Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

12 Mayıs 2016 Perşembe

Dinlediklerim...

İHTİYAÇ MOLASI – “KAPILAR”


Albümün künyesinde 2015 yazsa da, Aralık ayında yayımlanan tüm albümler gibi, bu albümü de 2015 yılına dâhil edip, eskitmek hata olur. Hele ki söz konusu olan 10 yıllık bir aradan sonra çıkıp gelmiş İhtiyaç Molası ise.


Çok yazıldı çizildi, ben geç kaldım ve bu yüzden haber değerini kaybetti belki ama yine de yinelemekte fayda var ki İhtiyaç Molası’nın 10 yıl bekledikten sonra yayımladığı üçüncü albümü “Kapılar”, Sony Müzik etiketiyle raflarda yerini aldı. Bu kadar uzun ara verince, grupla ilk kez tanışacakların var olması kaçınılmaz. Zira ilk iki albüm de bağımsız firmalardan çıkmış ve bu nedenle sirkülasyonları uzun vadeli olmamıştı. Neyse ki şu anda dijital platformlarda bulunabiliyorlar. Eğer bugüne dek dinlemediyseniz İhtiyaç Molası ile tanışmaya o albümlerden başlamanızı öneririm. Zira 1999 çıkışlı ilk albüm “Milad”, Türkiye’de “rock” müziğin henüz yeni yeni ana akıma entegre olmaya başladığı bir dönem için ziyadesiyle yenilikçi bir albümdü. Zira tek tük “progressive rock”  denemelerini de ‘70’lerde bırakmış, baştan ayağa popa bulanmıştık o sıra. Şebnem Ferahlar, Teomanlar, Morlar ve Öteleriyle ise flört ediyorduk henüz (en azından ana akım dinleyicileri öyleydi.) Haliyle bir hayli “deneysel” bir çabaydı İhtiyaç Molası’nın sarf ettiği. Üstelik ağırlıklı olarak enstrümantaldi şarkılar, sözleri olanlar ise (biri hariç) İngilizce idi.


İkinci albüm “1,5” çıktığında ise yıl 2004’tü ve Türkiye’de “rock” müzik parlak bir dönem yaşıyordu. Nitekim o albüm ilkine göre daha fazla dikkat çekti, dinleyici buldu. Her iki albümün ortak paydası ise sağlam bir grupla karşı karşıya olduğumuz idi. Çanakkale’de kurulmuş, 1995’de ise İhtiyaç Molası adı ile çalmaya başlamış grup, Taner Sarf, Tolga Çebi, Sinan Gürsoy ve Murat Güllü’den oluşuyordu ve eni konu “iyi müzik” yaptıklarını hem bu iki albüm, hem de sahne performansları ispat etmişti çoktan.   


Sonra grubun her bir üyesi hayat gailesini dalmış olacak ki sesleri solukları çıkmadıkça biz de umudu kestik ve nedensiz yitip giden gruplar hanesine bir artı koyduk. Yanlış yapmışız. İhtiyaç Molası öyle bir albümle çıkıp geldi ki, aradan geçen zamanı bir kalemde lehine döndürüverdi.
İlk iki albüme kıyasla demlenmiş, olgunlaşmış, pişmiş, büyümüş grubun müziği, Üstelik şarkılar ta o dönemlerden yakın döneme uzanan bir tarih aralığında yazılmış olmasına, hatta bazılarının konserler sayesinde bilinir hale gelmesine rağmen.


Albümde 11 şarkı var. Grubun resmi olarak yayımlanmış ilk kaydı olan “Çengi”, yeniden çalınmış haliyle tekrar karşımıza çıkıyor bu albümde. Onun dışındaki şarkılar ise ilk kez yayımlanıyor. İçlerinde bugünlerde yazılmamış olmasına rağmen, bugün de anlamını yitirmemiş, eleştirel cümleler barındıran sözleri olanlar da var, yine enstrümantal olanları da. Her şeyden önce hepsi melodi yoğun şarkılar. Başından beri klasik “rock” kalıplarının içine hapsolmamış grup, bu özelliğini bu albümde de korumuş. Beklenmedik bir anda bir piyano, bir keman, bir saksafon sesi duyabiliyorsunuz mesela.  Ya da gitarlar cayırdıyor derken bir folklorik melodi çalınabiliyor kulağınıza. “Bu nereden çıktı?” demiyorsunuz ama hiç. Bileşim öyle dozunda, öyle usta işi ki…


Aslında bir tiyatro oyunu için yazılmış olan “Of” benim “külhan” şarkılara zaafımdan mıdır bilmem, albümde beni en kolay tavlayan şarkı oldu. Albümün adı da olan “Kapılar, iyi bir şarkı olmasının ötesinde mülteci sorununa vurgu yapan, bir kısa film etkisindeki klibiyle anlamını katlayan da bir güç kazandı bence. “Kapasite” yıllar sonra, bugünlerde yaşadıklarımızı en iyi anlatan şarkılardan biri olarak hatırlanacaktır. “Gafil”i dinlerken içi soğuk fıçı bira dolu Arjantin bardaklarını tokuşturarak şarkıya eşlik etmek gelebilir içinizden, her ne kadar sözleri öylesi bir eğlence vaat etmese, hatta tam aksine, can sıksa da. Bununla birlikte albümü başından sonuna dinledikten hemen sonra muhtemelen siz de benim gibi en yakın İhtiyaç Molası konserine gidip, “Topla Kendini”nin o fena halde gaza getirici, “tutmayın beni” kısmını grupla birlikte bağır çağır söyleme ihtiyacı hissedeceksiniz (şayet bunu daha önce hiç yapmadıysanız.)


İçinden oryantal de geçen oyuncaklı ritmi ve kolay algılanacak sözleriyle “Bir Gül Yeter”, albümün ticari şansı yüksek şarkılarından olabilir (“sen bana bir gül yeter” cümlesindeki İsmail YK diksiyonuna ben takıldım, siz takılmayın.) Beatles’la Rolling Stones arası bir yerlerden şöyle bir tatlı huzur almak isterseniz de “Ölmüş”ü ve albümün tek İngilizce sözlü şarkısı olan “Bloody”yi önerebilirim.

“Eflatun” ve “Kompliman” ise albümdeki enstrümantal besteler. Kelimeleri yok belki ama söyleyecek sözleri var, dinlerken duyuyorsunuz zaten.


Albümün kaydı ve “mix”i Cem Ömeroğlu tarafından gerçekleştirilmiş. Kayıtlar canlı yapılmış ama bugünün şartlarında artık adeta bir lüks haline gelen canlı kayıt işinin üstesinden Ömeroğlu başarıyla gelmiş. Erdal Mahir Cüran’ın fotoğrafları ve Kadir Özdemir’in grafik tasarımı da albümün bütününü tamamlıyor.


Bu albümü tek cümleyle, daha önce yayımlanmamış şarkılardan oluşan bir “best of” olarak tanımlamak mümkün. İfade kendi içinde çelişiyor evet ama işin gerçeği tam olarak bu. Dinleyin, pişman olmazsınız.

BURAK BUYRUK - "YALNIZLIK ABİDESİ"


Daha 20’li yaşlarına bile gelmeden ilk grubunu kuran ve müziğe okullu değil alaylı olarak başlayan Burak Buyruk, bir dönem İngiltere’de yaşamış ve orada da müzikle mesaini devam ettirmiş. Başka başka işler yapıyorken dahi şarkı yazmaya devam eden Buyruk, nihayet 2010 yılında ilk teklisi “Koşan Adam” ile dinleyici karşısına çıkmış. Buyruk’un ilk albümü “Yalnızlık Abidesi” ise 2015 yılının Şubat ayında Sekiz Müzik etiketiyle yayımlandı.


Geçtiğimiz bir sene içerisinde ülkede çok fazla şey yaşandı ve her seferinde en büyük hasarı hep müzik aldı biliyorsunuz. İleride bugünler nasıl anlatılacak bilmiyoruz ama bu dönemlerde albüm çıkaranların, özellikle de yıllarca emek verdikleri ilk albümlerini çıkaranların bu şanssız günleri hiç unutmayacakları aşikar. Burak Buyruk da bunlardan biri oldu olmasına ama hiçbir albümü keşfetmek için geç değildir; iş ki albüm keşfedilmeye değer olsun. Kaldı ki Burak Buyruk albümünün arkasında durabilenlerden. 


Albümde ilk tekli şarkısı “Koşan Adam” da dâhil olmak üzere, toplam sekiz şarkı var. Şarkıların tamamının söz ve müzikleri Burak Buyruk tarafından yazılmış. Düzenlemelerde ise üç şarkıda Sertaç Ekiz, üç şarkıda Emrah Alpat, iki şarkıda da İlkin Kitapçı isimlerini görüyoruz.


“Bana biraz daha alkol,” başta olmak üzere, sloganlarla dolu, kolay eşlik edilebilir “Yalnızlık Abidesi”, tam bir konser şarkısı. Nefesli ve vurmalı sazların şarkıya kattığı coşku kadar bas yürüyüşü de insanın içini kıpır kıpır yapan türden. Enstrümanların bilgisayar “edit” programının kanallarında hizaya sokulmuş ruhsuz öğeler gibi tınlamadığı, elektronik unsurların bile kanlı canlı ses verdiği albümün en iyi şarkılarından biri ikinci sırada yer alan “Kollarımda”. Ardı ardına gelen “Dibe Vur” ve “Koşan Adam”, enerjisi yüksek, dinleyende harekete geçme güdüsü yaratan şarkılar. Gerçi bu umutlu ve enerjik hal, albümün bütününe hâkim. “Aşk İstiyorum” da böyle bir şarkı mesela, “Enteresan Hayat” da. Başından sonuna “pop-rock” bir havada süren albümün pop tarafı en ağır basan iki şarkısı “Dönüş Yok” ve “O Artık Beni İstemiyor”, özellikle düzenlemeleriyle dikkat çeken şarkılar. Görünen o ki, Sertaç Ekiz, albümün yapımcısı olmanın ötesinde, aranjör olarak da dikkatlerden kaçmaması gereken bir müzisyen.


Daha güçlü bir “sound”, daha parlak bir “mix” ve “mastering” olabilir miydi? Elbette olabilirdi ama işin o kısmı ne çare ki dönüp dolaşıp çalışılan stüdyoya, kullanılan ekipmana, yani paraya bakıyor ve bir ilk albüm için altından kalkılabilecek bir yük değil. Mevcut imkânlarla yapılabileceğin en iyisini yapabilmekse bir başarı. Tıpkı Burak Buyruk’un yaptığı gibi.

HAYKO CEPKİN - "BENİ BÜYÜTEN ŞARKILAR VOL.1"


Milliyet Sanat’ın Şubat 2012 sayısında yayımlanan yazımın başlığı “Bir Süre Kimse ‘Cover’ Yapmasa” idi. Artık nasıl gına geldiyse bana; Işın Karaca’nın arabesk, Candan Erçetin’in aranjman albümleri yeni çıkmıştı keza o ara. Hayır ben bunu dilememişim gibi, o gün bugün ardı arkası kesilmedi “cover” albümlerin. Baksanıza, yılın daha dördüncü ayındayız ama şu ana dek Berkay’ından Zara’sına, Sibel Can’ından Bergüzar Korel’ine “cover” albüm çıkarmayan kalmadı. Tek tek şarkıları saymıyorum, sayamıyorum üstelik.


Hayko Cepkin’in geride bıraktığımız Şubat ayında DMC etiketiyle piyasaya çıkan “Beni Büyüten Şarkılar” adlı albümü de, yukarıda ettiğim bir araba laftan da anlaşılacağı üzere, tamamı “cover” şarkılardan oluşan bir albüm. Üstelik albümün isminin yanında “Vol.1” ibaresi de var; yani ‘devamı gelecek’ hesabı.


O vakitler pek eleştirmiştik ama aslında bir “cover” albüme konulabilecek en doğru ismi Hakan Peker koymuş meğer zamanında. 2001 yılında popüler alaturka şarkıları yeniden seslendirmişti Hakan Peker ve albümün adı son derece açık sözlü ve dürüsttü: “Canım İstedi”. Yani yok “annem bu şarkıları çok severdi”, yok “bizde bunların plakları vardı”, yok “babama saygı duruşunda bulundum” filan değil. Adamın canı istemiş, söylemiş, bu kadar basit. Hayko Cepkin de birbiriyle yer yer çok alakasız ve tarihsel olarak belirli bir dönem aralığını da sıkıştırılamayacak (“Yeniden ‘70”e filan gibi de değil yani) bu şarkı listesini kendi büyüme serüvene şahit yazmış, romantik bir seçimle. Bana kalsa albümün adı “Türkiye’de Büyüyen Bir “Rocker”ın Dramı” da olabilirdi. Neyse…


Popüler müzikte iyilik ve kötülük yargılarını türlere göre değil, şarkı sözleri, besteler, armoniler, düzenlemeler, şarkıcılık performansları gibi ölçütler üzerine inşa edebilsek, hepimiz rahatlayacağız. O zaman ortada ne “rockçı” arabesk dinlemez/söylemez gibi, ne pop müzik çöptür alaturka zümrüttür/yakuttur gibi ve ne de türevleri önyargılar kalacak. O zaman memleketteki müzik çeşitliliğinin, zenginliğinin tadına varılacak, isteyen istediğini, canının çektiğini, gönlünün düştüğünü dinleyecek/söyleyecek ve bize de iyisini kötüsünü ayırt etmek kalacak. Bu nedenle belirli bir türde yol almış bir müzisyenin bambaşka bir türde bir şeyler denemesini önemsiyorum. Hayko Cepkin’in bu albümünü de özellikle şarkı seçimleri açısından cesur buldum evet. Ama…


Hayko Cepkin ya da bir başka şarkıcı ya da grup bu şarkıları bu halleriyle konserlerinde seslendirse (ki sıklıkla yapılıyor bu) “aman da ne güzel” diye dinler, eşlik eder, bunu bir renk olarak severiz, seviyoruz. Zaten konserlerde, bar programlarında “cover” söylemek adeta bu işin fıtratında var. Ama iş “cover” şarkılarla dolu bir albüme gelince beklenti biraz değişiyor. Bir sahne “cover”ından daha fazlasını duymayı bekliyorsunuz mesela. Hele ki ruhları yer yer benzeşse de müzikal yapıları çok farklı türlerin bileşimi ise söz konusu olan.


DMC etiketiyle yayımlanan “Beni Büyüten Şarkılar” albümünde dokuz şarkı var. İbrahim Tatlıses’in sesinden sevilmiş “Ben İnsan Değil miyim?”, Müslüm Gürses’in ve de Bülent Ersoy’un sesinden sevilmiş “İtirazım Var”, Aşık Mahsuni’den “Yuh Yuh” ve “Nem Kaldı”, Zeki Müren’in sesinden bir ‘80’li popüler alaturka klasiği olarak kulaklara yer etmiş “O Çeşme”, Sabahat Akkiraz’dan “Neydi Günahım”, Ağır Roman film müziklerinden “Ağla Sevdam”, Moğollar’ın yakın dönem şarkılarından biri olan “Issızlığın Ortasında” ve protest Anadolu pop müziğinin defalarca ama defalarca söylenmiş, hatta Ferhat Göçer’li “club remix” versiyonları bile yapılmış “Aldırma Gönül”ü ile renkli bir şarkı listesi ile karşı karşıyayız.


Özellikle “Ağla Sevdam”, “İtirazım Var” gibi kimi şarkılara, Hayko Cepkin’in zaten başından beri kendi şarkılarından da aşina olduğumuz ama en çok Nilüfer’le seslendirdiği “Aşk Kitabı”nda dinleyici ilgisine mazhar olmuş gazelhan (ya da hafız) üslubu çok yakışıyor. Muhalif tavrını doğrulayan “Yuh Yuh” ve “Aldırma Gönül” gibi şarkılarda yine başından beri sahip olduğu provokatif şarkı söyleme biçimi gayet yerini buluyor. Böyle böyle yadırgamıyorsunuz Hayko Cepkin’in bu şarkıları seslendirmesini. Çok da beklenmedik tınlamıyor yani. En basitinden “Aşk Kitabı”nı dinlemiş herhangi biri, Hayko Cepkin’in bu şarkıları tam da bu şekilde söyleyeceğini tahmin edebilirdi.


Dahası düzenlemelerle de şarkılara kuş kondurulmamış. Yani sahnede “cover” kontenjanından çalınırlarken nasıl çalınacaklarsa, öyle çalınmışlar. Hiç öyle üzerlerinde uzun uzun düşünülmüş, uğraşılmış gibi bir his uyandırmıyor dinleyende. Evet kötü değil ama tatsız. Hele ki bu şarkıları zamanında orijinal versiyonlarıyla dinlemiş, sevmişseniz.

Kaldı ki birebir bu şarkılar değilse bile, arabeskin ya da halk müziğinin “rock” formunda icra edilmesine bundan 30-40 yıl önce yapılmış öyle “baba” örnekler verilebilir ki, onların yanında ne yapsanız hafif kalabilir.


Albümün en güzel tarafı ise Hayko Cepkin’in bebeklik ve çocukluk fotoğraflarının da yer aldığı kartonet ve ana karnında bir ceninin resmedildiği kapak tasarımı. Albümün sanat yönetmenliğini Göksel Balaban, kapak tasarımını Dünya Atay yapmış, logo ise Mindriotz tarafından tasarlanmış; isimlerini de anmadan geçmeyeyim.

MAYIS 2016 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Emel Müftüoğlu Röportajı


Attila Özdemiroğlu çıktı telefona. “Merhaba, ben Güneş gazetesi yarışması birincisiyim. Sizinle mutlaka görüşmemiz lazım,” dedim. “Tabii ki, ben size önümüzdeki haftaya randevu vereyim,” dedi. “Yok,” dedim. “Önümüzdeki hafta olmaz. Bugün görüştük görüştük, ben İzmir’e dönüyorum.”


Bir tane “Hasret” diye bir şarkımız geçti denetimden. Ve biz o şarkıyla yüzlerce programa katıldık. Her yerden çıkıp “bir yer olmalı bir yol olmalı” diye o şarkıyı söylüyorduk. Bir Erdal’ın kafası çıkıyor bir benim kafam çıkıyor, kuklalar gibi.


Bülent Özdemir’le çalışıyordum o zaman sahnede. Bülent bir gün geldi, “Bir şarkı var, ortalık yıkılıyor,” dedi. Beni bir kulübe götürdü, hakikaten herkes ayakta, masaların üzerinde “Karlar Düşer”i söylüyor.


Zorladım çok zorladım tabii. Hiçbir şey tesadüf değil, şansına olmuyor hiçbir şey. Ama hiçbir zaman da geri dönüp de “öyle olsaydı da böyle olur muydu” demiyordum açıkçası.


Emel’in dokuz yıl aradan sonra yayımlanan yeni albümü “Emel İle Yeniden”, eski şarkılarını yeni düzenlemelerle seslendirdiği bir ‘en iyileri’ projesi. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürülen albüm, on şarkı ve bir farklı versiyondan oluşuyor. Bu vesileyle Emel’le bir araya geldik ve hem albümü, hem de onu bu albüme kadar getiren 30 yıllık kariyer hikâyesinin ilk yıllarını konuştuk.




2 Mayıs 2016 Pazartesi

Müziğin Kanatları

19. VODAFONE FREEZONE LİSELERARASI MÜZİK YARIŞMASI FİNALİ 
(30 NİSAN 2016 VOLSWAGEN ARENA İSTANBUL)


Vodafone Freezone Liselerarası Müzik Yarışması on dokuzuncu kez yapıldı bu yıl. Lise çağlarında müzikle ilgilenen gençler için ne heyecandır bu, tahmin etmek zor değil. Ben de lise son sınıfta bizim orkestranın solistiydim, oradan biliyorum. Hayır, biz yarışmaya filan katılmadık ama okul bazında verdiğimiz konserlerde yaşadığım heyecanı bu yaşıma kadar yaşamadım. Hele ki sahneye ilk çıktığım gün… Heyecandan bacakların nasıl titrer ve sen nasıl durduramazsını o gün deneyimlemiştim ilk kez. Şimdiki çocukların yetişme tarzları ve içinde var oldukları zamanın ruhu onları çok daha özgüvenli, gözü gönlü açık yapıyor olsa da, benzer heyecanlarla titrediklerini biliyorum; hatta bazılarını çok net görüyorum da.


Bu yıl ikinci kez jüri üyeliği yaptım bu yarışmada. Jüride Özkan Uğur, Olcayto Ahmet Tuğsuz, Teoman, Tarkan Gözübüyük, Harun Tekin, Mine Mucur, Figen Çakmak, Melis Sökmen, Aşkın Nur Yengi ve Meltem Taşkıran vardı müzisyen olarak. Basından ise Ali Eyüpoğlu, Yüksel Aytuğ, Mehmet Çalışkan, Ömür Gedik, İlker Gezici, Ceren Çıplak, Edda Sönmez, Elif Aktuğ, Hazan Aköz, İpek Koşan, Çağlan Tekil, Uygar Taylan ve ben var idim.


Yarışmanın organizasyonunu üstlenen END Productions’ın başı olarak Serhat Hacıpaşalıoğlu vardı bir de elbette jüri başkanı sıfatıyla. Serhat, San Marino’yu temsil edeceği Eurovision Şarkı Yarışması finali için Stockholm’e uçmadan bir gün önce, bir günlüğüne İstanbul’a gelip işinin başında olmak istemişti. 


Doğrusu hem geçen sene ve hem de bu sene yakından gözlemlediğim kusursuz organizasyonlarda Serhat’ın bu titizliğinin payı olduğunu düşünmeden edemedim. Bugüne dek sayısız organizasyonda bulundum; kiminde seyirci, kiminde görevli oldum ama bu kadar tıkır tıkır işleyenine neredeyse hiç şahit olmadım desem yeridir (Türkiye sınırları içinden bahsediyorum tabii.)


Düşünün ki Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş onlarca lise grubu, onları desteklemeye gelen arkadaşları, öğretmenleri, aileleri filan derken çok ciddi sayıda ve enerjisi çok yüksek, büyük kısmının yaş ortalamaları nedeniyle hizada durması çok zor bir kalabalıktan bahsediyorum. Ve saatler süren bir yarışmadan. Yani ortam kargaşaya ve kaosa çok müsait. Gelin görün ki başından sonuna gayet sorunsuz yürüyor her şey. Bize de tadını çıkarmak kalıyor. Birbirinden heyecanlı, hevesli, yaratıcı, müzik tutkunu gencin resmigeçidini izlemek ve izlerken de diğerlerinden bir adım öne çıkanları kimsenin hakkını geçirmeden tespit edebilmek. Jüri için işin en zor kısmı da bu zaten. Mümkün olsa da hepsi ödülle ayrılsa oradan diye geçiriyorsunuz içinizden. Değil mi ki oraya kadar geldiler, ellerine o enstrümanları alıp o mikrofonlarının karşısına geçtiler, bunun tek başına hayatın onlara verdiği ya da daha doğrusu onların hayattan söke söke aldığı bir armağan olduğunu henüz anlayamayacak yaştalar çünkü. Anlasalar ödül alamayanlar hiç üzülmeyecek oysa.


Hiç hafife almamak lazım bu yarışmaları. Şu an profesyonel müzisyen olan sayısız isim ilk kez bu yarışmalarda çalarak/söyleyerek adım attı sahneye. Nilüfer’den Seden Gürel’e dünya kadar örnek var. Birçoğu da başka başka mesleklerle hayata atıldıklarında, unutulmaz bir anı olarak sakladılar bugünleri ceplerinde. Yarışmadan önce canlı yayın için röportaj verdiğimde bunu sordular bana. “Müziğe devam etmeyenler de oluyor, ne diyorsunuz bu duruma?” “Müzikle bir kez temas etmişseniz devam etmemek gibi bir şey söz konusu değildir ki. Müzik hayatın her alanında, içinde çünkü. Yaptığınız iş ne olursa olsun, o size yol gösterir, sizi donatır, eğitir, toparlar, büyütür, yaşatır.”


Nitekim yarışmanın sunucusu Ataman Erkul, bir kız öğrenciye sahnede şunu sordu: “Müzik, tek kelimeyle ne ifade ediyor senin için?” Cevap hakikaten tek kelimeydi: “Özgürlük”. Öğrencinin ismini bilmiyorum, beni bağışlasın ama benim şu yaşıma dek arayıp da bulamadığım cevabı oracıkta, o heyecanla bulup çıkardığı ve hayatımı yeniden tanımladığı için onu alnından öpmek istedim. Yatılı okulda yasak olduğu halde yün yatağını yan tarafından keserek içinde “walkman”ini saklayan, geceleri yorganı başına kadar çekip gizli gizli müzik dinleyen çocuk, ondan çalınan özgürlüğünün peşindeymiş meğerse. Bütün o bitip tükenmek bilmez, insanı evine göndermez, kendine bırakmaz, hayat hırsızı mesailerin içinde artık el radyosundan mı olur, bilgisayardan mı, yoksa kasetli teypten mi hangisi mümkünse, fonda müziği hiç susturmayan genç adam da öyle. Şehrin sokaklarında kulağında kulaklıklarıyla saatlerce başıboş gezmelere doymayan orta yaşlı adamı hiç anlatmıyorum bile.


Yaş aldıkça ota böceğe duygulanan insanlara mı dönüşüyorum bilmiyorum ama yarışma boyunca benzer başka hezeyanlardan da geçtim. Grupların bazıları Barış Manço şarkıları söylediler mesela. Yahu bu çocuklar doğduğunda Barış Manço ölmüştü. Bu nasıl bir iz bırakmaktır? Kaç insana nasip olmuştur dünya üzerinde? Bilmem kaç milyarda kaç? Gel de müziğin gücüne, büyüsüne, doğuştan kalbine müzik bahşedilmiş insanların ölümsüzlüğüne inanma şimdi. Sonra ben şok, ben iptal, ben salya sümük.


Neyse… Gelelim meselenin özüne. Aslında bu yazıyı yazma maksadım, bundan sonra bu ve benzeri yarışmalara katılacak gençlere birkaç ağabey nasihati vermek. Nasihat kelimesi bile kendi başına itici; kaldı ki zamane gençleri bu kadar uzun yazıları hayatta tahammül gösterip okumaz. 140 karakterlik Twiter cümleleri bile uzun geliyor artık. Düşüncelerimi ya “snap” olarak atmam ya da on beşer saniyelik videolar çekmem lazım. Aman ne yapayım? Ben iyilik yapıp denize atmalara pek teşneyimdir evvel ezel. Balık bilmese de Halik’in bildiğine ya da bileceğine dair umudum baki.


Şimdi çocuklar bakın… Müziğe yeni başlarken taklit etmek, yapılmışı yinelemek doğaldır. Böyle böyle öğrenir, kendinizi bulursunuz. Mesela bir orkestra kurduğunuzda ilk amacınız çalmak istediğini parçaları orijinallerine en yakın biçimde çalmaktır. O bas gitarcı, o davulcu, o klavyeci ne yapmışsa şarkıyı kaydederken, aynısını yapmaya çalışır, böylece o profesyonel “level”a kısa yoldan atlamayı hayal edersiniz. Elbette atlayamazsınız ama bu arada bir sürü şey öğrenirsiniz.


Bu çok doğal ve dahi yaşanması gereken bir süreç. Ancak yarışmanın final sahnesine çıkmak artık sizin bir farkınız, bir iddianız olduğu anlamına gelir. Gelin görün ki o farkı göstermek için, seçtiğiniz şarkıyı orijinaliyle birebir aynı çalmak pek akılcı bir yol değil. Mesela ben kendi adıma duyduğum bütün farklı düzenlemelere daha fazla dikkat kesildim. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi (ki yarışma sonunda icra dalında birinci, sahne performansı ve erkek solist kategorilerinde ikinci oldu) mesela Bruno Mars’ın “Uptown Funk”ına çok başka bir yorum getirmişti; hem düzenleme hem de solistlerin icrası anlamında.


Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi’nin MFÖ şarkısı “Sakın Gelme”ye yaptığı farklı düzenleme, Kuzeykent Anadolu Lisesi ve Güzel Sanatlar Lisesi’nin bir alaturka şarkıyı, “Sonbahar Vurgunu”nu “rock” formunda çalması da enteresan denemelerdi ki bu iki lise gençlik dergileri özel ödüllerini aldılar. Daha doğrusu okullar ilk iki ödülü alırken, üçüncü özel ödül Kastamonu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi Berna Karagözoğlu’na gitti. (Bu isim tanıdık değil mi? Evet, hafızalarımıza “Fındıkkurdu Berna” olarak kazınmış o mini minnacık Bir Şarkısın Sen yarışmacısı Berna lise öğrencisi olmuş da okulunu temsil ediyordu orkestrasıyla birlikte.)


Giresun Güzel Sanatlar Lisesi orkestrası, bildiğimiz “Derule” türküsünü hem tulumlu, horonlu yani otantik bir biçimde, hem de “rock” formunda harmanlayarak çok güzel bir sentez yakalamış ve bunu bir de görsel şovla, kostümle desteklemişti yine bir başka örnek olarak ki onlar da sahne performansı kategorisinde birinciliği kimseye kaptırmadılar. 


Yine Karadeniz’den bir başka grubun, Rize Türk Telekom Güzel  Sanatlar Lisesi’nin Türkçe ve Lazca türkülerden oluşan potpurisi de hem müzikal açıdan, hem de şov olarak dikkat çekti ve bu lise de sahne performansı dalında üçüncülüğü aldı.


Yine dikkat çekici bir örnek olarak kız solist dalında birinciliği alan Özel Değişim Anadolu Lisesi solisti Arya İkis’in “Arı Maya” gibi zor ve caz emprovizasyonları isteyen bir şarkıyı söylemesi verilebilir.


Burada amacım ödül alanları sıralamak değil, onu yazının sonunda göreceksiniz zaten. Benim anlatmaya çalıştığım şu ki; müzikal açıdan bir fark yarattığınızda hemen dikkat çekiyor oluşunuz. Görüyorsunuz, hemen hepsi ödüllere dokunabilmiş bu sayede. Ya da şöyle söyleyeyim, ödüllere dokunanların büyük kısmı müzikal açıdan fark yaratabilenler olmuş.


Ama tabii iş bu kadarla bitmiyor. Bir de görsel olarak dikkat çekici olmanız lazım. Evet o an yaptığınız müziğe, çaldığınız enstrümana, söylediğiniz şarkıya odaklanmışken, o heyecanla sahnede rahat olmak, rahat gözükmek ve birtakım profesyonel numaralara girişmek hiç kolay değil. Ama sahne bunu ister her zaman. Sahnedeki adam salondaki seyirciden daha güçlü, daha kendinden emin durmalı ve daha da önemlisi, daha çok eğlenmeli ya da en azından eğlendiğini göstermeli. Yoksa sahneyi değil, salonu izleriz. Nitekim bazen sahnedeki olağanüstü durgunluğa rağmen çalınan şarkının enerjisiyle salonda coşan gençlere bakışlarımız dönmedi değil. Oysa sahneden gözümüzü alamamalıydık hiç.


Bu konuda çok basit bir örnek vereyim. Yarışma sonunda orkestra kategorisinde ve bas gitaristi Ata Kuriş ile enstrüman kategorisinde birincilik alan ve de icra kategorisinde üçüncülüğü Galatasaray Lisesi ile paylaşan Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi, hem çok havalı hem de iyi çalan bas gitaristi ve de bütün orkestra kadar, gömleğinin açık yakasından göründüğü kadarıyla bağrına ışıltılı pullar sürmüş erkek solist ve o pullarla uyumlu ışıltılı siyah bir kostüm giymiş kız solist nedeniyle de akılda kaldı. 


Benzer bir şekilde, erkek solist dalında üçüncülüğü İzmir Büyükçiğli Özel Türk Anadolu Lisesi ile paylaşan Amasya Güzel Sanatlar Lisesi’nin solisti Onur Enis Polat, her ne kadar üçüncü de olsa, sahneye tamamen hâkim birkaç solistten biri olarak belki şarkıcılığından da çok sempatisiyle ilgiyi üzerinde tutmayı başardı. Sahnede bir “star” vardı; Onur bizi buna inandırdı.   


Yani enstrümanist de olsanız, solist de, sahnede kendinizi fark ettirdikçe, enerjinizi ve yaptığınız işe gösterdiğiniz titizliği hissettirdikçe dikkat çekmemeniz için bir sebep yok. Nitekim bunca jüri üyesinin, hadi basın mensuplarını koyun bir kenara, jürideki müzisyenlerin değerlendirme sırasında aynı isimler üzerinde fikir birliğine varması boşuna değil. Fark yaratan ve bunu fark ettirebilen her zaman kazanıyor.


Bir de bana yine duygu dolu anlar yaşatan bir ayrıntıdan bahsetmeden geçemeyeceğim. Kız solist kategorisinde ikinci olan Diyarbakır İMKB Fen Lisesi orkestrasının solisti İrem Turhan, türbanlı bir genç kızdı. Bursa Anadolu Kız Lisesi’nin bateristi de ona keza. Bir türbanlı genç kızın bateri çalmasının, bir diğerinin içinden “tek ihtiyacım olan biraz sevgi” cümlesi geçen “rock” bir şarkı seslendirmesinin bana düşündürdüğü tek şey, birbirimize önyargıyla bakmaktan kurtulduğumuz zaman şarkıda bahsi geçen sevgiyi hiç ummadığımız kadar kolay bulacağımız oldu. “Türbanlı kızlarla mini etekli kızlar aynı yarışmada” filan gibi siyasi klişeler değil bahsettiğim. Siyasetler üstü ve insani bir şeyden bahsediyorum. Anladınız siz onu.

video

En baba nasihatlerimi (hâlâ okumaya devam edenler için) en sona sakladım. Nasihat verecek yaşa gelmiş olmak da çok havalı ayrıca, “her yaşın ayrı bir güzelliği var” dedikleri şey tam da bu olsa gerek. Özetle:

Müziği sevin. Çalın, söyleyin, müzik yapın; yapamıyorsanız dinleyin ama müziği hayatınızdan hiç çıkarmayın. Bu sert coğrafyada, bu keskin iklimde, bu acıtıcı gündelik hayatın içinde kalpleri yumuşatmanın daha iyi bir yolu varsa onu da yapın tabii. Ama müziğin insanı özgür kılan kanatlarını omzunuzdan hiç çıkarmayın. Beni sinirlendirmeyin!


Yarışmada kazananların tam listesi:

İcra:

1. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
2. Terakki Vakfı Özel Terakki Lisesi
3. Galatasaray Lisesi ve Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi

Kız Solist:

1. Özel Değişim Anadolu Lisesi – Arya İkis
2. Diyarbakır İMKB Fen Lisesi – İrem Turhan
3. Balçova Anadolu Lisesi ve Özel Hatay Koleji – Dila Bahar

Erkek Solist:

1. İstek Bilge Kağan Anadolu Lisesi – Onur Ata Çeliker
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi – Burhan Çakılı
3. İzmir Büyükçiğili Özel Türk Anadolu Lisesi – Berke Aydın ve Amasya Güzel Sanatlar Lisesi – Onur Enis Bolat

Enstrüman:

1. Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi - Ata Kuris (Bas Gitar)
2. Özel İzmir Amerikan Koleji – Ege Akyıldağ (Elektro Gitar)
3. Tarsus Amerikan Koleji – Defne Talya Boyar

Orkestra:

1. Oğuz Canpolat Anadolu Lisesi
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
3. Özel Saint Benoit Fransız Lisesi

Sahne Performansı:

1. Giresun Güzel Sanatlar Lisesi
2. Özel Moda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi
3. Rize Türk Telekom Güzel Sanatlar Lisesi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Üstün Başarı Ödülü

1. Haluk Ündeğer Anadolu Lisesi – Bayramcan Boy
2. Galatasaray Lisesi – Barış Alp Dönmez

Gençlik Dergileri Özel Ödülü:

1. Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
2. Kuzeykent Anadolu Lisesi
3. Kastamonu Güzel Sanatlar Lisesi – Berna Karagözoğlu

Basın Özel Ödülü:

Diyarbakır İMKB Fen Lisesi

Yarışma Jüri Özel Ödülü:

Malta

En İyi Sahne Performansı

İzlanda – Menntaskolinn Vio Hamrahlio Hamrahlid Koleji


MAYIS 2016 

26 Nisan 2016 Salı

Onur Ataman'la Caz ve İnovasyon Teknikleri


Türkçe “rock” müziği yakından takip edenlerdenseniz, 2011 yılında “Gelecek” adını taşıyan bir albüm yayımlamış Planeur grubundan mutlaka haberdarsınızdır. Onur Ataman ve Serkan Modalı tarafından kurulmuş Planeur, Türkçe “rock” standartlarının epey dışında, sağlam bir ilk albümle dikkatleri üzerine çekmişti. Sonrasında gruptan ikinci bir albüm gelmedi, sadece Serkan Modalı gruptan bağımsız olarak solo çalışmalar yaptı. Ama ben bu yazıda ondan değil, Planeur’un diğer elemanı Onur Ataman’dan bahsedeceğim. Çünkü Ataman, az bulunur bir müzisyen, bir müzik adamı ve çok daha fazla bilinmesi gereken, çok acayip işler yapıyor bu sıralar.


Onur Ataman, 1995 yılında girdiği İstanbul Devlet Konservatuarı’nda opera ve şan eğitimi alarak başlıyor müzik tahsil etmeye. 2001 yılında Lahey’deki Hollanda Kraliyet Konservatuarı Caz Gitar Bölümü’ne kabul edilen ilk Türk müzisyen oluyor. 2006 yılında Hollanda hükümeti tarafından üstün yetenekli öğrencilere verilen “top talent” bursunu almaya hak kazanıyor. Aynı okulda lisans ve master eğitimini tamamlıyor ve iki yıl boyunca da Hollanda’da Leiden Üniversitesi ve Belçika Ghent’te Orpheus Instute’de doktora eğitimine devam ediyor.


Doktora eğitimi boyunca İngiltere’de Royal College of Music ve Oxford Music Faculty’de caz müziğinin Türk Müziği ile entegrasyonu ve emprovizasyon üzerine araştırmalarda bulunuyor. Bu süreçte Onur Ataman Ensemble ve İstanbul Connection çatısı altında Avrupa ve Türkiye’de birçok konser veriyor, albümler kaydediyor. Dahası North Sea Jazz Festivali, İstanbul Jazz Festivali, Delft Jazz Festivali ve Turkey Now Festivali Amsterdam gibi festivallerde sahneye çıkıyor.

Yani toplamda 12 yıl süren bir eğitim/akademik süreçle ve dahası sahne, stüdyo deneyimi ile kendini yetiştirmiş, deyim yerindeyse müziğin ilmini yapmış bir müzisyen Onur Ataman. Yazarken ben yoruldum, varın siz hesap edin.


2010 yılında Türkiye’ye döndükten sonra organizatörlük, prodüktörlük ve eğitmenlik diye özetleyebileceğim bir dolu iş var Ataman’ın portföyünde. Planeur albümü de bu dönemde yapılmış zaten. 2015 yılından itibaren Motto Müzik web TV’de programlar yapan Onur Ataman, halen Ataman Müzik Atölyesi bünyesinde, atölye ve seminerler düzenlemeye ve eğitmenlik yapmaya devam ediyor.


Bunları kısaca da olsa özetlemem lazımdı çünkü şimdi bahsedeceğim Onur Ataman projesi, ancak bu altyapıda bir müzisyenin altından kalkabileceği türden bir proje. Ya da bu deneyimde bir müzisyenin üstelenebileceği diyelim. Ve asıl meseleye gelelim.

“Caz bir demokrasidir” mottosuyla yola çıkmış Onur Ataman bu projeyi tasarlarken. Çünkü caz müziğinin herkesin eşit hakka sahip olduğu ama özgürce kendini ifade edebildiği, yani doğaçlama yapabildiği, bunun yanı sıra takım ruhundan beslenen ve her zaman yeniliğe açık olan bir müzik türü olduğunu düşünüyor ki haksız değil. Bu yüzden de hazırladığı seminerlere “Inovation is the tradition of jazz music " (yani “inovasyon, caz müziğinde bir gelenektir”) sloganını uygun görmüş.


Buradan hareketle, konuşmaları ve seminerlerinde katılımcıları bir caz ve inovasyon yolculuğuna çıkarıyor. Çeşitli örneklerle müzikler dinletiyor, hikâyelerini anlatıyor ve dönemleri incelerken kimler ne gibi riskler almış, nelerden vazgeçmişler, bu müziğe neler katmışlar, onları irdeliyor. Bir takım örnek alıştırma ve teknikler uygulayarak, katılımcılara cazdan esinlenerek yaptıkları herhangi bir iş içerisinde yaratma noktasına nasıl geleceklerini anlatıyor. Bunun için geliştirdiği “öğrenmede transfer teknikleri”ni aktarıyor.


İlginç değil mi? Yani bir müzisyen olmanız, müzikle içli dışlı olmanız gerekmiyor. Bambaşka bir iş de yapıyor olabilirsiniz. Ama yaptığınız işte caz müziği size yol gösterici, ilham verici olabilir. Bunun nasıl olabileceği ise Onu Ataman’ın seminerlerinde anlatılıyor.
Meraklısı için seminerlerden konu başlıklarını da vereyim: 

Bir iletişim biçimi olarak caz müziği ve caz müziğinin dili

Caz müziğinde zaman anlayışı

Caz müziğinde devirler ve inovasyon

Caz Müziğinde yaklaşım (Miles Davis Yaklaşımı)

Caz müziğinde perspektif ve doğaçlama

Kendi zaman anlayışımızı geliştirmek ve caz müziğinde zamanlama

Zamanı etkin kullanmak için teknikler ve müzikal örnekler

Çalışma ve teoriden nasıl yaratıcı sürece geçiş

Öğrenme prensipleri ve rastgele öğrenme

Planlama, çalışma, inovatif yaklaşım ve yaratıcı çalışma

Geleneksel yaklaşımlar ve modern zamanlar savaşında kişinin yaklaşımı ve tutumu nasıl olmalıdır? Müziğin gerçekliği ve boyutları, kişiyi nasıl başka bir yaratıcılık boyutuna taşıyabilir? Yaratıcılık ile iş hayatında fark yaratma.


Onur Ataman yakın zamanda Ford Otosan Arge bölümü çalışanlarını verdi bu semineri. Benim de ilgimi o zaman çekti zaten ve detay öğrenmek için, nedir ne değildir diye sormak için aradım Onur’u. 7-28 Mayıs tarihleri arasında ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünde, bir dizi ders halinde meraklısına sunmaya hazırlanıyor “Caz ve İnovasyon Teknikleri”ni.


Uzun vadede amacı ise bu dersleri, konuşmaları ve seminerleri yaygınlaştırarak, farklı üniversitelerde ve farklı şehirlerde sürdürebilmek. Şahsen ben ilk fırsatta bulduğumda gidip yerinde izleyeceğim anlattıklarını. Zira yukarıda da bahsettiğim gibi, bu derece müziğin ilmini yapmış bir müzisyenin anlatacaklarından kendi payıma bir kazanım çıkarabileceğime şüphem yok. Müziğin sadece dinlemek için, eğlenmek için, duygulanmak için var olmadığını düşünenlerdenim çünkü. En az matematik kadar, fizik kadar, mühendislik kadar var müzik hayatımızın her alanında. Müzikten ilham alarak gündelik hayat içerisinde çok şeye başka gözle bakmayı, başka türlü yaklaşmayı, kim bilir belki de başka türlü yaşamayı öğrenebiliriz. Onur Ataman tam da bu iddiada zaten. Bu yüzden de anlattıklarını can kulağıyla dinlemek, anlamaya, öğrenmeye çalışmakta fayda var.


Onur Ataman’ın Bilgi Üniversitesi’nde vereceği Caz ve İnovasyon Teknikleri derslerine katılabilmek için detaylı bilgiyi aşağıdaki adresten edinebilirsiniz:

http://www.bilgi-egitim.com/tr/programlar/570/caz-ve-inovasyon-teknikleri/

NİSAN 2016