Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Aşkın'la İkinci Buluşma

"HESAP VER" (1991)


1990 yılı yaz ayları boyunca her yerde ama her yerde Aşkın Nur Yengi'nin "Sevgiliye" albümü çalınmış, şarkıları dillerden dillere dolaşmış ve böylece uzun yıllar sonra ilk kez bir genç "star"ımız olmuştu. 



Olmuştu olmasına da... Peki ya şimdi ne olacaktı? Acaba Aşkın bu büyük başarının arkasını getirebilecek miydi? Şimdi herkes bu sorunun cevabını arıyordu. Üstelik onu gencecik yaşında "star"lık mertebesine yükselten ekip, yani Sezen Aksu ve Onno Tunç, Aksu'nun 1991 yılında kıyametler koparan "Gülümse" albümünden sonra yollarını ayırmıştı. Sezen Aksu yıllar sonra yoluna tekrar Onno Tunç'suz  devam edecekken, Aşkın'ın ikinci albümü bu ayrılıktan ne kadar etkilenecekti?


'70'lerden bu yana müzik dünyasının içinde olan Nazan Öncel, 1991 yılında "Bir Hadise Var" isimli albümüyle bir anda büyük bir başarı kazanmıştı. Ona keza Seyyal Taner de "Alladı Pulladı" albümüyle adeta yeniden doğmuş ve bu albüm yıl boyunca listelerden inmemişti. '80'lerin Emel-Erdal ikilisi, '90'ları "Alaturka Benim Canım" albümüyle karşılamış ama bu albüm, ikili cephesinde ayrılığı da beraberinde getirmişti. Emel'in ilk solo albümü "Karlar Düşer" de 1991'in ses getiren albümlerinden biri olacaktı. 


Zerrin Özer "Sevildiğini Bil", Nükhet Duru "Aç Gözünü Adamım", Erol Evgin "Yeniden", Alpay "Senin İçin", Attila Atasoy "Gizli Çiçek" albümleriyle '90'larda da adlarından söz ettireceklerinin haberini verirken, Ajda Pekkan '90 albümüyle bir kez daha yakaladığı popülerliği, hemen bir sene sonra yayımlanacak "Seni Seçtim" adlı yeni albümüyle de sürdürmek niyetindeydi.


Aşkın Nur Yengi'nin ilk albümüyle canlanan pop müzik piyasasında artık gençlere de şans verilir olmuştu. Nitekim İzel-Çelik-Ercan, Harun Kolçak ilk albümlerini, Aylin Livaneli ise ikinci albümünü 1991 yılında piyasaya sürdü. Ancak yılın asıl bombası Kayahan'ın "Yemin Ettim" albümü olacaktı.


Bu hal ve şartlar içerisinde, Aşkın Nur Yengi'nin ikinci albümü "Hesap Ver", 1991 yılının sonbaharında Emre Müzik etiketiyle yayımlandı. O yıllarda adet olduğu üzere, albüm önce kaset formatında piyasaya sürüldü, bir kaç ay sonra ise CD olarak da satışa sunuldu. Aşkın Nur Yengi bu albümle birlikte Fono Müzik'ten Emre Plak transfer olmuştu. Emre Plak'la Yengi'nin iş ortaklığı, takip eden 10 yıl boyunca devam edecekti.


Albümün öncelikle kapağı dikkat çekiciydi. Zira ilk albümünde hem görsel, hem de müzikal anlamda yaşından büyük gösteren bir imaj çizmesi eleştiri konusu olmuştu ve belli ki bu defa Aşkın daha genç görünmek niyetindeydi. Belki biraz da sadece Sezen Aksu'nun vokalisti olmadığını (çünkü bu unvan handiyse adıyla anılır olmuştu ilk günden beri); aslında eğitimli bir müzisyen olduğunun da altını çizmek gayreti vardı. Kapak resmindeki çello boşuna orada durmuyordu. Bu defa yaşına göre giyinmiş, kot pantolonu ve pembe hırkasıyla, bir ayağını da diğer ayağının altına almış vaziyette, rahatça oturarak poz vermiş o genç kız, 11 yaşından beri konservatuvarda çello eğitimi alıyordu çünkü.


Daha genç bir Aşkın Nur Yengi fikri sadece görüntüsüne değil, müziğine de yansımıştı bu albümde. En azından bir kaç şarkıda.

Albüm hareketli bir şarkı olan "Nazlanma" ile açılıyordu.Şarkının bestesi Aşkın Nur Yengi'ye aitti. Sözleri ise Yengi ve Sezen Aksu'nun ortak imzasını taşıyordu. Düzenleme Aykut Gürel tarafından yapılmıştı. 


Şarkıyı albümde dinlediğimde hemen hatırlamış ve biraz da şaşırmıştım. Çünkü ilk kez dinlemiyordum ve ilk dinlediğim hali bir hayli farklıydı.(Burada etraf birden bulanıklaşır ve yazar "flashback" yapar.)

Ağustos 1990. İstanbul Açık Hava Tiyatrosu... Aşkın Nur Yengi ilk kez kez solo konser veriyor. Onun kadar biz de heyecanlıyız. Ben onu sahnede görmüşüm görmesine ama tam beş yıl önce, Şan Tiyatrosundaki "Sezen Aksu Söylüyor" konserinde henüz 14 yaşında bir vokalist kızmış sadece; dikkatimi bile çekmemiş haliyle. 


Bu gazete kupürünü o günlerde kesip, bugünlere kadar saklamış olmam?..

Neyse... Açık Hava'daki o konseri ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sadece on şarkısı var. Hepsini kasetteki sırayla söyleyip bitiriyor. Herkes bekliyor ki Sezen Aksu şarkıları da söylesin; mesela o ara "Şinanay" çok meşhur, tezahüratın bini bir para: "Şinanay, şinanay, şinanay!" Tınlamıyor Aşkın. Çalışmamış belli ki o şarkılara. Bir iki şarkısını ikinci kez söylüyor, sonra bir iki de Livaneli şarkısı ama izleyiciye yetmiyor. İşte o ara "benim bestem" diyerek anons ettiği yeni bir şarkı söylüyor. Eline bir kola şişesi alıyor, bir kısmı su dolu şişeyi "yuhu bahu yuhu bahu, yuhu yuhu bahu" şeklinde sesler çıkararak çalmaya başlıyor. Sonra da şarkıya giriyor: "Beni aylarca, beni yıllarca..."


O şarkıyı sonrasında verdiği konserlerde de söylüyor ve hatta bu konserlerden biri televizyonda yayınlanıyor, böylece şarkı daha albüm olmadan ekrandan da dinleyiciye ulaşıyor. Bakın o şarkı nasıl bir şeydi.


Tabii "Nazlanma", albüme alınırken bir takım estetik müdahaleler geçiriyor, Sezen sözlerin üzerinde oynuyor, bir de nakarat icat ediliyor ve albümde karşımıza şu halde çıkıyor.

Şarkının videosunu izlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

Bu şarkı bugüne dek hiç "cover" yapılmadı. Sanırım tamamen Aşkın Nur Yengi'ye has bir espri olarak hafızalarımız kazınmış şişe çalma işini kimse denemek istedi ondan sonra. 


Albümde ikinci sırada söz ve müziği  Şehrazat tarafından yazılmış, düzenlemesi ise Aykut Gürel tarafından yazılmış "Hesap Ver" yer alıyordu. Albümün isim şarkısı da olan "Hesap Ver", hem Türk pop tarihinin, hem de Şehrazat'ın bestecilik kariyerinin zirve şarkılarından biri olarak müzik tarihine yazılmakla kalmayacak, ayrıca albümün haftalarca liste başında kalmasının en önemli sebeplerinden biri olacaktı. Bu hayli zor performans şarkısıyla Aşkın Nur Yengi, yorumcu olarak da kendini ispat ediyordu.  

"Hesap Ver", Aşkın'ın albümünün piyasaya çıkışından bir kaç ay sonra bu defa Emel Sayın tarafından seslendirildi. Sayın'ın o yıl piyasaya çıkan "Gücendim Sana" adlı albümünde, Aşkın'ın "Hesap Ver" albümünden alınmış iki şarkıdan biri buydu. Diğeri ise "Elveda" idi ve Sayın bu iki şarkıyı birbirine bağlı olarak yarım yarım seslendiriyordu. (Şarkının videosu Net D platformunda "Haberin Var mı?" adıyla yer alıyor. "Hesap Ver" adıyla gözüken videoda ise "Haberin var mı?" şarkısı çıkıyor.)


2007 yılında ise Aşkın Nur Yengi, en sevilen şarkılarının yeni versiyonlarından oluşan "Aşk'ın Şarkıları" albümünde "Hesap Ver"i yeniden seslendirdi. Bu yeni düzenleme, Sadun Ersönmez tarafından yapılmıştı.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

Albümde üçüncü sırada yer alan şarkının söz ve müziği Sezen Aksu'ya aitti. "Olmadı Gitti" adını taşıyan bu şarkının düzenlemesi Fahir Atakoğlu tarafından yapılmıştı.

Şarkının videosunu izlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.



"Olmadı Gitti", Nadide Sultan tarafından 2010 yılında yayımlanan "Nadide's" adlı albümde yeniden seslendirildi. 

Şarkının videosunu izlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

"Hesap Ver", albümü aynı zamanda müzik dünyasında yeni bir ortaklığında da habercisi olacaktı. Onno Tunç'tan ayrılan Sezen Aksu'nun yeni müzik partneri Uzay Heparı'ydı artık ve bu ortaklığın ilk şarkıları da bu albümle gün ışığına çıkacaktı. Sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi Uzay Heparı'ya ait "Serserim Benim", bunlardan biriydi.



Bu şarkıyı Sezen Aksu'nun Uzay Heparı için yazdığı iddia edilse de, Aksu bunu hiçbir zaman doğrulamadı. Ancak ölümünden yıllar sonra Uzay Heparı anısına Nebil Özgentürk tarafından hazırlanan yapılan belgeselde Sezen Aksu, Heparı'dan bahsederken "salon serserisi" ifadesini kullanacaktı.   


Aşkın Nur Yengi "Serserim Benim"i 2007 yılında yayımlanan "Aşk'ın Şarkıları" albümünde bir kez daha, bu defa Sadun Ersönmez'in düzenlemesiyle seslendirdi.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

"Serserim Benim", 2008 yılında yayımlanan Uzay Heparı'ya saygı albümü "Sonsuza"da bu defa Teoman tarafından yeniden seslendirildi. Şarkının bu yeni düzenlemesi Emre Irmak tarafından yapılmıştı. 



Hesap Ver" albümünün A yüzünün son şarkısı, Aşkın'ın o güne dek seslendirdiği en "genç" şarkılardan biriydi. O günlerin genç jargonuyla yazılmış "Ayıpsın", düzenlemesiyle de dönemin pop anlayışı içerisinde modern bir çizgide duruyordu. Şarkının sözleri Sezen Aksu ve Aysel Gürel tarafından yazılmış, bestesi Sezen Aksu ve Fahir Atakoğlu tarafından yapılmıştı. Düzenlemesi ise Fahir Atakoğlu ve Martin Cru Spencer imzası taşıyordu. 

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın. 

"Ayıpsın", 2013 yılında Aysel Gürel'e saygı albümü "Aysel'in" için bu defa Ajda Pekkan tarafından seslendirildi. Şarkının yeni düzenlemesi ise Taşkın Sabah tarafından yapılmıştı. 

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

Albümün B yüzü yine söz ve müziği Sezen Aksu imzası taşıyan bir şarkıyla açılıyordu: "Elveda". Şarkının düzenlemesi Aykut Gürel tarafından yapılmıştı.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.



"Elveda", aynı yıl içerisinde Emel Sayın tarafından da seslendirildi. 2007 yılında ise Aşkın Nur Yengi'nin bir nevi "best of" sayılabilecek "Aşk'ın Şarkıları" adlı albümünde Sadun Ersönmez'in düzenlemesiyle yer aldı.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın. 

Şarkı 2009 yılında, bu defa besteci Sezen Aksu'nun sesinde yeniden hayat buldu. Şarkının bu versiyonu, Aksu'nun 2009 çıkışlı "Yürüyorum Düş Bahçelerinde" adlı albümünde yer alıyordu.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.

"Hesap Ver" albümünün tek yabancı "cover" şarkısı ise orijinali "Bandido" adını taşıyan bir İspanyol şarkısı idi. Eurovision Şarkı Yarışması 1990 yılı finallerinde İspanya adına yarışan Azucar Moreno adlı topluluk tarafından seslendirilen bu şarkı, yarışmada beşinci olmuş, fakat sonrasında Avrupa çapında bir "hit"e dönüşüp birinci olan şarkıdan bile daha fazla bilinir hale gelmişti.



Şarkı, Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde ise bambaşka bir nedenle hatırlanacaktı. "Bandido" yarışma gecesi "half-playback" seslendirilecekti. Yani "playback" üzerine orkestradaki bazı enstrümanlar o anda çalacak ve solistler de yarışma kuralları gereği canlı söyleyecekti. İspanya birinci sırada yarışıyordu. Ancak ne olduysa Azucar Moreno sahneye çıkınca oldu ve "playback" bir türlü başlayamadı. Uzunca bir bekleyişten sonra başladığında ise tam başından başlamadığı için orkestra şarkıya eşlik edemedi. Bunun üzerine şarkı durduruldu ve her şeye yeniden başlandı. Bu, yarışma tarihinde görülmemiş bir teknik aksaklık ve hatta bir skandaldı.  

Söz konusu skandalı aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.



Bestesi Raul Orellana ve Jaime Stinus tarafından yapılmış "Bandido", Türkçe'ye Sezen Aksu'nun yazdığı sözlerle, "Zehir Gibisin" adıyla adapte edilmiş ve "Hesap Ver" albümünün yedinci sırasına konulmuştu. Şarkının düzenlemesi ise Aykut Gürel tarafından yapılmıştı.

Şarkının videosunu bu cümlenin üzerini tıklayın. 

Sezen bu şarkıyı Aşkın'a vermişti vermesine ama, aklı da şarkıda kalmış olacak ki, o yıllarda Kanal 6 televizyonu için yaptığı Sezen Aksu Show adlı programda "Bandido"yu İspanyolca sözleriyle ve Sertab Erener'le birlikte söylemekten de geri kalmayacaktı. Her ne kadar Sezen'in sesi pek ayırt edilemese de şarkıyı söyleme biçimleri ve danslarıyla bizim yerli Azucar Moreno, orijinalini hiç de aratmıyordu.



Aşkın Nur Yengi'nin 2007 çıkışlı "Aşk'ın Şarkıları" adlı albümünde Sadun Ersönmez'in düzenlemesiyle yeniden seslendirdiği şarkılarından biri de "Zehir Gibisin" olacaktı.

Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın. 


"Hesap Ver" albümünün sekizinci sırasında sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi ve düzenlemesi Turhan Yükseler'e ait olan "Sevgilim" adlı şarkı yer alıyordu. Bu şarkı, bu satırların kaleme alındığı tarih itibariyle bu albümün henüz yeniden seslendirilmemiş tek şarkısı.


Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.


Dokuzuncu sırada ise "Hadi Git" adını taşıyan, bir başka hareketli şarkı yer alıyordu. Söz ve müziği Sezen Aksu'ya ait bu şarkının düzenlemesini Aykut Gürel yapmıştı. 


Şarkıyı dinlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.


"Hadi Git", 2008 yılında Taha Özer'in ilk albümü "Davet"de yer aldı. Şarkının bu yeni düzenlemesi Mustafa Ceceli tarafından yapılmıştı. 




2011 yılında ise "Hadi Git"i bu defa Ebru Polat seslendirdi. Şarkının bu versiyonu, Polat'ın "Dinle" adını verdiği albümünde yer alıyordu.



"Hesap Ver" albümünün kapanış şarkısı "Karanfil" adını taşıyordu. Sözleri Sezen Aksu tarafından yazılan bu şarkının bestesi ise Sezen Aksu ve Uzay Heparı ortaklığı ile yapılmıştı. Düzenlemesi de yine Uzay Heparı imzası taşıyordu.

Şarkının videosunu izlemek için bu cümlenin üzerini tıklayın.


2009 yılında yayımlanan Uzay Heparı'ya saygı albümü "Sonsuza"da "Karanfil"i Mustafa Ceceli yeniden seslendirdi, şarkının yeni düzenlemesini de kendisi yaptı.




1992 yılının Ocak ayında yayımlanan bu albüm, Yonca Evcimik'in aynı günlerde piyasaya çıkan ilk albümü "Abone" ile birlikte '90'lar Türk popunun geri dönüşsüz bir biçimde patlamasında büyük rol oynayacaktı. 



Bu albümden hemen sonra Sezen Aksu, Uzay Heparı ile birlikte önce Sertab Erener'in, sonra Levent Yüksel'in ilk albümlerini hazırlayacak, 1993 yılı geldiğinde ise üçüncü albümünü yapmak üzere bir kez daha Aşkın Nur Yengi için kolları sıvayacaktı. 

Hikâyenin sonrasını biliyorsunuz zaten. Ama hiç belli olmaz; bir gün bakarsınız ben yine de anlatırım. 


TEMMUZ 2014

24 Temmuz 2014 Perşembe

Türkçe "Rock"ın Güzel Adamları

Bu yorumu cinsiyetçi mi bulursunuz bilmiyorum ama “güzel kadın” deyince aklımıza gelen şeyle, “güzel adam” deyince aklımıza gelen şey aynı kapıya çıkmıyor bence. Zira kadın için genellikle fiziki güzellik ölçütlerinde anlam bulan bu terim, erkekte kaşta gözde, boyda posta değil, bir tavırda, duruşta, fikirde, düşüncede yahut eylemde karşılığını buluyor. İşte bir süredir hakkında yazmak için bir kenara ayırdığım albümlerin ortak paydasını ararken de bu terim kendiliğinden çıkıp geldi ve yazının adını koydu. Buyurunuz size Türkçe “rock” müziğin, hepsi bu kadar olmamakla birlikte, yakın geçmişte albüm çıkarmış “güzel adam”ları.

FUAT GÜNER – “DİNLEYENE AŞKOLSUN”


Yıllar yılı hem bir müzik grubunun üyesi olup hem de kendi adına, dâhil olduğu gruptan azade bir bilinirlik, dahası saygınlık kazandırıp, tek başına bir kariyer de inşa edebilmek çok zordur; dünyada bile örneği sayılıdır. Fuar Güner onlardan biridir işte. Evet, yılların MFÖ’sünün F’sidir ama Fuat Güner aynı zamanda Fuat Güner’dir. MFÖ hiç olmasaydı da Fuat Güner olacaktı/olurdu, onu bilirsiniz. Aynı şey Özkan Uğur ve Mazhar Alanson için de geçerlidir elbette. Her biri kendi başlarına birer “süper güç”tür onların ama şimdi konumuz Fuat Güner.

Fuat Güner, ilk solo albümü “Aziz Fuat Güner”i 1999 yılında yayımlamış, geçtiğimiz yıllarda bu albüm farklı bir kapak baskısıyla yeniden piyasaya sürülmüştü. “Dinleyene Aşkolsun” ismini taşıyan ikinci solo albümü ise 2013 yılının Kasım ayında DMC etiketiyle sarışa sunuldu.


Albümdeki sekiz şarkının tamamı Fuat Güner tarafından bestelenmiş. Söz yazarı olarak birer şarkıda Aysel Gürel, Çetin Akçan, İpek İyier ve Cengiz Köroğlu’nun imzaları var; diğer dört şarkının sözleri ise Fuat Güner’e ait. Zaten MFÖ albümlerinde de bir çok şarkıya kâh ortak olarak, kâh da tek başına imza atan Güner, besteciliğin yanı sıra bu albüme Platform 360 ile beraber prodüktör olarak da imzasını atmış ki kariyer dökümünde prodüktörlüğünü yaptığı bir çok başka albüm de var.

Albümdeki tüm düzenlemeler ise 2000’lerde adını duymaya başladığımız ve yeni neslin parlak isimlerinden biri olarak dikkat çeken Tolga Kılıç tarafından yapılmış.


Geçtiğimiz yıl yeniden yayımlanan 1987 çıkışlı MFÖ albümü “No Problem” hakkında yazarken şu çıkarımı yapmışım: 

“Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün alamet-i farikası, her birinin farklı sesten şarkı söylüyor olması. Bu sadece teknik bir ayrıntı değil. Üçünün tıpkı sesleri gibi, birbirinden farklı müzikal anlayışları da şarkılara damgasını vurdu yıllar boyunca. Özkan Uğur daha teatral, eğlenceliydi. Fuat Güner daha batılı bir “sound”u sevdi. Mazhar Alanson ise sufi felsefesine, Anadolu müziğine yakın durdu. Üç farklı sesin kulakta bıraktığı hoş tını ve kusursuz uyum kadar üç farklı müzik anlayışının bileşimi de MFÖ müziğinin hamurunu oluşturdu böylece.”


Sahiden öyleydi. Kendi adıma konuşursam, ben bir MFÖ albümü dinlediğimde, artık her birini çok iyi tanıdığım o üç müzisyenden hangisinin hangi şarkıyı bestelediğini, şarkının künyesine bakmadan anlayabiliyordum. Şarkının içinden alaturka bir nağme ya da bir Anadolu motifi geçmiyorsa, bilirdim ki Fuat Güner’indi o beste. Genelleme yapmak ne kadar doğru olmasa da, düşük hata payıyla böyleydi bu. Nitekim Güner’in ilk solo albümü de tamamen bu minvaldeydi.

Bu albüm ise içinde bağlama ve ney de çalınan ve melodik yapısıyla da Anadolu-pop esintileri taşıyan “Beni Hasrete Alıştır”la başlıyor ve açıkçası bir parça ters köşe etkisi yaratıyor. Hemen ardından ise bir yandan ‘60’lardan bir Beatles şarkısıymış gibi tınlarken, bir yandan da da nefis caz akorlarıyla kulak dolduran “Yapabilsem” geliyor. “Dibine Vur” ehlikeyif sözlerine karşın albümün en sert, en “rock’n roll” şarkısı. Kamil Özler tarafından yapılmış yaylı aranjesi ve etkileyici melodisiyle “Rüzgârın Lafı Yok” ise bence albümün uzun vadede klasik olacak şarkılarının başında geliyor.


Özellikle ‘80’ler tadında düzenlemesi ve Fuat Güner’in “duble” vokaliyle, 1985-1990 arası MFÖ şarkılarını anımsatan “Tuzak” ve hemen ardından gelen “Hava Bozdu” her bakımdan tipik Fuat Güner şarkıları. Albümde yedinci sırada yer alan “…sim Geldi” de öyle. Bu şarkı da, bu defa nefesliler marifetiyle caza şöyle bir dokunup geçiyor.

Kapanış şarkısı “Sakladım Hayalleri” ise hem söz, hem melodi, hem de vokal tekniği açısından bildik Fuat Güner çizgisinin dışına adım atan bir başka şarkı. Albümdeki en efkârlı şarkı bu; nitekim ud da bunun altını çizmek için kullanılmış olsa gerek.


Hayatını “star” olarak geçirmiş ama artık yaşı da ilerlemiş her müzisyenin kaçınılmaz açmazıdır; ya genç olmaya, gençlerle rekabet etmeye çalışıp kendinizi komik duruma düşürme riskini alır, ya bildiğiniz müziği yapıp demode olma tuzağına düşersiniz. Ama bir de “zamansız” olabilme/kalabilme becerisi vardır ki o herkese nasip olmuyor ne çare. Fuat Güner zamansız bir müzisyen. Ne bugünle aşık atıyor, ne düne saplanıp kalıyor ve bir şekilde her kuşağa dokunabiliyor. Bunda bir müzisyen ustalığının, işçiliğinin yanı sıra, sesindeki Allah vergisi genç tınının da bir parça payı vardır şüphesiz. Zira ne kadar tıbbi bir gerçekliğe dayanır onu bilmem ama “sesin eskimesi” diye de bir şey var. Fuat Güner, ruhu kadar sesi de eskimeyen, yaşlanmayanlardan.


Sedat Doğan tarafından çekilmiş fotoğrafların süslediği, Fermat Reklamcılık tarafından yapılmış kartonet ve kapak tasarımı ise albümün en vasat tarafı. Bu albüm, neresinden baksanız çok daha özenli bir kartoneti hak ediyor.

FERİDUN DÜZAĞAÇ – “FLU”


Doksanların ikinci yarısındaydık ve henüz lügatimize “alternatif müzik” tabiri girmemişti. Feridun Düzağaç, “Beni Rahatta Dinleyin” adını verdiği ilk albümünü 1997 yılında yayımladı. Adana’da üniversite öğrencisiyken arkadaşlarıyla kurduğu Grup Tını’nın 1993 yılında yayımlanan albümü her ne kadar “demo” seviyesinde de olsa, o albümde yer alan “Lavina”, kendi kendine bir hit olmuş ve meraklıları Feridun Düzağaç’ın sesine çoktan aşina olmuştu. Bilmeyenler ise şarkıyı ilk kez “Beni Rahatta Dinleyin” albümünde dinledi ve sevdi. Sonra arkası geldi zaten.


Doksanların yeni popçu furyası yavaş yavaş etkisini yitirirken, Türkçe “rock” müzik yavaş yavaş ana akıma doğru kayarken, Feridun Düzağaç, biraz MFÖ, biraz Ortaçgil, belki biraz da Erkin Koray çizgisindeki şarkılarıyla kendine bir kulvar açtı ve oradan yürüdü. Bugün onlarca şarkısı ezbere bilinen, adına saygı beslenen, ne yaparsa iyi yapacağına dair şüphe duyulmayan bir müzisyen artık Feridun Düzağaç. Bunu da başından beri durduğu yeri hiç değiştirmeyerek, çizgisinden hiç sapmayarak başardığı bir gerçek...

Feridun Düzağaç’ın sekizinci stüdyo albümü “Flu”, 2013 yılının Mart ayında yayımlandı. 1997 yılından bu yana yedi albüm yayımlayan Düzağaç’ın bir de “Uzun Uzun” adını verdiği 2004 çıkışlı çift disklik bir konser albümü var. 2011 yılında ise Sony Müzik etiketiyle bir nevi “tribute” albüm olarak nitelendirilebilecek, “Çocuklar İçin Söylenen Feridun Düzağaç Şarkıları” adı verilmiş bir albüm yayımlanmış ve o albümde Düzağaç şarkılarını farklı şarkıcılar/gruplar seslendirmişti.


DMC etiketiyle yayımlanan “Flu”da on şarkı var. Bu şarkılardan iki tanesi “cover”. Birisi Fikret Kızılok’tan “Tek Başına”, diğeri ise Esmeray’ın sesinden hafızalarımıza yer eden ve yıllar boyu çok kez farklı şarkıcılar tarafından yeniden seslendirilen Şemi Diriker bestesi “Unutama Beni”. Bunların dışındaki sekiz şarkının yedisinin söz yazarı ve bestecisi Feridun Düzağaç. Albümde bir de söz ve müziği Murat Hasarı’ya ait şarkı var. Düzenlemelerde ise ağırlıklı olarak Can Alper ve Arıkan Sıralaya isimlerini görüyoruz. Yanı sıra Cengiz Köroğlu ve iki şarkıda da Feridun Düzağaç düzenlemelere katkıda bulunmuşlar. Bir şarkı ise İskender Paydaş tarafından düzenlenmiş.


Denilebilir ki Düzağaç kariyerinin “FD”den sonra popülere en yakın duran ikinci albümü bu olabilir. Ne ki “FD” kadar ses getirmemiş olması, piyasaya çıkış zamanlaması ile ilgili olsa gerek (malum 2013 yazı ve olaylar olaylar olaylar.) Kaldı ki bence “olgunluk dönemi eseri” diye bir şey varsa, Feridun Düzağaç o eser “Flu” olabilir rahatlıkla. Çünkü neresinden baksanız kusursuz bir albüm bu…

İngilizce sözlerle seslendirilmiş ve dünya pazarına servis edilmiş olsa rahatlıkla zamansız bir “rock” klasiği olabilecek “Seyrüsefer” başta olmak üzere, çok etkileyici “Gönül”, çok “rock’n roll” “Senin Yüzünden” ve “Unutama Beni”nin Esmeray’dan bu yana duyduğum en güzel yorumu ile albüm 4’te 4 yapıyor ve oradan devam ediyor.  “Ansızın ve Nedensiz” ve ardından gelen “Belki Bir Gece”, bir solukta dinlenilecek, tekrar tekrar dinlenilmek istenecek, şimdiden birer Feridun Düzağaç klasiği olarak anılabilecek şarkılardan. “Tek Başına”yı ise hem düzenlemesi hem de yorumu ile orijinal Fikret Kızılok versiyonunun bile üzerine çıkmış; şarkı adeta yeniden doğmuş gibi. Bir “cover” ancak bu kadar doğru olabilirdi.


Bu zamanlarda bir “Kadınım” daha yazılabilir mi diye sorsanız buna hiç ihtimal vermediğimi söylerdim herhalde; bu albümdeki “Bugün”ü dinleyene kadar. Bir erkeğin ağzından, ama bu kez giden değil,  ölen bir kadının ardından yazılmış bir şarkı “Bugün”. Dinlerken boğazınıza koca bir yumrunun oturmasına engel olamıyorsunuz. Duruma göre gözyaşı bile döktürebilir, o derece. Neyse ki albümün finalinde ferah, sıcak, hafif bir şarkı olan “Yaz” var.

Tüm zamanların en çok satan Düzağaç albümü “FD” ile kıyaslandığında en önemli fark bu albümün daha içe kapanık, daha depresif olması ve daha az hareketli şarkı barındırması. Oysa hem müzikal nitelik, hem de melodik ve sözel zenginlik açısından ondan aşağı kalmıyor. Piyasaya çıkalı bir yılı aşkın bir süre olmasına rağmen hâlâ kıyametler koparmamış olmasına ve de ana akımda fazla görülmemesine, yer etmemesine bakmayın. Kıymeti zamanla anlaşılacaktır. Bilen şimdiden bildi/biliyor zaten.


Bu arada söylemek lazım ki Feridun Düzağaç’ın ilk albümlerindeki o bir parça utangaç, sessiz sakin genç adam görüntüsü zaman içerisinde gayet karizmatik bir orta yaşlı adama dönüştü ve türlü şekilli imajları da kendine şahane yakıştırıyor. Nitekim son birkaç albümü görsel açıdan da son derece dikkat çekiciydi. “Flu”nun kapak ve kartoneti de Yağmur Kızılok’un çektiği fotoğraflar ve Nilşah Ağaoğlu’nun tasarımıyla yine dikkat çekici olmayı başarıyor.         

LEVENT ÖZER – “SÖYLE DE BİLELİM”


Levent Özer müzik camiasının yıllardır yakından tanıdığı bir güzel adam ama ilk solo albümünü 2013’de çıkardı. EMI etiketiyle yayımlanan albüm “Söyle de Bilelim” adını taşıyor.

Aslında caz müzisyeni ama poptan “rock”a farklı tarzlarda müzisyenlere sahnede ve albümlerde enstrümanist olarak eşlik etti yıllar boyunca. Bir süredir de Rashit’in kadrosunda yer alıyor. Bu ilk solo albümünde ise kendi müziğini yapıyor Levent Özer. Aslında yıllardır yaptıklarının bir özeti de denilebilir. Çünkü bu albümde de poptan “rock”a uzanan geniş bir skala var.


Albümde on iki şarkı ve bir de kapanış “track”i var. Ancak böyle tanımlayabildim zira bu “track”, “Yol” adlı şarkının son dakikalarından başlayıp “fade-out” yapılmadan bitirilmiş halini dinletiyor bize. Hani “fade-out” yapılarak sonlanan (yani yavaş yavaş sesin azalarak bittiği) şarkıların gerçekte nasıl bittiğini, çalan enstrümanların ne zaman ve nasıl sustuğunu merak etmiş iseniz bugüne dek, bu “track”le merakınızı gidermeniz mümkün.

Bunu  dışında kalan on iki şarkının söz ve müziklerinde ise Levent Özer’in imzası var. Bir şarkının sözleri Uğur Aktaş’a ait, bir şarkının sözlerini ise Aktaş ve Özer birlikte yazmışlar. Bir şarkının bestesini de Tolga Özbey’le ortak yapmış Levent Özer. Albümün prodüktör ve aranjörü de yine Levent Özer.


Zaten bu özetlediğim künye de gösteriyor ki Levent Özer, yıllardır biriktirdiklerini ve deneyimini dökmüş bu albüme. Dinlemeye başladığınızda da hemen hissediyorsunuz bunu. Bir ilk albüm için fazlasıyla profesyonel tınlıyor çünkü. Bir tek şey hariç: Levent Özer bir şarkıcı gibi şarkı söylemiyor. Bu konuda iddiasız… Anlatıyor çünkü şarkılarını. Kim gibi derseniz, Ortaçgil gibi diyebilirim mesela. Ses tınısı değil ama tavır olarak. Belki biraz da Teoman… İkisinin ortasında bir yerlerde ya da…


Yaylı partisyonları ve ritim yürüyüşü ile klasik bir ‘60’lar şarkısı tadı veren “Bir Hikâye”, coşkulu nefeslilerle Bregoviç havası estiren “Biraz İnsaf”, dokuz sekizlik “Muzdarib”, tek bir gitar eşliğinde seslendirilmiş klasik “rock” çizgisindeki “Faili Meçhul”, “reggae” ritmindeki “Yol”, bir Paul Simon “cover”ı gibi de dinlenilebilecek “Her Şeyi Yaptım”, ilk klip şarkısı olan, sözleriyle çarpıcı, ritmiyle çok eğlenceli “Yılgın”, ona keza albümün isim şarkısı “Söyle de Bilelim”, yine klasik “rock” yolunda giden ve bence albümün en iyilerinden biri olan “Çok mu Zor”, Teoman şarkılarını sevenlerin tartışmasız favorisi olacak “İki Ayrı”, daha sert “rock” şarkıları sevenler için “Dumanlı Şehirler” ve etkili bir aşk şarkısı olan “Tutuldum”…


Başından sonuna zekice yazılmış, hınzır ve yer yer şiirli şarkı sözlerinin ortak paydasında, küçük renk farklarının toplamından tutarlı bir müzikal bütünlük yaratmayı başarmış, iyi bir albüm “Söyle de Bilelim”. Dinlerken kırk yıllık bir müzisyenin kim bilir kaçıncı albümü gibi bir sanrı yaratması da bundan. Zaten yıllardır buralardaydı ama onu adıyla sanıyla tanımamız için bu albüm şahane bir vesile oldu. Kendi şarkılarını yazıp söyleyen güzel adamlar arasında Levent Özer’in de adını rahatlıkla sayabiliriz bundan sonra.

MERT TÜNAY – “ÇİRKİN”


Üniversitede kimya eğitimi almasına rağmen yüksek lisansını ses mühendisliği üzerine yapan ve müziği tercih eden Mert Tünay da tıpkı Levent Özer gibi yıllardır müzik piyasasında bilinen bir isim. Sertab Erener, Demir Demirkan ve Teoman gibi isimlerin albümlerinde adını gördüğümüz Tünay, söz yazarı, besteci ve aranjörlüğün yanı sıra enstrümanist olarak da sahne ve albümlerde bazı şarkıcılara eşlik etmiş bugüne dek. Çok sayıda reklam müziğine de imza atmış ve bu konuda ödüller de almış.

Mert Tünay’ın “Güzel” adını verdiği ilk albümünü 2013 yılının Nisan ayında yayımlamıştı. Dört şarkı ve iki farklı versiyondan oluşan bir mini albümdü aslında bu. “Çirkin” adı verilmiş yeni albüm ise Doğulu Productions etiketiyle bu defa 2014 yılının Nisan ayında piyasaya sürüldü.


Albümde on üç şarkı var ki dördü zaten önceki albümde de var olan şarkılar. Tüm söz ve müzikler Mert Tünay’a ait. Düzenlemeleri ise Mert Tünay ve Ozan Tügen birlikte yapmış.

Yine kendi hikâyelerini, kendi cümleleriyle anlatan bir güzel adamın şarkılarını dinliyoruz albüm boyunca. İçinden aşk geçen erkek hikâyeleri bunlar. Ama erkek kahramanımız ne romantik serseri ne de dramatik melankolik. Son derece sade ama bir o kadar da etkili bir dille, sıradan hayatlarda iz bırakmış sıradan aşkları, kalbe dokunan şarkılara dönüştürmüş Mert Tünay. Süsleyip püslemeden, laf cambazlıklarına girmeden. Öyle de söylüyor zaten. Çok sade, çok sakin, adeta konuşur gibi. “Rock” söylemek için ille de sesini çatlatmanın, heceleri gevşeterek, kelimeleri macunlayarak telaffuz etmenin gerekli olmadığını gösterir gibi.


Bas gitar, davul ve gitarın ön planda olduğu beste ve düzenlemelerde de aynı sadelik var. Şarkılarla aranıza hiçbir şey girmiyor böylece. Ne fazladan bir gürültü patırtı, ne müzisyenlik gösterileri ne de dinleyici tavlamaya yönelik türlü çeşitli numaralar var bu albümde. “Basit zordur” derler ya hani… Sahiden de zor olanı başarmış Mert Tünay.

Albümde en çok (klavyenin ve vokallerin “retro” havası nedeniyle olsa gerek) “Erkekler Anlamaz”ı sevdiğimi söyleyebilirim. İkinci favorimse hemen ardından gelen “Mayhoş”. İlk klip şarkısı olarak seçilen ve albümün açılışında yer alan “Bu Yaz”, daha pop ve eğlenceli havasıyla albümün ticari açıdan en avantajlı şarkısı haliyle. “Bize Bi’ Şey Olmaz” da hemen ardından gelebilir (ki albüm sıralamasında da öyle zaten.) Ters köşe sözleri, farklı ritim yürüyüşü ve muzır trombon eşliği ile “Çirkin” de dikkat çekici bir şarkı. “İkizler”de belirgin bir Teoman havası var. “Taş” albümün en kısa ve en farklı şarkısı. Handiyse kırk sene önce, Ortaçgil ilk albümünde söylesin diye yazılmış gibi.


“Synthesizer”ın kullanılma biçimi ve gitarların akor dizimi ile standartlar dışına çıkan “Sokaklarda Aşk Var”, kısa vadede popüler olmasa da Tünay’ın yıllar sonrasına kalacak şarkılarından biri olacaktır; bunu şimdiden söyleyebilmek mümkün.  “Sokaklar güzel, siz aldırmayın,” diyen “Hiç Derdim Yok” ise Duman tarafından çalınsa ve söylense çoktan “hit” olmuştu.

İlk albüme adını veren o dönemde klip de çekilen “Güzel”, albümü başından sonuna dinleyip bitirdiğinizde, melodisi en çok akılda kalan şarkı oluyor. “Ne Güzel Bir Pazar”, tam da şarkıda anlatıldığı türden pazar sabahlarına eşlik edebilecek, gülümseyen, gülümseten bir şarkı. Onunla ruh eşi “Sudan Daha Hafif” de albümün mutsuz ama mutlu şarkılarından. “Ben Delirmeden” ise yine Teoman şarkılarını sevenlere daha yakın gelecek bir başka şarkı.


Özge Güven tarafından yapılmış kartonet tasarımı son derece güzel. Kitapçığın her biri sayfasında Mert Tünat tarafından çekilmiş fotoğraflar sıralanıyor ve kitapçığa göz atanları adeta şarkı sözleri eşliğinde bir fotoğraf sergisinde geziye çıkarıyor. Belli ki kartonet için özenilmiş, uğraşılmış ve yüksek bir görsel estetik çizgisi yakalanmış böylece. Albümü dijital platformlardan satın alanlar ise kartoneti Mert Tünay’ın resmi internet sitesinden indirebiliyorlar. Bunu hep söylerdim ama ilk kez birinin yaptığına şahit oldum; o yüzden de özellikle vurgulamak istedim.

CENK TANER – “YOLDAN ÇIKMIŞ ŞARKILAR”


Müzik dünyasında “Cenk Taner şarkıları” diye bir kavram var. Hem de uzun yıllardır. Hiçbir zaman çok göz önünde olmadı. Çoğu zaman ana akım medya görmedi, duymadı, yazmadı ama Cenk Taner şarkıları kendi kitlesiyle kesintisiz buluştu. 1991-2011 arasındaki yirmi yıllık süreçte yayımlanmış yedi Kesmeşeker albümü ve Taner’in 2000 yılında piyasaya çıkan ilk solo albümü, yani toplam sekiz albümlük bir Cenk Taner şarkıları külliyatı var ve meraklılarının sular seller gibi ezber ettiği, dilinden düşürmediği şarkılar bunlar.


Tam da ‘90’ların başında cıvıl cıvıl pop şarkıları ortalığı sarmışken, üstelik “alternatif” diye bir kelime Türkçe müzik terminolojisinde yerini de almamışken, Kesmeşeker’in o günlerden bugünlere bir fenomene dönüşmesinde aslında Taner’in dilinin, üslubunun ve şarkı yazma biçiminin yadsınamaz bir payı vardır. Aslında o bahis konusu cıvıl cıvıl popun tozpembe dünyasına da bir tepkidir Kesmeşeker dinlemek ve sevmek o dönemde. Daha gündelik hayatın içinden, daha bohem, daha gerçekçi, ama bir yandan da şiirler, edebiyatla burun burunadır Cenk Taner şarkıları. Okuyan, yazan, düşünen bir hedef kitlesi vardır ve o kitleyle de bugünlere kadar gelir.


Cenk Taner’in ikinci solo albümü “Yoldan Çıkmış Şarkılar”, 2013 yılının Kasım ayında Ada Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Yine sessiz sedasız, yine sakin sularda yüzerek, melodiden çok söze sırtını dayamış şarkılarla, yine bir şarkıcı gibi değil, bir hikâye anlatıcısı gibi şarkı söyleyerek, on iki yeni şarkı daha bıraktı Cenk Taner, müziğin yine cümbüş kıyamet olduğu bir dönemin tam da orta yerine.


Biraz olsun Sait Faik, Turgut Uyar ve İkinci Yeni şairleriyle haşır neşir olmadıysanız, hiç Kadıköy’e yolunuz düşmediyse bugüne dek, Cenk Taner’in bugüne dek yazdıkları gibi, bu albüm için yazdığı şarkılar da dinlerken kolay kolay ele vermeyecektir kendini. Bir de ‘şarkı dediğin kolay ezber edilir, kolay tekrar edilir’ diye düşünenlerdenseniz, işiniz daha da zor. Ama zaten aşinaysanız Cenk Taner şarkılarına, şifreleri çözmek, göndermekleri keşfetmek ve dahası temiz bir Kadıköy havası almak bir kez daha iyi gelecek “Yoldan Çıkmış Şarkıları”ı dinlerken. Ve muhtemelen bir kez daha aynı nida dökülecek dudaklarınızdan: “Ne güzel adam yahu bu!”


Elbette şu ayrımı da yapmak lazım: Cenk Taner bu albümü “Karabataklar” diye adlandırdığı bir ekiple kaydetmiş. Kargo’nun Kargo olduğu zamanların mimarı MŞŞ (Mehmet Şenol Şişli), Veysel Çolak ve davulda Gökhan Özcan. Düzenlemeleri de birlikte yapmışlar. Yani adı açıkça konulmamış olsa da handiyse bir grup çalışması var ortada. Hal böyle olunca da ortaya çıkan şey, müzikal anlamda hem Kesmeşeker’den hem de Cenk Taner’in ilk albümünden farklı tınlıyor. Bu farkı bir röportajında şöyle özetlemiş Taner: “Biz çıtayı yükseltmedik; çıtayı farklı bir yere koyduk.”


Albümde hangi şarkıya işaret edeceğimi açıkçası kestiremedim bu defa. Belki “Geyiklibaba Uzaylılar Şarabı”nın aşina dost sohbeti, belki “Özgür Olduğunda Marmara”nın hüzünlü umudu, belki de “Kadıköy Karabatakları”nın susmuş sözlerle anlattıkları… Herkes kendi payına düşeni alacaktır/alır nasılsa.

TEMMUZ 2014

18 Temmuz 2014 Cuma

Ajda Kızın Alaturkayla İmtihanı

AJDA PEKKAN & MUAZZEZ ABACI HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 17 TEMMUZ 2014


Sahnede bebek pembesi, uçuş uçuş kostümüyle on sekizinden yeni gün almış (belki de almamış), acemi, ürkek, çekingen bir genç kız var. Adı Ajda. Yanında, ona nasıl alaturka okunacağını oracıkta, o an öğreten ablası Muazzez duruyor. Durup durup yanağından makas alıyor, çenesini eliyle tutup, okşuyor, ara ara belinden kavrayıp ona destek oluyor. Herkes Ajda için orada; hepimiz. Açık Hava’yı dolduran binlerce seyirci, otuz kişilik orkestra, sesçiler, ışıkçılar, tüm çalışanlar ve Muazzez ablası… O gencecik ve tecrübesiz kızın bu ilk konserinde kendini iyi hissetmesi için hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bir konserden çok, bir “kostümlü prova” izler gibiyiz aslında.


Muazzez ablası her bir şarkının her kuplesinde “hadi bakalım, şimdi sen söyle” der gibi bir işaret yapıyor, topu Ajda’ya atıyor. Ama Ajdacık o kadar saygılı ki, o da aynı hareketi Muazzez ablasına yapıyor. Konser neredeyse başından sonuna dek bu “önce siz buyurun” işaretiyle geçiyor.

O kadar da kırılgan ki Ajda… Kulaklığı kulağından düşüyor bir ara. Tutup yerine takamıyor mesela. Hemen sahne arkasına doğru oyuncağı kırılmış küçük kız çocuğu bakışı atıyor. Görevlilerden biri koşarak geliyor; kulaklığı Ajda’nın kulağına yerleştiriyor. Saçını zarifçe düzeltiyor kulaklığı takılırken.


Sahneye neden geç çıktığını açıklarken “ayakkabılarımı evde unutmuşlar,” deyiveriyor dudaklarını bükerek. Dokunsan ağlayacak. Binlerce seyircinin her biri pişman oluyor geciken konser saatini alkışlarla protesto ettiğine. Kimse Ajda’yı sahnede pembe ayakkabıları olmadan düşünemiyor.

Nüfus kağıtlarına bakacak olursak, Muazzez ablası Ajda’dan iki yaş küçükmüş, kim inanır? Ajda vakti zamanında gazinolarda assolistlik yapıp alaturka da okumuş, hatta yakın zamanlarda konserlerinde de alaturka şarkılar seslendirirmiş, ne belli? İşte bu gece ilk defa alaturka okuyor. Çok heyecanlı bu yüzden… “50 İlk Öpücük” çünkü onun hayatı. Her sabah uyandığında yeniden başlıyor yaşamaya. Her şeyi sıfırlıyor.


Mesela “Çile Bülbülüm” şarkısının bir yerinde seyirciler “Allah” dedikten sonra, onlara doğru dönüp “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha,” demeyi bile bilmiyor. Hiç duymamış bunu daha önce. Muazzez ablası araya girecek gibi oluyor, o ısrarla devam ediyor şarkıya. “Çile Bülbülüm” “Çile Bülbülüm” oldu olalı ilk kez “aaa olmadı, daha kuvvetli, hadi bir daha”sız söyleniyor. Bir ağızdan haykırmaya hazır olduğumuz “Allah” nidası boğazımızda kalıyor. Onun yerine bize Ajda’nın uzun, çok uzun, upuzun “çileeeee”sini alkışlamak düşüyor. Dedim ya, hepimiz onun için oradayız, ne çare.


Kemanlar gürül gürül, orkestra şefi Taşkın Sabah büyük bir coşkuyla yönetiyor sazları. Vokalistler başından sonuna dek hiç susmuyor; adeta bir fasıl heyeti dinliyoruz konser boyunca. Zaten vokalistler sussa bile solist mikrofonlarının “reverb” efektleri o kadar açık ki, küçük Ajda’nın da, Muazzez ablasının da sesleri gaipten geliyormuş gibi yankılanıyor tiyatronun duvarlarında. Konuştukları zaman efektler kapatılıyor neyse ki. Ajda “Ben ilk başladığımda şarkılar mıy mıydı, ben de öyle söylüyordum. Alaturkayla hiç ilgilenmiyordum. Ama öyle derin, öyle durağan bir müzik ki. Yoruma dayalı olduğu için… Sizler gibi büyük sanatkârlar… Hakikaten çok önemlisiniz. Lâyık olabildiysem…” minvalinde bir şeyler söylüyor.

Bu hareketi en yukarıdaki kostümle düşünün.
Bir elini, başparmağı dışarıda kalacak şekilde pembe pantolonunun cebine sokuyor bu esnada. Sıradan bir elini cebine sokma değil bu. Biz ölümlü fanilerin yapabileceği bir şey de değil. Çok artistik, çok “poser”, çok başka türlü bir görsel şölen… Zaten bizim için konser, sahnedeki başka bir şeye odaklanamadan geçip gidiyor. Ajda herkesten, her şeyden rol çalıyor. Bir gülüyor, bir hüzünleniyor, bir mutlu oluyor, bir kendinden geçiyor… Her an ama her an değişiyor ruh hali. Kanlı canlı bir porselen bebek… Hayır hayır, porselen bile değil; sırça bir bebek. Pamuklara sarılası, kırmızı kadife kaplı, fildişi oymalı kutularda korunup saklanası bir sırça bebek. Onunla birlikte biz de gülüyor, hüzünleniyor,  mutlu oluyor, kendimizden geçiyoruz. Ama o fark etmiyor bunu. Kim bilir belki de bizim varlığımızın bile farkında değil. Biz onun için, onu izleyen binlerce gözden ibaretiz sadece. İzlenilmeyi seviyor. Ona bakan gözleri seviyor. Ona baktıkları için seviyor.


Bunu yıllar sonra ilk kez açıklıyorum. Ajda’yla handiyse bir on sene evvel bir yakınlaşmamız olmuştu. Hayır, tabii ki duygusal anlamda değil; ‘olası ama olamayan bir iş ilişkisinin başlangıç evresi’ diyelim sadece. O aralar kendisi için şarkı yazacak birilerini arıyordu ve her nasılsa dönüp dolaşıp bana kadar dayanmıştı bu arayışın ucu. Hiç unutmam, tatilde ve dahi havuz başındaydım. Cep telefonum çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. Açtım. O çok tanıdık ses, “Hakan Bey? Merhaba, ben Ajda Pekkan,” dedi bana. O yaz güneşinin altında nasıl titredim bir ben bilirim. Ben ki bu anı nasıl arzu etmiş isem vakti zamanında, ‘90’ların meşhur 900’lü hatlarından birinde Ajda’nın “Merhaba, Ben Ajda Pekkan,” diyen sesini kaydetmiş, arkasına “Merhaba, nasılsın Ajdacığım?” diyen kendi sesimi montajlamışım. Evrene göndermişim yani. Ben heyecanlanmasaydım da, kim heyecanlansaydı?

Neyse… İşte o sıra ben Ajda’ya birkaç şarkı yazmıştım. Birisi şöyle bir şeydi:

“Evet, ben aynı ben
 İçimde bitmeyen yolculuk
 Hâlâ büyümeyen o küçük çocuk
 Şarkılar ve aşklar…
 Aynı sahne, aynı perde, aynı alkışlar…”


Böyle de içselleştirmişim Ajda’nın halet-i rûhiyesini demek. Konserde iki buçuk saat boyunca üzerimize yağdırdıkları alaturka yağmurunda sırılsıklam olmuşken, konser çıkışı bir yandan Açık Hava’nın merdivenlerini tırmanıp bir yandan bu şarkıyı mırıldanmam boşuna değildi. Arkama dönüp dönüp sahneye bakıyordum bir taraftan da. Ajda oradaydı sanki hâlâ.

Aha işte orada… Soyadıyla müsemma sinema oyuncusu Necdet Tosun’un ölümünün ardından düzenlenen özel gecede Fransız aksanıyla “Hoş Gör Sen”i söylüyor.


Aha işte orada… Artık sadece pahalı ve lüks içkili gazinolarda değil, halkın gelebileceği konserlerde de şarkı söylemeye karar verdiğini basına açıklayalı daha bir ay bile olmamış. Brasil Tropicana ekibinin dansçıları Latin rüzgârları estirirken, o da dışa dışa fönlü kumral saçlarıyla salınıyor sahnede.  


Aha işte orada… Yonca Evcimik’li, Çiğdem Tunç’lu dansçı kadrosu kabare kostümleriyle sandalye dansı yaparken o, “punk” saçları, etekleri Taş Devri çizgi filmindeki Wilma modeli sarı tuvaletiyle “Düşünme Hiç”i söylüyor; “aaaayyyyep akıllı geçindik,” diyor.


Aha işte orada… Nicedir amansız bir hastalıkla mücadele eden sinema oyuncusu Yılmaz Zafer’e destek konserinde bir omuzunu açıkta bırakan bembeyaz, beyaz ötesi gömleğiyle her zamanki gibi söylediği şarkıya değil ondan gayri kimsenin duyamadığı bir ritme ayak uydurmuş, dans ediyor.

Aha işte orada… Saçları sarı, kısa… Üzerinde siyah bir “tang top”. Mikrofonu bize doğru uzatıyor. Hep beraber başlıyoruz söylemeye: “Kim ne derse desin aşk için, önce hoş, sonra boş gelir…” Kaç aşk yaşamışsak artık… Ne zaman kanaat getirmişsek, aşkın boş olduğuna… Seneler evvel dikte ettirmiş kadın bize, aksini söyleyecek değiliz ya…


1975, 1978, 1983, 2002…

Ve 2014…


Hepsi Ajda’ydı… Belki de hiçbiri değildi. Kim bilebilir ki? Ben bilemedim mesela. Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı’nın yakında piyasaya çıkacak alaturka konseptli düet albümlerinin bir nevi lansmanı sayılabilecek bu konsere giderken, konser çıkışında Ajda-Muazzez ikilisi nasıl olur, dokuları tutar mı, onu da bırakın, bu albüm tutar mı filan gibi şeyleri düşüneceğimi sanırken Ajda hayranlığımın “extreme” tenakuzları arasında oradan oraya savrulacağımı nereden bilebilirdim? Ya bilgisayarın başına oturduğumda yazacağım yazının bir konser izlenim yazısı olmayacağını?.. Onu da bilemezdim tabii ki.

Mehmet Ali Erbil'in sol arkasında kafasını leylek gibi uzatmış sakallı benim. Bu yazılar kolay yazılmıyor öyle.
TEMMUZ 2014