.


Bu arada konserden bir gün sonra gazete ve internet sitelerinde çıkan haberlere Altan Çetin’in Twitter üzerinden isyan ettiğini gördüm. Haklı olarak, konserin yarısından fazlasında şarkıları söylenen adamın konser haberlerinde adının geçmemesine içerlemişti. Bu ülkede popüler müzik büyük yüzdeyle magazin gazeteciliğinin ilgi alanına girdi/giriyor yıllardır. Haliyle de işin popüler kültür ya da sanat boyutu değil, magazin boyutu yansıyor haberlere. Basın bültenleri de buna göre yazılıyor. Şarkıların bestecisinin (ki Altan öyle her dakika her yerde görünen, şöhret meraklısı bir adam asla değildir) konseri izlemeye gelen sıradan bir dizi oyuncusu kadar haber değerinin olmaması bu ülkeye mahsus bir garabet maalesef. Bunun da yeri gelmişken altını çizmek lazım.  


“Bilmiyor”dan sonra konserde bir bayrak mizanseni yaşandı. “Mizansen” diyorum çünkü Hande’nin eline kulisten getirilen Türk bayrağı verildiğinde, salonun bir kısmı da konserden önce koltuklara bırakılmış bayrakları eline almıştı. Evet, gazetelerde çıkan haberlere inanmayın; salonun hepsinde yoktu bayrak, sadece ön kısımda, yani kameraların görüntü sahası içindeki alanda vardı. Hande de dâhil bayraklar elde, “Memleketim” söylendi bir ağızdan.

video

Sonrasında bu defa uzunca bir konuşma yaparak protokol sandalyelerinde oturan eşine dostuna teşekkür faslına geçti Hande. Ersay Üner, Mert Ekren, Murat Dalkılıç, Polat Yağcı, Aylin Coşkun, Birol Tokat, Yeşim Salkım, Onur Baştürk ve Ümit Sayın nasibini aldı bu teşekkür faslından. Hande ve Ümit Sayın’ın birlikte bir şeyler yapacağını da öğrendik o arada. Yeşim Salkım’a jest olarak “Hiç Keyfim Yok” şarkısından kısa bir bölümü “acapella” söylemesi de pek hoştu. Böyle sadece ‘90’ların baba şarkılarından, sadece şarkıcılığına vurgu yapan bir albüm yapar mı Hande günün birinde diye düşünmedim değil. Ümit Sayın filan da demişken… “Vazgeç Gönül” filan geldi aklıma… Keşke yapsa.

video

Teşekkür faslından sonra konserin tek oryantal şarkısı "Seviyorsun" geldi ve ardından sahneyi vokalistlerine bırakarak gözden kayboldu Hande. Vokalistler, Özge Öztimur ve Altay Oktar, Ünlü’nün şu meşhur “Rüya”sını söylediler birlikte. Ardından Hande kostüm değiştirmiş olarak geldi ve “Acı Veriyor”u sahnenin sağ ve sol taraflarındaki yangın merdivenlerine çıkarak söyledi. Etkili bir şarkı, etkili bir mizansenle sunuldu böylece. Derken “Kışkışşş” başlamasın mı? İnsanoğlu hatalarını tekrarda ısrarcı olabiliyor tabii bazen. Bizim yapabileceğimiz bir şey, kaçabileceğimiz bir yer yoktu. Mecburen dinledik.


Şarkı bir Şaman ayinini andıran bir koreografi ile seslendirilirken ben konser başlamadan önce arka taraflarda bir yerlerde oturduğunu gördüğüm Taha Özer’i düşünüyordum. Hani Cicişlerle beraber özel uçakla Umre’ye giderken, çarşaflı, ihramlı bir halde poz verip de fotoğrafın altına “Son dönemlerde yaşanan ve ülkemizi etkileyen olumsuz olaylar ve tüm kötülükleri def etmek için dua etmeye gidiyoruz, Allah kabul etsin,” yazan Taha Özer. Meşhur “playboy”umuz. 


Mesela Hande sahneye Taha’yı çağırsa o sırada, cinleri beraber çıkarsalar, olumsuz olayları ve kötülükleri birlikte def etseler şık olmaz mıydı? Olmadı tabii. Hande, Taha’nın orada olduğunun farkında bile değildi muhtemelen. Eskiden gazinolarda şarkıcıların menajerleri salonda kim var kim yok bakar, listesini sahneye çıkmadan şarkıcının eline tutuştururlardı ki gelenleri onore ederken kimseyi es geçmesin. Ama o gazino adabı kalmadı artık tabii. Protokol sandalyelerinde oturan Simge’yi de geç fark etti mesela Hande.


“Kışkışşş”tan sonra “Bodrum” geldi. Bu iki şarkının arka arkaya söyleneceğini bilseydim, bir kahve almaya gider gelirdim diye düşündüm. Kahve içeceğimden değil, bu iki şarkı benim için “coffee break” şarkıları olduğundan. Neyse… “Bodrum” geçen seneden farklı bir mizansen ama aynı koreografi ile bitti gitti ve Hande sahneye Mert Ekren’i davet etti. Mert Ekren “Merhaba Harbiye, eğleniyor muyuz?” diye sorunca ‘90’lardaki Mustafa Sandal enerjisiyle, seyirci bir coştu tabii. O coşkuyla da “Kavuşabilir miyiz?”e geçildi.

video

İki sene önce ve hatta geçen sene de Hande yere göğe koyamadığı Berksan’ı çıkarmıştı sahnesine ama ne olduysa oldu, Berksan gözden düştü sonra. Bakalım seneye Mert Ekren yine buralarda olacak mı diye düşünmeden edemedim haliyle. Müzik magazin aleminde aşklar gibi arkadaşlıklar da saman alevi misali hızlı parlayıp çabuk sönüyor zira.


Hande Yener’in son albümünde ilk kez bir bestesini seslendirdiği Murat Dalkılıç da izleyiciler arasındaydı ve Hande onun şarkısını, “Görev”i seslendirecekti şimdi. Haliyle Dalkılıç’ı sahneye davet etti. Dalkılıç pek nazlandı, hazırlıksız olduğundan, Hande’nin ısrarına rağmen iştirak etmek istemedi şova. 30 Ağustos’ta aynı sahnede kendi konseri olacağını söyledi. 

video

Sevimlilikle sevimsizlik arasındaki o ince çizgiye sıkışıp kalmış bir şımarıklık kokusu geldi burnuma. Sonunda sahnenin kenarına oturdu, eline bir de mikrofon tutuşturulunca mecburen eşlik etmek zorunda kaldı şarkıya. Alkış kıyamet yerine geçti sonra.

video

Sırada “Aşkın Ateşi” ve “Kibir” vardı. “Kibir” aynalı bir dans şovuyla sunuldu izleyiciye (aynı şov geçen sene de yapılmıştı.) Böylece yüksek enerji ve tempoyla konserin ilk yarısı tamamlandı.


İkinci yarı ellerinde mızraklarla sahneye çıkmış dansçıların eşliğinde, “Bu Kafayla” ile başladı. Şarkı benim tahmin ettiğimden daha fazla benimsenmiş ve sevilmiş. Seyirciden aldığı reaksiyonu görünce buna kani oldum. Mızraklı dansçı meselesi ise aslında gecenin bütününü sürükleyen konseptin bir parçasıydı. Hande bir savaşçıydı. Bütün o kostümler ve gece boyu değişmeyen saç modeli, koreografinin sertliği, aynı sertlikteki ışık kullanımı, ara ara parlayıp sönen ateşler filan hepsi bir Tomb Raider atmosferini tamamlamak içindi. 


Doğrusu bu ya Hande Yener’in konser boyu enerjisi de Lara Croft’u aratmadı. Hatta dans ederken yorulmayı bir kenara bırakın, zaman zaman sahnede koştu, zıpladı, hopladı. Ara esnasında kuliste çevresindekilere “Ne yaptım ben sahnede?” diye sorduğunu anlattı sonra. O derece kaptırmıştı kendini. Önceki yıllarda konserlerde gördüğüm aşırı hırs ve telaşın yerini, dozunda bir kendinden eminlik almıştı bu defa. Sezar’ın hakkı Sezar’a.


Sırada “Romeo” vardı ve o da yine geçen seneki demir parmaklıklı koreografi ile seslendirildi. Konserin ikinci yarısına baştan aşağı Swarovski taşlarla kaplı lame bir kostümle çıkmıştı Hande. Ancak daha ilk şarkıdan itibaren kostümün taşları dökülmeye başladı ve Hande dans ettikçe ışıl ışıl taşlar saçıldı her yere. Öyle ki bir süre sonra sahnenin üstü taşlarla dolmuştu ve dansçılardan birinin kayıp düşmesi an meselesiydi. “Kelepçe”de bu riskle söylendikten sonra ışıklar kararınca iki görevli hızlıca sahneyi temizlediler. O esnada orkestra bir sonraki şarkının “into”suna girmişti ve tuhaf bir biçimde şarkının ritmi ile temizlik görevlilerinin hareketleri uyum sağladı ve sahne temizliği şovun bir parçası oluverdi. Seyirci de güldü doğal olarak. O sırada sahneye çıkan uzun, tahta bacaklı adam (dansçı) da bu komikliğin üzerine geldi, iyi oldu. Tabii uzun bacaklı adamdan da anlaşılacağı üzere sırada “Sebastian” vardı.


Salonda en çok kıyamet koparan şarkılar ardı ardına geldi sonra. “Sebastian”, “Alt Dudak”, “Kırmızı”, “Ya Ya Ya Ya”. Bu şarkıdan sonra kısa bir süre ortadan kaybolan Hande, “Yalanın Batsın”a farklı bir kostümle ve yazının başında bahsi geçen boynuzlu başlıkla girdi. Bu arada bu şarkının yeni düzenlemesi çok iyiydi. Şarkı bugün bu haliyle yeniden piyasaya çıksa, kimse 2000 yılında bestelendiğini hatırlamaz, o derece.

video

“Acele Etme”, “N’aber”, “Hani Bana” ardı ardına söylenirken bütün salon bir daha oturmamak üzere ayaklanmıştı çoktan. Geçen seneki konserlerin en büyük eksiği giderilmişti böylece. Tansiyon giderek yükselmiş bir daha düşürülmemişti. Öyle ki Hande “Yoruldunuz mu?” diye sordu seyirciye ve “Hayır,” cevabını alınca, “Bir ateşim daha var,” dedi. “Kendi yapımım,” diye anons etti oğlu Çağın Kulaçoğlu’nu. Sahneye getirilen “dj” masasının arkasına geçen Çağın’ın gelişiyle birlikte ortam Sebastian Beach’e bağladı, ses yükseldi, ritim arttı. “İki Deli”nin Serdar Ortaç’sız versiyonu ve “Biri Kaybediyor” anne-oğulun performansıyla sunuldu izleyiciye. Tabii ki Hande “playback” yaptı bu şarkılarda, o sırada da oğluyla karşılıklı dans etti.

video

İnsan baba olunca böyle görüntüler karşısında ister istemez bir sevgi kelebeğine dönüşüp, duygulanıveriyor. Bir de konser boyu yan gözle sol tarafımda bir yerlerde oturan Çağın’ı gözlemlemişim. Sosyal medya paylaşımlarında egosu kendinden önce büyümüş izlenimi veren genç adamın annesinin şarkılarına eşlik edişini, o coşkusunu, içtenliğini görmüşüm. Annesinin sahnesine “dj” olarak çıkınca yanımda yöremdeki herkes gibi ben de ayaklanmış, olduğum yerde ufak ufak salınıyorken bir yandan da nemli gözlerimi silmiş olabilirim çaktırmadan (üstüne üstlük bizim kızı da iki gün önce yolculamışız ya yaşadığı ülkeye.) “İki deli bir araya gelmemeliydik,” şarkısında bile hicranlanabilmek için önce baba olmalı, sonra da benim yaşlarıma gelmelisiniz; o yüzden halet-i ruhiyeme şimdiden gülmeyin isterseniz.


Çağın’ın ve “dj” masasının sahneden çekilmesinden sonra dansçılar geri geldi ve konser başladığı gibi, yani “Mor”la bitti. “Bis” olmadı. Enteresan bir biçimde o coşkulu seyirci daha fazlasını istemedi Hande’den. Sanırım enerjinin doğru kullanımı ile ilgili bir şeydi bu. Doymuştu seyirci. Dozunu almıştı. Protokolde gördüğü ünlülerle resim çektirmek ve mümkünse kulise de girmek için çabalayan gençlerin arasından atanamamış Hakkı Devrim edasıyla geçip çıkışa yöneldim.


“Yaş ilerledikçe artık romantik olamıyorum,” demişti Hande konserin bir yerinde. “Evet, duygusal bir insanım. Sık sık ağlıyorum. Mutlu olunca, hüzünlenince… Ama hiç romantik bir insan değilim.” Biz onu anlamıştık zaten seçtiği şarkılardan. Zaten bu aralar romantik olacak ne halimiz ne de mecalimiz vardı. Biraz gündemden uzaklaşmak, biraz eğlenmek, hatta “kopmak” istemiştik. Eh, konser de bu anlamda hayal kırıklığı yaratmamıştı neyse ki. Boynuzumuz yoktu belki ama artık bizim de kafamız güzeldi. Evlerimize dönebilirdik.

AĞUSTOS 2016