Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Depresyondaki Kız, Türkan Şoray ve Oryantal Dans Yapan Küçük Kız Çocuğu...

GÖKSEL HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 
15 AĞUSTOS 2015


Seyircinin “biz hazırız, artık başlayabilirsiniz,” anlamına gelen alkışları üzerine kararıyor ışıklar. Adap bu olmuş. Seyirci geç geldiği, yerine geç yerleştiği için hiçbir konser zamanında başlayamıyor. Neden sonra yerleştiklerinde ise kuliste çoktandır hazır bekleyenlere alkışlarla haber veriyorlar. Önce ışıklar kararıyor, sonra perdede Turkcell reklamı dönüyor, ardından müzik başlıyor, perde açılıyor.


Orkestranın açılış müziğinden sonra asıl şarkı başlıyor ve siyah beyaz kostümüyle sahneye çıkıyor Göksel. Nasıl biliyorsak öyle, hüzünlü, buruk, kırılmış, incinmiş, hani sanki az önce kuliste sevgilisinden ayrılıp da sahneye çıkmış gibi. İlk şarkısının ilk kelimeleri de tıpkı kostümü gibi “Siyah beyaz”; çünkü “Sen Orda Yoksun”u söylüyor. Çok heyecanlı olduğu her halinden belli. Ama şarkının havasından da çıkmıyor heyecanına kapılıp; şarkıdaki kadını sahnede yaşıyor. Konser boyunca zaman zaman yapacak bunu. Seyirciye, kameralara, kendine oynamayacak, bazen de şarkıya oynayacak sadece; şarkı olacak. Bunu Nükhet Duru dışında pek az kimsede, o da zaman zaman görmüşümdür. Etkilenmedim desem yalan olur.


Sahnede 7 kişilik bir orkestra ve 6 kişilik bir yaylı grubu var. Hazır altyapı yok, “half-playback” yok; çok genç ama çok yetenekli müzisyenlerden kurulu orkestranın tamamen organik müziği ve Göksel’in tertemiz sesi var başından sonuna dek. Ses renginin kendine has kırılganlığı, naif şarkı söyleme biçimi sizi yanıltmasın, basbayağı teknik kullanarak ve gayet iyi şarkı söylüyor Göksel sahnede. Yer yer emprovizasyonlar yapıyor, albümlerinde yapmadığı türden oyunlarla şarkılarına farklı lezzetler katıyor. Orkestra elemanlarının yeteneğine dair kanaatim ise konser boyunca iyi çalmalarından değil sadece, bir çoğunun birden fazla enstrüman çalarak, yedi kişilik orkestrayı 14 hatta 21 kişilik orkestraya çıkarmalarından.


“Sen Orda Yoksun”un ardından hiç konuşmadan ardı ardına “Aşkın Yalanmış” ve “Acıyor”u söyledi Göksel. Hoş geldiniz faslına ondan sonra girdi. Albüm kariyerinde enikonu 18 seneyi geride bıraktığını söyleyip sözü ilk albümündeki şarkılardan biri olan “Sabır”a bağladı. Seyirci çoktan onunla birlikte söylemeye başlamıştı bile. O da sık sık mikrofonunu seyirciye doğru uzatmaktan geri kalmadı.

video

Son albümden “Açık Yara” ve hemen ardından da bir önceki albümden “Gidemiyorum” vardı sırada. Bu şarkı esnasında Göksel’in “Işıklarınızı yakar mısınız bana?” çağrısına bütün Açık Hava hiç vakit kaybetmeden cevap verdi ve koca tiyatro bir anda ateş böcekleri basmış gibi oldu. Eskiden biz çakmak yakardık konserlerin böyle duygusal anlarında. Genellikle de elimizi yakardık uzun süre yanık kalan beşinci kalite “çakar çakmaz yanan” çakmaklarımız ısındığı için. O da konserden kalan bir anı olur, acısı çok sürmez, geçerdi. Şimdi cep telefonlarının flaşları aynı işi görüyor ve bu da demektir ki teknoloji romantizmi öldüremiyor.


“Gidemiyorum”un ardından gecenin ilk nostalji sekansı başladı ve “Gülmek İçin Yaratılmış”ın ilk notaları duyuldu saksafondan. Ardı sıra Göksel sahnenin bir köşesine konulmuş otrişleri boynuna dolarken “Sevil de Sevme” başladı. Ve bu nostaljik dakikalar “Dudaklarında Arzu” ve “Başıma Gelenler”le devam etti.


Göksel gibi daha ziyade depresif, hüznü bol şarkılarla hafızalara yer etmiş şarkıcılar için konserlerde bir denge kurmak zordur. Neyse ki bu konserde başından sonuna o denge iyi kurulmuştu. Yavaş ve hareketli şarkıların dağılımı temponun düşmesine hemen hiç mahal vermedi konser boyunca. Mesela “Başıma Gelenler”in yüksek enerjisi, ardından gelen “Gittiğinde”nin hüznünü dengeledi. 


Ama asıl denge esprisi bundan sonra geldi. Çünkü Göksel “Depresyondayım”ı birlikte söylemek için sahneye iki seyirci çağırdı. Gelen iki seyirciden biri Göksel’in son albüm kapak fotoğraflarını çeken ve protokol sıralarında oturan Aytekin Yalçınkaya idi ama olsundu. O, ismiyle müsemma depresif şarkıyı, sahnedeki şarkıcıdan gayri iki seyircinin söyleme çabaları sayesinde gülerek dinledik. 


Meğerse Göksel bu şarkının yıllardır üzerine yapışıp kalmasından ve “depresyondaki kız” diye hatırlanmaktan duyduğu rahatsızlığı böyle bertaraf ediyor, konserlerinde bu şarkıyı illa ki sahneye çıkardığı birileriyle söylüyormuş. Bunu anlattıktan sonra “Ben depresyonda değilim,” dedi gülerek. “Yalnız olabilirim belki ama depresyonda değilim!”


Ardından özellikle pes sesleriyle bir şarkıcıyı sahnede gayet zorlayabilecek “Yalnız Kuş”un üstesinden hakkıyla geldi Göksel ve ilk yarı “Uzaktan”la gayet neşeli bir biçimde sona erdi.


Anlamaya çalıştım. Ne dansçılar vardı sahnede, ne acayip kostümler, ne “led” ekran, ne özel dekorlar… Yine de kapılmış gitmiştik işte Göksel’e ve şarkılarına. Öbür türlüsüne de amennaydı ama böyle de olabiliyordu konser dediğin işte. Bazen şarkıcının kendisi ve şarkılarıyla yarattığı enerji, başka hiçbir takviyeye gerek duymadan alıp götürebiliyordu.


İkinci yarı için perde açıldığında sahnede sadece beş parça alaturka saz vardı. Demek ki şimdi sıra, Göksel’i sosyal medyada ipucunu verdiği alaturka sekansındaydı. Aslına bakarsanız popçuların alaturka sevdasından yeterince irrite olduk yıllardır ama söz konusu Göksel olunca başka bir şey oldu. Sahneye pelerinli kostümüyle bir çıkış çıktı ve “Duydum ki Unutmuşsun”un ilk cümlelerine bir başladı ki biz doğrudan bir Yeşilçam filminin içine ışınlanıverdik. Nasıl ışınlanmayalım? Göksel o dakika bildiğin Türkan Şoray. Hani Yeşilçam filmlerinde o şahane kostümleriyle salına salına şarkılar söyleyen, dudakları titrerken gözleri işve saçan, edalı, havalı, bir içim su Türkan Şoray… Hâl ve tavır olarak tam da öyle… Hem çekingen, ürkek, neredeyse sosyofobik ama bir o kadar da kendine baktıran, hayran bıraktıran…


Galiba Göksel için konserin en zor kısmı buydu. Zira ilk yarıda ne yapsa o heyecanını atamamış, zaman zaman doğrudan hissettirmişti. Şimdiyse rahatlamış görünüyordu. Nitekim ikinci yarı bu rahatlıkla devam edecekti. “Duydum ki Unutmuşsun”un ardından “Elbet Bir Gün Buluşacağız” geldi ve yine nihavend makamından “İçin İçin Yanıyor”la sona erdi alaturka faslı. Tam o coşmuştuk bu son şarkıda oysa. Tadında bıraktı, uzatmadı. Keman virtüözü İlyas Tetik’in aynen bir gazino atmosferinde, assolistin peşinde dolanan kemancılar gibi ayakta durduğu, Göksel’inse kablolu mikrofonla söyleyerek bu resmi tamamladığı alaturka kısmından sonra sazlar sahneden ayrılırken Göksel kuyruklu piyanonun yanına gitmiş, “Kurşuni Renkler”i söylemeye hazırlanıyordu.


“Çok şanslıydım ben, yolum hep iyi müzisyenlerle kesişti,” diyerek şarkının bestecisi Onno Tunç’a bir selam gönderdi öncesinde. Bu şarkıyı tam 30 yıl önce, Şan Tiyatro’sunda, Sezen Aksu’dan ilk kez dinlediğim gece geldi aklıma. Yayınlanmamış bir şarkıydı, daha önce duymamış ama hemen hafızama kazımıştım. Sonra konserin video kaseti çıkınca, hemen bu şarkıyı kaydetmiştim kasete, teybi televizyonun hoparlörüne yanaştırarak. 85’ten 97’ye, yani Göksel’in ilk albümünün çıkışına dek bu şarkı, o kaydıyla başucu şarkılarımdan biri olmuştu. Göksel söyleyince de yakıştıramamıştım. O kadar gençti ki… Şarkının bir orta yaş ve üstü durumu vardı oysa. O da konserde söylemeden önce bunu itiraf etti zaten. Aradan geçen yıllardan sonra, sesinde gerçek anlamını bulmuş gibiydi “Kurşuni Renkler”.


Konser, “Karar Verdim” ve “Aşk Kahrolsun”la devam etti. Ve sonra son albümden ilk albüme geri gittik bir kez daha. “Uzun Uzun Yollar” vardı çünkü sırada. Bu şarkı nefis bir saksafon soloyla renklenirken Göksel kulise doğru süzüldü. Şarkı bittikten sonra da gelmedi. Onun yerine konserin başından beri bateri çalmakta olan Can Güngör oturduğu yerden kalktı ve sahne önüne geldi.


Bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var; Can Güngör, sadece bir baterist değil, birçok albümde aranjörlük ve prodüktörlük yapmış bir müzisyen. Mabel Matiz’in son albümündeki şahane düzenlemeler de onun elinden çıkmıştı. 2015 Şubat ayında ilk solo albümünü “Silik Düşler”i yayımlayan Can Güngör’ün, 2014 yılında 45’lik plak formatında yayımlanmış bir de teklisi var. Albüm ve tekli Olmadı Kaçarız etiketiyle yayımlanmıştı. Olmadı Kaçarız bağımsız bir firma olduğu için genel dağıtım ağında albümlerini bulmak her zaman mümkün olmuyor ancak hem tekli hem de albüm dijital platformlardan, bağımsız plak dükkânlarından ve Olmadı Kaçarız’ın resmi internet sitesinden satılıyor. Henüz dinlemediyseniz, dinlenilecekler/satın alınacaklar listesine almanızı öneririm.


Can Güngör, gitarıyla albüme adını veren “Silik Düşler”i seslendirdi ve şarkının sonlarına doğru kulisten kostüm değiştirmiş olarak geri dönen Göksel de ona eşlik etti. Can Güngör yerine geçtikten sonra ise Göksel konsere “Rüzgâr”la devam etti. Ardından sürpriz bir şekilde “Ah Bir Ataş Ver”in ilk notaları duyuldu. Epeyce düşük metronomla çalınan bu türkü, herhangi bir Ege türküsünün dinleyiciye kolayca geçen coşkusundan biraz uzak kaldı haliyle. Ama Ege’ye boşuna uzanmamıştık. Bu türkünün hemen ardından “Denize Bıraksam” geldi ve konserin en fazla reaksiyon alan şarkılarından biri oldu.


Sanırım bu reaksiyonun da verdiği cesaretle bu şarkıyı söylerken seyircilerin arasına indi Göksel. Gelin görün ki ne üzerine atlayan oldu ne de fotoğraf çektirmek için onu çekiştiren. Zaten konser boyunca hep çok ama çok edepli duran, Göksel ne derse yapan seyirci, o sahneden indiğinde de edebini bozmadı, taşkınlık yapmadı. Buradan çıkardığım sonuç şu oldu: Bana seyircini söyle, sana nasıl bir şarkıcı olduğunu söyleyeyim (ya da tam tersi.)


Hazır buzuki çalmaya başlamışken, arkasını getirmemek olmazdı. Göksel de öyle yaptı ve “Senden Başka”yla Ege turuna devam etti. Haliyle yeni bir nostaljik sekansta başlamış oldu. Önce “Olmaz Olsun”la coştuk, ardından “Hasretinle Yandı Gönlüm”le bir kez daha telefon flaşlarını yaktık. Ardından da kaçınılmaz olarak “Günün Birinde” geldi.


Tam da bu şarkı sırasında not almışım ama aslında konser boyunca çok kez oldu. Göksel sık sık sahnenin sağ ve sol üst kenarlarında duran ve kameraların tespit ettiği görüntüleri yayınlayan “led” ekranlara göz attı. Kendine bakıyordu haliyle, ayna niyetine. Bunu Ajda yapar hep. Ondan sonra ilk kez Göksel de gördüm.


“Günün Birinde”nin sonuna doğru Göksel bir kez daha sahneden kulise girdi. Orkestra şarkıyı bitirdi, sonra oryantal bir parça çaldı ve sonra “Bi’ Seni Konuşurum”un ilk notalarıyla Göksel kostüm değiştirmiş olarak tekrar sahnede belirdi. Ama ne belirmek! Bu kez oryantal dans yapan, oryantal kostümlü bir Göksel vardı karşımızda. İşte konserin en eğlenceli dakikaları da burada yaşandı.


Küçük bir kız çocuğu getirin gözünüzün önüne. Annesiyle beraber komşunun kabul gününe gitmiş. Komşular bunu gaza getirmiş, bu da başlamış oynamaya. Aynı öyle bir yüz ifadesi, öyle bir coşku, neşe. Bir yandan kıvrak figürler yapıyor, bir yandan maharetini sergilemenin coşkusuyla gözlerinin içi gülüyor ama öbür yandan kendisiyle ve yaptığıyla da dalga geçiyor sanki. Elbette Prenses Banu gibi dans etmiyor ama o kadar eğleniyor ki… Biz de eğleniyoruz. O dakika Göksel’in artık depresyonda olmadığına kesinkes inanıyorum. Sahneye çıkıp yanaklarını sıkasım geliyor dahası. Galiba herkes benim gibi düşünüyor ki tezahürat gırla gidiyor. Hele ki şarkının “Bi’ seni konuşurum,” kısımlarında bir bacak atışı var ki… Görmelere seza!


Konser bu şahane şovla sona erdi ama alkış kıyamet sonucu Göksel bir kez daha sahneye çıktı. “Dansöz kıyafetimle geldim,” dedi gülerek. Gitarını boynuna astı ve “Benden Geçti Aşk”ı hem çalıp hem söyledi. Ve sonrasında konser, “Uzaktan”ın tekrar seslendirmesiyle bu sefer gerçekten bitti.


Bu sezon Harbiye Açık Hava’da seçtiğim birkaç konseri izledim ve doğrusunu söylemek gerekirse galiba en çok keyif aldığım konser bu oldu. Her şeyden önce samimiyet vardı çünkü. Duygusu, hüznü, eğlencesi tam dozunda, üstelik müzikal açıdan da tatmin edici bir konserdi. Göksel’i zaten severdim ama bu kez başka bir gözle gördüm, başka bir kulakla dinledim ve galiba bundan kelli sıkı “fan”ı oldum. Nerede sahneye çıksa giderim artık, kaçırmam yani.   

AĞUSTOS 2015

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Ses Dergisi Yazıları (Temmuz 2015)

41 YIL ÖNCE SES

(Ses dergisi Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Ajda Pekkan ve Tarık Akan, Ses dergisi objektiflerine niçin birlikte poz verdi? Yaşından ve boyundan büyük şöhret sahibi liseli genç kız kim? Memlekette yakıt sıkıntısı baş gösterirse ünlü yıldızlarımız ne yapacak? Tüm bu soruların cevapları 1974 yılına ait Ses dergilerinin sayfaları arasında gizli. Buyurun ‘70’lere!

SİNEMADA YENİ BİR ÇİFT


Habere göre Ses dergisi sinema artisti yarışmasının 1963 yılı birincisi Ajda Pekkan ve 1972 yılı birincisi Tarık Akan, birlikte bir film çevireceklermiş. Yönetmen Ertem Eğilmez’in yazıhanesinde bir araya gelen iki yıldız, bir yandan da Ses dergisi objektiflerine poz vermişler.


Ertem Eğilmez, “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar” filminin uyarlaması olacak bu filmin baş aktrisi Ajda Pekkan için bakın neler demiş: “Ajda’yla film yaparken onun bütün özelliklerinden faydalanmak isterim. Avrupalı kadın havasındaki Ajda Pekkan’ı kaldırıp, normal bir Türk kadını özelliğine sokup sunileştirmek istemiyorum. Seyirci Pekkan’dan aşk ve seks isteyecektir.”


Haberin devamında Ertem Eğilmez’in bu fikrini Ajda ve Tarık Akan’ın olumlu karşıladığı ve prensipte anlaşmaya vardıkları da yazıyor. Ne var ki Ajda sonradan filmde oynamaktan vazgeçmiş. Sebebini de şöyle açıklamış: “Evli ama eşine ihanet eden bir kadını oynamak istemem. Sonra filmde benden aşırı seks sahneleri isteniyordu. Batıda olsa bu rolü seve seve kabul ederdim. Ama Türkiye’de hayır.  Durup dururken halkın nefretini neden üzerime çekeyim?”


Haberde Ajda’nın Tarık Akan’ın çorabına doğru elini uzatarak verdiği pozun sebebine ilişkin bir açıklama yok.  


NİLÜFER ADINDA BİR KÜÇÜK GENÇ KIZ


“Şişli Koleji 10 Edebiyat A sınıfı öğrencisi 1404 Nilüfer Yumlu, her akşam yatağına yatarken ertesi günkü derslerinin heyecanını duyuyor,” deniliyor haberde. “Her sabah kitaplarını alıp okulunun yolunu tutuyor.”


Tutuyor tutmasına ama bir yandan da iki senedir müzik dünyasında şöhreti yakalamış bir genç kız, hatta çocuk Nilüfer. “Yaşından, boyundan büyük şöhreti var,” diye boşuna bahsedilmiyor haberde. 


Kim derdi ki o liseli genç kız, hayatlarımızın 43 yılına şarkılarıyla damgasını vuracak ve 60 yaşına geldiğinde de biz onu dinlemeye devam edeceğiz? Nilüfer’in de söylediği gibi: Hey gidi günler!


TEK ÇARE BİSİKLET


O zamanlar tabii şimdiki gibi trafik sorunu da yok çevre bilinci de… Tek dert, yakıt sıkıntısının baş  göstermesi… “Tanrı esirgesin ve hükümetler korusun, bizde de bir yakıt sıkıntısı olsa ne yapardık? Herhalde batılıların yaptığını…”


Haberde “batılıların yaptığı” diye bahsedilen çözüm ise bisiklet kullanmak. “Bir zamanlar bütün dünyanın eğlence aracı olarak kullandığı velespit, günümüzdeki adıyla bisiklet, batının birçok kentinde yeniden moda oluverdi.”



Sırf bu nedenle ünlü yıldızlarımız da bisiklete alışmaya çalışıyorlarmış. ‘70’lerin İstanbul’unda buna ne kadar alışabildiler, orasını bilmiyoruz ama en azından bisikletleriyle poz vermekten geri kalmamışlar. 


Fatma Girik’in o maksi eteğiyle, Barış Manço’nun o günlerde çok meşhur olmuş “Lambaya Püf De” şarkısına atıfta bulunmak maksadıyla elinde tuttuğu lambası ile nasıl bisiklet kullanabildiği ise meçhul.


MÜZİK GÜNDEMİ TEMMUZ 2015

STAR ÇIKARAMAYAN STAR YARIŞMALARI


Önce Pop Star vardı. Allah için iyi reyting yaptı, çok konuşuldu, çok izlendi. Sonra gelsin Akademi Türkiyeler, gitsin Star Avı, Profesyonel ve daha niceleri… 


Sokaktaki insanlardan star yaratma fikri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ilgi gördü ama bizde uzun vadede kalıcı star olabilen pek çıkmadı. Çünkü ne izleyicinin, ne de bu tip yarışmaları ekranlara taşıyanların star aradığı filan yoktu. İzleyici geçici bir süre eğleniyor, yapımcılar da para kazanıyordu. Zaten bir süre sonra da sıkıldık bu yarışmalardan.


Son yıllarda bir tek O Ses Türkiye’nin reytinglerde başarı kazanabildiği aşikâr. Çünkü Acun Ilıcalı, yapımcısı olduğu her televizyon programı gibi bu yarışmayı da asıl amacından azade, izleyenlerin kâh kahkahalarla güldüğü, kâh gözyaşlarına boğulduğu bir şova dönüştürmeyi, elindeki “insan” malzemesini (jüri olsun, yarışmacılar olsun) tepe tepe kullanmayı bir şekilde becerdi/beceriyor. Ne var ki O Ses Türkiye’nin alternatifi olmak üzere start alan X Factor, Ve Kazanan, Sesi Çok Güzel gibi yarışmaların sonu hep hüsran oldu. İşte şimdi de “Rising Star” Türkiye başlıyor.


Bu yazının yazıldığı sırada “Rising Star” Türkiye jürisinde Demet Akalın ve Hülya Avşar’ın olacağı kesinleşmişti ama bu işler son dakikaya kadar belli olmaz biliyorsunuz. Prodüksiyon yine Acun Ilıcalı’ya aitmiş ve yarışma TV 8’de yayınlanacakmış. Haliyle “total” izleyici nabzına göre şerbet bulacak, Acun Medya’ya çokça para kazandıracaktır bir kez daha; aksi düşük ihtimal. Peki bu yarışmadan bir star çıkar mı acaba? Hiç sanmam. Görünen köy kılavuz istemez.


Yarışmalardan söz açılmışken, bir de Mustafa Ceceli ve Bengü’nün takım kaptanları olarak yer alacağı ve Show TV’de yayınlanacak “Kapışma” diye bir yarışma var ki, onun bırakın star çıkarmayı, ömrünün uzun olabileceğini dahi düşünmüyorum.

YAZ GELMEDEN GELEN ALBÜMLER

Geçtiğimiz ayın seçim gündemi, tahmin edilenin aksine müzik piyasasındaki ivmeyi durdurmadı; sadece biraz yavaşlattı. Ani gündem değişikliklerinin en az ekonomi kadar etkilediği bir başka alan olan müzik piyasası, yavaş yavaş bu konularda şerbetlenmeye başladı galiba.


Haziran ayında konsept albümlerin yegane şarkıcısı Şevval Sam’ın “Toprak Kokusu” adlı yeni albümü Kalan Müzik etiketiyle çıktı karşımıza. Sam, tangolardan sonra bu defa türkülere vermiş sesini. Kalan Müzik’in piyasaya sürdüğü bir başka türkü albümü ise tam 35 Ege türküsünü bir araya getiren “Ege’ye Kalan” albümü oldu. Daha önce iki albümlük “Karadeniz’e Kalan” setini yapan Kalan Müzik, bu defa Hale Gür, Tolga Çandar gibi adı Ege türküleriyle özdeşleşmiş isimlerin de bulunduğu bu seçkiyle Ege’ye şahane bir selam çakıyor.


Haziran’ın getirdiği en güzel albümlerden biri de Nilüfer’in “Kendi Cennetim” adlı yeni albümü oldu. Uzun süredir yeni şarkısını duymadığımız Nilüfer’in DMC etiketiyle yayımlanan bu albümünde tam 13 sıfır kilometre şarkı var. Sezen Aksu, Nazan Önce, Şehrazat, Adnan Ergil gibi bir A takımıyla ortaya çıkarılmış “A+” bir Nilüfer albümü bu.


Demet Akalın’ın DMC etiketiyle çıkacak “Pırlanta” adlı yeni albümü de beklenenler arasındaydı. Yıllardır sektörün popüler kanadında lokomotiflerden biri olan Akalın’ın bu albümün de ses getireceği şüphesiz. Yaz başı iyiden iyiye kızışan Gülşen – Hande – Demet rekabetinin varacağı sonucu Akalın’ın albümünün tirajı belirleyecek gibi görünüyor.  


“Yeni bir Serdar Ortaç albümü çıkmadan yaz gelmez,” esprisi yavaş yavaş gerçeklik payını yitiriyor galiba. Zira Ortaç’ın Emre Müzik etiketiyle yayımlanan yeni albümü “Çek Elini Kalbimden” Mayıs sonunda rafa çıktı ama Haziran’ı ortalarken dahi yaz henüz bize yüzünü göstermemişti. O bir yana, yeni Serdar Ortaç şarkılarının eskileri kadar ses getirmediği de bir gerçek. Galiba kendini sürekli tekrar eden Ortaç müziğinden bir parça sıkıldık artık.

HAZİRAN 2015

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Açık Hava'da Ekstra*

FERHAT GÖÇER HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
5 AĞUSTOS 2015


Müzik devam ederken o bir an duruyor, gözlerini dikip sahneden aşağı doğru bakmaya başlıyor. Üstüne alınıyor insan ister istemez, oturduğun yerde bir toparlanıyorsun. Sonra ansızın silkinip kaldığı yerden devam ediyor. Kâh orkestrayı mahir hareketlerle yönlendiriyor, kâh seyirciye pas atıyor. Sonra tanıdık birine, bir göz işaretiyle “gördüm seni, buradasın, hoş geldin,” dediğini hissettiriyor, ardından çok uzaklara bakıyor, söylediği şarkının derinlerinde kayboluyor, adeta transa geçiyor.


Şarkı söylemeyi bu kadar sevdiğini bilmiyordum. Doğruya doğru. Bir şarkıcıyı sahnede şarkı söylerken izlemediğiniz vakit, hakkında yürüteceğiz bütün fikirler biraz eksik kalır. Ferhat Göçer’i sahnede çeşitli defalar izlemiş olsam da, solo bir konserinde ilk defa izledim. Ve hakkındaki fikrim galiba şimdi bütünlendi.


Kimi ünlülerin kaderidir; bir yanda çok sevenleri vardır, bir yanda da nefret edenleri. Ortası yoktur nedense. Ya en başından ya da zamanla oluşur bu algı. Niyesi bilinmez. Ancak tahmin edilir. Mesela çok ama çok fazla görünür olmak, tabiri caizse her taşın altından çıkmak çok kârlı sanılsa da popüler piyasada, uzun vadede zarar vermesi kaçınılmaz olur. Muazzez Ersoy bunun en belirgin örneğidir. Kimisi, söyledikleri ve yaptıklarıyla yerle yeksan eder etrafında oluşan haleyi. Orhan Gencebay misali… Kendini sürekli tekrar ederek sıkıcılaşanlar olur ya da kısa bir süre elde tuttuğu başarıyı bütün bir kariyer hikâyesine yaymaya çalışarak komik duruma düşenler… Velhasıl çeşit çeşittir nedeni.


Görüyorum, okuyorum… Göçer’in bir dönem, yine tabiri caizse her taşın altından çıkmasından sıkılmış olmamız yüksek ihtimal. Ama bundan ziyade, onun “çok bağırarak” şarkı söylemesine tahammül edemediğini yazan, çizen, söyleyen çok kişiye denk geldim. Bir de adam bebek yüzlü değil, “çıtır” değil; hatta mimikleri ve beden dilinde bir parça öfkeli ve hırslı bir ifade var. Hal böyle olunca, alıp pamuklara saracağımız, bakmalara, sevmelere doyamayacağımız “star” algısının bir anti-tezi gibi duruyor. Buna karşın…


Ferhat Göçer tam da tekniğiyle şarkı söylüyor. Diyafram nefesini kullanışı, ses frekansına hâkimiyeti ve beden duruşu bir opera sanatçısından farksız… Haliyle de şarkı söylerken yüksek perdelerde gezinmekten hiç çekinmiyor ve hatta göründüğü kadarıyla bunu seviyor. Ancak bir opera aryasında ya da şan tekniğiyle söylenmiş bir şarkıda gayet etkileyici bu ses frekansı, pop şarkılarda, türkülerde ve  alaturka şarkılarda her zaman aynı etkide tınlamayabiliyor. Hele ki sahnede neyse de, stüdyo kaydında bunu yaptığınız zaman. İşte halk arasında “çok bağırıyor” diye tanımlanan şey tam da o noktada başlıyor.


Ferhat Göçer sahneyi çok iyi kullanıyor. Bir erkek olmanın dezavantajını (görsel malzeme eksikliğini) bertaraf etmeyi iyi biliyor, sahnede yere sağlam basıyor. Orkestrası zımba gibi ve bir ani el hareketiyle “piano” ya da “forte” çalacak, bir şarkıyı bitirip bir diğerine başlayabilecek kadar uyumlu, profesyonel. Sadece bir şarkıcıyı izlemiyorsunuz, bir grubu izliyorsunuz böylece.
Ferhat Göçer Portekizceden Rusçaya, arabeskten türküye, alaturkadan popa her türden şarkıdan oluşan repertuarıyla dinleyicinin nabzına göre şerbeti o an, oracıkta verebilecek malzemeye sahip.


Neden bugünün şartlarında Açık Hava’yı doldurabilecek birkaç erkek şarkıcıdan biri olduğu, neden en çok konsere,” extra”ya giden birkaç şarkıcıdan biri olduğu ve bunu “Ferhat Göçer mi? Hiç sevmem!”cilere rağmen ve yukarıda bahsi geçen “anti-star”lık durumuna rağmen nasıl başarabildiği böylece anlaşılıyor.

Gelelim konserin detaylarına…

video

Konser, “Gidemem”le başladı, “Gülümse” ile devam etti. Göçer’in daha ikinci şarkıda vokalist mikrofonunun önünde duran Gözde Ural’ı sahnenin önüne doğru getirmesi boşuna değildi. “Gülümse”nin “intro”sunu soprano vokaliyle şahlandıran bu genç şarkıcı, sahnede en az Ferhat Göçer kadar profesyoneldi. Bilkent Üniversite’sinde opera eğitimi almış Gözde Ural. Yıllardır da Ferhat Göçer ile birlikte çalışıyor, yanı sıra solo çalışmalar, orkestra solistliği de yapıyormuş. Nasılsa fark etmemişim ama 1998 Eurovision Türkiye elemelerinde, 2003, 2004 ve 2010 yılı Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmalarında da yarışmış; hatta 2003 Altın Güvercin’inde kendi yazdığı şarkıyla ikinci olmuş.

video

Çok ama çok iyi bir şarkıcı Gözde Ural. Her şan tekniğiyle söyleyen soprano şarkıcı aynı etkiyi yaratamaz dinleyicide. O ise tekniği kadar duygusuyla da etkiliyor. Bunu bir tek “Gülümse”deki vokali için söylemiyorum. Zira “Gülümse”den sonra, Ferhat Göçer ve Gözde Ural birkaç şarkıyı daha birlikte seslendirdiler. Portekizce bir şarkı olan “O Mare E Tu” bunlardan ilkiydi. Ferhat Göçer’in solo seslendirdiği “Sessiz Gemi”den sonra ise Gözde Ural “Derniere Danse”ye girdi. “Vur Kadehi Ustam”ın ardından ise yine Gözde Ural’ın seslendirdiği bir başka şarkı (daha doğrusu bir arya) vardı sırada. Carmen’in meşhur şarkısı  “L'amour Est Un Oiseau Rebelle". Bu aryanın içinden iki şarkı daha geçirdi Göçer ve Ural: “Sensiz Olmuyor” ve “Dance Me To The End Of Love”.


Bir opera aryası, bir arabesk şarkı ve bir Leonard Cohen klasiğinin birbirine bağlı söylenmesi, böyle yazınca çok saçma duruyor ama sahnede hiç de öyle olmadı. Enteresan ve etkileyici bir bileşimdi.

Sonra Ferhat Göçer, Anjelika Akbar’ı sahneye davet etti. 1993 yılından bu yana Türkiye vatandaşı olan Kazakistan doğumlu Anjelika Akbar, ülkenin önde gelen piyanistlerinden biri olmasının yanı sıra besteleri ile de tanınıyor. Nitekim Akbar, solo bölümüne kendi bestesi “Love”ı çalarak başladı. Ardından Bach’ın çello için yazdığı bir eserinden piyanoya uyarladığı “Like Bach”ı çaldı. Ardındansa “Game of Thrones”un tema müziğini. Bu sonuncusu Ferhat Göçer’in fikriymiş.


Anjelika Akbar’ı da ilk kez izledim sahnede. Kusursuz bir tekniği, lirik ve yumuşak bir tuşesi var. Tabiatı da öyle... Şarkı aralarında kırık Türkçesiyle kısa sohbetleri ve nazik vücut dili bunu hissettiriyordu.  Gönül, Akbar’ın perfomansını arada mikrofon ve diğer ses yükselteçleri olmadan dinlemek isterdi ama Açık Hava’nın şartlarında elbette böyle bir şey mümkün değil.

video

Üçüncü parçadan sonra Ferhat Göçer tekrar sahneye geldi ve Akbar’ın eşliğiyle “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı söyledi. La Traviata operasının en popüler aryası “La Donna E Mobile” ile devam etti ikili konsere. Ardından ise Ferhat Göçer Rusça iki şarkıyı, yine Akbar’ın piyanosu eşliğinde söyledi: Türkiye’de çok bilinen ve sevilen “Katyuşa” ve “Oçi Çorniye”.  

Konserin ilk bölümü Anjelika Akbar ve Ferhat Göçer’in seyirciyi selamlamasıyla sona erdi.

video

Buraya kadar dinlediklerimizin, konserin “Anadolu Aryaları” olan ismini ne kadar doğruladığı tartışılırdı. “Uzun İnce Bir Yoldayım” dışında hava pek de Anadolu’dan esmemişti henüz. İkinci yarıda da durum pek değişmedi aslına bakarsanız. Hatta ikinci yarı neredeyse başından sonuna dek herhangi bir Ferhat Göçer konseri olarak sürdü ve “Anadolu Aryaları” başlığı biraz havada kaldı. Buna karşın, Ferhat Göçer şarkılarını dinlemek için gelenler ikinci yarıdan daha fazla memnun kalacaklardı.


Nitekim perde ikinci kez açılırken “Cennet”in ilk notaları duyuldu ve tiyatroda büyükçe bir alkış koptu. “Kalp Kalbe Karşı” ile de alkışlar devam etti haliyle.

Göçer de o dakikalarda iyiden iyiye havaya girmişti. Artık Harbiye Açık Hava’da değil de, Ferhat Göçer’in sahneye çıktığı bir gazinoda ya da gece kulübündeydik sanki. Öyle ki Göçer bir ara ön sırada oturan Hıncal Uluç’a dönüp, “Bir isteğiniz var mı Hıncal Abi?” bile dedi. “İspanyol Meyhanesi”ni ise yine ön sıralarda Bircan Usallı Silan için söyledi. Söylemeden önce de Timur Selçuk’la arasında geçen bir anısını anlattı.


“Kalamış” şarkısını albümünde kullanmak için Timur Selçuk’tan izin almaya gitmiş Ferhat Göçer. “Ben seni biliyorum,” demiş Selçuk. “Sen berbat şarkı söylüyorsun. O yüzden onu okuma, benim şarkılarımdan birini oku, “İspanyol Meyhanesi”ni oku!” Timur Hoca’nın muzip aksiliğine hep beraber güldük ve peşi sıra “İspanyol Meyhanesi”ni yine hep beraber söyledik.


Ardından yine Ferhat Göçer şarkılarına dönüldü ve önce “Yastayım”, ardından da son “hit” şarkısı “Yıllarım Gitti” söylendi. Protokol koltuklarında oturan Erol Köse’ye bu şarkıyı bulduğu ve önerdiği için teşekkür edildi. Sonra “Biri Bana Gelsin”i söyledi Ferhat Göçer. Ve ben Hande Yener konserinden sonra bu yaz Açık Hava sahnesinde yaşanan ikinci evlilik teklifine de şahit oldum. Ferhat Göçer, orkestrasında klavye çalan Ulaş Önal’ı sahnenin önüne doğur çıkardı ve Ulaş, seyirciler arasında bulunan kız arkadaşına evlenme teklif etti. Evet evet diz çökerek ve cebinden bir de yüzük çıkararak.


Bu romantik anlar alkışlarla tamamlanırken Ferhat Göçer bu defa orkestrasından bir başka müzisyeni ön plana çıkarmıştı. Şükrü Kabacı’nın muazzam klarnet solosunu takiben “Deli Gibi Sevdim”, Adnan Şenses’in anısına söylendi. Doğrusu bu ya, Ferhat Göçer bu şarkıyı söylerken o kadar yüksek perdelerde dolaştı ki, bu konuda Adnan Şenses’i hiç aratmadı. Zaten buradan sonra da o perdelerden hiç aşağı inmedi. “Dök Zülfünü Meydana Gel” de aynı yerden devam etti.


Gürkan Çakmak’ın duduk solosunun ardından bir halk müziği sekansı yaşadık. Ardı ardına “Dostum Dostum”, “Ah Yalan Dünya” ve “Tatlı Dillim Güler Yüzlüm” söylendi. “Ah Yalan Dünya”nın “ömrümü boş yere çalan dünyada” cümlesinde, en ön sırada oturan Ömür Gedik’e bir bakış attı, hatta gülümsedi Ferhat Göçer. “Gülümse”yi söylerken de “bir kedim bile yok” cümlesinde eliyle “beş” işareti yapıp yine bir bakış atmış, gülümsemişti ama her iki bakış da yerini bulmadı. Ömür Gedik konser boyunca sahneden çok telefonuyla ilgilendi zira. Araya fitne sokmak gibi olmasın ama ön çaprazımda oturuyordu, ister istemez göz misafiri oldum, ne yapayım.


Bu arada “Dostum Dostum” demişken gereksiz bir bilgiyi de sizinle paylaşmak isterim. Çocukluğumda TRT’de bu “Dostum Dostum” türküsünü çok duyardım. Kanal değiştirme şansı da yok o zaman, mecburen dinlerdik. En çok da Can Etili söylerdi. Can Etili de ömrü çok olsun, (o zamanın ‘hanımefendi sanatçı’ kavramı gereği olsa gerek) nasıl mesafeli, nasıl mimiksiz türkü söylerdi üzerinize afiyet… Hafta sekiz gün dokuz Can Etili televizyonda “Dostum dostum dostum dostum dostum dostum dostum gelsene canım.” Gitsen gidilmez, kaçsan kaçılmaz. Öyle de bir çocukluk travmam vardır bu türküyle ilgili, hâlâ nerede duysam ürperirim.  
Neyse… Nerede kalmıştık?

“Tatlı Dillim”in ardından Bahadır Şener’in kanun taksimi “Aldırma Gönül”e bağlandı. “Aldırma Gönül” ise enteresan bir biçimde “We Will Rock You”ya ve o da “Fesuphanallah”a. Ama yalan yok, orkestra o kadar iyi çalıyor ki, buradan da “Talk Dirty”ye bağlansa zerre yadırgamayacağım. Öyle bir yemiş yutmuşluk, sindirmişlik hali.


Konser burada bitti. Ama bitmedi haliyle; alkışlar ve tezahüratlar nedeniyle “bis” kaçınılmaz oldu. “Bis” şarkısı da manidardı tabii: “Hayde Gidelum Hayde!” Ben o salondan “Kış Kış”la kovulmuş bir izleyiciyim; “Hayde” keser mi? Kesti mecbur çünkü konser bu defa gerçekten bitti.

Konserdeki bence iyi şeylerden biri solistin sesinin çok net ve temiz duyulmasıydı. Özellikle sahneye yakın oturduğunuzda bu çok mümkün olmuyor oysa. Ayrıca pop konserlerinde orkestranın solistin sesini bastırması özellikle tercih ediliyor. Ama ben solist sesini net ve temiz duymayı sevenlerdenim. Bir detone, sürtone olacak, çatlayacak patlayacak o ses ki canlı dinlediğimizi anlayalım. E bir de tabii bana yazacak malzeme çıksın. Ancak Ferhat Göçer buna fırsat vermedi. Başından sonuna dek hiç falso vermeden söyledi. 


Tek sorun, özellikle ikinci yarının bir yerinden sonra kendini tamamen kaptırıp tamamen sesine yüklenmesiydi. Rahat söyleyebilen için bu acayip bir keyiftir, onu kabul ediyorum ama bir yerden sonra dinleyeni yorduğu da bir gerçek. İstense bazı şarkılar bir ses, hatta iki ses, yahut alt oktavından söylenebilirdi. Göçer’in ses aralığı buna müsait. O da olmadı, araya Gözde Ural’dan birkaç şarkı daha eklenip, denge sağlanabilirdi. Ama bu haliyle şu malum “çok bağırıyor” tenkidine (bunun teknik olarak “bağırmak” olmadığını bilsem bile) bir parça hak vermedim değil.


Ferhat Göçer’in bir Açık Hava konserini başından sonuna götürecek sayıda “hit” şarkısı var aslında. 2005 yılında başlamış (yani sadece 10 yıllık) bir albüm kariyerine rağmen böyle bu. Yalnızca albümlerinde “hit” olmuş şarkılarından bir konser belki Açık Hava için daha uygun olabilirdi. Evet, Anadolu Aryaları adı ve Anjelika Akbar eşliği çok havalı ama sanki öbür türlüsü oraya Ferhat Göçer şarkıları için gelen dinleyiciyi daha çok memnun ederdi. Ya da ben öyle düşündüm en azından. Bu anlamda konser biraz konser, biraz gazino, biraz bar, ama  en çok da ekstra programı gibiydi.

Yine de bunları bir kenara koyduğumda, müzikal açıdan beni memnun eden, bana bir şeyler öğreten, katan, izlediğime pişman etmeyen bir konserdi. Bugünün şartlarında bu da az şey değil takdir edersiniz ki.

* Müzisyenlerin bayi toplantıları, açılışlar, şirket yemekleri, düğünler, özel geceler ve buna benzer tek gecelik organizasyonlarda sahne alması müzik piyasasında ekstra diye tabir edilir.    

AĞUSTOS 2015