Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

1 Eylül 2014 Pazartesi

Açık Hava Dar Geldi!

NÜKHET DURU & TİMUR SELÇUK “BİZİM ŞARKILARIMIZ” KONSERİ, HARBİYE AÇIK HAVA, 27 AĞUSTOS 2014


Bu başlığı atabilmek için tam otuz yıl bekledim. Az buz değil. Neyse ki sanat denilen şey zamanla eskimiyor, değerinden kaybetmiyor; aksine zamana direndikçe kıymetleniyor. “Kafes Dar Geldi” diye başlık atmıştı Hey dergisi. Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un Şan Tiyatrosu’nda birlikte verdiği konserden bahsediyordu haber. Hani şu Hollywood filmlerinde zengin evlerinin bahçelerini süsleyen kafes görünümlü ferforje kameriyeler vardır ya; işte ondan vardı sahnede dekor niyetine. Timur Selçuk o kafesin içerisinde çalıyordu beyaz piyanosunu. Yani fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla öyleydi. O konseri izleyemediğim için o haberi yapanı, o başlığı atanı delice kıskanmıştım. Resimlere baka baka bir hal olmuş, konseri ballandıra ballandıra anlatan yazıyı ben diyeyim yüz, siz deyin beş yüz kere filan okumuştum.


Sonra aradan otuz sene geçti. Şimdi yerinde yeller esen Şan Tiyatrosu’nun birkaç kilometre berisinde, Açık Hava Tiyatrosu’ndaydık. Nükhet Duru ve Timur Selçuk vardı sahnede. Bu kez ben de seyirciler arasındaydım. Ve konseri izlerken yazacağım yazının başlığını çoktan bulmuştum. “Açık Hava Dar Geldi!”


Bazen bazı şeyleri o kadar isteyerek geçirirsiniz ki içinizden, eninde sonunda olur. Otuz yıl sonra bile olsa… Öyle ya, kim derdi ki Nükhet Duru ve Timur Selçuk tekrar bir araya gelecek ve konser verecek? Bunca zaman sonra… Nükhet Duru saçını bile o zamanlardaki gibi toplamıyordu yıllardır (saç deyip geçmeyin, Nükhet Duru saçını açmışsa, bilin ki yine hoppidi hoppidi şarkılar söyleyecek, o da olmazsa televizyonda yemek pişirecektir; yok eğer topladıysa, gelsin “Beni Benimle Bırak”lar, “Melankoli”ler, velhasıl müthiş baladların muhteşem yorumcusu. Saç modeli müzik kariyerine bu derece doğrudan etki eden kaç şarkıcı vardır dünya müzik tarihinde ya da var mıdır bir örnek daha bilmem.)


Timur Selçuk deseniz, ‘90’larda Savaş Ay’ın programına bağlanıp Gökhan Tepe’ye ayar verdiğinden beri herkes ondan bir korkar olmuştu. Hem babasının hem de kendisinin şarkılarını kimselere vermiyor diyorlardı. Aksiliği, huysuzluğu dillere destandı handiyse. Röportajlarında dinden imandan fazlaca bahsettiği için döndüğünü düşünenler, bunu dillendirenler de çoktu üstüne üstelik (hem dindar hem çağdaş olunmazmış gibi.)

Yani sizin anlayacağınız bu ikilinin tekrar bir araya gelip konser vermesi benim gibi bu konularda hayallerine sınır koymayan biri için bile pek mümkün görünmüyordu. Duyduğumda şaşırmış ve hatta “fazla uzun sürmez” diye geçirmiştim içimden. “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” derler çünkü. Yıkanılabiliyormuş meğer. Gördüm.


Tıpkı ‘80’lerde olduğu gibi bu Nükhet Duru – Timur Selçuk ortaklığı da uzunca bir süredir bir konser serisi olarak devam ediyor. Hem de bugünün şartlarında pek kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeyi yapıp, işe Anadolu şehirlerinden başlayarak yola çıktı ikili. Gittikleri her yerde büyük ilgi gördüler ve nihayet geçtiğimiz aylarda İstanbul’da Zorlu Center PSM’de İstanbulluların da karşısına çıktılar. Kesti mi? Hayır kesmedi. İşte geçtiğimiz günlerde Açık Hava’da yapılan konser, o konserin ikinci raunduydu. Açıkçası benim bu yaz konserleri arasında en fazla heyecan duyarak beklediğim konser de buydu. Hem yukarıda bahsi geçen yıllar öncesinden içimde kalmış ukde nedeniyle, hem de bencileyin bir müzikseverin katıksız müzikle, sesle, şarkıyla buluşabileceği az sayıdaki konserden biri olacağını bildiğim için.


Konser Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un sahnede el ele seslendirdikleri “Selam Dostlara” şarkısıyla başladı. Yapraklarını yeni açmış pembe bir gül mü desem, bulut bulut pembe bir pamuk şekeri mi, yoksa damakta mutluluk tadı bırakan çilekli bir pasta mı? Öylesi bir kostümle bir Nükhet Duru ve bembeyaz gömlek ve pantolonuyla, yaş aldıkça daha da yakışıklı olmuş, aksilik, huysuzluk ne kelime, insanda sıkı sıkı sarılma hissi uyandıran sevimlilikte, sıcaklıkta bir Timur Selçuk düşünün. Ancak bu kadar tasvir edebilirim o anı.


Açılış şarkısının ardından Nükhet Duru “Gerisi Vız Gelir”i, Timur Selçuk ise “Bugün Yarın ve Daima”yı seslendirdi. Sonra tekrar Nükhet Duru’ya geldi sıra. “Benimsin Diyemediğim”i söyledi bu defa. Ardından birlikte “Kırık Kalpler”i söylediler. “Ben Sana Vurgunum” ve “Büyüme Çocuk” geldi peşi sıra Nükhet Duru’dan.


Saydığım şarkıları şöyle bir hatırınızdan geçirirseniz yazıyı okurken, zaten konserin gidişatı hakkında bir fikriniz olacak. Kimisi şiirli, kimisi gerçekten şiir şarkı sözleri ve her biri birer klasik olmuş besteler. Sahnedeki perdeye yansıyan şair fotoğrafları boşuna değildi. O gece o sahnede Sabahattin Ali de vardı, Nazım Hikmet de, Yahya Kemal de vardı, Ümit Yaşar da. Ve notalarıyla Ali Kocatepeler, Cenk Taşkanlar, Attila Özdemiroğlular, Selim Atakanlar…


Sadece altı kişilik bir orkestrayla, sadece böylesi şarkılar söyleyerek, göbek attırmadan, bütün elleri havaya kaldırmadan, işi “stand-up”a dökmeden bir konser verebilmek bu ülkede kaç kişinin harcı, bir düşünmek lazım. Nükhet Duru ve Timur Selçuk’tan bunu bekleyebilirdim gönül rahatlığıyla ama kaç kişi izler, bugünün seyircisi ne kadar ilgi gösterir kısmından emin olamazdım, eğer hem Zorlu PSM’de, hem de Açık Hava’daki seyirci kitlesini görmesem, İstanbul dışındaki konserlerde halkın gösterdiği ilgiyi duymuş olmasam. Yani hâlâ umut vardı. Zorlu PSM’deki konseri izledikten sonra Twitter’a boşuna “hayata, sanata, müziğe olan inancım tazelendi” diye yazmamıştım. Bu gece de aynı duyguyla ayrılacaktım Açık Hava’dan. Daha o dakikalarda bunu anlamıştım.


Sırada konserin en etkileyici anlarından biri vardı. Dede Münir Nurettin Selçuk’un bestesi “Aziz İstanbul”u oğul Timur Selçuk söylerken, sahnede torun Mercan Selçuk dans ediyordu. Hem de ne dans. Bir koreografi bir şarkının ruhunu bu kadar iyi anlayabilir, anlatabilirdi. Mercan Selçuk kuğu zarafeti ve müthiş yeteneğiyle herkesi (lafın gelişi değil) sahiden büyüledi. Kızı sahneden ayrılırken “çağdaş kızlarımızla gurur duyuyoruz,” dedi Timur Selçuk ve “tarihin en yakışıklı devrimcisi”ne bir selam gönderdi. Her geçen gün biraz daha çağın gerisine doğru sürüklenmekteyken, neleri kaybettiğimizi anladığımızda ne kadar geç olacağını düşündüm bir kez daha. Sanırım salondaki herkes de aynı şeyi düşündü. Alkışlar uzun süre dinmedi çünkü.


“Böyledir Akşamları İstanbul’un” geldi “Aziz İstanbul”un hemen arkasından. Sonra Aysel Gürel’e bir selam gönderip” Sevda”yı söyledi Nükhet Duru. Timur Selçuk’un en eğlenceli ama aynı zamanda da en hazin şarkılarından biri olan “Karantinalı Despina”yı Selçuk söyledi, Duru canlandırdı sahnede. Ardından “Aldırma Gönül” ve bir başka neşeli ve hazin Timur Selçuk şarkısı olan “Pireli Şarkı” geldi. Bu şarkı vesilesiyle Nükhet Duru bir kez daha henüz gazinolarda uvertür bir şarkıcıyken “Pireli Şarkı”yı söylemek için verdiği mücadeleyi anlattı. Aranjmanın altın çağını yaşadığı o günlerde, gazino sahnesinde “Bim Bam Bom”, “Şiribim Şiribom”, o da olmadı “Senden Başka” söylemek varken, gencecik bir kız niye “Bu düzen böyle mi gidecek, pireler filleri yutacak” diyen bir şarkı söylemek ister ki? İstemiş işte. O yıllardaki en büyük hayalinin Timur Selçuk’la tanışmak ve çalışmak olduğunu da söyledi. Ve sonra bu hayalinin nasıl gerçeğe dönüştüğünü… Yazının başında da bahsi geçtiği üzere, hayallerin gerçeğe dönüşmesi bazen bir güne, bazen otuz yıla bakıyor ama gerçekleşiyor işte bir şekilde. Sebat etmek lazım…


“Al Gönlümü Diyar Diyar Sürükle” vardı sırada. Hani zamanında dev 45’lik formatında yayımlanan ama pek fazla kıyametler koparmamış o şarkı. En çok o an şaşırdım çünkü bütün Açık Hava şarkıyı Nükhet Duru’yla birlikte söyleyecek kadar iyi biliyordu. Demek ki bazı şarkıların değeri zamanla anlaşılıyordu böyle. Ne güzeldi.

Nükhet Duru’dan “Sessiz Gemi”, Timur Selçuk’tan “Beyaz Güvercin” ve birlikte söyledikleri “Endülüs’te Raks”la ilk yarı sona erdi. Boş yoktu o ana kadar zaten. Bundan sonrasında da olmayacağı belliydi. Nitekim olmadı da.


Bu arada şunu da söylemem lazım… Ben böyle ardı ardına yazıyorum ama aralardaki konuşmaları, Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un o tatlı tatlı cilveleşmelerini, özellikle Selçuk’un siyasi gündeme dokundurmalarını, birlikte anılarını, o ortak geçmişin sahne üzerinde yarattığı sinerjiyi burada yazarak anlatmak pek zor. Onu bizzat izleyip, görmek lazım.


İkinci yarı Nükhet Duru’nun ardı ardına seslendirdiği üç ‘70’li yıllar klasiği ile başladı: “Anılar”, “Cambaz” ve “Melankoli”. Sonra Timur Selçuk “Ekonomi Bilmecesi”ni söyledi ve konserin başından beri süregelen bir gülüp bir ağlama, bazen de ağlanacak halimize gülme durumumuz bu şarkıyla da devam etti. Ve bir başka pik noktası geldi sonra. Nükhet Duru öyle bir “Destina” söyledi ki, kendisi de dâhil, oradaki herkes dağıldı. Dakikalarca alkışlandı bu performanstan sonra. Etraftaki onca uyarana, ses düzenidir, ışıktır, üzerindeki kostümdür, makyajdır gibi onlarca yorucu detaya, binlerce kişinin seni izlediğini biliyor olmana ve dahi bir tek notayı yanlış basmanın bütün büyüyü yok edeceğinin farkında olmanın gerginliğine rağmen insan bir şarkının içine nasıl bu kadar girebilir, nasıl o şarkının söyleyeni değil de ta kendisi olabilir, anlamak mümkün değil. Hiç abartmıyorum. Ben duyduğumu, izlediğimi biliyorum sadece. Nefessiz kaldım. Ağladım.


Timur Selçuk “Sen Neredesin”i söyledikten sonra bu defa da Nükhet Duru’dan “Beni Benimle Bırak” tokadı geldi seyirciye. Şarkının ikinci yarısını mikrofonsuz söyledi ve biz bir kez daha ağzı açık ayran budalası gibi bakakaldık. O Nükhet’i Nükhet’le bırakıp gidecek herif her kimse, hep beraber üzerine çullanıp ağzını burnunu kırabilirdik o dakika. Bu şarkıyı belki otuz beş bininci kez dinliyorduk her birimiz ama hikâyeye yine inanmıştık, yine inanmıştık işte. Bizim suçumuz yoktu; Nükhet inandırıyordu. Neyse ki hemen ardından Timur Selçuk o çok muzır “Dönek Türküsü”nü söylemeye başladı da, havamız değişti. Selçuk bu şarkıyı “tarafsız” medyamıza armağan etti. “Sağcıyla sağcı, solcuyla solcu, çevir kazı yanmasın, çevir de çevir, çevir kazı yanmasın, devir bu devir,” şeklinde sürüp giden sözleriyle bu şarkıdan güzel armağan olur muydu hakikaten “tarafsız” medyamıza? Olmazdı tabii ki.


Sonra tekrar Nükhet Duru’ydı sıra ve ardı ardına önce “Geberiyorum”, ardından “Sevda Değil” geldi. Timur Selçuk “Ayrılanlar İçin”le bir kez daha bizi mest etmişti ki, konserin en vurucu anlarından biri daha geldi çattı. “Rindlerin Akşamı”na girdi Nükhet Duru, “Dönülmez akşamın ufkundayız,” diye başlayarak. Pop şarkıcısı diye bildiğimiz birisi alaturkayı nasıl söyler? Ya da nasıl söylemeli? Mesela Ajda nasıl söylüyor? Yakın zamanda dinledik, gördük. Mesela Sertab alaturka albümünde bu şarkıyı da söyledi. Onu da dinledik. Timur Selçuk’tan fırça yemeden önce Gökhan Tepe de söylemişti mesela. O gece bir de Nükhet Duru söyledi işte. Bırakın popçuları bir kenara, alaturkacı bildiğimiz nicelerinden bile katbekat iyi söyledi diyeyim sadece. Daha fazlasını yazarsam ayıp olacak birilerine.


“Beni Kör Kuyularda” ve “Kalamış”la devam etti alaturka seansı. Aslında bu seans, konserin bittiğinin de habercisiydi ama elbette “İspanyol Meyhanesi” olmadan olmazdı. O da oldu. Açık Hava’nın kötü büfelerinin kötü ve fahiş fiyatlı kahvelerinden başka bir şey içmemiştik ama sarhoş olmuştuk yine de. “Öleceksek ölelim,” noktasına ise çoktan gelmiştik. Yani en azından ben gelmiştim. Bu konserin şahidi olmuştum ya, ölsem gam yer miydim artık? Yemezdim. Var gücümle eşlik ettim ben de şarkıya: “Yeter, yeter, öleceksek ölelim!”


Tabii Nükhet Duru ve Timur Selçuk bu şarkıdan sonra indikleri sahneye alkış kıyamet geri dönmek zorunda kaldılar ve “bis”i “Otomobil Uçar Gider”le yaptılar. “Güzel yolcu güle güle” dediler bize. Hiç gidesimiz yoktu oysa. Ama bilmeyenler için söyleyeyim, Açık Hava’da müzik en geç 00:30’da bitmek zorunda. Yoksa çevredeki otel müşterileri rahatsız oluyormuş. Hemen her konser böylesi bir yarım kalmışlık duygusu bırakarak bitiyor bu yüzden. İsteseler de uzatamıyorlar. İstesek de uzatamıyoruz biz de. Neyse… Bırakın konser sesini bir kenara, konserlerin yapılıyor olmasından, konserlerde sahnede çalınan, söylenen, konuşulanlardan bile rahatsız olanlar var bu ülkede; hepimiz biliyoruz. Buna da şükür yani. Yoksa “bunlar iyi günlerimiz” mi demeliyim? Enseyi karartmayayım yine de. Herkes gelir gider, her şey olur biter ama müzik kalır, söz kalır, sanat kalır. Tarih boyunca böyle oldu bu. Sanata tedbir koyamazsınız. Koydum sanırsınız ama yanıldığınızla kalırsınız. Anladınız siz onu.


Eve dönerken kendime yeni bir çıta koyup, bir hayal daha yeşerteyim dedim taksicinin bangır bangır çalmakta olduğu arabesk şarkıyı duymazdan gelerek. Mesela bir gün benim resmim de o ekrandaki şairlerin, söz yazarlarının resimleri arasında yer alamaz mıydı? Neden olmasındı? Nükhet Duru’ya ben de şarkı sözü yazmıştım (Bknz: Yedi Kocalı Hürmüz Müzikali 1999.) Sonra o yazdığım şarkıları düşündüm. Biri şöyleydi mesela: “Kandilleri yakarım, rakıya su katarım, sürünürüm misk amber, hem çalar hem oynarım”. Sonra tekrar konseri düşündüm. Benim şarkı olsa olsa kelebek konmuş etkisi yaratırdı bu konserde. Vazgeçtim bu hayali kurmaktan. Zaten bir otuz sene daha bekleyecek kadar yeni değildi nüfus kağıdım. Hayal kuralım kurmasına da mantığı da fazla zorlamamak lazım.


Ha bu arada, konserin bir tekrarı da 26 Eylül’de Bostancı Merkezi’nde olacakmış. Hani bu yazıyı okuyup da özendiyseniz filan, bir yeriniz şişmesin. Gidin izleyin. Hayata, müziğe, sanata olan inancınız tazelensin.


EYLÜL 2014 

28 Ağustos 2014 Perşembe

Hande'nin Okuduğu Meydan

(HANDE YENER KONSERİ, HARBİYE AÇIK HAVA 25 AĞUSTOS 2014)


İçeride “guest star”lar bekliyor dedi Hande Yener. Çok heyecanlandık. “Konuk sanatçı” dese kendimizi bir TRT programındaymış gibi hissedebilir ve doğal olarak sahne arkasından Bedia Akartürk’ün ya da ne bileyim, Fatma Türkan Yamacı’nın filan çıkıp gelmesini bekleyebilirdik. Boşuna “guest star” dememişti nitekim. Işıklı “dj” masasıyla David Vendetta geldi.

Ama bu dediğim, konserin sonuna doğru oldu. Şimdi başa saralım ve Hande Yener’in Harbiye Açık Hava sahnesindeki senfonik konserinde neler oldu bir bakalım.


Sahneyi kaplayan devasa perdeler açılırken “Kraliçe” şarkısı duyulmaya başlandı. Gözler o dakika Yener’in kafasında şarkının adını verdiği albüm kapağında gördüğümüz inşaat sacından bükülmüş kraliçe tacını aradı ama Allah’tan yoktu. İşin tuhafı konsere gelirken iki saat boyunca ben nasıl bakacağım diye dertlendiğim Kibariye sarısı saçlar da yoktu. Belli ki yeni boyanmış siyah saçların üzerine tek gözünü kapatan bir korsan bandı takmıştı sadece Hande Yener. Haliyle tıpkı şarkıdaki söylendiği gibi “Bana geldi fazlasıyla bir neşe” ve gece boyunca da gitmedi zaten.


Konser için sıkı bir şov hazırlamıştı Hande Yener ve epeyce de ciddiye almıştı bu işi. Neresinden baksanız belli oluyordu bu. Kötü bir şarkıyla başlamasına rağmen sahnedeki enerji, aksiyon ve de tempo, ilk yarı boyunca hiç düşmedi. “Ya Ya Ya Ya” ve “Romeo” ardı ardına geldi ve ikisi de “hit” olmuş bu şarkılar seyirciyi epey coşturdu. Dansçıların sahneyi çok doğru bir şekilde doldurması, “Romeo” (Hande Yener’in tabiriyle “Rumiyo”) defilesi ve bu esnada “led” ekrandaki görsellerin tamamlayıcılığı izleyiciyi şoklayarak konsere adapte etmek açısından zekice planlanmıştı. “Yalanın Batsın”, “Sen Yoluna Ben Yoluma” ve “Küs”ün hemen peşi sıra gelmesi de akıllıcaydı. Sonra biraz “romantik yaptı” ve “Bir Belâ” ile “Armağan”ı söyledi arka arkaya.


Eğri oturup doğru konuşayım. İyi bir şarkıcı Hande Yener. Gerçi biz zaten bunun farkındaydık ama bir süredir o farkında değildi. Neyse ki bu son albüm vesilesiyle tekrar farkına varmış olmalı. Çünkü konser boyunca taşıması zor kimi kostümlere ve çok yoğun sahne trafiğine rağmen hem doğru düzgün şarkı söyledi hem de yer yer koreografiye uyarak dans etti. Türkiye sahnelerinde alışık olmadığımız hareketler bunlar. Neler gördük geçirdik ama sittin senedir bu topraklardan bir Madonna çeyreği bile çıkaramadık sonuçta. Zaten başımızı batıya çevirip şöyle bir baksak, bizim ne müzik sektörümüz sektör, ne müzik eğitimimiz eğitim, ne de müzik kültürümüz kültür; kıyas kabul etmez. Haliyle bu şartlarda bu çabayı azımsayacak kadar lüks içinde değiliz. Müzik sektörümüz, müzik eğitimimiz, müzik kültürümüz o yetkinliğe gelmedikçe yarışımız ancak kendimizle olabilir en fazla ki varsa böyle bir yarış, Hande Yener bir adım öne geçmiş görünüyor.


Yine epeyce hareketli bir şov eşliğinde söylenen “Bodrum”un ardından “Acı Veriyor” geldi ve bu şarkının sonrasında Hande Yener, şarkının bestecisi Altan Çetin’e teşekkür etmekle kalmadı bir de ayrı kaldıkları yıllar için özür diledi. E tabii, “Bodrum”un ardından “Acı Veriyor”u söyleyince, ben olsam ben de aynı şeyi yapardım. Hatta özür ne kelime, gidip Altan’ın ellerini öper, ayaklarına filan kapanırdım. (Bu arada Hande’nin Mete Özgencil, Mert Ekren, Berksan, Volga Tamöz gibi bütün birlikte çalıştığı isimlere teşekkür edip “Bodrum”, “Kraliçe” ve “Havaalanı”ndan sonra sessiz kalması, eğer magazin gazetecisi olsaydım feci halde dikkatimi çekebilirdi.)


İlk yarı “Çöp” (bak bu şarkıyı ayrı tutarım yukarıda bahsi geçen üç şarkıdan), “Aşkın Ateşi”, “Kelepçe” ve “Biri Var”la tamamlandı. Ortalık o kadar kalabalıktı ki çok af edersiniz, tuvalete gitmek için bile yerimden kalkmaya cesaret edemedim ve o ikinci yarı başlayana kadar geçen süreyi “guest star”ların kim olduğunu düşünmekle geçirdim. Ne yalan söyleyeyim, ilk aklıma gelenler Berksan ve Volga Tamöz olmuştu ama Mehmet Erdem’i hiç düşünmemiştim. Mehmet gibi sakin bir adam bu Telgezer Cambazhanesi gibi sahnede ne arar, ne yapardı? “Romeo” defilesine çıkan erkek mankenlerin kostümlerinden birini giyip gelse yakışmaz, konserin açılışında sahnenin iki yanında duran canlı heykellerden biri olsa, yüzünü gözünü beyaza boyasa yok, o da olmaz. Kondurmadım haliyle. Meğerse kendi haliyle, Mehmet Erdem gibi çıkıp gelecekmiş. Ama hemen değil; ikinci yarının ilk üç şarkısından sonra.


“Mükemmel” albümünün en sevdiğim şarkılarından biri olan “Herkes Yoluna“yla başladı ikinci yarı. Sonra “Kırmızı” ve “Hayrola“ geldi ardından. Sonra Hande nazara geldi. Sebebi bu yarıda sahneye çıkarken kafasına geçirdiği “Phantom Of The Opera”yla Hitit güneşinden sentezlenmiş maskeli başlık mıydı, bilmiyorum. Çünkü şanssızlıklar zinciri ilk şarkının sonunda elini havaya kaldırırken başlığına vurup yamultmasıyla başladı ve hemen ardından “Kırmızı” şarkısının bir yerinde yanlış tekrar yapıp orkestrayı kontrpiyede bırakmasıyla devam etti. Mehmet Erdem’le birlikte söyleyeceği şarkıya başlamadan önce de sahnede uzunca bir boşluk oldu. “Vay be, su gibi akıyor,” demiştim oysa ilk yarıda; hiç kenafir gözlü de değilimdir aslında.


Sonra o boşluklar konser sonuna dek bir kaç kez daha yaşandı. Sahne arkasında ne olup bittiğini bilmiyorduk tabii, izleyici koltuğundan atıp tutmak kolaydı ama yine de orkestranın boşluk kapatma refleksini gösterememesini yadırgadım. Nihayet bu konserde de yadırgayacak bir şey bulmuştum. Artık huzur içinde evime dönebilirdim ama ben hâlâ “guest star”ı merak ediyordum. Mehmet Erdem kesmemişti beni. Zaten o da “Unutanlar Gibi”yi Hande’yle birlikte söyledikten sonra çıkıp gitmişti. Konseri vardı, uçağa yetişecekti. Yoksa kalır ve bir “Hâkim Bey” patlatırdı belki. Zira tam yeri ve zamanıydı. Çünkü Hande Yener, Mehmet’i uğurladıktan sonra bir Ahmet Kaya şarkısı söyleyecekti.


Ne alâka değil mi? Daha az önce Bodrum’a gidiyorduk beraber, hani Yiiistanbul’da da yaşamıştık? Ne oldu da penceresiz kaldık bir anda? Uçurtmamızın tellere takılmasının vakti miydi? Ama takıldı. Robbie Williams, Royal Albert Hall konserinde Frank Sinatra’ya “video wall” üzerinden düet yapar da, Hande Yener Açık Hava’da Ahmet Kaya ile yapmaz mıydı? Yaptı. İşin tekniği kusursuzdu, kabul etmek lazım. Ahmet Kaya’nın “Hani Benim Gençliğim”in “A” bölümlerini banttan söylemesi, nakaratlarda Hande’nin orkestrayla canlı girmesi, o senkronizasyon, düzenleme filan tebrike şayandı. Şayandı şayan olmasına da eniştemiz (burada Hande Yener yâni) bizi niye öptü onu anlamadık.


Ahmet Kaya’ya samimi bir selam mı gönderildi, bir çeşit “ne sağcıyım ne solcu, orta yolcuyum orta yolcu” vurgusu mu yapıldı (tafsilat için “Neden Gittin Toplantıya?” adlı eserimi okuyunuz; seçkin internet sitelerinde mevcut) yoksa “Ajda alaturka okursa, ben de Ahmet Kaya okurum, o süper starsa ben de kraliçeyim,” türevi bir meydan okuma mı söz konusuydu? Peki Ajda, Hande’nin (Hülya Avşar’ın deyimiyle) “okuduğu meydanı” kabul edecek miydi acaba? Ederse buz kovasını Nur Yerlitaş mı tasarlayacaktı acaba? Neyse, sözü uzatmayayım; Hande şarkıyı söylemesine söyledi, hem de taş gibi söyledi ama niye söyledi onu ben anlamadım. Anlayan varsa ve bana da anlatırsa, memnuniyetle dinlerim.


Tabii “kurtlar sonrasına” düşünce öyle birden çıkmak da olmaz diye düşünmüş olmalı ki oradan “Bir Çocuk Sevdim” e bağlandı konser. Hem de birebir Onno Tunç düzenlemesiyle. Şu bir gerçek ki, adı “senfonik” olan bir konserin en senfonik şarkısı da bu oldu. “Tek senfonik” mi demeliyim yoksa? Zira albüm düzenlemelerini senfoni orkestrası eşliğinde çaldırınca senfonik konser olmuyor bildiğim kadarıyla. Konser boyunca senfonik düzenlemeler değil, bir takım ilave yaylı partisyonları dinledik gibi geldi bana (zaten öyle her önüne gelen şarkı da senfoniye gelmez sanki) ama müzisyen değilim; bu yorumdan sonra senfonik düzenlemeleri yapan Tuluğ Tırpan ve senfoni orkestrasının şefi Alper Kömürcü’nün beni ıslak odunla kovalama riskini göze alır ve bu konuda yanılma payımı saklı tutarım.


“Bir Çocuk Sevdim”in arkasından dans grubunun ellerinde bavullarla sahneye gelmesinden de anladığımız üzere “Havaalanı” şarkısındaydı sıra. Neden olmasındı? Hande uzaklarda sevdiği bir çocuğu bulmak üzere havaalanına gelmiş olabilirdi. Hemen ardından gelmiş geçmiş Hande Yener “hit”leri arasında ilk üçte sayılabilecek “Acele Etme”ye girdi Hande ve bu şarkıyı baştan sona seyircilerle birlikte söyledi. Bence 2010’lu yıllar Hande Yener “hit”leri arasında yerini alacak “Kaybol” geldi peşi sıra da.


Tam da bu noktada şunu söylemek lazım: Perfomans şarkılarını söylemek ayrı maharettir evet ama hareketli ve tekerlemeli şarkıları canlı söylemek ve canlı söylerken dans etmek de ayrı maharettir. O müzikal nitelik açısından beğenmediğiniz “Ya Ya Ya Ya” bile canlı söylemesi çok zor bir şarkıdır; insanı nefessiz kılan bir söz döngüsü vardır çünkü. Bu bakımdan sadece performans şarkıları söyleyenleri şarkıcıdan sayan Niran Ünsal ve onun gibi düşünenleri bu şarkılardan birini canlı söyleyip dans etmeye davet ederim. Ya da ben niye edeyim, Hande Yener etsin. Çünkü kendisi bu işi gayet iyi kıvırdı konser boyunca, doğruya doğru. (Söze Niran Ünsal’i niye karıştırdığımı merak ediyorsanız, o mevzu çok uzun; bilmeyenler Twitter’da Niran Ünsal’ın hesabına göz atabilir.)


Sırada gecenin ikinci “guest star”ı vardı ve başından beri tahmin ettiğim üzere o, Berksan’dı. Hande Yener ve Berksan bir süredir sosyal medyadan duyurdukları yeni” featuring” şarkıları “Haberin Var mı?” yı “playback” yaparak söylediler ve şarkının prömiyeri de böylece yapılmış oldu. Sesçiler bu noktada sese sonuna kadar abandıkları için ne şarkıdan bir şey anladım, ne de sözlerinden. Ama “hit” kokusu burnuma kadar geldi.


Ve Berksan’ın hemen ardından nihayet gerçekten “guest” son “star” da sahneye avdet etti. Etmeden önce Hande bir şeyler dedi ama pek anlaşılamadı. Vendetta’yı konser için İstanbullara kadar getirtmişken biraz daha şaşaalı bir anons yapmak gerekirdi ama zaten konser boyunca Hande Yener’in seyirciyle diyalog kurma ve konuşma konusunda (artık heyecandan mıdır nedir) pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Böylesi bir şovda sahnedeki “star” aklına geleni konuşmamalı (“Anneciğim, çok şekersin,” dememeli mesela) ve gerekirse yazılı metinlere çalışmalı. Herkesten Sezen Aksu belagati bekleyemeyiz sonuçta.


Hande Yener, David Vendetta’nın yaptığı “remix”lerle “N’aber” ve “Yangın” adlı şarkılarını “playback” yaparak seslendirdi konserin bu bölümünde. Bu esnada sahnede tam bir cümbüş yaşandı, Açık Hava devasa bir diskoteğe dönüştü. Vendetta’yı uğurladıktan sonra ise “Alt Dudak”la final yapıldı. Benim dahi ilk dinlediğimde emin olamadığım bu şarkı, düpedüz bir “hit” olmuştu ki herkes ayaklandı şarkıyı duyunca. Ve doğal olarak “bis” de “Alt Dudak”la yapıldı. “Bis” esnasında Hande Yener konserdeki kostümleri hazırlayan Hakan Akkaya’yı ve koreografiyi yapan Nur Sonbahar’ı da sahneye çağırdı. Birlikte eğlene eğlene, kutlaya kutlaya bitirdiler konseri.


Türkiye şartlarında yapılabileceğin en iyisini yapmıştı Hande Yener ve ekibi. Ancak bu konser, çok daha iyi bir ses düzenini hak ediyordu, bunu da söylemem lazım.

Sonra ne mi oldu? Konser bitti ve biz dağıldık. Popun ne işe yaradığını hatırlamıştık bir kez daha. Eğlenmiştik. “Hasta La Vista Baby” diye ritim tuta tuta evlerimize gidebilirdik artık. Aynen de öyle yaptık.

AĞUSTOS 2014

24 Ağustos 2014 Pazar

Bir Ömre Tanık Olmak

SÖZ MÜZİK: ALİ KOCATEPE

(50. SANAT YILI KONSERİ HARBİYE AÇIK HAVA 20 AĞUSTOS 2014)


Bir ömre tanık olmak çok acayip bir şey... Herkes kendi hayatını yaşıyor evet. Ve çoğunlukla evlerimizin, işyerlerimizin ve dahi kendi çevremizin, eşimizin, dostumuzun, ahbabımızın dört duvarı arasında saklı kalıyor hayatlarımız. Ama bazıları için hiç de öyle olmuyor. Onların hayatları gözlerimizin önünden ve hatta bizim hayatlarımızın da içinden geçiyor. Öyle yaşıyorlar. Tanışmadan biliyoruz mesela kaç yılında, nerede doğdular, ne zaman evlendiler, ne zaman çocuk sahibi oldular, ne zaman mutlu ne zaman dertli, ne zaman âşık oldular, ne beraberlikler, ne ayrılıklar, ne kayıplar, ne kazançlar yaşadılar. Genellikle ürettiklerinde, biz sıradan insanlara dinlememiz, okumamız, izlememiz için sunduklarında saklı olur bu detaylar. Daha doğrusu, bazen saklar, bazen de açık ederler. Bir yandan da tanınan ve sevilen insanların peşini bırakmayan kameraların, kalemlerin gösterdiklerinden, yazdıklarından biliriz. Öyle ya da böyle tanığı oluruz yani ömürlerinin. Ve gerçekten de, bir ömre tanık olmak acayip bir şeydir.


Öyle bir tanıklık yaşadık nitekim geçtiğimiz günlerde Harbiye Açık Hava sahnesinde. “Söz Müzik Ali Kocatepe” konseri, Ali Kocatepe’nin 50. sanat yılı kutlamasıydı. Ama aslında başarı öyküleriyle dolu bir ömrün kutlaması… Orada olduğum için mutlu oldum çünkü orada bulunan herkes gibi, benim de hayatımda Ali Kocatepe şarkılarıyla kesişen çok fazla anı vardı. Hatırladıklarım, unuttuklarım ve konser boyunca ansızın aklıma geliverenlerle… Kim bilir, belki biraz da kendimi kutlamışımdır. Öyle değil midir zaten? Hayatlarımıza ürettikleriyle eşlik edenlerin yürüdüğü yolları, onlarla birlikte biz de yürümüş kadar oluruz; öyle olduğu için onları bu kadar severiz zaten.


Her bakımdan “tarihi” bir konserdi. Bir kere bu ülkede çok az müzisyene nasip olmuş/olacak bir şey böylesi bir konserle 50. sanat yılını kutlamak. Açık Hava bu; en sıcak, en gündemde şöhretlerin bile doldurabilme endişesi taşıdığı er meydanı. Kaldı ki bizimki gibi saygısını, kıymet bilirliğini dilinden düşürmeyen ama nedense kolay kolay da göstermeyen bir toplumda kaç besteci/şarkıcı var ki bir Açık Hava dolusu insan 50. yıl kutlamasına tanık olmaya gelsin? Bu bile tek başına özel ve önemli. Kaldı ki o gece sahne üzerindeki isimler de cabasıydı. Nilüfer’inden Nükhet Duru’suna, Bülent Ortaçgil’inden Özdemir Erdoğan’ına, Ayşegül Aldinç’inden Modern Folk Üçlüsü’ne… Sahici bir yıldızlar geçidiydi gece.



Şunu da söylemem lazım ki, bu tip çok katılımlı, çok çetrefilli akışı olan organizasyonlar konusundaki başarısızlığımız nice ödül törenlerinden, festival açılış/kapanışlarından ve dahi yarışmalardan bildiğimiz üzere handiyse tescillidir. Bu gece, bu genellemenin dışında kalacak gecelerden biriydi ve bu başarıda gecenin akışını planlayan İzzet Öz’ün parmak izleri çok ama çok belirgindi. Her şey tıkır tıkır yürüdü, su gibi aktı ve bize de sahnede olan biteni mest vaziyette izlemek düştü. Sarkmadı mı program? Sarktı elbette. Üstelik zamanında başlamasına rağmen… Çünkü Ertuğrul Özkök’ün o kadar uzun konuşacağını kimse tahmin etmemişti. Ülkede gazeteciliğin çivisinin çoktan çıktığını, yakında “stand-up”a başlayabileceğini filan anlatırken siyasi dokundurmalarla, keşke o çivinin çıkmasında kendisinin de payı olduğu gerçeğinden de dem vurabilseydi. Vurmadı ama epeyce güldürdü; güldürürken de akıştan epeyce zaman çaldı.


İzzet Öz, Bülent Özveren, Mehmet Yılmaz, Enver Aysever ve Selda Alkor da gecenin diğer konuşmacı konukları oldu ama hiçbiri Özkök kadar uzun konuşamadı. Enver Aysever belki ona yaklaşmış olabilir. Onun siyasi göndermeleri Özkök’ün göndermelerinden çok daha açık sözlü, dobra ve hatta sertti zaten. Gecenin ekseni o dakikalarda biraz kaydı tabii ama memlekette siyaset neyin eksenini kaydırmadı ki son yıllarda?


Bu arada Selda Alkor’un “Plak yapan tek sinema oyuncusu bendim,” cümlesi ve Ali Kocatepe’nin Ayhan Işık örneğini verdiğinde “Yok, Ayhan Abi öyle şey yapmaz,” demesi gecenin gafıydı hiç kuşkusuz. Ayhan Işık, Sadri Alışık, Fatma Girik, Suzan Avcı, Hülya Koçyiğit, Neriman Köksal, Selma Güneri, Vahi Öz, Öztürk Serengil, Sevda Ferdağ, Diler Saraç… Bunları hepsi plak yaptılar zamanında. Fazlası var, eksiği yok bu listenin.


İşin müzik kısmı ise fevkaladenin fevkindeydi başından sonuna dek. En güzeli de konuk şarkıcıların sadece Ali Kocatepe şarkıları söylememesiydi. Öyle olsa, sıkıcı olabilirdi çünkü. Öyle ya, mesela Ayşegül Aldinç “Kara Sevda” yerine ilk albümünde seslendirdiği ama çok dikkat çekmemiş, kıyıda köşede kalmış “Mavi Maviydi Gökyüzü” adlı Ali Kocatepe şarkısını söylese tatsız olmaz mıydı? Ya da Nilüfer bir Gökben şarkısı söylese yersiz?.. 


Sahi gönül Kocatepe’nin zamanında prodüktörlük becerisi ve şarkılarıyla parlattığı iki yıldızı, Gökben ve Sibel Egemen’i de görmek isterdi o gece sahnede. Hatta izleyiciler arasında bulunan İskender Doğan, Suna Yıldızoğlu ve Coşkun Demir’i de (özellikle “Heyamola” söylenirken.)

Bu “konsept dışı” şarkıların bence en olmasa da oluru ise Aysun Kocatepe’nin “Don’t Cry For Me Argentina”sıydı.


İlla şeytanın avukatlığını yapmak söz konusu olursa, Kocatepe’nin en kadim dostu olduğunu bildiğimiz ve akışta da konuşma yapması planlanan Hıncal Uluç’un, Ali Kocatepe konseri sosyal medyada ilk duyurduğunda listede adı geçen ama sonra nedense yok olan Ajda Pekkan’ın ve böylesi saygı gecelerinde ve dahi saygı albümlerinde mutlaka yer alan Sezen Aksu’nun o gece neden orada olmadıklarını herkes gibi ben de merak ettim, ne yalan söyleyeyim. Neyse…

Gecenin birden çok şahane ânı vardı.

Nilüfer, Ayşegül Aldinç ve Ali Kocatepe’nin “Heyamola”yı birlikte seslendirip 2014 model bir Mavi Yolcular kadrosu kurmaları…


Modern Folk Üçlüsü (Doğan Canku’suz da olsa) ve Ayşegül Aldinç’in 1981 Eurovision sahnesinden sonra ilk kez “Dönme Dolap”ı tekrar birlikte söylemeleri… (O meşhur Eurovision alamet-i farikası koreografi olmayınca şarkı biraz eksik kaldı ama olsun.)


Memleketin gelmiş geçmiş en iyi konser şarkıcılarından, yorumcularından biri olan Nükhet Duru’nun soluk kesen “Ben Sana Vurgunum” ve “Melankoli” performansları…


Özdemir Erdoğan’ın Ayça Tekindor’la canlandırdığı “Keman Öğretmeni” kompozisyonu… (Ayça’nın bütün ciddiyetsizliğine rağmen üstelik…)

Tiyatro oyuncuları ve şarkıcılardan oluşan Kocatepe Yaz Korosu’nun “Akdeniz Çocukları” şarkısıyla yaptığı çok neşeli, çok eğlenceli açılış…


Yüksek Sadakat’in “Dağlar Dağlar”a, Pamela’nın “Benimsin Diyemediğim”e getirdiği “rock” yorumlar…


Ve en şahanesi de Boğaziçi Caz Korosu’nun “Dostluğa Davet”iydi hiç kuşkusuz. Şöyle söyleyeyim; bütün gece sadece Boğaziçi Caz Korosu çıkıp Kocatepe şarkıları seslendirse, nefesimi tutup izleyebilirdim; o derece heyecan duydum, haz aldım “Dostluğa Davet”in bu yorumundan. Tabii koro, adıyla özdeşleşmiş “Kızılcıklar Oldu mu?” türküsünü de icra etmekten geri kalmadı. Son ana kadar bekledim ve onlar şarkı bitip de alkışlar dindikten sonra tek bir cümleyle patlattılar bombayı, “Çapulcu musun vay vay,” diyerek.


Bir ömre tanık olurken, ömrüne tanık olduklarınız sizden haberdar olmayabiliyor doğal olarak. Eşyanın tabiatı bu…

Ali Kocatepe nereden bilsindi mesela benim henüz ilkokuldayken okuduğum çocuk romanlarından etkilenip mahalledeki arkadaşlarla kurduğum çocuk kulübünün resmi şarkısının “Antalya’ya Koş” olduğunu? (Şimdi saçma gelebilir kulağa ama çocukken öyle gelmiyordu. Hatta bir ara plağı kaybedince kulübü kapatmayı bile düşünmüştüm.)


Ali Kocatepe nereden bilsindi benim “Heyamola”yı çok ama pek çok sevip Eurovision Türkiye elemelerinde dereceye giremeyince onlardan bile daha çok üzüldüğümü ve o üzüntüyle bir sonraki sene Sezen Aksu ve Erol Evgin birlikte söyleyerek Eurovision Türkiye elemelerine katılsınlar diye “Kordon kordon Kordonoyu’nda” diye sürüp giden, “Heyamola”ya birebir benzeyen bir şarkı bestelediğimi? Ve hatta Sezen Aksu’nun Hey dergisinde verilen adresine mektup gönderip, mektupta eğer isterlerse şarkıyı onlara gönderebileceğimi, bana bunun için üzerinde sadece “Evet” yazan bir telgraf çekmesinin yeterli olacağını yazdığımı. (Bu da saçma geldi bak şimdi böyle anlatınca.)


Ali Kocatepe nereden bilsindi “Sevenler İçin”i, “Çakır’ı”, “Deli Gönlüm”ü, “Ali”yi, “Al Gönlümü Diyar Diyar Sürükle”yi, “İyi Oldu Gelmediğin”i, “Yıldızlar”ı, “Hayret”i; sözün kısası, neredeyse tüm şarkılarını yıllar yılı kelime kelime, nota nota ezber ettiğimi… Bilemezdi tabii ki. Ama ben biliyordum. Bu yüzden de mutlu ayrıldım Açık Hava’dan. Konserden sonra eve doğru giderken, ileride ben de 50. dinleyici yılımı kutlayıp, bu özel geceye elli yıl boyunca dinlediğim şarkıcıları davet etmeye karar vermiştim çoktan. Daha önümde beş yılım vardı. Organizasyon nasılsa yapılırdı beş yılda.


YAVUZ HAKAN TOK, AĞUSTOS 2014, İSTANBUL