Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

18 Temmuz 2014 Cuma

Ajda Kızın Alaturkayla İmtihanı

AJDA PEKKAN & MUAZZEZ ABACI HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 17 TEMMUZ 2014


Sahnede bebek pembesi, uçuş uçuş kostümüyle on sekizinden yeni gün almış (belki de almamış), acemi, ürkek, çekingen bir genç kız var. Adı Ajda. Yanında, ona nasıl alaturka okunacağını oracıkta, o an öğreten ablası Muazzez duruyor. Durup durup yanağından makas alıyor, çenesini eliyle tutup, okşuyor, ara ara belinden kavrayıp ona destek oluyor. Herkes Ajda için orada; hepimiz. Açık Hava’yı dolduran binlerce seyirci, otuz kişilik orkestra, sesçiler, ışıkçılar, tüm çalışanlar ve Muazzez ablası… O gencecik ve tecrübesiz kızın bu ilk konserinde kendini iyi hissetmesi için hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bir konserden çok, bir “kostümlü prova” izler gibiyiz aslında.


Muazzez ablası her bir şarkının her kuplesinde “hadi bakalım, şimdi sen söyle” der gibi bir işaret yapıyor, topu Ajda’ya atıyor. Ama Ajdacık o kadar saygılı ki, o da aynı hareketi Muazzez ablasına yapıyor. Konser neredeyse başından sonuna dek bu “önce siz buyurun” işaretiyle geçiyor.

O kadar da kırılgan ki Ajda… Kulaklığı kulağından düşüyor bir ara. Tutup yerine takamıyor mesela. Hemen sahne arkasına doğru oyuncağı kırılmış küçük kız çocuğu bakışı atıyor. Görevlilerden biri koşarak geliyor; kulaklığı Ajda’nın kulağına yerleştiriyor. Saçını zarifçe düzeltiyor kulaklığı takılırken.


Sahneye neden geç çıktığını açıklarken “ayakkabılarımı evde unutmuşlar,” deyiveriyor dudaklarını bükerek. Dokunsan ağlayacak. Binlerce seyircinin her biri pişman oluyor geciken konser saatini alkışlarla protesto ettiğine. Kimse Ajda’yı sahnede pembe ayakkabıları olmadan düşünemiyor.

Nüfus kağıtlarına bakacak olursak, Muazzez ablası Ajda’dan iki yaş küçükmüş, kim inanır? Ajda vakti zamanında gazinolarda assolistlik yapıp alaturka da okumuş, hatta yakın zamanlarda konserlerinde de alaturka şarkılar seslendirirmiş, ne belli? İşte bu gece ilk defa alaturka okuyor. Çok heyecanlı bu yüzden… “50 İlk Öpücük” çünkü onun hayatı. Her sabah uyandığında yeniden başlıyor yaşamaya. Her şeyi sıfırlıyor.


Mesela “Çile Bülbülüm” şarkısının bir yerinde seyirciler “Allah” dedikten sonra, onlara doğru dönüp “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha,” demeyi bile bilmiyor. Hiç duymamış bunu daha önce. Muazzez ablası araya girecek gibi oluyor, o ısrarla devam ediyor şarkıya. “Çile Bülbülüm” “Çile Bülbülüm” oldu olalı ilk kez “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha”sız söyleniyor. Bir ağızdan haykırmaya hazır olduğumuz “Allah” nidası boğazımızda kalıyor. Onun yerine bize Ajda’nın uzun, çok uzun, upuzun “çileeeee”sini alkışlamak düşüyor. Dedim ya, hepimiz onun için oradayız, ne çare.


Kemanlar gürül gürül, orkestra şefi Taşkın Sabah büyük bir coşkuyla yönetiyor sazları. Vokalistler başından sonuna dek hiç susmuyor; adeta bir fasıl heyeti dinliyoruz konser boyunca. Zaten vokalistler sussa bile solist mikrofonlarının “reverb” efektleri o kadar açık ki, küçük Ajda’nın da, Muazzez ablasının da sesleri gaipten geliyormuş gibi yankılanıyor tiyatronun duvarlarında. Konuştukları zaman efektler kapatılıyor neyse ki. Ajda “Ben ilk başladığımda şarkılar mıy mıydı, ben de öyle söylüyordum. Alaturkayla hiç ilgilenmiyordum. Ama öyle derin, öyle durağan bir müzik ki. Yoruma dayalı olduğu için… Sizler gibi büyük sanatkârlar… Hakikaten çok önemlisiniz. Lâyık olabildiysem…” minvalinde bir şeyler söylüyor.

Bu hareketi en yukarıdaki kostümle düşünün.
Bir elini, başparmağı dışarıda kalacak şekilde pembe pantolonunun cebine sokuyor bu esnada. Sıradan bir elini cebine sokma değil bu. Biz ölümlü fanilerin yapabileceği bir şey de değil. Çok artistik, çok “poser”, çok başka türlü bir görsel şölen… Zaten bizim için konser, sahnedeki başka bir şeye odaklanamadan geçip gidiyor. Ajda herkesten, her şeyden rol çalıyor. Bir gülüyor, bir hüzünleniyor, bir mutlu oluyor, bir kendinden geçiyor… Her an ama her an değişiyor ruh hali. Kanlı canlı bir porselen bebek… Hayır hayır, porselen bile değil; sırça bir bebek. Pamuklara sarılası, kırmızı kadife kaplı, fildişi oymalı kutularda korunup saklanası bir sırça bebek. Onunla birlikte biz de gülüyor, hüzünleniyor,  mutlu oluyor, kendimizden geçiyoruz. Ama o fark etmiyor bunu. Kim bilir belki de bizim varlığımızın bile farkında değil. Biz onun için, onu izleyen binlerce gözden ibaretiz sadece. İzlenilmeyi seviyor. Ona bakan gözleri seviyor. Ona baktıkları için seviyor.


Bunu yıllar sonra ilk kez açıklıyorum. Ajda’yla handiyse bir on sene evvel bir yakınlaşmamız olmuştu. Hayır, tabii ki duygusal anlamda değil; ‘olası ama olamayan bir iş ilişkisinin başlangıç evresi’ diyelim sadece. O aralar kendisi için şarkı yazacak birilerini arıyordu ve her nasılsa dönüp dolaşıp bana kadar dayanmıştı bu arayışın ucu. Hiç unutmam, tatilde ve dahi havuz başındaydım. Cep telefonum çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. Açtım. O çok tanıdık ses, “Hakan Bey? Merhaba, ben Ajda Pekkan,” dedi bana. O yaz güneşinin altında nasıl titredim bir ben bilirim. Ben ki bu anı nasıl arzu etmiş isem vakti zamanında, ‘90’ların meşhur 900’lü hatlarından birinde Ajda’nın “Merhaba, Ben Ajda Pekkan,” diyen sesini kaydetmiş, arkasına “Merhaba, nasılsın Ajdacığım?” diyen kendi sesimi montajlamışım. Evrene göndermişim yani. Ben heyecanlanmasaydım da, kim heyecanlansaydı?

Neyse… İşte o sıra ben Ajda’ya birkaç şarkı yazmıştım. Birisi şöyle bir şeydi:

“Evet, ben aynı ben
 İçimde bitmeyen yolculuk
 Hâlâ büyümeyen o küçük çocuk
 Şarkılar ve aşklar…
 Aynı sahne, aynı perde, aynı alkışlar…”


Böyle de içselleştirmişim Ajda’nın halet-i rûhiyesini demek. Konserde iki buçuk saat boyunca üzerimize yağdırdıkları alaturka yağmurunda sırılsıklam olmuşken, konser çıkışı bir yandan Açık Hava’nın merdivenlerini tırmanıp bir yandan bu şarkıyı mırıldanmam boşuna değildi. Arkama dönüp dönüp sahneye bakıyordum bir taraftan da. Ajda oradaydı sanki hâlâ.

Aha işte orada… Soyadıyla müsemma sinema oyuncusu Necdet Tosun’un ölümünün ardından düzenlenen özel gecede Fransız aksanıyla “Hoş Gör Sen”i söylüyor.


Aha işte orada… Artık sadece pahalı ve lüks içkili gazinolarda değil, halkın gelebileceği konserlerde de şarkı söylemeye karar verdiğini basına açıklayalı daha bir ay bile olmamış. Brasil Tropicana ekibinin dansçıları Latin rüzgârları estirirken, o da dışa dışa fönlü kumral saçlarıyla salınıyor sahnede.  


Aha işte orada… Yonca Evcimik’li, Çiğdem Tunç’lu dansçı kadrosu kabare kostümleriyle sandalye dansı yaparken o, “punk” saçları, etekleri Taş Devri çizgi filmindeki Wilma modeli sarı tuvaletiyle “Düşünme Hiç”i söylüyor; “aaaayyyyep akıllı geçindik,” diyor.


Aha işte orada… Nicedir amansız bir hastalıkla mücadele eden sinema oyuncusu Yılmaz Zafer’e destek konserinde bir omuzunu açıkta bırakan bembeyaz, beyaz ötesi gömleğiyle her zamanki gibi söylediği şarkıya değil ondan gayri kimsenin duyamadığı bir ritme ayak uydurmuş, dans ediyor.

Aha işte orada… Saçları sarı, kısa… Üzerinde siyah bir “tang top”. Mikrofonu bize doğru uzatıyor. Hep beraber başlıyoruz söylemeye: “Kim ne derse desin aşk için, önce hoş, sonra boş gelir…” Kaç aşk yaşamışsak artık… Ne zaman kanaat getirmişsek, aşkın boş olduğuna… Seneler evvel dikte ettirmiş kadın bize, aksini söyleyecek değiliz ya…


1975, 1978, 1983, 2002…

Ve 2014…


Hepsi Ajda’ydı… Belki de hiçbiri değildi. Kim bilebilir ki? Ben bilemedim mesela. Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı’nın yakında piyasaya çıkacak alaturka konseptli düet albümlerinin bir nevi lansmanı sayılabilecek bu konsere giderken, konser çıkışında Ajda-Muazzez ikilisi nasıl olur, dokuları tutar mı, onu da bırakın, bu albüm tutar mı filan gibi şeyleri düşüneceğimi sanırken Ajda hayranlığımın “extreme” tenakuzları arasında oradan oraya savrulacağımı nereden bilebilirdim? Ya bilgisayarın başına oturduğumda yazacağım yazının bir konser izlenim yazısı olmayacağını?.. Onu da bilemezdim tabii ki.

Mehmet Ali Erbil'in sol arkasında kafasını leylek gibi uzatmış sakallı benim. Bu yazılar kolay yazılmıyor öyle.
TEMMUZ 2014

     

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Neden Gittin Toplantıya?


“Sapla saman hiç bu kadar birbirine karışmamıştı,” yazdım geçen gün Twitter’a. Sahiden öyle. İnsan ne düşüneceğini, neye inanacağını şaşırabilir bugünlerde. Şaşırdık da galiba. Hem de birimiz, ikimiz değil; hepimiz birden.

Benim de karınca kararınca yazılar yazdığım Hayat Müzik adlı müzik “blog”u için 2012 yılında Ahmet Erten, sanatçı-siyaset ilişkisini irdeleyen bir dosya hazırlamıştı. Ki o günlerde ortada ne Gezi vardı, ne de bu günkü kadar belirginleşmiş bir siyasi kutuplaşma. Şöyle bir şeyler karalamışım ben de o dosya için:  


“Teorik olarak sanatı siyasetten ayırmak mümkün değildir elbette. Sanatın varoluş nedeni siyasidir zaten. Her sanatçının da toplumda yaşayan bir birey olarak mutlaka bir siyasi görüşü vardır. Kimisi bu görüşü çerçevesinde biçimlendirir hayatını ve sanatını, kimisi için siyaset hep geri plandadır, az önemlidir. Bunu açıklamak ya da saklamak ise herkesin kendi tasarrufundadır.

Barış Manço, Ajda Pekkan, Zeki Müren gibi isimlerin hiçbir siyasi duruş göstermeden popüler müziğin ikonik isimleri haline geldikleri bir gerçek. Buna karşın Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya gibi isimler de belirgin siyasi duruşlarıyla en az onlar kadar popülerlik kazandılar. Kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamayı doğru bulmuyorum. Kaldı ki yaygın klişenin aksine sanatçıların topluma örnek olması, yol göstermesi gerektiğini de düşünmüyorum.

Ben kendi adıma gerek ürettikleri, gerekse yaşayışı, duruşuyla beni düşündüren, sorgulayan, sorgulatan, zihnimi açan sanatçıları başka türlü; beni eğlendiren, neşelendiren ve hatta yeri geldiğinde melankolik eden sanatçıları başka türlü seviyorum. Zeki Müren’den Ahmet Kaya duruşu beklesek, sakil durmaz mıydı? Kolpa’dan da Redd duruşu bekleyemeyiz dolayısıyla. Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”


Bu konudaki fikrim bugün de değişmiş değil. Hâl böyleyken geçtiğimiz günlerde bir Cumhurbaşkanı adayının yaptığı “vizyon” toplantısına katılan “sanatçı”lara çevremdeki herkes gibi ben de kızdım, içerledim. Peki ama neden? Hani isteyen istediği kadar siyasi olabilir, siyasi duruşunu gösterebilirdi? Hani kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamak doğru değildi?


Bunu çok düşündüm. Yazılan yüzlerce yorumu okudum, verilen hırçın ve öfkeli cevaplara göz gezdirdim. İşin ucu toplantıya katılan ünlülerin “sanatçı” sıfatına layık olup olmadığına kadar gidiyordu. Öncelikle bu konuyu açmakta fayda var. “Sanatçı” kelimesi bizim için bir dil alışkanlığı artık. Yukarıdaki görüş beyanında da olduğu üzere zaman zaman fazla düşünmeden ben de kullanıyorum bu kelimeyi. Oysa “şarkıcı”, “sunucu”, “besteci” gibi daha belirleyici sıfatlar elbette en doğrusu. Ancak tabii ki bu, neyin sanat olup neyin olmadığına kadar uzayacak başka bir tartışmanın konusu. Sanatçı sadece üreten (yazan/çizen) midir mesela? O halde ellerine verilen teksteki rolü canlandıran tiyatro oyuncularına sanatçı demeyecek miyiz? Ya da popüler iş yapanlara sanatçı diyemez miyiz? Dedim ya, tamamen başka bir tartışma konusu.


Gelelim şu meşhur toplantı meselesine…

Bir kere o toplantıya müzik camiasından katılan isimlerin bir ortak paydası var ki bunun üzerinde nedense pek durulmuyor. Hepsi aynı müzik ve menajerlik firmasına bağlı ya da o firmayla bir şekilde gönül bağı olan kişiler. Tuhaflık burada başlıyor zaten. Yani bu savunulduğu gibi “beni davet ettiler, daveti geri çevirmek ayıp olur, gideyim bari” durumundan ziyade “hadi bakalım hep beraber, şirketçe vizyon toplantısına gidiyoruz” durumu gibi görünüyor. O noktada “davet edildim de gittim” ya da “özgür irademle gittim” cümleleri biraz havada kalıyor. Mesela yakın geçmişte Cumhurbaşkanlığı köşkünde 30 Ağustos resepsiyonları yapılırdı ve hemen her kesimden sanatçı davet edilirdi. Kimi katılır, kimi katılmazdı ve biz bunu da tartışırdık. Ama burada öyle bir davet yok gibi. Neden diğer müzik firmalarından bir kişi olsun yok mesela, hiç düşündünüz mü? Daha önce bu konuda çok eleştirilmiş Ajda Pekkan, Sertab Erener, Sinan Çetin gibi isimler niye yok mesela?

Peki toplantıdan iki gün önce basına düşen haberi kim servis etti? Ve o haberi servis edenler toplantıya katılacak isimleri nereden biliyordu ya da biliyor muydu; yoksa bahis konusu firmanın tüm şarkıcılarının isimleri mi sıralandı o haberde? Peki gideceği söylenen sanatçıların bundan haberi var mıydı?


İşte bu soruların karşısına yukarıda geçen şu cümleyi kesip yapıştırmak çok mümkün: “Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”  Zira burada planlı, hesaplı ve elbette “samimiyetsiz” bir destek gösterisi söz konusu gibi…

Tepkiler zıvanadan çıkınca, karşı tepki olarak bir “linç” lafı türetildi sonra. Evet, sosyal medyada zaman zaman asılsız ve yersiz haberlerle başlayan ve gerçekten “insaf yahu” dedirten linç girişimleri oluyor. Ya da haber doğru bile olsa, lafın niye söylendiği, eylemin niye yapıldığı sorgulanmadan, sadece bizim gibi düşünmediği/davranmadığı için linç ediyoruz birilerini. Bu tavrın “demokrasi” arayışımızla ve anlayışımızla çeliştiği bir gerçek… Ne ki Gezi sürecinde Mehmet Ali Alabora için meydanlarda, mitinglerde söylenenlerin, “havuz” medyasında yazılıp çizilenlerin, “sözde sanatçılar”, “sanatçı müsveddeleri” laflarının dumanı hâlâ tüterken, “linç” savunması tuhaf bile değil, düpedüz komik kalıyor.


Mehmet Ali Alabora ya da Halit Ergenç ya da Şebnem Sönmez ne yaptı? Sadece inandıkları gerçekleri savunup, savundukları gerçekler doğrultusunda hareket ettiler. Yani Alabora’nın “Mesele sadece Gezi Parkı değil, sen hâlâ anlamadın mı?” cümlesiyle Zerrin Özer’in “Kim ne derse desin, ben Başbakanımı seviyorum,” cümlesi tamamen eşdeğerdi. İkisi de birer fikir beyanıydı. İkisini de alkışlayabilir, “tu kaka”layabilirdik kendi görüşlerimiz doğrultusunda ama linç etmeye hakkımız yoktu.


Ama…

Ben “sanatçı” olsam… Bir sahici hak arama mücadelesine karşı sürdürülen haksız ve orantısız müdahaleyi  “emri ben verdim,” diyerek meşru kılmaya yeltenen, sükûneti ve barışı sağlamak şöyle dursun, insanı insana daha da düşman eden, yangına körükle giden birinin, o kıyamda göz göre göre öldürülmüş çocukların yıkamakla çıkmayacak kanına bulanmış ellerini sıkmamak için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… Meydanlarda yuhalatılan o annenin ahını almamak için o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Aynı fikirde olmasam bile, aynı gemide olduğum arkadaşlarımın; alenen hedef gösterilen tiyatro oyuncularının, aforoz edilen yazarların, eserlerine “ucube” denilen, sanatının içine tükürülen heykeltraşların, resimleri sergilerden kaldırılan, galeri açılışlarında içki içtiği için saldırıya uğrayan ressamların, kurumları dağıtılmaya, yok edilmeye çalışılan opera sanatçılarının, ekranda dekolte kostüm giydiği için günlerce konu edilen sunucuların, sadece başka taraftan olması nedeniyle işsiz bırakılan gazetecilerin, köşe yazarlarının ve hatta “billboard”lardaki resimlerine “edep yahu” yazısı yapıştırılan mankenlerin, dizi oyuncularının yanında durur ve bir gün gemi battığında benim de boğulacağımı bilir, o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Müzik kulağı olan birisi olarak, “bunların hepsi montaj” denilen o kayıtların montaj olmadığını adım gibi bildiğim için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… O güne dek söylediklerime, yazdıklarıma, çizdiklerime ve yaptıklarıma ters düşmekten, ikiyüzlü görünmekten korkar, o toplantıya gitmezdim.


Hepsini geçtim, kendimi düşünürdüm…

Bir gün sen de içkiyle belki de baş edemediğin, istesen de üstesinden gelemediğin bir problemin olduğu için “alkolik/ayyaş” diye anılabilirsin…

Bir gün sen de cinsiyet değiştirdiğin için “edep yahu”lanabilirsin…

Bir gün sen de “gay” olduğun için ya da nikâhsız aşklar yaşadığın için ya da dekolte kıyafetler giydiğin için “ahlaksız, günahkâr, cehennemlik” damgası yiyebilirsin.


Yapmazsın ama ola ki yanlış bir anına denk gelir, olmadık bir şey yaparsın da hiçbir yeterliliğin olmadığı halde tepeden inme sana emanet edilen koca koca televizyon, radyo kanalları, nasılsa yoktan var ettiğin servetin aynı hızla geri alınabilir.

Belki de tüm bunlar olmasın diye oradaydın. Aysel Gürel’in deyimiyle “her yöne yanlı” olmanın “çamurda kaymaz, ateşte yanmaz” kalmanın kaygısıyla, kolaycılığı, garanticiliğiyle oradaydın. Belki de değildin. Belki de sahiden sadece çağırdılar ve gittin. Ama bunları hiç düşündün mü giderken? Ütopik değil çünkü bu ihtimaller. Dün olan pekala yarın da olabilir. Dün başkasının başına gelen, yarın senin de başına gelebilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Dopdolu…


Tekrar söylüyorum; kimseye oraya git, buraya gitme, ona katıl, buna katılma, öyle düşün böyle düşünme demeye hakkımız yok. Şöyle ya da böyle hepsi aynı kapıya çıkıyor çünkü; “mahalle baskısı”na. Ama kırılırız, üzülürüz ya da umurumuzda olmaz, (hakaret etmemek kaydıyla) bunu dillendiririz ya da dillendirmeyiz, o bizim bileceğimiz şey. Saygı duymak ya da duymamak da öyle…

TEMMUZ 2014, İSTANBUL

1 Temmuz 2014 Salı

Oya Bora Röportajı


"Hani Peter Pan masalı gibi bir hayal dünyası vardır ya; orada kötülük yoktur, orada ihanet yoktur, orada acı çekilmez. Bizim şarkılarımızı dinleyen insanlar bizi ve kendilerini biraz da o dünyanın insanı gibi görüyorlar."

'90'lı yılların en parlak isimleri arasında yer alırken popüler piyasadan el etek çektiler ve kendilerini adeta görünmez kıldılar. Uzun yıllar sonra 34 şarkılık bir ikili albümle geri döndüler. Buna bir 'dönüş' albümü demiyorlar ama...Tercihleri hâlâ ortalıkta görünmemekten yana. 



TEMMUZ 2014

28 Haziran 2014 Cumartesi

Dinlediklerim 2

PELİN YILMAZ – “BENDE NE VARSA”


Pelin Yılmaz ilk kez ‘90’lı yılların meşhur gece kulüplerinden Kapkara’da solist olarak sahneye çıkarak adını duyurmuş. Bir dönem hem Topkapı Orkestra’sında solistlik yapan, hem de solo programlar yaparak sahne deneyimini arttıran Yılmaz, 2008 yılından itibaren İskender Paydaş’la çalışmaya başlamış ve onun birçok projesinde sesiyle yer almış. Bunlar içerisinde Lale Devri dizisinin müzikleri, hem Kolpaçino 2 filminde, hem de İskender Paydaş’ın “Zamansız Şarkılar” albümünde kullanılan “Arap Saçı” yorumu, Pelin Yılmaz adının tanınırlığını arttırmış.

Ben ilk kez “Arap Saçı” ile fark ettiğim Pelin Yılmaz’ın ne kadar iyi bir şarkıcı olduğuna dair fikrimi Müslüm Gürses’e saygı albümü “Baba Şarkılar”da seslendirdiği “Bir Kadeh Daha Ver”le pekiştirmiş ve albümünü merakla bekler olmuştum. Nitekim aradan çok fazla zaman geçmesine gerek kalmadı ve Yılmaz “Bende Ne Varsa” adı verilmiş ve Arpej Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümüyle karşımıza çıktı.


İyi bir şarkıcıyı fark etmek için tek bir şarkı bile yetebiliyor ve çoğu zaman yanılmıyorsunuz. Bu ilk albümün en büyük kârı bu… Son yıllarda pop müzik sularında böylesi doğru şarkı söyleyen, sesini bu kadar doğru kullanan kadın şarkıcı çok az çıkar oldu. Bundandır ki Ajda’nın, Nilüfer’in, Zerrin’in, Nükhet’in ’70 ve ‘80’lerdeki emsallerini 2010’larda göremiyoruz. Bu bile tek başına bu albümü dikkate almak için yeterli sebep.

Pelin Yılmaz bir de ciddi risk alarak girmiş albüm macerasına atılırken. İşi garantiye alıp, yıllardır ahbap olduğu müzisyenlere sırtını dayamak yerine, kendine farklı bir ekip kurmuş ve bu ekipte adını duyar duymaz tanıdığımız, yakından bildiğimiz çok az isim var. Yani bu albüm sadece Pelin Yılmaz’ı değil, beraberinde besteci, söz yazarı ve aranjör olarak farklı isimleri de lanse ediyor desek yanlış olmaz.


Albümde sekiz şarkı ve bir farklı versiyon var. İki şarkının söz ve müziği Okan Akatay’a ait, diğer altı şarkıda ise sözler Okan Akatay, besteler Elçil Gürel Göçtü imzası taşıyor. Elçil Gürel Göçtü daha önce Ebru Elver, Nadide Sultan ve Altay gibi isimlerin albümlerinde hem sesi, hem besteleriyle, hem de enstrümanist olarak yer almış bir müzisyen. Okan Atakay ise hem solist, hem vokal koçu, hem de besteci ve söz yazarı olarak on beş yılı aşkın bir süredir müzik dünyasının içindeymiş. Albümdeki düzenlemelerde Barış Özesener, Serkan Ölçer ve Bahadır Tanrıvermiş isimlerini görüyoruz. Bir şarkının düzenlemesinde ise Erdem Kınay imzası var.

Sadece künyeyi okumak bile albümde şarkıların toplama olmadığını, bir ekip çalışmasıyla ortaya çıkarıldığını göstermeye yetiyor ki Pelin Yılmaz sektördeki konumu itibariyle istese öbür türlüsünü de yapabilirdi. Haliyle albümde bir müzikal bütünlük de olmasını bekliyorsunuz. Ama işte o noktada kafalar biraz karışmış sanki. Şöyle ki…


Albüm, Latin esintili iki şahane şarkıyla başlıyor. “Kayboluyorum” ve “Çal Git”, Yıldız Tilbe’nin ilk albümünü anımsatan düzenlemelerle, gücünü melodiden ve sözden alan sade ve sıcak şarkılar. Özellikle “Çal Git” duygusunu yitirmemiş pop şarkılarını sevenler tarafından baş tacı edilebilir. Ne ki ardından gelen “Kime Ne” ve “Tül Perde” yüksek tempolu ama buna karşın bir parça eski stil düzenlemelerle albümün müzikal çizgisini başka bir yere çekiyor. Pelin Yılmaz’ın şarkıcı olarak kusursuz bir performans gösterdiği “Sebepsiz” ve ardından gelen “Kader” ise yine ‘90’lar çizgisinde, içinden alaturka-arabesk nağmeler de geçen daha düşük tempolu şarkılar.

Sonra yine epey eski stil bir hızlı şarkı olan “Çivi”yi dinliyoruz. Hemen ardından ise bu defa 2000’ler tadında bir slogan-marş şarkısı çıkıyor karşımıza: “Çok Şık”. Albümün sonunda ise “Kime Ne”nin “Radio Edit” versiyonu var. Belli ki düşük tempolu, inişli çıkışlı şarkıları sevmeyen radyolar ve kulüpler için bu şarkı yem olarak kullanılmak üzere seçilmiş ki böyle bir versiyona ihtiyaç duyulmuş.


Yani bütünde kararsız kalınmış, ne yardan ne serden geçilmiş gibi bir durum var albümün müzikal çizgisinde. Bana kalsa albümün tamamını ilk iki şarkının üzerinden kurmayı tercih edebilirdim. Bazı şarkıcılar ne söylese iyi söyler ve o yüzden ona hangi tarzın daha çok yakıştığını bir türlü kestiremezsiniz. Nükhet Duru öyledir mesela. Bu yüzden de her şeyi denemiş, biraz dağınık ve savruk bir albüm kariyeri yapmıştır. Buradan hareketle Pelin Yılmaz’ a en çok yakışanın ilk iki şarkıdaki seyir olduğunu kesin ve net söylemek mümkün değil belki ama en azından “kop kop kop” şarkıların solisti olmaması gerektiğini söyleyebilmek mümkün. Ki aslında bu albümde öyle şarkı yok; öyle düzenlemeler var sadece.


Yeri gelmişken, hem Okan Akatay’ı, hem de Ercil Gürel Göçtü’yü tebrik etmek lazım zira hem melodik güçleri hem de derli toplu, Türkçesi düzgün, hikâyesi doğru kurulmuş şarkı sözleriyle imza attıkları şarkılar, birçok “şöhretli ve popüler” besteci ve söz yazarının son dönemde ortaya koyduğu işlerden çok daha iyi.

D Tale Art tarafından çekilmiş gül yapraklı Pelin Yılmaz fotoğrafları, albümün albenisi ve görsel estetiği yüksek bir kapak tasarımını da beraberinde getirmiş ama kartonet içindeki siyah beyaz fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Bakmayın siz benim şunca vıdı vıdı yaptığıma. Bir ilk albüm olarak hiç de fena değil “Bende Ne Varsa”. Özellikle ‘90’lar Türk popu “sound”unu sevenlere tavsiye olunur.

EMRE ASLAN – “BİRDENBİRE”


Çocukluğu Antalya’da geçen Emre Aslan’ın müzikle mesaisi de o yıllarda başlamış. İstanbul’da üniversite eğitimi alırken de çeşitli gruplarla çalışan, müzik yazıları yazan Aslan, mezuniyet sonrası mimar olarak çalışmaya başlamış ve bu nedenle gittiği ve bir süre yaşadığı Moskova’da da çok uluslu bir müzik grubunda solistlik yapmış. Ancak 2009 yılından itibaren müziğe daha fazla zaman ayırmaya ve albüm yapmaya karar vermesi ile birlikte çalışmalarını hızlandırmış. O zamana dek sadece kendisi için yaptığı şarkılarını ortaya çıkarmış ve onlara yenilerini eklemiş. Emre Aslan’ın ilk albümü “Birdenbire”, geçtiğimiz günlerde 3 Adım Müzik etiketiyle yayımlandı.


On şarkı ve bir de farklı versiyonun bulunduğu albümde bütün şarkıların söz ve müzikleri Emre Aslan’a ait. Düzenlemeleri ise Alper Gemici yapmış. Aslan’ın kendine ait bir stili var bu stili günümüz Türk popu standartları içerisinde konumlandırmak pek mümkün değil. Zira yüzü daha batıya dönük, hem şarkı sözleri hem de melodik yapılar anlamında “daha pop” bir pop müzik bu. Yani aslında olması gerektiği gibi… Bugüne dek birçok albümde müzisyen olarak adı geçmiş ama en çok da Mabel Matiz’in ilk albümündeki düzenlemeleriyle dikkatleri üzerine çekmiş ve geçtiğimiz yıl kendi grubu Majeste ile karşımıza çıkmış olan Alper Gemici, bu albümde bir aranjör olarak Emre Aslan’ın kendine has müziğini son derece doğru işlemiş. Mabel Matiz de farklı bir müzik yapıyordu ve Gemici’nin oradaki düzenlemeleri bambaşkaydı mesela. Piyasadaki birçok aranjörün her şarkıcı, her albüm, her şarkı için birbirine benzer düzenlemeler yaptığı düşünülürse, bu tek başına çok kıymetli ve altı çizilmesi gereken bir şey.


Albümdeki şarkıların en önemli farkı, alışageldiğimizden farklı olarak hemen hemen hiçbir alaturka/arabesk motif barındırmaması… Yer yer ud, klarnet, cura gibi Türk sazları kullanılmış kullanılmasına ama bunlar da birer renk sazı olarak kalıyor ve baskın çıkmıyorlar.

Albümde akılda kalıcı melodisi ile “Tercihini Yap” ve enteresan sözleriyle “Benim Adım İstanbul”, ilk dinleyişte kulağa yer eden şarkılar. Pop-“rock” çizgisindeki “Rol Model” ve ilk klip şarkısı olarak seçilen “Birdenbire” de dikkat çekiyor. Defne Joy’un ölümünün ardından ona ithafen yazılmış “Defne” de öyle. “Kalbimi Çalanlar” ve “Prenses” ise onların ardından geliyor.


Emre Aslan’ın şarkıcılık tekniği açısından (en azından Türkçe şarkılarda) biraz daha yol almaya ihtiyacı var ki bir ilk albüm için bu göz ardı edilebilir bir ayrıntı. Buna karşın şarkı yazarlığı konusundaki mahareti ve kendi şarkılarına ses veriyor olması şimdilik bu açığı kapatıyor. Mimarlıktan gelen disiplinli bir estetik kaygısının ve detaycılığın albüm bütününde, hem görsel, hem de müzikal açıdan kendini hissettiriyor olduğunu da söylemem lazım. İşin tamamında göz önünde olan belirgin titizliğin ve özenin biraz da maddi imkânlar doğrultusunda şekillendiği muhakkak. Yoksa Babajim gibi, İskender Paydaş gibi stüdyolarda albüm kaydetmek ilk albümüne soyunan her müzisyenin altından kalkabileceği bir şey değil. Zira albümün Çağlar Türkmen tarafından yapılan “mix”i de son derece iyi.


İbrahim Özbunar tarafından çekilmiş fotoğrafların süslediği albüm kartonetinin tasarımı Semih Ceylan tarafından yapılmış. Bu aydınlık, ferah ve sade tasarım albüme yakışıyor.  (Yalnız albüm kartonetinde adresi verilen resmi internet sitesine erişilemiyor; onu da söylemeliyim.)

SELEN ERKMEN – “OH BE”


Selen Erkmen kendini bildi bileli şarkı söylemeyi, yazıp çizmeyi seven bir çocukmuş. İzmir’de doğmuş ama bir dönem ailesiyle birlikte Kahire’de yaşamış ve ilk solistlik deneyimini de oradaki okul müzik grubuna katılarak yaşamış. Üniversite yıllarında kendi şarkılarını yazmaya başlamış, bir süre de Berklee Müzik Okulu’nda caz vokal eğitimi almış. İlk albümü için kolları sıvadığında ise yolları müzisyen Cem Öcal’la kesişmiş. Cem Öcal bu albümün prodüktörlüğünü üstlenmiş ve albüm için kendi tabirleriyle bir “rüya takımı”nı bir araya getirmiş.


Evet, kabul etmeli ki, Ozan Doğulu, Aykut Gürel, Emre Irmak ve Tarık Sezer gibi isimleri bir ilk albümde bir araya getirmek kolay şey değil. Ozan Doğulu’nun yapım firması DGL ve sektörün majör firmalarından DMC de yapımcı olarak albüme etiket koyunca iddialı bir işle karşı karşıya olduğumuza dair bütün sinyaller verilmiş gibi. Nitekim başından sonuna dek son derece sağlam bir pop “sound”u, genç ve modern düzenlemelerle batılı bir iş dinler gibi dinlemek mümkün albümü. İyi müzisyenler çalmış, sağlam kayıtlar yapılmış, yani görünen o ki hiçbir masraftan kaçınılmamış.


Albümde on bir şarkı var ve tamamının söz ve müzikleri Selen Erkmen tarafından yazılmış. Erkmen çocuk yaşlarında “büyüyünce Yonca Evcimik olacağım,” dermiş. Sahiden de ses tınısı ve şarkıcılığı kıyas kabul etmese de müzikal içerik olarak Evcimik’in ‘90’lı yıllarda, “Abone” sonrası yaptığı işleri anımsatıyor albüm. Hal böyleyken, Erkmen’in yaşının çok genç olduğu da göz önüne alınırsa, hedef kitle kendiliğinden “teenage” olmuş sanki. Özellikle üç şarkı, “Asla”, “B.B.Ö.” ve “Oh Be” bu minvalde ilerliyor, ancak genel olarak albümün bütününde, yer yer Erkmen’in şarkı söyleyiş biçiminde ama özellikle de şarkı sözlerinde bir genç kızın dili ve duyarlılıkları kendini hissettiriyor.


Bu noktada albümün pazarlanması ile ilgili dinleyicinin kafasını karıştıracak bir durum ortaya çıkıyor. Albüm kartoneti, kapağı ve fotoğraflar kendi içerisinde son derece güzel, çok albenili ama albümün içeriğine kıyasla bir hayli ağırbaşlı. Oysa yukarıda da yazdığım gibi şarkılar ağırlıklı olarak daha genç ve eğlenceli bir çizgide seyrediyor. Dolayısıyla kapaktaki kız “Ah Nerede”yi, “Oh Be”yi söyleyen kız değilmiş gibi geliyor. Nitekim servis edilen ilk klip olan “Asla”da da böyle bir görsel uyumsuzluk vardı. Şarkıların enerjisi görselliğe doğru yansımayınca da pop müzikte fire vermek kaçınılmaz oluyor.


Buna karşın albümde “Dokun Bana”, Ölürüm Aşkım” ve “Yolun Sonu” gibi daha olgun şarkılar da var ki bence bu üçü albümün en iyi şarkıları. Zaten ikinci klip şarkısı olarak da “Ölürüm Aşkım” seçildi ve ülkenin çalkantılı gündeminde güme giden ilk klibin ardından farklı bir çıkış yolu denendi. Ancak burada da başka bir handikap var. Erkmen nota sektirmeyen, sesini teknik olarak doğru kullanan, iyi bir şarkıcı ama bu denli teknik doğruluk Türkiye’de dinleyici nezdinde pek kabul görmez malum. Biz en çok duygu, biraz da pürüz ve çapak seviyoruz solist seslerinde. Mesela “Ölürüm Aşkım”ı Yıldız Tilbe söylemiş olsa rahat “hit” olurdu ama Selen Erkmen’in sesi ve yorumuyla o etkiyi yaratacağını düşünmüyorum. (Selen Erkmen’in ikinci klibi hangi şarkıya çekelim diye bana bizzat sorduğunu ve benim o günlerde albümü henüz yeterince dikkatli dinleyemediğim için ona cevap veremediğimi düşününce burada bu ahkâmı keserken biraz ayıp ediyor olabilirim, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.) 


Tabii popüler müzikte biri için doğru formül diğeri için yanlış olabilir, hiç umulmadık formüller bazen çok işe yarayabilir ya da formülsüz, hesapsız, kitapsız yapılmış bir şeyler, çok planlı bir şeylerin beş katı tutabilir, sevilebilir ve bütün bunları da zaman gösterir. Özetle Selen Erkmen’in eli yüzü düzgün bir albümle, iyi bir başlangıç yaptığını söylemek mümkün. Belki biraz daha vurucu şarkılar ve kariyer stratejisi açısından biraz daha akılda kalıcı hamleler lazım. Donanım olduktan sonra, biraz daha deneyimle birlikte onlar da mutlaka kendiliğinden gelecektir zaten.  


HAZİRAN 2014