Bu Blogda Ara

7 Ağustos 2018 Salı

Kenan Bizi "Beach"e Götür!


KENAN DOĞULU HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 2 AĞUSTOS 2018


“Millet kendini ‘beach’de sanıyor!” diye söylendim bir ara. Herkes ayakta, ikişerli üçerli gruplar halinde sohbet halinde. Oturacağımız yere ulaşamıyorum bir türlü. Aşırı kalabalık sinir yapıyor bende. Bir Kenan Doğulu konserine geldiysen bunu göze almış olman lazım; İngiliz Kraliyet Orkestrası konseri değil nihayetinde. Öyle olsa frak giyerdik. Şort giyip gelmişsin, bir Birkenstock terlik eksik ayağında, el aleme laf ediyorsun beach meach diye.


Neyse ki oturabildik nihayetinde. Fakat o da ne, sahne önündeki orkestra çukuruna birtakım platformlar konulmuş. Konser başladı başlayacak derken bir sürü insan o platformlara doluşuvermesin mi? Meğer orada öyle bir düzen alınmış, konseri ayakta izleyeceklermiş sahne önündekiler (davetliler miydi biletli mi onu bilmiyorum.) Sen söylenir misin öyle? Al sana bedavadan “beach” atmosferi. Bereket görüşümüzü engellemiyorlar da daha fazla söylenmiyorum.

Ama dahası da var. Konserin ilk şarkısı “Issız Ada”. Haliyle “led” ekranlarda tropikal bir hava; deniz, kum, güneş tadı. Şarkının sonunda bir de Kenan demez mi “Bu bir rahatlama seansıdır,” diye. Çaresiz tatile çıkacağız bu gece; “beach”den kaçış yok yani.


Hakikaten bir tatil, bir festival, bir şölen, bir karnaval havasında başlayacak ve bitecek konser. Hani çok aksiyonlu, atraksiyonlu filmlerden çıkınca insan bir sersem olur da bir “huh” çeker ya; aynen o nidayı savuracağız salonu terk ederken. “Huh! O neydi be?”


Yeni albümün çıkış şarkısı “Issız Ada”nın ardından “İlk Adımı Sen At” ve “Yaparım Bilirsin” geliyor. Kenan da şarkı çok; “hit” de çok. Bakalım bu konserde hangilerini dinleyeceğiz derken anlıyoruz ki eskiler de olacak en yeniler de. Ama nasıl? Mesela “Yaparım Bilirsin” başka bir düzenlemeyle bugüne ayak uydurmuş bir “sound”la çalınıp söyleniyor. Konser boyu böyle olacak bu. Eski şarkılar da yeni tınlayacak.


Bunun ipucunu geçtiğimiz günlerde yaptığımız röportajda vermişti aslında Kenan. “Ken On The Beach” adını verdiği (yine “beach” yine “beach”) konser serisinden bahsederken aynen şöyle demişti: “Orkestradaki elemanlara söylenen de şu: "Şarkıları bildiğimiz şekillerde değil, bilmediğimiz ve keşfedeceğimiz yerlere götürmek üzere çıkın sahneye.’ ‘Jam-session’ gibi oluyor yani. O bana heyecan veriyor.”

Harbiye Açık Hava konserinde de işte aynen böyle oldu.


“Ara Beni Lütfen”in ardından yeni albümden iki şarkı arka arkaya geldi: “Yapma” ve “Boş Sayfa”. Sonra Kenan dedi ki “50 kişinin koltuğunun altında ‘sticker’ var. Onlara imzalı albüm hediye edeceğim.” Salon şöyle bir dalgalandı, herkes yerinden kalkıp poposunun altına bakmak mecburiyetinde hissetti kendini. Aynı röportajda Kenan bir de “Son bir kez CD basalım dedik,” gibi bir laf da etmişti. Artık CD’ler basılmaz olunca ne olacak diye düşündüm ister istemez. Dijital imzalı dijital albüm?.. Öf, düşünmesi bile sıkıcı.

“Tencere Kapak” şarkısı söylenirken sahnenin yukarısından yuvarlak aynalar indi, o aynalara yansıtılan ışıklarla sahnede masalsı bir görsel yaratıldı. Dikkat ettim, aynalar sadece o şarkı için kullanıldı konserde. Öyle bir ince düşünüş, detaycılık.


“Baş Harfi Ben”, “Olmaz”, “En Kıymetlim”, “Dön Gel”, “Sorma”yla romantik ama bir o kadar da ateşli devam etti konser. Her parçanın alışık olmadığımız biçimde çalınması, orkestranın müthiş enerjisi, “led” ekranlardaki görseller ve sahne ışıklarının göz alıcı renkleri, arada bir ama asla rastgele değil, belli ki yeri ve zamanı planlanmış bir biçimde sahne önünden çıkan ateşler, patlayan fişekler, sisler vs… Büyük bir şov izliyoruz. Hem üzerinde çalışılmış hem de iyi para harcanmış bir şov.

Bir de şunu söylemeliyim ki bu seneki Harbiye Açık Hava mesaimde şimdiye dek duyduğum en iyi sesi Kenan Doğulu konserinde duydum. Net, temiz, dengeli ve çapaksız.


Sırada “Çakkıdı” var. Arkasından da sıkı bir ‘90’lar sekansı. “Sımsıkı Sıkı Sıkı”, “Tak Etti Canıma”, “Tek Kürekçim”. Kenan oradan oraya koşuyor, atlıyor, zıplıyor, adeta ateş çıkarıyor sahnede. Sahne önündeki “beach” tayfası gibi arkamızdaki seyirci de ayaklanmış, kaptırmış kendini. İki yanımda oturan Simge bile ayakta eşlik ediyor şarkılara. Ne güzel tatil!


Bak yine kendimle çelişeceğim. Daha birkaç gün önce Duman konserini izledikten sonra şov yapmadan da konser oluyormuş diye yazmıştım. Ama ben şimdi şovdan da pek memnunum, nasıl olacak? Şöyle ki Kenan ve ekibinin yaptığını yapabilene pek rastlamadım bugüne dek. Bu başka bir şey. Kesintisiz ve aksaksız, hiç durmayan, teklemeyen, büyük bir prodüksiyon mantığıyla kotarılmış her şey. Sahne sahne, şarkı şarkı, parça parça değil. Böyle olsa hepsi, can kurban. (Sonrasında basın bülteninden öğrendim ki konserin şov direktörlüğünü Uğurhan Akdeniz yapmış ve Türkiye’de ilk defa bu konserde kinetik ışık ve lazer şov kullanılmış.)


Konserin ikinci yarısı yeni albümden şarkılarla başlıyor. Açılışta kanunuyla Hakan Güngör ve viyolonseliyle Yasemin Özler eşlik ediyor orkestraya ve “Vay Be”yi söylüyor Kenan. Bu şarkıda da bu defa sahnenin yukarısından kocaman beyaz küreler iniyor aşağı. Asimetrik bir biçimde inip çıkıyor, renkten renge giriyorlar. Görüntü muhteşem.


Ardından bu defa Cenk Erdoğan’ı sahneye davet ediyor Kenan. Cenk Erdoğan orkestraya perdesiz gitarıyla eşlik ederken Kenan “Yosun”u söylüyor. “Boğazımdan Geçmiyor”a da eşlik ediyor Erdoğan, sonra alkışını alıp gidiyor. 


Sadece bir şarkı, iki şarkı için enstrümanının virtüözlerini konsere davet edip sahneye çıkarmak işin sadece şovdan ibaret olmadığını gösteriyor aslında. İyi icra edilen müzik dinliyoruz çünkü başından sonuna dek. Konuk müzisyenler bir yana, Ozan Doğulu’su, Orhan Topçuoğlu’su, Murat Çekem’i, Nedim Ruacan’ı, Toygun Sözen’i, Mustafa Nuri Haybat’ı, Abbas Karacan’ı, Gökay Semercioğlu’su ile orkestra zaten yıldızlar takımı ve her biri maaşlı memur gibi değil, müzisyenliğin tadını çıkararak çalıyor, eğleniyor.


Sırada Ozan ve Kenan kardeşlerin şovu var. Orkestra susuyor, sadece Ozan piyano çalıyor, Kenan da söylüyor. Ama ne çalmak ve ne söylemek. Bir caz albümü olan “İhtimaller” hakkında yazarken şu cümleleri kurduğum geldi aklıma oracıkta: “Elbette Kenan Doğulu bir caz şarkıcısı gibi şarkı söylemiyor. O kadarını beklemek hata olurdu. Yine kendi gibi ya da belki bir parça daha bir pop şarkıcısının şımarıklığından, yersiz ve şuursuz neşesinden, kırılıp dökülmelerinden arınmış gibi ama hepsi bu.”

Kenan buna mı alındı da azmetti yoksa kendiliğinden tekâmül mü etti o zaman bu zaman bilemem ama tüm konser boyunca yer yer bir caz şarkıcısı gibi kullandı sesini. Özellikle de Ozan’ın piyanosu eşliğinde seslendirdiği bu iki şarkıda: “Kurşun Adres Sormaz ki” ve “Aşk Oyunu”. Ozan da caz çaldı zaten, bir “jam session” patlattılar orada ki dinlemelere doyulmaz. “Aşk Oyunu”nun sonuna doğru orkestra tekrar yerini aldı, şarkıyı hızlı bir ritimle bitirdiler ve hemen ardından “Kandırdım”a girdiler.


“Şans Meleğim” başladığında Açık Hava kocaman bir kulübe dönüştü. Özellikle Ozan’ın “synthesizer”ı bu tarz şarkıları ateşledikçe ateşledi gece boyu. Ben de bayılırım ya “synth” seslere, ufak ufak elim ayağım oynamaya başlamış o ara, neden sonra fark ettim.

Ardından tempoyu hiç düşürmeden “Harika”yı vokalistleri Duygu Soylu ve Sinem Akkaya ile birlikte seslendirdi Kenan. İki ses ki ikisi de yırtıcı birer kaplan gibi. Bakakaldık öyle.

Artık dur durak yoktu; belliydi. “Doktor”, “Kız Sana Hayran”, yeni albümden “Dansa Kaldır” ve olmazsa olmaz “Güzeller İçinden” arka arkaya geldi. Açık Havada herkes ayaktaydı, ayıptır söylemesi, ben bile.


“Bis” kaçınılmazdı çünkü gazımız gitmemişti daha. Alkış kıyamet geri geldi Kenan ve “Tutamıyorum Zamanı” ile yaptı “bis”ini. Yine gitti, yine geri gelmek zorunda kaldı. O ara söylediği “Herkes kendi diskosunu kendi yaratsın” lafına takıldım ben. İşte onu yapmak hiç kolay değildi be Kenan. Onun için koşa koşa geliyordu insanlar konserlerine. Kenan bizi diskoya (ya da “beach”e) götürsün diye. Götürmüştü de nitekim. Şimdi de o diskodan (ya da “beach”ten) çıkmak istemiyorduk işte.


O ara bütün orkestra sahne önünde gelip hep beraber selam verirken arkadaki ekranda, hani filmlerin sonunda künye akar ya, aynen öyle bir künye yazısı belirdi. Prodüksiyon ekibi, konsere emeği ve katkısı olanların isimlerinin yazıldığı koca bir künye. Böyle bir şeye daha önce rastladım mı bilmiyorum ama çok hoşuma gitti. Sonrasında Kenan yaklaşık seksen kişinin bu konser için emek verdiğini söyleyecekti. “Büyük bir prodüksiyon mantığıyla kotarılmış” diye yazarken tam da bunu kast ediyordum işte.


İkinci “bis”te “Pamuk” ve “Issız Ada” çalındı, söylendi. Bu arada Kenan’ın da dâhil olduğu gitar emprovizasyonlarıyla yine bir “jam session” havası hâkim oldu. Bu kısım konser sonunda adrenalini tavan yapmış müzisyenlerin kapıp koyverdiği anlardı ya da basbayağı bir son vuruş. Başta da dedim ya sersem olmuştuk zaten. Salon aydınlanırken “Huh! O neydi be?” demedik boşuna.


Bu arada “Issız Ada” ikinci kez çalınırken sahneye kocaman bir panda maskotu çıktı. Evet evet bildiğiniz panda. WWF Türkiye’nin maskotuymuş meğer. (Detaylı bilgi için  http://www.wwf.org.tr ) Konserin başlangıcı ve ikinci yarısında “led” ekranlarda izlediğimiz bazı filmlerle dengesi bozulan doğaya ve tek kullanımlık plastiklerin dünyamıza verdiği zarara da dikkat çekilmesinin ve WWF işbirliğinin bu şekilde vurgulanmasının yansı sıra bir de D&R işbirliği ile yapılan bir başka kampanya (Sen Konsere Çocuklar Okula Kampanyası) ile konsere gelenlerden kitap bağışı istenmiş ve en çok kitap bağışlayan beş kişi kuliste Kenan’la tanışma fırsatı yakalamış. İşe sosyal sorumluluk projelerinin dahil edilmesi ama doğrudan gözümüze sokulmaması da pek hoştu.


Yazının sonunda yine Kenan’la Milliyet Sanat dergisi için yaptığımız röportajdan bir bölümü buraya alıntılamak istiyorum. Bu yazının özeti Kenan’ın bu cümlelerinde saklı çünkü: 

“Eğlendirici insanların her şeyden önce kendilerinin eğlenmesi lazım ki karşılarında oturan seyirciye enerji ve heyecan yükleyebilsinler. İçerisinden geçtiğimiz dönemin üzerimize döktüğü ölü toprağı, bu renksizlik, tatsızlık, tekdüzelik hepimizi olumsuz yönde etkiledi. Bu seferki niyetlenişimde, pozitif bir dünya, sevginin kazanacağına emin olduğumuz, kötülüğün bir noktada, bir yerde kaybedeceğine inandığımız, insanların doğayla, dünyayla bir arada tek bir vücut olabileceğinin hatırlatılması ve ufukta bir umut olduğunu tekrar hatırlatmak göreviyle yola çıktım.”

AĞUSTOS 2018

6 Ağustos 2018 Pazartesi

N'aber Lan Erol?


EROL EVGİN HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 31 TEMMUZ 2018


Benim Tarkan’ım Erol Evgin’di. Sadece benim mi? Benim çocuk yaşlarımda çocuk olanların, yeni yetme yaşlarımda yeni yetme olanların… Hepimizin… Erol Evgin kadar güzel şarkı söyleyebilmemiz ve yakışıklı olabilmemiz mümkün değildi. En fazla Erol Evgin kadar beyefendi olabilmeye çalışabilirdik. O da efendiliğin kabul gördüğü, yüceltildiği o zamanlarda bile kolay değildi. İnsanın içinde olacaktı her şeyden önce.

“Eskiden genç kızlar beni yolda görünce imza isterlerdi. Şimdi yine istiyorlar ama anneleri, hatta anneanneleri için,” diye anlatıyor Erol Evgin. Konserlerine serpiştirdiği anekdotların değişmezlerinden biri bu. “Bu yaşta olur böyle şeyler,” diyor bazen… Kendisiyle, yaşıyla ince ince dalga geçiyor. Bu yaşa gelene dek biriktirdiği müthiş anıları, yaşanmışlıkları da yeri geldikçe anlatıp olgunluğun en büyük kazancına bizi ortak ediyor.


Onun kuşağından hâlâ popüler ve hâlâ saygın kalabilmişlerin sayısı bir elin parmakları kadar bile değilse, bunun şifrelerini sadece şarkılarında aramak yanlış olur. Evet, genci yaşlısı Erol Evgin şarkılarını seviyor yıllardır bu ülkede ama şarkılarından bağımsız olarak Erol Evgin’i de seviyor. İkisi bir araya her zaman kolay gelmez.

Geçtiğimiz günlerde Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda bir Erol Evgin konseri daha izledim ve buna bir kez daha şahit oldum.


“Daha” dedim zira bana kalsa nerede bir Erol Evgin konseri olsa giderim. Bunun “benim Tarkan’ımdı” takıntısıyla, nostaljik bir vefa duygusuyla ilgisi yok. Ben Erol Evgin konserlerinde mutlu insanlar görüyorum ve mutlu oluyorum. Bunu da bu zamanda her şeyden kıymetli buluyorum. Sanırım benim gibi düşünen çok ki, Erol Evgin’in iki yıldır sadece Açık Hava’da değil, ülkenin farklı şehirlerinde verdiği amfi tiyatro ve büyük salon konserlerinin hepsi tıka basa dolabiliyor. Nitekim o gece Açık Hava yine doluydu.


Konser Erol Evgin – Çiğdem Talu – Melih Kibar ortaklığından yadigâr kalmış şarkılarla başlıyor. “Söyle Canım”la yapılan coşkulu açılış, yüksek tempolu alkışlar eşliğinde bütün şıklığıyla Erol Evgin’in sahneye çıkışı… Sonra ardı ardına “Neydi O Yıllar?”, “Rüya”, “İçimdeki Fırtına”, “Bir Bakışın Yetti”, “Aldım Başımı Gidiyorum”.


Yılların tecrübesiyle seyircinin nabzını elinde tutmayı çok ama çok iyi biliyor Erol Evgin. Yavaş ve hızlı, coşkulu ve hüzünlü şarkılar arasında gidip gelirken öyle bir denge kuruyor ki seyircinin konserden kopmasına asla müsaade etmiyor. Şarkı aralarındaki şiirleri, sohbeti, anıları, fıkraları da cabası. Bir başkası çıkıp anlatsa sakil duracak o yarı müstehcen fıkralarda anlatılanlardan çok Erol Evgin’in bütün edepliliği ile onları anlatıyor olmasının müthiş tezadına gülüyorsunuz. Ya da daha önce pek çok kez dinlediğiniz Bedia Muvahhit – Vasfi Rıza Zobu hikâyeleri her defasında ilk kez dinliyormuş gibi güldürebiliyor sizi. Anlatan bu kadar beyefendi bir (tabirimi mazur görün) “fırlama” olunca.


Yine bizi kâh güldürüp kâh hüzünlendirerek devam ediyor konsere Erol Evgin. Zamansız yitirdiğimiz Çiğdem Talu ve Melih Kibar’ın oralarda bir yerde olduğunu ve aslında gitmediklerini, sadece suretlerinden sıyrıldıklarını hissediyorsunuz şarkılarını dinlerken. Derken o muazzam üçlünün Çiğdem Talu’nun ölümüyle yarıda kalan ortaklığı sonrasında Erol Evgin’in Bedri Rahmi Eyüpoğlu dizelerinden bestelediği “Sitem”e geliyor sıra. Ondan sonra da yıllar sonra Sıla düetiyle tekrar popüler olan “Ateşle Oynama”ya. Bu şarkıyı vokalisti Ezgi Gürbüz ile birlikte seslendiriyor Erol Evgin.


Geçen seneki konserde Sıla konuk sanatçı olarak çıkmış ve “Altın Şarkılar” albümündeki düet seyirci önünde tekrarlanmıştı ama bu sene konuk sanatçı bir başkası. Onun kim olduğu ise şimdilik sürpriz.

“Gelevera Deresi” ile anne memleketi Karadeniz’e doğru bizi şöyle bir götürdükten sonra, iki klasikleşmiş Erol Evgin şarkısı peş peşe geliyor: “Her Şey Seninle Güzel” ve “Hep Böyle Kal”. İkinci şarkıyı bu defa bir diğer vokalisti Yasemin Mira ile birlikte seslendiriyor Evgin. 


Bu romantik sekansın ardından “Bir Başkadır Benim Memleketim”le yine gaza getiriyor bizi. “İşte Öyle Bir Şey”le ezberlerimizi yokluyor (ki ezbere bilmeyen yok gibi salonda). 


“Aldırma Gönül”ün içinde Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan “Şayak Kalpaklı Adam” diye bildiğimiz kısmını okuyor, İzmir Marşı’yla herkesi ayağa kaldırıp ilk yarıya noktayı koyuyor.


Arada oturduğumuz yerden şöyle bir kalkalım derken Gamze’yle karşılaşıyoruz. Konuk sanatçı sürprizini o dakika öğreniyorum tabii. Ama ondan önce size Gamze’den bahsetmeliyim. Gamze Karaman Bostan ve eşi Ali Bostan ya da nam-ı diğer Maksimum Medya. Müzik sektöründe “PR” alanında faaliyet gösterip de işini hakkıyla yapan üç firma say deseniz birisi Maksimum Medya olur. Zira Gamze ve Ali yaptıkları işlerle “PR” tanımının içini doldurabilenlerden. Her önlerine gelenle çalışmak yerine faydalı olabilecekleri, doğru işbirliği yapabileceklerine inandıkları isimlerle çalışıyorlar. Çalıştıkları isimler için bir yol haritası çiziyor, bir kariyer planı yapıyor ve arkasını takip ediyorlar.


“Arkasını takip etmek” kısmı özellikli önemli zira “PR”, sanıldığı gibi sadece basın bülteni göndermekten ibaret bir şey değil. İhtiyaç olduğu an ulaşılabilir olması, sorduğunuz bir soruya en kısa zamanda cevap, bir talebinize en akılcı yoldan karşılık verip üstüne bir de size alternatifler sunabilmesi bir “PR” danışmandan beklenenlerin başında gelir. Güleryüz, samimiyet ve incelik de olmazsa olmazdır. Ve de “PR” denilen şey (kaba tabirle yazacağım, mazur görün) eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmektir; eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesini beklemek ya da aklına karpuz kabuğu düşmüş eşeği oyalamak değil. Didaktik olmak pahasına bunları yazmam gerekiyor zira bu şartları yerine getirebilen çok az “PR” şirketi var müzik sektörüne hizmet veren.


Neyse, lafı uzatmayayım… Arada Gamze’den tüyoyu alıp kulise de geçince, sahne çıkışının önünde mavi elbisesi ile hazır bekleyen Kalben’i görüyorum ki onun orada olması bir sürpriz değil artık. “Üç gündür uyumadım Yavuz Abi,” diyor. Bunu söylememiş olsa da beden dili ele veriyor zaten heyecanını.


Kalben hemen ikinci yarının başında sahneye çıkacak. Ama ondan önce Gökçe Sönmemiş’in koreografisiyle Zuhal Balkan Karaca ve Olcay Tunçeli’nin “1+1=3” isimli aşk ve doğum temalı dansını izliyoruz. “Ben İmkânsız Aşklar İçin Yaratılmışım”ın ilk notalarıyla beraber önce Erol Evgin, ardından Kalben çıkıyor sahneye. Kalben seyircide sahiden sürpriz etkisi yaratıyor, alkışlardan belli. Öyle ya ben de önceden bilmesem ve dahi kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi (ki üstelik daha önce başka bir sebeple ikisinin bir araya gelmesi için uğraşmışlığım vardı ama kötü bir zamanlamaydı; olmamıştı.)


Birlikte söylerlerken Kalben kendine ait bölümlerde şahsına münhasır şarkıcılık tekniğiyle öyle başka türlü bir ruh getiriyor ki şarkıya, Erol Evgin dayanamayıp “Ben de senin gibi söyleyeceğim,” diyerek Kalben gibi söylemeyi deniyor esprili bir biçimde. İkisinin sesinin birbirine çok yakıştığı da alkışlarla tasdik ediliyor seyirci tarafından.

Kalben oracıkta uçtu uçacak. Heyecandan ve mutluluktan (e biraz da elinde gitarı olmadan şarkı söylüyor olmasından) elini kolunu nereye koyacağını, nereye bakacağını, ne yana döneceğini bilemiyor. Bu sarsak hali o kadar sahici ki güldürüyor izleyen herkesi.


Şarkıdan sonra “Bayılıyorum Kalben’in sesine, yorumuna,” diyor Erol Evgin. Sonra da ondan bir de kendi şarkısını söylemesini rica ediyor. Bu defa gitarını alıyor, rahatlıyor ve “Sadece”yi tek başına, sadece gitarı ile çalıp söylüyor Kalben.

Erol Evgin kıdeminde bir solistin Kalben gibi genç bir isme Açık Hava konseri gibi önemli bir konserde zaman ayırması tek başına çok kıymetli. Belki Kalben de birkaç yıla kalmadan Açık Havada solo konser verecek ama eminim ki bu iki şarkılık konukluğu hiç unutmayacak. Keza buna şahit olan bizler de öyle.


Konserin ikinci yarısında kendi döneminden önemli müzisyenlerin şarkılarını da seslendiriyor Erol Evgin. Sezen Aksu’dan “Beni Unutma”yı söylüyor örneğin. Ardından “Deli Divane”ye geçiyor ve bu defa yanına bir diğer vokalisti Yeşim Vatan’ı alıyor. Sonra Zülfü Livaneli’den “Yiğidim Aslanım”ı seyirci ile beraber seslendiriyor. Baba memleketi Van’a selamını ise “Aman Avcı Vurma Beni” ile gönderiyor.


“Bir de Bana Sor”, bir Erol Evgin klasiği olarak her konser gibi bu konserin de olmazsa olmazlarından biri olarak yine seyirci eşliğinde söyleniyor. Sonrasında Cem Karaca ve Barış Manço’ya birer selam çakıyor Erol Evgin. “Namus Belası” ve “Dağlar Dağlar” yitip gitmiş bir dönemden bugüne ulaşabilmiş şarkılar zincirinin bir halkası oluyor konserde. Nitekim peşi sıra birbirine bağlı olarak seslendireceği Yeşilçam şarkıları da öyle: “Şimdi Uzaklardasın”, “Yıldızların Altında”, “Bir İlkbahar Sabahı”, “Son Mektup” ve “Adını Anmayacağım”.         


Erol Evgin “Sevdan Olmasa” ile veda ediyor ama konser tabii ki burada bitmiyor. Alkışlarla tekrar sahneye geldiğinde “bis”i “Etme Eyleme” ile yapıyor. Konser sonunda herkes mutlu. Gülen gözler, gülen yüzlerle ağır ağır çıkarken Açık Havanın taş merdivenlerini, herkes bir başka Erol Evgin şarkısını mırıldanıyor.


Ne şanslıyım ki Erol Evgin’le defalarca bir arada olup sohbet etmişliğim, yemek yemişliğim, hatta onun iş toplantılarına katılmışlığım var. “İşte Öyle Bir Şey” 33’lüğünü pikabına takıp bütün şarkılarını onunla birlikte ezbere söyleyen, hatta kız arkadaşlarını çağırıp vokalistleri yapan, “neye yaradı, nere yaradı” diye onlara vokal yaptıran 8 yaşındaki çocuk bunu hayal bile edemezdi. Bundandır ki en yakınında olduğum anlarda bile erişilmezdir benim için. O gece de öyleydi. Hep öyle olacak.


Konser sonrası kuliste onu gördüğümde “N’aber lan Erol?” demediysem, sosyal medya çağının getirisi (ya da götürüsü) olarak herkesin dakikasında yüz göz olduğu, enseye tokat durumuna geçtiği bu zamanda ben yine “Nasılsınız Erol Bey?” diyerek söze başladıysam tek bir sebebi var: Çünkü o hâlâ benim Tarkan’ım. Ve Erol Evgin kadar güzel şarkı söyleyebilmem ve yakışıklı olabilmem hâlâ mümkün değil (çünkü aradan geçen bunca yıla rağmen bu konularda ne o bir tık geriye gitti ne de ben bir tık ileriye gidebildim.) Lakin Erol Evgin kadar beyefendi olabilme ihtimalim ve ümidim hâlâ var.

AĞUSTOS 2018    

2 Ağustos 2018 Perşembe

Duman Bey Ne Yapıyorsunuz?


DUMAN KONSERİ HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU 30 TEMMUZ 2018


Tam önümüzde Kaan Tangöze’nin annesi, babası oturuyordu. Civarda da diğerlerininki vardı belki; yaşı kemale ermişlerin protokolden bilet alıp geleceği bir konser olmadığına göre Duman konseri, akraba tayfasından olmalıydı 60 yaş üstü şık giyimli, bakımlı baylar bayanlar. Oysa bizim çocuklar (Duman’ı kast ediyorum) hiç de şık giyimli değildi. Bakımlı deseniz o da değil… Kaan’ın üstünde alelade beyaz bir tişört, altında bir eşofman vardı mesela. Ari deseniz işte siyah tişört, diz yeri yapmış siyah kot, belli ki epeyce giyilmiş bir spor ayakkabı filan işte… (Batuhan’ı ayrı tutarım; o zaten Norveç dolaylarından gruba iltica etmiş gibiydi yine.) Ve fakat onlar Duman’dı. Şayet o kadar şıklığa meraklıysam bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeliydim.

Yalnız şunu söyleyeyim; Kaan’ın annesi Duman’ın bütün şarkılarını ezbere biliyormuş, onu bizzat gözlemledim. Sahnede çalınan her şarkıya eşlik etti vallahi.


Sahnede atlayan zıplayan dansçılar, arkada dev “led” ekranlar, tasarım harikası dekorlar, özel dikilmiş kostümler, arada bir patlayan ateşler, sisler, konfetiler filan olmadan kocaman bir sahne nasıl doldurulur? Peki kocaman Açık Havayı dolduran insanlar nasıl üç saat orada tutulur? Kolay mıdır bu? Söz konusu olan Duman’sa kolaymış. Onu gördüm.

Sadece dört kişi, dört enstrümanla, altyapı ve bilgisayar desteği de almadan çalıp söylese de olurmuş. Onu da gördüm. Gördüm görmesine ama memlekette bunu yapabilecek kaç grup, kaç kişi, kaç müzisyen sayabiliriz başka, onu da düşündüm tabii.


Bazen bazı şeyleri fazla düşündüğümü düşünüp kendime kızdığım oluyor. Abi otur tadını çıkar işte konserin değil mi? Ne diye bakıyorsun Ari’nin kotuna, Kaan’ın annesine, sahnedeki “case”lerin üzerinde duran ve birinin içinde su rengi, diğerlerinde portakal rengi sıvılar duran, çocukların gelip gidip o sıvılardan bir fırt aldığı şeffaf bardaklara? Detaylarda niye boğuluyorsun yani?


Şaka şaka… Konserin tadını çıkardım tabii. Çıkarılmayacak gibi değildi ki. Tertemiz, canavar gibi, cayır cayır gitarlar, gümbür gümbür davul, Kaan Tangöze’nin kendine münhasır çakır keyif şarkı söyleme biçimi ve gayet “rock’n roll” bir ergen ve ergen üstü tayfanın çığlık çığlığa eşlikleri. Gümbür gümbür davul demişken… Mehmet Demirdelen’in (davulcu) yerinde ben çalıyor olsaydım o gece (ki hiç çalamam, o ayrı) ertesi sabah en yakın hastaneye kaldırılmıştım herhalde. O nasıl azimle çalmak ve hiç yorulmamaktır bilmem.


O yorulmamak hali şeffaf bardaklardaki sıvılarla ne kadar ilgiliydi onu bilemem ama gruptaki diğer üçü de Mehmet’ten farklı değildi bu arada. Aslında hiç zahmet etmelerine gerek yoktu. Şöyle ki; zaten her şarkıyı daha ilk notasında, hatta ilk davul atağında tanıyan ve hemen ilk kelimesinden söylemeye başlayan bir seyirci vardı Açık Havada. Ne yaparsın? Piyano piyano çalarsın, atarsın topu da seyirciye, söylesin dursunlar. Ohhhh mis! Sen diye sololar atacağım, enstrümanımı coşturdukça coşturacağım diye ter dökersin ki Temmuz sıcağında? Alacağın para aynı değil mi?


Öyle değil işte. Adamlar zevk alıyorlar yaptıkları işten. Onlar kendileri mutlu oluyor. Öyle ki seyirciden bağımsızlar sanki. Kendi kendilerineler. Hatta Ege (kızım) şey dedi arada: “Babalarının garajında kendi kendilerine çalan gençler gibiler.” Tam da bu! O kadar kendilerinden geçiyor, tadını çıkarıyorlar ki çalarken, Açık Hava ya da değil, başka sahne numarasına gerek kalmıyor. Ondan yorulmuyorlar, belli. Şeffaf bardakla, portakal rengi sıvıyla filan olacak iş değil bu. Kafayı uçurmakla da ilgili değil. Kafayı uçursan o konsantrasyon öyle çıkmaz. Bakmayın siz, her şeyin farkındalardı başından sonuna. Bir tek vokal, bir tek “riff”, bir atak, bir tıngırdatma eksik, kusurlu, hatalı değildi.


Şimdi bu durumda kendi tezlerimi kendim çürütmüş oluyorum, o ayrı. Açık Hava özel bir yerdir, özel bir şeyler yapmak gerekir, barda, mekânda, orada burada çalmaya, söylemeye benzemez, repertuvar filan farklı olmalıdır diye diye tüy biten dillerim lal olsun. Duman ters yüz etti beni. “Duman Bey ne yapıyorsunuz?” dedim yani içimden. Böyle de olurmuş be! (Ferhat Göçer için yine olmaz, o ayrı.)


Ha bir de şu var ki, dinlenilecek on yüz bin şey ve senin de dinlemeye hevesin (daha doğrusu arsızlığın) varsa, “fan” olacak kadar kimseye takılıp kalamıyorsun ya… İşte ara ara ben de Duman’ı gözden kaçırmış mıyım, bütünü görememiş miyim neyim, “Abi ne kadar çok ‘hit’i varmış bunların yaa,” deyiverdim konser çıkışı mavrası çevirirken. Benim titrimde biri için ne ayıp şey! “Dj”lik yaptığım dönemde “Bu Akşam”ı çalmazsam dövüyorlardı en basitinden. “Senden Daha Güzel”i ona keza. Peki “Aman Aman”ı “Seni Kendime Sakladım”ı ne yapacaktık? Bunlar sadece dördüydü.


Dördüydü ama konserde bunun gibi kaç tane dört vardı. Her döneminden, her devrinden şarkılarla başından bu yana ne çok kulağımıza yer ettiklerini, hayatlarımıza ne çok iz sürdüklerini böyle film şeridi misali geçirdiler gözümüzün önünden konser boyunca. Neredeyse romantik olacaktım o dakika ama “sound” müsait değildi. O kadar romantik olmak istiyorsam şayet, bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeliydim.  


Konser “Yalan”la başladı. “Dibine Kadar”, “Seviyorsan İnanıyorsan”, “Yürek” ve “Oje”yle devam etti. “Gurbet”, “Sor Bana Pişman mıyım?”, “Ah”, “Belki Alışman Lazım” ve “İstanbul” ilk yarının diğer şarkıları oldu.

İkinci yarının açılış şarkısı “Kolay Değildir” idi. Hemen ardından “Sevdim Desem” geldi. Sonra “Aman Aman”, “En Güzel Günüm Gecem”, “Yanıbaşımdan”, “Seni Kendime Sakladım”ı dinledik ardı ardına. Özellikle bu son şarkıda seyirci bayağı bayağı koptu. Aşağı yukarı beş bin kadar Kaan Tangöze gibi çakırkeyif şarkı söylemeye çalışan sesin “Seni Kendime Sakladım” çığlıkları yeri göğü inletiyordu. Laf aramızda, mümkünse Kaan’dan başka kimse Kaan gibi şarkı söylemeye çalışmasın (Özdemir Erdoğan hariç, tüm genç ve yeni “rock” grupları dahil); olmuyor zira.


Neyse işte sonrasında “Beni Yak Kendini Yak”, “Senden Daha Güzel”, “Köprü Altı”, “Yürekten” ve nihayet “Öyle Dertli” ile konser sona erdi. Erdi mi? Böyle erer miydi? Daha içecektik biz bu akşam. Bizim acelemiz yok, hedefimiz sağlam; Duman’ın yarını yok, seveni sağlamdı. Öyle dördü bir kolları omuzlara atıp, yarı beline kadar eğilip selam vermekle bitmezdi bu iş. Bitmedi de nitekim. Önce “Gönül”, ardından “Helal Olsun” çalındı “bis”te ve asıl son noktayı doğal olarak “Bu Akşam” koydu.


Arada kahve içmiştik, ikişer pet şişe soğuk su içmiştik (ki Açık Havaya gidenler bilir, yüksek maliyetli şeyler bunlar), e belki üstüne bir de Teşvikiye’ye kadar yürür, birer tavuk suyu çorba içerdik; o bizim bileceğimiz işti. Ama önce konser çıkışı bizi illa Bakırköy’e ya da Bostancı’ya götürmek isteyen taksi şoförlerinin ısrarından sıyrılıp kaçmamız gerekiyordu.


Konserden sonra kulise girmek mi?.. Ne yalan söyleyeyim, bizim çocukların birinden biriyle bir ahbaplığım yoktu hiç. Şayet o kadar kulise girmeye meraklıysam, bir gün sonraki Erol Evgin konserini beklemeydim. Ben de öyle yaptım.

NOT: Ha bu arada yanlış olmasın, Kaan’ın sevgilisi (ki hoş bir şarkı yazarı ve şarkıcıdır aslında) Kıvılcım Ural ile tanışlığım vardı ama onunla da selamlaşacak kadar yakın oturmuyorduk konserde. Kıvılcım’ın bacaklarıyla ise konserin basın bültenine iliştirilmiş fotoğraflardan biri sayesinde tanışmış oldum Bu gereksiz ayrıntıyı da bilin istedim. Madem PR ekibi öyle uygun görmüş. (Hayır, o fotoğrafı buraya koymayacağım tabii ki.)

TEMMUZ 2018   

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Küçücük Mabelcik

MABEL MATİZ HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU KONSERİ 29 TEMMUZ 2018


Havada, ışıl ışıl, pırıl pırıl konfetiler uçuşuyor, Mabel sanki üç saati aşkın süredir sahnede şarkı söyleyen o değilmiş, hiç yorulmamış, hiç nefesi kesilmemiş gibi çılgınca dans ediyor, alkışlar durmak bilmiyordu. Bazı konserler öyledir. Konser olmaktan çıkar, binlerce kişinin birlikte hissettiği coşku ve mutlulukla bir ayine dönüşür bir yerden sonra. Biz mutluyduk, Mabel mutluydu. Onu en iyi ben anlıyordum.


Tam bir hafta önceydi. Harbiye Açık Hava Tiyatrosundan sadece birkaç yüz metre aşağıda, bir başka konser ve gösteri alanında, Küçükçiftlik Park’ta, hemen hemen aynı saatlerde, hayatımın en mutlu gecelerinden birini yaşıyordum. Tıpkı bir hafta sonra Açık Hava’da Mabel’in yaşayacağı gibi.


Çocuksunuzdur ya da büyük fark etmez. Bazen bir şeye özenir, bir yerde, bir anda, belki birinin yerinde, bir işin içinde olmak istersiniz. Ne buna yetecek gücünüz vardır henüz ne de yaşadığınız hayatın karşınıza böyle bir fırsat çıkarma ihtimali. Mesela harçlığınızdan biriktirdiklerinizde aldığınız Açık hava konser biletiyle oturduğunuz yer salonun çıkış kapısına yakın sıralarıdır da oradan kuş bakışı izlerken konseri, eşlik ederken söylenen şarkılara, o sahnede olmak isterseniz, hiç hesapsız. Ya da sahnede izleyemediğiniz bir müzikalin televizyon versiyonunu dalıp gitmişken siyah beyaz ekranda, Alice misali süzülmek istersiniz ekranın içine. O göz kamaştırıcı oyuncuların, o şahane kostümlerin, dansların, şarkıların bir parçası olmak… Kısa bir an… Belki hayal bile kuramayacak kadar kısa bir an…


Bir hafta önce Küçükçiftlik Park sahnesinde Seninle Başım Dertte müzikalinin yazarı olarak sahnedeydim. Bir hafta sonra Mabel Matiz, Harbiye Açık Hava sahnesinde verdiği ilk konserde sahnedeydi. Onu en iyi ben anlıyordum.

Eni konu heyecan duydum konser başlamadan. Mabel’in bu çapta bir konserin üstesinden gelebilecek yetkinliğe çoktan eriştiğinden şüphem yoktu belki ama onun yıllar içindeki yolculuğuna, başarı öyküsüne başından bu yana şahit olmanın verdiği babayani sahiplenme duygusu bir konser izlerken kaşlarımı çatarak kusur arama şeklinde tezahür eden mesleki deformasyonuma mâni olacaktı, bunun farkındaydım. Nitekim öyle de oldu. Kaş çatmak ne kelime; mutlu mutlu gülümsedim durdum konser boyunca.


Perdesiz sahne sevmiyorum; ona bir kere daha kanaat getirdim. Konser ya da gösteri, her neyse, başlamadan önce sımsıkı kapalı duran o perdelerin yarattığı gizemi seviyorum. Perde açılırken sahneden yükselen kokuyu, gözüme dolan ışığı, rengi, sesi, derinlik hissini seviyorum. O gece perde henüz kapalıyken Nazım’ın bir rubaisini okuyan Mabel’in sesini, orkestranın “intro”sunu da sevdim. Perde açıldığında dans grubuyla beraber dans ederek seyirciye görünen Mabel’i de. Son albüm “Maya”nın görsel estetiğine uygun bir biçimde kilimler asılmıştı sahneye. Orkestranın, Mabel’in ve dansçıların kostüm uyumu, renkler, ışıklar, her şey abartısız ama göz alıcıydı.


Açılış şarkısı “Ya Bu İşler Ne?” oldu. Hemen ardından yeni albümden “A Canım”la devam etti Mabel. Konser boyunca yeni albümün tamamına yakınını seslendirecekti ama şimdi sırada Mabel’in ana akımda kabul görmesine neden olan şarkılardan biri, bir Yıldız Tilbe “cover”ı olan “Aşk Yok Olmaktır” vardı. Bu şarkıya başlamadan önce Açık Hava’da konser veriyor olmasını kast ederek seyirciye “Gerçek mi bu?” diye sordu Mabel. Çok alkışlandı. Seyirci dosttu, ahbaptı, eşti, akrabaydı o dakika. Mabel hepsinin çocuğuydu sanki. Onlar da çocuklarının mürüvvetini görmeye gelmişlerdi. Bu yüzden, başka türlüydü… Nasıl desem… Şefkatliydi alkışlar.


“Yaşım Çocuk”un hemen ardından çocukluğunun hikâyesini anlattı Mabel. Tır şoförü olan babasını kardeşi ile birlikte nasıl beklediklerini, o bekleyişlerin hüznünü, güzelliğini… “Babamı Beklerken”di bu hikâyenin şarkısı. Gözyaşlarına mâni olamadı söylerken. Hangimiz çocukluğumuzun bir yerlerinde babamızı beklememiştik ki… Bizimkiler babamın görevi nedeniyle Kıbrıs’a gitmişti. Ben ilk okula başlamıştım o sonbahar. Anneannemlerde, Üsküdar’daki evde kalıyordum. Bir akşamüstü sokakta oynarken, yokuşun başında babamı gördüm. Muzip bir adamdı; severdi sürprizler yapmayı. Demek haber vermeden çıkıp gelmişti. Nasıl can havliyle koşarak inmiştim yokuşu. Uzaktan babam zannettiğim adama doğru… Değildi. Ama ben babamı çok özlemiştim. Yedi yaşımın bu buruk anısı bugün dahi çıkmadıysa aklımdan, “Babamı Beklerken” şarkısının adı bile insanın canını acıtmaya yeterdi.


Can acıtan şarkılar “Çukur” ve “Zor Değil”le devam etti. Sonra uzun süredir mustarip olduğu alerjiden bahsetti Mabel. Kaç doktor dolaşmış, neye alerjisi olduğu bulunamamıştı. Terapisti koymuştu teşhisi en son: “Senin dünyaya alerjin var!”

Ardı ardına söylediği “Atlar Yoruldu” ve “Dualar Değişir”, bu şarkıları yazan genç adamın terapistini haklı çıkarır gibiydi. İyi ki de öyleydi.  

“Isırılmış yerlerinden gülüyorsun bana

Metalin, betonun, asfaltın bu korkunç ormanında

Ben de sıkıldım bu seslerden, yollarımızdaki kafeslerden

Anlamıyorsan bile olsun gel, sıyrılalım örtümüzden”


Peşi sıra önce “Gel”, ardından “Sarışın”la devam etti konsere Mabel. Seyircinin ezbere bildiği bu iki şarkının ikincisinde onların arasına indi, salonda dolaştı. Tekrar sahneye çıktığında ise Sabi Saltiel’i davet etti yanına. “Maya” albümünün prodüktörlüğünü Mabel’le birlikte üstlenen Saltiel, yakın geleceğin parlak müzisyenlerinden biri olarak adından çokça söz ettirecek, ona şüphe yok. Müzik eğitimini Berklee Müzik Akademisi’nde aldıktan sonra bir süre Amerika’da çalışmalarına devam eden Saltiel, genç yaşına rağmen müziğimiz için bir kazanç olacağını “Maya” ile gösterdi.


Sahnede “Öyle Kolaysa” çalınırken gitarıyla orkestraya eşlik etti Sabi Saltiel. Mabel Matiz’in Sıla ile birlikte yazdığı “Sarmaşık” çalınırken ise bu defa Mustafa İpekçioğlu cümbüşüyle renk katıyordu bu güzelim şarkıya. Mabel şarkının hemen ardından Sıla’ya teşekkürü ihmal etmedi. “Gecenin ilerleyen saatlerinde bir sürpriz olabilir,” dedi bir de. Seyirci kaçın kurası; herkes anladı tabii sürprizin ne olacağını.

Sonrasına bir potpuri yaptı Mabel. Eğlenceli ve yüksek tempolu bu potpuride ardı ardına “Lambaya Püf De”, “Hey On Beşli”, “Şeker Oğlan” ve “Cartel” söylendi. İçine “Cartel”in de dâhil edildiği bu türküler buketi hiç de alakasız durmadı zira Mabel şarkılarının temel izleği başından beri bu coğrafyanın renklerini taşımıştı, taşıyordu zaten.


Konserin ilk yarısı “Maya”nın en sevdiğim şarkılarından biriyle, “Ayrılık Buna Denir”le gayet coşkulu bir biçimde sona erdi.

Sahneye çıkanın, ışıklar altında alkış duyanın bakışları değişir zamanla. Çekingenliğin yerini meydan okuma, utanmanın yerini kendinden emin olma, bazen kurnazlık, hesapçılık, bazen minnet ve şükür ama en çok da “ben hepinizden farklıyım”a inanmışlık açık eder kendini sahnedekinin gözlerinden. Hepsiydi ya da hiç biriydi… Ama “deli deli” bakıyordu Mabel. Bu pek azında olur. Zekânın ve farkındalığın delirttiği gözler, sahne ışıklarını deler geçer, oturduğunuz yerden sizi görür, içinizi okur. İlk yarıda muhtemel bir teknik hata sonucu Mabel’in sesini net duyamamış, şarkı sözlerinden çok orkestranın çok profesyonel performansına odaklanmak zorunda kalmıştık oysa. Ama Mabel şarkı söylemiyor, orada duruyor olsa bile bize bakıyordu ya öyle “deli deli”; savunmasızdık karşısında, çoktan teslim olmuştuk.           


İkinci yarıda siyah kostümü ile sahnede göründü Mabel ve ardı ardına “Maya”nın sıkı şarkılarını söyledi. “Fırtınadayım”, “Mendilimde Kırmızın Var”, “Boyalı da Saçların”, “Yaban” ve sonrasında “Canki”. Her bir şarkıyı nasıl ruhundan, canından, içinden kopararak yazdığını anlıyordunuz izlerken. Öyle bir iştahla, şevkle, arzuyla söylüyordu. Daha yeni çıkmış bir albümden bu kadar çok şarkıyı arka arkaya sıralamak riskli olabilirdi ama olmadı. Seyirci hepsini çoktan öğrenmişti bile.


“Canki”nin bir parça vahşi, bir parça edepsiz, bir parça da agresif havasının hemen ardından sahnenin yanındaki ekranlarda uysal, edepli, sakin bir Mabel görünüverdi. Bir Göksel konserinin kulisinde çekilmiş, yıllar öncesine ait bir videoydu bu. Derken Göksel bir su damlası zarafetiyle sahnede belirdi ve o su damlasının sesi Mabel’in sesiyle birleşip denize bıraktı bizi. “Denize Bıraksam” söylendi, iki arkadaşın seyirci önünde arkadaşlıklarını kutsamasına şahit olundu.


Göksel veda ederek sahneden ayrıldıktan sonra Mabel konsere “Ahu”yla devam etti. Ardından da “Alimisema” ve “Fena Halde Bela”yı birbirine bağlayarak tempoyu hızlandırdı iyice. Sonrasında yine yeni albümden “Mükemmeli” geldi.


Ve sırada beklendiği üzere Sıla vardı. Yine bir dostluk kutsaması ve yine iki üretken insanın ortaklığından doğmuş bir şarkı. Hayır, hayır, bu defa iki şarkı… Önce “Muhbir”, ardından “Sarmaşık”. Her ikisi de kendi ait bir üslubu ve dili olan şarkı yazarlarının, kendine ait bir şarkı söyleme biçimi olan şarkıcılarının işbirliği zordur hatta yıkıcıdır kimi zaman. Ama tıpkı Göksel gibi Sıla da çok yakışmıştı Mabel’e ya da Mabel her ikisine. Öyle olmasa bu şarkılar bu kadar sevilmezdi. Bu bir bakışta anlaması zor ortak payda üzerine kafa yormak lazımdı o vakit.


Yine “Maya”dan “Pembe”, “Comme Un Animal” ve “Yıldızların Peşinde” ardı ardına gelirken konserin de sonu gelmişti. Dile kolay, üç saati aşmıştık. Ve “Yıldızların Peşinde”deki performansına bakılırsa Mabel bir o kadar daha sahnede kalabilecek enerjideydi. Konserin başındaki heyecanını atmış, adrenalini giderek artmıştı. Bir konser için sürenin fazla uzun olması mazur görülebilirdi bu yüzden. Kaldı ki seyirci de yorulmamış olmalıydı. Zira Mabel’in veda etmesi, perdenin kapanması filan işe yaramadı. Alkışlar susmadı, perde tekrar açıldı, Mabel tekrar sahneye çıktı. “Bis”de “Ya Bu İşler Ne” ve “Yıldızların Peşinde” tekrar edildi.        

Kuliste Mabel’in bugünlere gelmesinde kendisinden sonra en büyük pay sahibi olan menajeri Engin Akıncı ile sohbet ettik ayaküstü. “Siz o ilk günleri biliyorsunuz,” dedi. İlk albüm sonrası küçücük bir bodrum kat barında verdiği konseri hatırladık, duygulandık. Üzerini değiştirdikten sonra Mabel de geldi. Gözlerindeki sevinç pırıltıları, az önce konserde etrafa saçılan konfetilerin ışıltısından daha parlaktı. Onu en iyi ben görüyordum.


O gece o konserde sahnede sadece Mabel Matiz yoktu. Sezen Aksu da vardı, Barış Manço da, Kayahan da vardı, Cem Karaca da… Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Ajda Pekkan… Her birinden bir ses, bir söz, bir duygu, bir an değip geçmişti sıcaktan nemlenmiş tenlerimize, kalplerimize. Her birinden el almıştı sahnedeki genç adam sanki. Kuliste “Mabel”e “Senin yerin onların yanı olacak zamanla,” derken abartmıyordum. İçimdeki his öyle söylüyordu.


Masal bu ya… Bir küçücük Mabelcik varmış… Kendini bildi bileli “yıldızların peşinde” koşmuş… Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Bir de bakmış ki ne görsün?.. Kendisi bir yıldız oluvermiş. Sonra gökten üç… Hayır hayır, üç değil; bu defa binlerce elma düşmüş. Konserden çıkan herkesin artık bir elması varmış.

Peki ben kendi elmamı ne mi yaptım? E sizinle paylaştım ya işte!

TEMMUZ 2018