Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

24 Mayıs 2015 Pazar

Ses Dergisi Yazıları (Nisan 2015)

53 YIL ÖNCE SES

Yeşilçam’ın ve gazino sahnelerinin şöhretleri baharı nasıl karşıladı? Genç aktris Sevim Emre’nin idealindeki erkek tipi ne? Dansöz Peri Han, nasıl “Romalı” Perihan Oldu? Bu ay 1962 yılından Ses dergilerinin sayfaları arasında dolaşıyoruz.  

BAHAR GEZİNTİLERİ


Ses dergisi, 1962 baharını şöhretlerin piknik haberleriyle karşılamış ve habere “Bahar Gezintileri Başladı” başlığını uygun görmüş. Habere göre Çolpan İlhan, Sadri Alışık ve oğulları Kerem ile dönemin popüler şarkıcılarından Rüçhan Çamay, film yapımcısı eşi Turgut Demirağ ve küçük kızları Melike Demirağ hep beraber  bahar havası almak için Belgrad ormanına pikniğe gitmişler. 


Haber şöyle devam ediyor: “El ele tutuştular, ağaçların arasında dolaştılar. Güneş bir açıp bir kapıyordu. Bahar çiçeklerinin ise güneşi, gölgeyi umursamayan görünüşleri vardı.”


Ne ki, bu güzel piknik, aniden bastıran sağanak yağmur nedeniyle hüsranla sonuçlanmış. Tıpkı Zeki Müren ve Gönül Yazar’ın baharın tadına varmak için çıktıkları Boğaz sefası gibi…


“Zeki Müren ile Gönül Yazar, Boğaz yoluna çıktıkları zaman, hava günlük güneşlikti. Bir ağaç altında oturup, güzel şarkılar dinlemeyi düşünüyorlardı. Bir parça peyniri de bir dilim ekmeğe katık ettiler mi, baharın tadını çıkaracaklardı. Bir yağmur damlası, onların hayallerini bozuverdi.”


Yağmur nedeniyle yarıda kalan her iki piknik hikâyesi de o kadar dramatik bir biçimde anlatılmış ki haberde, insanın gözleri yaşarıyor. O vakitler üzülecek daha başka mevzularımız yoktuysa demek…

“ŞEYTAN ÇEKİCİ” AYŞECİK


Derginin “sinekten yağ çıkaran” bir başka bahar haberi de günün sevilen çocuk yıldızı Ayşecik üzerine kurgulanmış. Şöyle deniliyor haberde: “Nisan, mayıs bayram aylarıydı. Çocuk Bayramı biter, Bahar Bayramı başlar, onu Gençlik Bayramı takip ederdi. Ayşecik de çocukluğunun en güzel baharını sürüyordu. Gülüyor, oynuyor, koşuyordu… Hayat ve Ses dergilerinin röportörlerinin kullandığı motosiklet çok hoşuna gitmişti. ‘Bu motosikleti tek elimle iterim,’ dedi. Uğraştı, didindi, yerinden bile oynatamadı.”


SEVİM EMRE


Yıllardır Orhan Gencebay’ın hayat arkadaşı olarak tanıdığımız Sevim Emre, 1962 yılında henüz 18 yaşında, genç bir film yıldızı. 1960 yılında Türkiye güzeli seçilmiş, ardından Yeşilçam’a ayak basmış. 


Haberde idealindeki erkek tipinin yeşil gözlü ve uzun boylu olduğunu ifade eden genç yıldız, müzikte alaturkayı tercih ettiğini, Kerime Nadir romanları sevdiğini ve fala inandığını da söylemiş.


Gelecekten çok umutlu olduğunu da sözlerine ekleyen Sevim Emre, Taksim ve Gezi Parkı civarında Ses dergisinin foto muhabiri Tamer Güvenç’in objektifine baharlık pozlar vermiş.

“ROMALI” PERİHAN


Şimdilerde her ne kadar “Prenses” ve “soprano” olarak anılmayı tercih etse de, Perihan Hanım’ın henüz şarkı söylemeye başlamadan ve de “Romalı” lakabını almadan evvel, Beyrut ve Kahire’de dansözlük yaptığını, 1962 yılından bir Ses dergisinin haberinden öğreniyoruz.


Haberde şöyle deniliyor: “18 Mart 1944’te dünyaya gelen Peri Han, siyah saçlı, siyah gözlü, güzel bir kızdır. Beyrut ve Kahire’de olduğu gibi İtalya’da da kıvrak danslarıyla çabuk şöhrete erişti. Mevsimine göre, turistlerin akın ettikleri bölgelerdeki lokallerde çalışmaya başladı. Oryantal dansları olduğu kadar modern dansları da gayet iyi yapmaktadır.”  



Romalı Perihan’ın elinde Ses dergisi ile verdiği pozun altına ise şu not düşülmüş: “Bugüne kadar okuduğu kitapların haddi hesabı olmadığını söyleyen genç sanatkâr, fotoğrafta Ses’i tetkik ederken görülüyor.”


MÜZİK GÜNDEMİ NİSAN 2015

ÇELİK’İ ANLAMAK


Geçen ay Çelik soyundu. Biz de yapabildiğimiz kadar şakasını yaptık, komiğini çıkardık, sonra da unuttuk gitti. E artık böyle bu işler. Hatırlarsanız, bundan dört beş yıl önce Hilal Cebeci sosyal medyada “panpiş”lerine cömert pozlar verince günler, haftalarca konuşulmuştu. Şimdi birkaç saatte tüketiliyor o mevzular. Üstelik Çelik de bir Hilal Cebeci değil, takdir edersiniz.


Kendini, müziğini yenilemeyip, geliştirmeyip, zamanın gerisinde kalıp sonra bir de anlaşılmadığından dem vurmak, soyunarak dikkat çekmeye çalışmak da neyin nesi? Anlaşılmayacak bir şey de yok ortada. Nitekim o meşhur çıplak pozun ortaya çıkmasından birkaç gün sonra Çelik’in iki yeni şarkısı dijital platformlara düştü. Bildiğiniz ‘90’larda kalmış Çelik. Söz, müzik, icra… Her şeyiyle yirmi yıl önce yapılmış gibi. Bu şarkılarla değil soyunmak, derisini yüzse faydasız.

YENİ ALBÜMLER


Geçtiğimiz ay müzik marketler açısından bereketliydi. Teoman ve Mabel Matiz’in uzun süredir beklenen albümleri çıktı piyasaya. Teoman 2011 yılından beri yeni şarkılardan oluşan bir albüm yapmamıştı. Mabel Matiz’in ise ikinci albümü “Yaşım Çocuk”un üzerinden geçen iki senede bir hayli yol almıştı. “Gök Nerede?” adlı yeni albüm ister istemez ilgi uyandıracaktı ki öyle de oldu. Özge Fışkın ve Ogün Sanlısoy da yeni albümleriyle epeydir durgunlaşan “rock” müzik piyasasına hareket getirdiler geçtiğimiz ay.


DOĞUŞTAN ŞÖHRETLİ ÇOCUKLAR


Sezen Aksu’nun oğlu Mithat Can Özer, 2012 yılında Pis’ton grubuyla ilk kez dinleyici karşısına çıkmıştı. Şimdilerde ise ilk solo albümünün habercisi “İnşallah” adlı şarkıyla adından söz ettiriyor.


İbrahim Tatlıses’in oğlu İdo Tatlıses ise 2014 yılında önce bir mini albüm, ardından da bir tekli yayımlamıştı. Şimdilerde üç şarkılık yeni mini albümüyle kendini müzik piyasasında kabul ettirmeye çalışıyor. Hayır, babasının sesine hiç benzemiyor sesi. Üstelik müzik tarzı da çok farklı. Şöhretli anne babaların çocukları kendi ayakları üzerinde durmak için fazladan bir çaba harcamak zorunda kalıyorlar mecburen. Mithat Can Özer bunu başaracak gibi görünüyor. Ama şayet İdo Tatlıses için müzik geçici bir heves değilse, biraz daha zamana ve çabaya ihtiyacı var gibi gözüküyor.  

FİLM MÜZİKLERİ


Tıpkı yurt dışında olduğu gibi, bizde de artık sinemalarda vizyona giren filmlerin “soundtrack” albümleri anında satışa sunuluyor.  Karışık Kaset, Unutursam Fısılda ve Hadi İnşallah filmlerinin “soundtrack” albümlerinden sonra geçtiğimiz ay da 8 Saniye ve Bir Varmış Bir Yokmuş filmlerinin müzikleri konuşuldu. Bir Varmış Bir Yokmuş filminin albümünde başrol oyuncularından Mert Fırat tam dört şarkıyı solo olarak, bir şarkıyı da diğer başrol oyuncusu Melisa Sözen’le birlikte seslendiriyordu. 8 Saniye filminin albümünde ise Şebnem Ferah’ın yeni bir şarkısının da yer alması ilgi çekti.


Keşke bu “soundtrack” modası Türkiye’de eskiden de var olsaydı da, bizler o unutulmaz Hababam Sınıfı filmlerinin, Arabesk gibi, Renkli Dünya gibi müzikal yerli filmlerimizin şarkılarını bugün filmlerin ses şeritlerinden değil de, temiz kayıtlarla albümlerden dinleyebilseydik.


BU AY NEREYE GİDELİM?

Nisan ayında Andrew Lloyd Weber’in klasikleşmiş müzikallerinden biri daha Broadway prodüksiyonuyla Türkiye’de. The Phantom Of The Opera müzikali, Zorlu Center PSM’de 8 Nisan ve 26 Nisan tarihleri arasında sahnelenecek.


Duman 10 Nisan’da Adana’da Çukurova Üniversitesi Açık Hava Tiyatrosu’nda, 11 Nisan’da Gaziantep Kalender Plaza’da, 18 Nisan’da ise İzmir Arena’da hayranlarının karşına çıkacak. İzmirliler 25 Nisan’da ise Kültürpark Açık Hava Tiyatrosu’nda Mustafa Ceceli’yi ağırlayacaklar. Adanalıları ise 21 Nisan’da HiltonSa’da Sıla konseri bekliyor.


Sezen Aksu şarkıları ile 40 yıllık bir yolculuğa çıkmak isterseniz, müzik direktörlüğünü Cenk Erdoğan’ın koreografisini Zeynep Tanbay’ın, yönetmenliğini ise Cüneyt Özdemir’in yaptığı Sezen’li Yıllar şovu 11 Nisan’da Volkswagen Arena’da sizi bekliyor.


Fas kökenli Fransız müzisyen Hindi Zahra Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında iki gün İstanbul’da olacak. Zahra’nın müziğini sevenler 20 ve 21 Nisan tarihlerinden birinde Babylon’a mutlaka uğramalılar.


MART 2015

17 Mayıs 2015 Pazar

Dinlediklerim... Mayıs 2015

ULAN - "DUA TARLASI"


İki lise arkadaşı olan ve 1999-2003 yılları arasında birlikte müzik yapan Volkan Diyaroğlu ve Ziya Levent Aybay, o günlerden kalan ve geçen zaman içerisinde biriktirdikleri şarkılarını bir albümde toplamaya 2014 yazında karar vermişler. Ziya Levent Aybay, İstanbul’da reklam sektöründe çalışırken, Volkan Diyaroğlu İspanya’da resimle uğraşmış yıllar boyunca. Ve sonra tüm bu hayat deneyimlerini ve her şeye rağmen bir kenara atmadıkları müzik birikimlerini Ulan adını verdikleri bir grup olarak “Dua Tarlası” adlı bu albüme dökmüşler. “Dua Tarlası”, geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle raflarda yerini aldı.


Neresinden baksanız enteresan bir albüm bu… Öncelikle Türkiye’deki “rock” kategorisinde bir yere oturtmak zor. Önceleri popa alternatif bir yol izleyen “rock” müzik, nicedir poplaştı zira memleket sınırları dâhilinde. Bu albüm bu eğilime hem teknik, hem de artistik bakımdan sırtını dönüyor ve bir nevi ülkede yapılmakta olan “rock” müziğin alternatifini sunuyor.

İspanya’da yapılmış “mix” ve “mastering”, Türkiye standartlarının çok dışında öncelikle. Grup bunu özellikle tercih etmiş ve genellikle aynı stüdyolardan, aynı isimlerin elinden çıkan ve haliyle birbirine çok benzeyen işlerden uzak durmaya çalışmış. Bunu başarmış da. Alışık olduğumuzun aksine, solist sesi enstrümanlardan daha ön planda değil mesela Ulan’ın şarkılarında. Hatta enstrümanlardan biri gibi. Bu sadece “mix” marifeti değil ama. Şarkıların tamamında bildik şarkı sözü kalıplarının dışına çıkan, şiire daha yakın duran, az kelimeyle ve hep kısa cümlelerle yazılmış yalın şarkı sözleri var. Ve bu sözler melodilerin içine o kadar sinmiş ki, ayırmak mümkün değil gibi.


Şarkı sözlerinin temel izleği, yaşadığımız coğrafyadan ve tarih aralığından bağımsız olarak insanın yeryüzündeki varlığı, hayat ve zaman kavramları. Böyle bir konu bütünlüğü var başından sonuna dek. Hâl böyle olunca, şarkı sözlerini başından sonuna dek uzun bir şiirin parçaları gibi okumak da mümkün.

Albümü farklı kılan bir başka unsur da özellikle gitar tonlarında yakalanan saykodelik tınılar. Benim kişisel dinleme tercihi olarak, “rock” müzikte çok tat aldığım, çok sevdiğim bu tınılara öykünen çok grup oldu bugüne dek güncel Türk “rock” müziğinde ama bu denli gerçeğini yapabilen pek olmadı.


Grubun klipte görünmemesi, sektörün olağan “PR” yöntemlerini kullanmaması, albümün fotoğrafsız, minimalist bir kartonet tasarımıyla satışa sunulması gibi tercihler de eklenince, “alternatif” tabiri tam karşılığını buluyor Ulan’da.

Albümdeki tüm düzenlemeleri Volak Diyaroğlu yapmış. Ziya Levent Aybay’ın yazdığı “Hafriyat” adlı şarkı dışındaki 11 şarkının söz ve müzikleri de Diyaroğlu’na ait. Müzik danışmanlığı ve prodüktörlüğü ise ülkenin sayılı müzik yazarlarından biri olan Ali Deniz Uslu üslenmiş ki Uslu’da, grup elemanlarının eski arkadaşı olarak, bir nevi “aileden” bir prodüktör olmuş.


7:13’lük süresiyle senfonik “rock” sınırlarında dolaşan “Durdurun”, ilk klip şarkısı “Kaybolduğumda”, yaşam bir hafriyat” metaforuyla dinleyeni düşünmeye davet eden “Hafriyat” albümün öncelikle dikkat çeken şarkıları.

Kolay dinlenilir, kolay hazmedilir, kolay dile dolanır bir müzik değil Ulan’ın müziği. Ama mutlaka kulak kabartılması, sadece dinlenilmesi değil, üzerine kafa yorulması gerekenlerden.

ARS LONGA - "GÜNLER"


Ars Longa’nın hikâyesi birçok “rock” grubunun hikâyesinden çok da farklı değil aslında. Değişik elemanlarla süregelen bir zaman diliminde internete konulmuş kayıtlar ve sahne performanslarıyla kazanılmış “gizli” bir ün, uzun bir zamana yayılan albüm kayıt süreci… Ars Loga’nın ilk albümü “Günler”, nihayet, takvimler Mart 2015’i gösterdiğinde yayımlandı. Grubun şu anki kadrosu Sinan Çulhaoğlu, Uygar Çehreli, Berat İşçioğlu ve Nihal Saruhanlı’dan oluşuyor ki Çulhaoğlu ve İşçioğlu aslında grubun da kurucuları. Albüm kayıtlarında ise Emre Malikler, Tufan Büyükgüngör, Can Güngör ve aynı zamanda prodüktörlüğü de üstlenen Umut Gökçen de çalmış. Zaten prodüktör olarak Gökçen de Ars Longa’yı bir gruptan ziyade, bir “proje” olarak tanımlamayı tercih ediyor.


Uzun bir zaman dedim ya, sahiden de albüm, 2013-2015 yılları arasında, yani iki yılda ve altı farklı stüdyoda kaydedilmiş. Basın bülteninde bu durum şu cümlelerle özetleniyor: “Günler, kayıt sürecinin uzayışıyla, bir şekilde kendi kendinin hikâyesi haline geldi. Üstünden mevsimler, müzisyenler, sevinçler ve hüzünler, Hakan Ormanlar, Hrant Dinkler, yolculuklar ve konserler geçti.”

Hipokrat’ın “ars longa, vita bravis (sanat uzun, hayat kısa)” özdeyişinden ismini alan Ars Longa, bu ilk albümünü dijital platformlarda kendi hesabına satışa sunmuş. Sanırım dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu yöntem zamanla daha fazla grup/şarkıcı tarafından benimsenecek zira “label” sahibi müzik firmalarının müzisyenlere albüm çıkarma noktasındaki katkısı giderek azalıyor, görünmez hale geliyor ve hatta tam tersine, bazen zararı bile olabiliyor.


Albümde 10 şarkı var. Bunların büyük kısmı, grubun yıllar içerisinde takipçilerince bilinir hale gelmiş şarkılar. Mesela 2007 yılında yayımlanan “Türkiye’den Alternatif Sesler” adlı karma albümde yer almış “Gözyaşı Şişesi”, mesela internette çok dinlenilmiş, konserlerde çok çalınmış, söylenmiş “Gerçek Aşk Bekler”, “Ceviz Renk Sandıklar”, “İstanbul Uyurken”… Haliyle her biri pişmiş, demlenmiş, durmuş oturmuş şarkılar. Acemi ya da amatör tınlamıyor zaten albüm başından sonuna dek. Bir tek şey hariç… O da solist Sinan Çulhaoğlu. Çulhaoğlu her ne kadar kendi yazdığı şarkıları söylüyor olsa da, solist olarak yeterince ağırlığını koyamıyor ve her şeyiyle çok iyi bu grubun yumuşak karnı ister istemez solisti oluyor.


Bunu bir kenara koyarsak, kâh Pinhani’nin, kâh Mor ve Ötesi’nin ilk dönemlerini anımsatan, sıcak, samimi ve içi dolu şarkılarla albüm, Türkçe “rock” piyasasına taze bir nefes aldıracak türden. İstanbul’da 1925’den 2014’e kadar yayın hayatını sürdüren ve Yunanca olarak basılan, ancak 2014’te kapanmak zorunda kalan gazeteden adını alan “Apoyevmatini” başta olmak üzere, “Gerçek Aşk Bekler”, “İstanbul Uyurken”, “Gözyaşı Şişesi” gibi her biri kendi içinde hem şarkı sözleri, hem de müzikal içerik bakımında çok zengin, çok katmanlı, iyi yazılmakla kalmamış, iyi de çalınmış şarkıları, eğer eli yüzü kirlenmemiş “rock” sevenlerdenseniz, sevmemeniz için hiçbir neden yok.


FİKRİ KARAYEL - "ZOR ZAMANLAR"


Şimdilerde eski şanı kalmamış olsa da, My Space bir kuşağın hafızasında yeni, bağımsız, alternatif müzikleri, müzisyenleri, grupları keşfettikleri platform olarak kalacak. Nitekim bugün de yeni albüm çıkaran bir ok grubun/müzisyenin geçmişinde My Space sayesinde şöyle ya da böyle adını duyurmuşluk, tanınmışlık hikâyesi var. Fikri Karayel de bunlardan biri.


Kıbrıs doğumlu Fikri Karayel, yaşamının bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş, üniversite eğitimini de orada, bambaşka bir alanda alırken, kendi deyimiyle “genlerinde kodlu” müzikle yakından ilgilenmeye başlamış. Avrupa’da müziğin ve müzik sektörünün beşiği kabul edilen İngiltere’de geçen yıllar, Kıbrıs’a döndükten sonra da Fikri Karayel’in müzikal gelişimini etkilemeye devam etmiş olmalı ki, ilk “demo” kayıtlarını o dönemde yapmış. Bu kayıtlardan biri, “Şehit” adlı şarkısı Kıbrıs radyolarında çalınır hale gelince, Haluk Levent’in bir şekilde dikkatini ve çekmiş ve Levent şarkıyı, 2010 yılında yayımladığı “Karagöz ve Hacivat” adlı albümünde kullanmış. Bu bir anlamda Fikri Karayel’in ilk profesyonellik tecrübesi olmuş ve My Space kanalına yüklediği “demo” kayıtlarının hatırı sayılır bir ilgi görmesi üzerine, ilk albümü kaydetmek üzere kolları sıvamış.


Fikri Karayel’in Kıbrıs’ta kaydettiği albüme Türkiye’de Dokuz Sekiz Müzik ilgi göstermiş ve Karayel’in bu albümünde de yer alan “Hayal Edemezsin” adlı şarkı 2014 Kasım’ında vizyona giren “Seni Seviyorum Adamım” adlı filmin “soundrack” albümünde kullanılmış. 2015’in Ocak ayında ise “Zor Zamanlar” adı verilmiş ilk Fikri Karayel albümü, Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.


Denilebilir ki yüzü tamamen batıya dönük bir albüm bu. Karayel’in yıllar içerisinde yazdığı şarkılar, Türk müzik piyasasının kurallarını, genel geçer klişelerini pek de umursamıyor. Haliyle de hedef kitlesinin de aynı düzlemdeki müzik dinleyicileri olduğu söylenebilir. Özellikle ilk iki şarkı bu tezi doğruluyor. Albümün bütününden bağımsız olarak, “blues” sularında gezinen bu iki şarkı (“Zor Zamanlar” ve “Döner Başa”) tek başına bir “single” olarak yayımlansa da olurmuş. Özellikle “Zor Zamanlar”, İngilizce sözlerle söylenmiş ve Avrupa’nın kayıt standartlarında kaydedilmiş olsa, dünya çapında bir şarkı olabilecek güçte.


Bu iki şarkıdan sonra ise albüm sonuna kadar pop-“rock” bir çizgide seyrediyor. Özellikle pop tarafının ağır bastığı “Hayal Edemezsin” ve “Beni Bırakma”, ortalama Türkçe müzik dinleyicisini daha kolay yakalayabilecek şarkılar (Ajda Pekkan, ‘80’lerin başındaki Ajda Pekkan olsaydı, “Hayal Edemezsin”i nasıl güzel söylerdi hayal edebiliyorum.) “Trenler” de melodisiyle kulağa kolay takılanlardan. “Keyfinin Kahyası” ilginç sözleriyle dikkat çekiyor. “Küçük Kardeşim” ise küçük gibi görünen ama çok etkili bir şarkı. “Vazgeçilmez” ve “Bir Gün”, “rock” tarafı ağır basan şarkılar. “İntro”suyla birlikte albümde iki “track”lik yer kaplayan “Senden Sonra” ve “Morg”, albümdeki başka birçok şarkı gibi İngiliz pop-“rock” terbiyesinde şarkılar.


Albümdeki bütün şarkıların söz, müzik ve düzenlemelerini Fikri Karayel yapmış. İlk albümünü hazırlayan bir müzisyen için böylesi bir yükün altına girmek kolay değil ama Karayel üstesinden gelmiş gibi görünüyor. Tek problem melodilerin yer yer birbirini andırması ki bu da göz ardı edilebilir bir kusur. Üstelik Kıbrıs şivesini, uzun süre İngiltere’de yaşamış olmanın doğurabileceği aksan problemini her nasılsa halletmiş ve hem şarkı sözlerinde, hem de telaffuzunda Türkçe kullanımı açısından kusur göstermemiş Karayel. Türkiye’de doğup büyüyüp yaşamışların bile İngiliz aksanıyla şarkı söylediğine şahit olurken zaman zaman, bu bile tek başına önemli bir detay.

Sofistike fotoğraflarla hazırlanmış Murat Zengi imzalı kartonet tasarımının kusuru ise şarkı sözlerinin alabildiğine küçük yazılmış olması. Eğer benim gibi şarkı sözlerini şiir gibi okumayı sevenlerdenseniz, yanınıza bir büyüteç almanız lazım.

MAYIS 2015

14 Mayıs 2015 Perşembe

Ahmet & Aslı Jackson Röportajı


Pop müzikte ‘90’lı yıllar denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan “Ah Canım” Ahmet, moda tasarımcısı Aslı Jackson’la birlikte seslendirdiği “Bla Bla” adlı şarkıyla müzik dünyasına geri döndü. 


Tasarımcı olmasının yanı sıra müzikle de hep iç içe bir hayat yaşamış Aslı Jackson’la üç yıllık beraberliğini iş ortaklığına da dönüştüren Ahmet’in birlikte hazırladığı teklinin yapımcılığını Kenan Doğulu üstlenmiş. Aslı Jackson ve Ahmet’le, Mercedes-Benz Fashion Week etkinliğinin yapıldığı İstanbul Karaköy’deki 7 numaralı antrepoda bir araya geldik.



28 Nisan 2015 Salı

Ayşegül Aldinç Röportajı


2010 yılında “O Kız”,  2011 yılında “Li Lal Lal La La” adlı teklileri yayınlanan Ayşegül Aldinç, bu defa bir albümle dinleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Ayşegül Aldinç’le çalışmaları devam eden yeni albümünü, albümün öncüsü yeni şarkısını ve daha fazlasını konuşmak üzere, yıllardır yaşadığı semtte, Cihangir’de bir araya geldik.

Röportajı okumak için bu cümlenin üzerini tıklayabilirsiniz.