Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

8 Mart 2015 Pazar

Ses Dergisi Yazıları (Şubat 2015)

45 YIL ÖNCE SES

AYLA DİKMEN VE PERUKLARI


Sene 1970. Bu dünyadan göçüp gittikten çok uzun yıllar sonra “Anlamazdın” şarkısıyla tekrar popüler olacak Ayla Dikmen o günlerde şöhretinin en parlak günlerini yaşıyor. Ses dergisi muhabiri Mine Baykara’nın haberine göre tam 11 tane peruğu varmış ünlü şantözün. Şaşırmayın; şimdilerde pek tuhaf geliyor kulağa ama o günlerde sadece şantözler, aktristler değil, sıradan ev kadınları bile peruk takardı. Peruklar da tıpkı Ayla Dikmen’inkiler gibi, suratsız manken kafalarının üzerine asılır, tuvalet masalarının üzerinde öylece dururdu. Ben şahsen çok korkardım o kafalardan. Baksanıza, korkunç değiller mi sahiden?


Haberde Ayla Dikmen peruklarını uzun anlatmış, neden peruk kullandığını da şu cümlelerle açıklamış: “Bir kadının berbere gidip saçını yaptırabilmesi için çok fazla vakti olması lazım. Hele bizim gibi o gazinodan o gazinoya koşan artistler için vakit altın gibi, platin gibi kıymetli. Bu yüzden peruk kullanıyor, peruktan medet umuyoruz.”


HER YERDE MAKSİ VAR



Habere göre Faye Dunaway’in Bony And Clyde filminde giydiği kostüm, 1970 yılının maksi yılı olmasına önayak olmuş. Bizim artistlerimiz de durur mu?.. Hülya Koçyiğit’ten Selda Alkor’a, Belgin Doruk’tan Zeynep Aksu’ya dek her biri ya bir maksi etek, ya bir maksi palto giyip poz vermiş.


Haberde maksi modası hakkında ünlü terzi Mualla Özbek’in de fikri alınmış. “Bilhassa uzun boylu ve bacakları pek güzel olmayan hanımlarımız için biçilmiş kaftan,” demiş Gökçay. Bir başka butik sahibi de “Maksi zengin işi. Orta halli hanımlarımız bu modaya pek ayak uyduramayacaklar,” demiş. Orasını çözemedim. Özellikle Selda Alkor’ün üzerindeki orta halli palto hiç de zengin işi durmuyor oysa. O zamanlar yeni moda diye kaça sattılarsa artık…


YEŞİLÇAM’DA GRİP VAR!


Mevsim kış. Kar, buz, ayaz, poyraz ve haliyle nezle, grip mevsimi. 1970 kışı da çetin geçmiş olmalı ki, şöhretlerimiz gripten kırılmış. Eline mendili alan poz vermiş Ses dergisi objektiflerine. Belgin Doruk hasta yatağında hapşırmaktan bir hal olmuş. O günlerin en popüler ağrı kesicisi Gripin’in kutularını süsleyen o meşhur başı ağrıyan kadın pozunu vermek ise Selda Alkor’a düşmüş. İzzet Günay ilaç içiyor, Nebahat Çehre aksırıyor, Murat Soydan ise ateşini ölçtürüyor. Cüneyt Arkın deseniz, o da ayrı perişan.  






Cahit Poyraz’ın haberi ve Sedat Dizici’nin fotoğrafları, neresinden baksanız bir habercilik başarısı. Bugünün artistlerine böyle pozlar verdiremezsiniz kolay kolay. Zaten şimdikiler neredeyse tuvalete gittiklerini bile sosyal medyaya yazdıklarından, grip olmalarının haber değeri de kalmadı ne çare.


MÜZİK GÜNDEMİ ŞUBAT 2015

ÖMÜR GEDİK’E KIZMAYIN


Bu yazının yazıldığı günlerde sosyal medya Ömür Gedik’in yeni çalışmasıyla (!) çalkalanıyordu. Malumunuz, pek hayvan sever medyatik figürümüz Ömür Gedik, tamamen hayvanlara gelir sağlamak maksadıyla başladığı şarkıcılık macerasının gelip geçici olmadığını, hatta hayvan mayvan hak getire, asıl niyetinin şarkıcılık olduğunu kısa sürede gösterdi. Geçtiğimiz günlerde de nedendir bilinmez “Hey Onbeşli” türküsünü yeniden söyledi ve şarkı dijital tekli olarak satışa sunuldu. Ama şarkının bu “eller havaya” düzenlemesi ve klibindeki çıplak erkek dansçılar tepki gördü.


Gerçekten yaşanmış ve son derece dramatik bir hikâye üzerine yazılmış “Hey Onbeşli”nin aslında bir ağıt olduğunu söyleyen Tokatlılar başta olmak üzere, Gedik’in yorumu ve klibi çok fazla eleştiri yağmuruna tutulunca klibi apar topar yayından çektiler. Ömür Gedik klibin revize edileceğini açıklamak zorunda kaldı, hatta Tokatlılara hassasiyetleri için teşekkür etti.

Tamam, dudak büküyoruz, gülümsüyoruz, bazen de kızıyoruz ama çok da ciddiye almamak lazım. Ömür Gedik ne ilk ne de son çünkü. Dünyada da örnekleri çok üstelik… Paris Hilton var mesela. Parası ve nüfuzuyla şarkıcılığa soyundu. Kelimenin gerçek anlamıyla da soyundu. Öyle de idare ediyor. Türkiye’de deseniz nicesi var. Hani duşta bile şarkı söyleyemediği halde şarkıcı olup sahneye çıkan, plak dolduranlar… ‘80’li yılları bilenler, bize Haydar Paşa’nın gelini diye yutturulan film ve “ses” yıldızı Christine Haydar’ı mutlaka hatırlıyorlardır mesela. Sesi nasıldı diye sormak bile anlamsız. Çünkü sesi yoktu.  


Yeşilçam’ın Türkan Şoray hariç, neredeyse tüm aktör ve aktristleri, şarkı söyleyebilsin söyleyemesin, sahneye çıkmıştı bir zamanlar. Yıllarca büyük büyük gazinolarda çalışmış Ahu Tuğbalar, Serpil Çakmaklılar, Oya Aydoğanlar, Ömür Gedik’ten daha iyi mi şarkı söylüyordu sanıyorsunuz? Banu Alkan ve “Neremi Neremi?” vakası daha yakın tarihte yaşandı; onu bilirsiniz zaten.

Sözün özü, onlar bizle, biz onlarla kafa bulup, eğleniyoruz işte. Ciddiye almayın. Boşuna da kızmayın Ömür Gedik’e. Adı müzik tarihine altın harflerle yazılmayacak sonuçta.

MÜZİK DÜNYASINDA YERLİ DİZİ ETKİSİ


Eskiden insanlar sinemalara, gazinolara giderler, eğlence ve sosyalleşme ihtiyaçlarını böyle karşılarlardı. Şimdilerin televizyon dizileri de aynı amaca hizmet ediyor gibi. Bir dizinin bir bölümünü izlemek üzere ekran başına oturduğunuzda, iki saatlik bir Yeşilçam filmi izlemiş, arada da bir gazinoya, gece kulübüne uğramış gibi oluyorsunuz çünkü. Dizilerde aşk, ihtiras, macera, kin, nefret, intikam, entrika ve komedi gani gani. Üzerine bir de şarkılar, türküler… Değmeyin izleyenin keyfine!

Bir ara dizilerde eski şarkıları kullanmak pek modaydı. Ayten Alpman’ın “Ben Varım”ı Aliye dizisinde kullanılınca almış yürümüştü mesela. Şimdilerde ise dizi oyuncuları kendileri şarkı söylemeye başladılar. Allem ediliyor kallem ediliyor, senaryonun bir yerine bir şarkı söyleme sahnesi konuluyor.


Bu modayı Ulan İstanbul dizisi başlattı denilebilir. Karlos ve Yaren (Erkan Kolçak Köstendil ve Şebnem Bozoklu) karakterlerinin düeti “Yanarım”, şaka maka 2014 yılının en sevilen şarkılarından biri oldu. Sonra aynı karakterlere birkaç şarkı daha söylettiler dizide. Hatta Hayati karakterinin “rap” şarkısıyla Türk televizyon dizileri tarihinin en müzikal sahnelerinden birine imza attı Ulan İstanbul ekibi.


Geçenlerde Güzel Köylü dizisindeki iki erkek karakterin, ‘80’li yıllar piyanist şantör ceketleriyle seslendirdiği şarkıya denk geldim mesela. Sonra Kiraz Mevsimi dizisinde Ayaz rolünü oynayan ve Almanya’da doğup büyüdüğü ve Türkçesi bozuk olduğu için dublajla konuşturulan Serkan Çayoğlu, senaryo gereği Aydilge’yle birlikte sahneye çıkıp düet yaptı. Hem de kendi sesiyle söyledi şarkıyı.


Yeni başlayan Poyraz Karayel dizisinin tanıtımlarında da başrol oyuncusu İlker Kaleli şarkı söylüyor sahnede.

Benim yakalayabildiklerim bunlar. Belki daha fazlası da vardır. Ama bu böyle giderse, dizi şarkılarının müzik sektöründe hâkimiyeti artabilir. Sonuçta şarkıların pazarlanması için dizilerden daha etkili mecra var mı? Yok!


BU AY NEREYE GİDELİM?


Şubat ayındaki yarıyıl tatilinde çocuklarıyla birlikte vakit geçirmek isteyenler için 6-7-8 Şubat tarihlerinde Volkswagen Arena’da sahnelenecek Buz Devri Canlı müzikali çok eğlenceli bir seçim olabilir. Ocak ayında Bursalı ve İstanbullu seyircilerle buluşan Madagaskar Live gösterisi ise 6-7-8 Şubat tarihlerinde Ankara’da Congresium sahnesinde izleyici karşısına çıkacak. Her iki gösteri de aynı adlı çizgi filmlerin sahne uyarlamaları olarak özellikle çocukların ilgisini çekecektir.

Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Aleksandr Puşkin'e ait masalların bir araya getirildiği Lukomorie müzikali 14 ve 15 Şubat tarihlerinde İstanbul Maslak TİM Show Center’da. İtalyan usulü Romeo ve Juliet izlemek isteyenler ise Romeo E Gulietta müzikalini 21-22-25-28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinden birinde Zorlu Center PSM’de izleme şansını yakalayabilirler. Özellikle bu müzikalin mutlaka izlenmesi gerekenler arasında olduğunu söyleyebilirim.


Türkiye’de alternatif müziğin en iyilerinden Birsen Tezer ve Hüsnü Arkan, 23 Şubat’ta Ankara’da ODTÜ KKM’de birlikte bir konser veriyorlar. Birsen Tezer’i solo izlemek isteyenlere ise 13 Şubat’taki Garaj İstanbul konserini önerebilirim. Tezer’in 24, 25 ve 26 Şubat tarihlerinden sırasıyla Samsun, Ordu ve Trabzon’u kapsayan küçük bir turnesi de olacakmış.


Küçük Çiftlik Park’ta aralıklarla düzenlenen gazino gecelerinin bir yenisi 7 Şubat tarihinde. Kadroda Öykü Gürman ve Selami Şahin var. Gazino geceleri adı altında yapılan bir başka program ise Cenk Eren’in My Cabaret’si. Her cuma ve cumartesi Cenk Eren’in şarkı söylediği mekânda Ocak ayı boyunca Salı geceleri sırasıyla Nil Burak, Mine Koşan ve Nazan Şoray sahne aldılar. Eski gazinolarla kıyaslanmaz elbette ama bu kadarcık da olsa gazino eğlencelerini yâd etmek kulağa hoş geliyor.    

OCAK 2015  

4 Mart 2015 Çarşamba

Göksel Röportajı


1997 yılında yayınlanan “Yol” adlı ilk albümüyle geniş kitlelere adını duyuran Göksel’in dokuzuncu albümü “Sen Orda Yoksun”, geçtiğimiz günlerde Avrupa Müzik etiketiyle yayınlandı. Göksel’le hem yeni albümünü, hem de dünden bugüne müzik yolculuğunu konuştuk.  


10 Şubat 2015 Salı

Mabel Matiz'le Stüdyoda Bir Gün

BARIŞ MANÇO'YA BAKARAK ŞARKI SÖYLÜYOR


(Milliyet Sanat dergisi Ocak 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Galatasaray’da, Babajim Stüdyolarındayız. Mabel Matiz, üçüncü albümünün vokal kayıtlarını yapıyor. Buradaki kayıt odası penceresiz, dört duvar bir oda. Kayıt için içeri girip kapıları kapattınız mı, kimseleri görmek mümkün değil. Mabel’in önündeki mikrofonlara doğru şarkı söylerken yüzünü döndüğü duvarda ise bir Barış Manço resmi asılı. 

“Burası biraz klostrofobik bir yer. Bana ilk gösterdiklerinde ‘Ben burada şarkı söyleyemem,’ dedim,” diye anlatacak daha sonra Mabel. “Ama teknik ekipman çok iyi filan diyerek beni sakinleştirdiler. ‘Sana burada istediğin gibi bir dünya yaratırız,’ dediler fakat tabii kimse dünya filan yaratmadı. Ben de şarkıları kaydetmeye başladığımızda önümdeki duvara sevdiğim, ilham aldığım birilerinin fotoğraflarını yapıştırmaya başladım. İlk gün Zeki Müren fotoğrafı vardı, sonra Fikret Kızılok, Aysel Gürel, en son da Barış Manço’yu koydum. Devamı gelir. Daha beş şarkı okuyacağım çünkü. David Bowie, Patti Smith filan var sırada.”


Stüdyoda şarkı söylerken kalabalık seyirci isteyenini de, hiç kimseyi görmek istemeyeni de biliyorum ama fotoğrafa bakıp şarkı söyleyenini ilk kez görüyorum galiba.

“Enerji veriyorlar bana,” diyor Mabel. “Böyle şeylere inanan bir insanım. Bütün bu adını kazımış isimlerden ilham almış biri olarak onların görsel ya da ruhani enerjilerini karşımda görmek, hissetmek bana çok iyi geliyor.”


YARIM SAATTE HAVAYA GİRİYOR

Her yerde rahatlıkla şarkı söyleyebildiğini ama stüdyoya girdiği zaman zorlandığını anlatıyor Mabel sonra. Düzenleme ve enstrüman kayıtları neyse de, şarkı söyleme aşamasında ‘stüdyo psikolojisi’ denilen şey onu çok etkiliyormuş. “Gelmeden önce evde mum yakıyorum, bazı günler Reiki yapıyorum. Onlar da ruhu yükseltiyor. Kayıt odasına geçtiğimde havaya girmek bir yarım saatimi filan alıyor. Bazen giremiyorum ve bugün yapmayalım deyip çıkıyorum.”

Mabel Matiz’in Şubat ayının ortalarında çıkması planlanan yeni albümünde 14 şarkı yer alacak. Bunlardan biri eski bir şarkının ‘cover’ı. Bunun dışında bir de yabancı bir şarkının Mabel tarafından Türkçe adapte edilmiş versiyonu yer alıyor albümde. Geçtiğimiz Aralık ayında Türkiye’ye gelip İstanbul, İzmir ve Ankara’da konserler veren Rus müzisyen Evgeny Grinko, İstanbul ziyaretinde meğerse stüdyoya girip Mabel’in Türkçe sözlerle seslendireceği bestesinin piyano partisyonlarını da çalmış. Şarkıyı vokal kayıtları yapılmadığı için dinleyemedim ama gerek tavır, gerekse müzikal olarak birbirine çok yakın görünen bu iki müzisyenin ortaklığından nasıl bir iş çıktığını merak etmedim değil.


Albümde üç de ortak beste var. Bu şarkıların birini Onur Nevşehirli, birini Cihan Murtezaoğlu, birini de Ezgi Altıner’le ortak bestelemiş Mabel. ‘Cover’  şarkı haricindeki bütün şarkıların sözleri Mabel’e ait. Albümün prodüktörlüğü ve aranjörlüğünü ise Can Güngör üstlenmiş. “Can zaten inanılmaz yetenekli,” dyor Mabel. “Onno Tunç, Uzay Heparı ve Ozan Çolakoğlu’ndan sonra gelen önemli ve büyük bir müzisyen. Umarım yolu çok uzun ve ışıklı olur.”

“Nasılsa artık popüler oldum diye popüler aranjörlerden biriyle çalışmayı düşünmedin mi?” diye soruyorum. “Düşünmedim,” diye cevaplıyor bu sorumu. “Düşünmedim çünkü popülerliğimi popüler bir aranjöre borçlu değildim. Ama bu demek değil ki ileride böyle şeyler yapmayacağım. Mesela Ozan Çolakoğlu benim en beğendiğim aranjör. Belki ileride onunla bir şeyler yapmayı hayal ederim.”


"İLK DEFA TESLİM OLDUM"

“Biraz huysuz musun stüdyoda?”

“Evet,” diyor hiç sözünü sakınmadan. “İlk defa bu kadar teslim olmuş durumdayım. Önceki albümlerde her an, her saniye düzenlemeleri yapanların ve çalanların tepesindeydim ama bu albümde prodüktöre anlatmam gereken şeyleri anlatıp, bir şarkı yazarı olarak şarkının nasıl akması gerektiğini izah edip gerisini ona bırakıyorum. Bu ilk defa yaptığım bir şey. Başak burcuyum ben. Çok takıntılıyım. Önceki albümlerde çok kavgalar ettik. Mesela geçen albümde en çok sevilen şarkılar, en kanlı, en zor kaydedilmiş şarkılardır aslında. Albümün son günlerinde zar zor tamamlanmışlardır. “Zor Değil”, “Aşk Yok Olmaktır”, “Yaşım Çocuk”… Bu albümde daha bir barış içerisindeyim.”


Stüdyoda işimiz bitince üst kata çıkıyor, birer kahve içerken sohbete devam ediyoruz. Mabel’i ilk albümünün çıktığı günlerden bu yana tanıyor olmanın verdiği avantajla gözlemleme şansına sahibim. Eskiye nazaran epeyce temkinli. Daha iki yıl olmuşsa da “Yaşım Çocuk” diyeli, o da büyümüş ister istemez. “Şöhret ne değiştirdi hayatında?” diye sormanın tam sırası şimdi.

“Eskiden biraz daha anonim geziyordum sokaklarda. Gerçi hâlâ büyük ölçüde bunu yapabiliyorum. Vapurlarda, metrolarda dolaşabiliyorum. Ben sokakta mutluyum çünkü. Sokaktan ayıramam kendimi. Ama şöhret tabii ki biraz daha dikkatli olmayı gerektiriyor.”


“Şarkı yazarken eskiye nazaran çok daha fazla insana ulaşacağını bilmek üzerinde bir baskı yaratıyor mu?”

“Zaman zaman evet... Buna insanlar ne tepki verecekler, bu şarkının nasıl bir dönüşü olur, bu kelime kimi nasıl etkiler gibi düşünceler gelip gidiyor. Bazen oralarda kayboluyorum, bazen hiç ciddiye almıyorum o şeytanı. Ama genel olarak şarkı yazarken yine kendi halimdeyim. O özgürlüğü hissedebiliyorum. Ama tabii ki başarılar, bugüne kadar gelen tepkiler ve alınmış bir yol var ve çok küçük bir parça dahi olsa bir şeyleri ben farkında olmadan şekillendiriyor olabilir.

"DİL OLARAK SADELEŞTİM"

Dil olarak bir nebze sadeleştiğimi düşünüyorum. Ama basitleşmeden. Çünkü anlaşılır olmanın değerli olduğunu düşünüyorum artık. İnsanlara anlayabileceği bir kanaldan ama kendi dilinde de inat ederek bir şeyler verebilmek kıymetli. Son bir buçuk yıldır şarkı yazarken böyle bir çabam var. Anlaşılmaz olmak öyle yıllardır sandığımız kadar iyi bir şey olmayabilir. Böyle bir soru işaretiyle yazıyorum artık bazı şarkıları. Bu albümde benim en çok hissettiğim şey, şarkı sözü olarak bir nebze daha sade, açık ve doğrudan bir şeyler var. Ama alışageldiğimiz, ilk iki albümde olan o perdeli anlatım da bazı şarkılarda yine ortaya çıkıyor.”


“Mabel Matiz’i başından beri çok seven, sesini ve şarkılarını çok etkili bulanlar olduğu kadar, onun şarkı söyleme biçimi ve ses tınısını eleştirenler, beğenmeyenler de oldu. Bunları da okumuş, duymuşsundur mutlaka?”


“İlk albüm çıktığında bunları duyunca kahroluyordum,” diyerek itiraf ediyor üzüldüğünü Mabel. “Sonra o akan yol içinde buna üzülmek yerine, bunun üzerine bir şeyler koymaya çalışmanın daha olumlu olacağını düşünmeye başladım. Zaten ilk çıktığımdan bu yana şarkı söyleme biçimimi daha olumlu bir yerlere taşıdığımı düşünüyorum; bu konuda çalışıyorum. Birileri tabii ki çok sevecek ve içselleştirecek, birileri de sevmeyecek. Bu yapılan her iş için böyle. Hepimiz bir şeyleri seviyor, bir şeyleri sevmiyoruz. Kaldı ki bu kadar alternatif, otantik ve bağımsız bir yerden çıkan bir müzik dilinde daha da şiddetli hale geliyor bu. Bununla halleştim artık. Sadece saygı unsurunu hep gözetiyorum. Bir şeyleri tabii ki sevemeyebiliriz ama saygı önemli bir şey.” 


ARALIK 2014

7 Şubat 2015 Cumartesi

Ses Dergisi Yazıları (Ocak 2015)

1969 yılının Ocak sayısına bir göz atacağız bu ay. Zira o yılın 29 Ocak’ın da dünyaya gelmişim ben de. Bu vesileyle derginin kapağında Türkan Şoray’ın Kleopatra saçları ve kırmızı karanfiliyle yılbaşı ağacı önünde verdiği nefis pozu da bilmeyenler görsün, bilenler tekrar hatırlasın istedim.


Yılbaşı sayısında, geride kalan yılın 4 dev ismini belirlemiş dergi. Yabancılarda Tom Jones ve Mary Hopkin, Türklerde ise Ajda Pekkan ve Berkant olmuş seçilenler. Sahiden de 1968 yılında Tom Jones “Delilah” ile, Mary Hopkin de “Those Were The Days” ile tüm dünyayı sallamıştı. Berkant deseniz, 1967’de plağa okuduğu “Samanyolu”, sadece ‘68’in değil, tüm zamanların en popüler Türkçe şarkısı olmaya adaydı ki öyle de oldu. 


Peki Ajda Pekkan? Bakın ne yazmışlar dergide onun için: “1968 yılında Ajda Pekkan, bugüne kadar hiçbir kadın şarkıcının erişemediği bir noktaya çıktı. Festivaller, dedikodular ve plaklar, onu 1968’in yıldızı yaptı.” Tabii yılbaşı sayısı olunca da haberi Ajda’nın bir hemşire edasıyla sus işareti yapan “Noel Anne” fotoğrafı süslemiş.


TÜRKAN ŞORAY

Ses’in 1 Ocak 1969 tarihli sayısına kapak kızı olan Türkan Şoray, iç sayfalarda da hayranlarının telefonla sorduğu soruları yanıtladığı bir tele-röportajla konuk olmuş dergiye. İşte birkaç soru-cevap:


“Leyla Şaşmaz (17, ev kızı): Türkan ablacığım nasıl saçtan hoşlanıyorsunuz, şu anda saçınız nasıl? 

CEVAP: Filmlerimde umumiyetle omuzlarıma dökülen saçla oynarım. Özel hayatımda ise topuz yaparım. Şu anda da topuz mesela.


Ümit Doğrusal (20, manken): Türkan Hanım hangi tırnak cilasını kullanıyorsunuz? 

CEVAP: Cutex 17, leylak rengi.


Nursen Alpay (17, öğrenci): Kardeşinizi kıskanıyor musunuz? Rüçhan Adlı ile ilginizin derecesi nedir? 

CEVAP: Kardeşim o benim. Niye kıskanayım? Rüçhan Bey herkesin bildiği gibi eski bir arkadaşımdır. Münasebetlerimiz devam etmektedir.


Necla Soylu (26, ev kadını): En çok nerenizi beğeniyorsunuz? CEVAP: Hiçbir yerimi!”

ZEKİ MÜREN

 

Zeki Müren ilk defa Ses’e açıklamış. 1969’da nişanlanıyormuş! Habere göre muhabir Zeki Müren’i epeyce köşeye sıkıştırmış ama ne dediyse bir türlü nişanlanacağı kızın kim olduğunu öğrenememiş. Ama ipuçlarını almış neyse ki. 

Haber şöyle devam ediyor: “İsmi (A) harfiyle başlayan, soyadının dördüncü harfi (E) olan bir genç kız bu… 23 yaşında. Ankara’da oturuyor. Halen bir fakültenin son sınıfında öğrenci. Zeki Müren’le 6 yıl önce tanışmışlar. Muntazaman her gün Ankara’dan mektup geliyor, aynı gün cevabı Ankara’ya postalanıyor.”



Kim bilir bu haberi okuyan kaç genç kız, o Ankaralı kızın yerinde olmak istedi o günlerde. Kim bilir kimdi, kimin nesiydi. Ya da sahiden var mıydı acaba böyle bir kız? Nereden bilelim. Biz Zeki Müren’le röportajı yapan Erman Şener’in yalancısıyız. 

MÜZİK GÜNDEMİ OCAK 2015

GAZİNOLAR GERİ GELİR Mİ?


Yaklaşık üç aydır üzerinde çalıştığımız belgeselin ilk bölümü, siz bu dergiyi elinize aldığınızda ekranda yayınlanmış olacak. NTV’de Handan Özsoy ve Suat Kavukluoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği, Hakan Eren’in ve benim danışmanlığını yaptığımız, ayrıca benim metinlerini de kaleme aldığım Söz ve Müzik belgeselinin 8 bölümden oluşan ilk sezonunda popüler müzik tarihindeki unutulmaz söz yazarı-besteci ve şarkıcı ortaklıklarını ekrana getirmiştik. Bir hayli de ilgi görmüştü. Ardından bir de Müslüm Gürses özel bölümü yapmıştık. Bu defa ise izleyicileri popüler müziğin en ihtişamlı zamanlarına, gazinolara götürüyor ve assolistleri anlatıyoruz.


Gazinolar bir daha geri gelir mi? Hiç sanmıyorum. 2000’lerin başından beri bu konuda yapılan denemeler genellikle hüsranla sonuçlandı. Çünkü artık ne o eski assolistler kaldı, ne de o eski dinleyiciler. Her şeyden önce o adap kalmadı artık. Düşünsenize, Zeki Müren sahneye çıktığında garsonlar servis yapmayı, salondaki seyircilerse yemek yemeyi keser, çıt çıkarmazlarmış. O ağır eserler, o saz heyetleri, o muazzam alaturka repertuarına sahip assolistler büyük bir saygıyla dinlenir, alkışlanırmış. Şimdilerde eğlence yerlerine gidenlerin tek derdi eğlenmek, göbek atmak oluyor. Zaten müzik dinlemek isteseniz bile “Emel’e gidelim, Gönül’e gidelim, Muazzez’e gidelim,” diye evden çıkıp gideceğiniz solist mi kaldı Allah aşkınıza? Kime gideceksiniz?


Gerçekten çok güzel günlermiş. O günleri uzun uzun araştırınca, okuyunca, o solistlerin plaklarını tekrar tekrar dinleyince bir kez daha anlıyor insan. Zaman içerisinde yitirdiğimiz pek çok değer gibi, gazinolar ve gazino kültürü de ne yazık ki tarih oldu artık.

Meraklısına not: NTV’de Söz ve Müzik belgeseli 6 hafta boyunca ekranda olacak. 


POP MÜZİKTE KADIN DAYANIŞMASI

Müzikal ortaklıkların aşk ilişkisi ile birlikte yürümesi bir parça riskli bir şey. Aşk bitince ortaklık da bitiyor çünkü. Bu durum çoğu zaman kimsenin hayrına olmuyor ama bazen de tam aksine, iyi sonuçlar doğurabiliyor. Sertab Erener ve Demir Demirkan bunun son örneği oldu. Ben tıpkı Hande Yener – Sinan Akçıl ortaklığının bitişinden sonra Hande’nin silkinip kendine gelmesi gibi, Demir Demirkan’dan ayrılan Sertab Erener’in de bu saatten sonra müzik kariyerine daha iddialı devam edeceğini düşünüyorum.


Demirkan ve Erener’in en verimli zamanları 2003’deki Eurovision başarısına kadar olan dönemdi. O da zirve oldu zaten. Sonrasında takındıkları o asude halleri, o minimalistlikleri, ermişlikleri filan, Erener’in müziğine ve piyasadaki duruşuna genellikle sıkıcılık olarak yansıdı. Zaten Sertab’ı  o süreçte toparlayan da Demirkan’ın değil, Soner Sarıkabadayı’nın şarkıları oldu. Yazılanlar doğruysa, Sertab Erener yeni albümü için Yıldız Tilbe ile çalışacakmış. İşte buna ters köşe denir. Kesinlikle heyecan verici bir ortaklık olacak bu. Bekleyip görelim; zaman ne gösterecek.


Sektördeki bir başka kadın dayanışması da Ziynet Sali ve Sıla ortaklığında kendini gösterecek bu yıl. Sali daha önce de Sıla şarkıları söylemişti ama bu defa yeni albümünü tamamen Sıla’ya emanet etmiş diyorlar. Nitekim yılbaşından önce servis edilen “Bugün Adım Leyla” adlı yeni şarkı çok beğenildi. 


Sıla da tıpkı Yıldız Tilbe gibi çok baskın karakteristiği olan bir şarkıcı ve şarkı yazarı. Sertab Erener gibi kendi yolunu çoktan bulmuş bir şarkıcının Yıldız Tilbe şarkıları söylese bile, ona öykünerek söylemeyeceği çok açık. Ancak Ziynet Sali’nin daha önce seslendirdiği Sıla şarkılarında ondan etkilendiği çok hissediliyordu. Bu engeli aşabilirse, Ziynet Sali’nin Sıla şarkılarıyla kariyerine ivme kazandırması sürpriz olmaz.


KONSERLER, FESTİVALLER

Zaten memlekette doğru dürüst ne konser salonu kaldı, ne de konser organizasyonu. Yazları en azından üniversite festivalleriydi, açık hava konserleriydi derken biraz hareketleniyor müzik dünyası ama kış aylarında neredeyse uykuya yatıyor. Küçük konser mekânlarında tek gecelik programlar, yarı dolu yarı boş salonlarda devam ederken, İstanbul’da Bostancı Gösteri Merkezi, Zorlu Center PSM, TİM gibi birkaç konser salonu da olmasa, halimiz harap.


Yılın ilk önemli etkinliği Uludağ’da yapılacak olan Arçelik Winterfest. 18-22 Ocak, 25-29 Ocak ve 8-12 Şubat tarihlerinde üç dönem olarak yapılacak festival, Ocak-Şubat aylarında yolu Uludağ’a düşeceklere güzel günler yaşatacağa benziyor. Ozan Doğulu, İrem Derici, Ece Seçkin, Arto, Gülşen, Serdar Ortaç, Dj Pete Galinas, Qubicon, Akcent ve Funkerman bu seneki festivalin konukları.


Gazinolardan bahsederken, eski assolistlerin yerine yenilerinin gelmediğini söylemiştim. Eskilerse eskisi kadar faal değiller ne yazık. Yine de ara ara onları dinleme, izleme şansımız oluyor. Geçtiğimiz ay İstanbul Bostancı Gösteri Merkezinde bir konser veren Emel Sayın, 17 Ocak’ta Ankara’da, MEB Şura Salonunda dinleyicilerinin karşısına çıkıyor mesela. Sayın’ı Günay geceleri dışında, böylesi halk konserlerinde de görebilmek sevindirici.


Türkiye’nin dünya çapında tanınan sayılı müzisyenlerinden biri olan Fazıl Say, doğum günü olan 14 Ocak’ta İstanbul Kültür Üniversitesi içerisinde yer alan Akıngüç Oditoryumunda özel bir konser veriyor. 


Farklı müzik deneyimlerine açık olanlar içinse Avea Sıra Dışı Müzik Konserleri kapsamında Türkiye’ye gelecek olan İranlı müzisyen Mohsen Namjoo’nun konserini önerebilirim. Namjoo, 28 Ocak’ta Ankara Congresium’da, 30 Ocak’ta ise İstanbul Kongre Merkezinde vereceği iki konserle Türkiyeli dinleyicileriyle buluşacak. 30 Ocak tarihinde bir başka enteresan alternatif de Suriyeli müzisyen Omar Souleyman’ın Babylon’da vereceği konser.


Dünyaca ünlü opera yıldızı Placido Domingo’yu da unutmamak lazım. Meraklıları, 19 Ocak tarihinde Ülker Sports Arena’da Domingo’yu izleyebilir. 

ARALIK 2014