Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yeliz'le Stüdyoda Bir Gün

STÜDYODA AŞKIMI YAŞIYORUM, AYRILIYORUM, BARIŞIYORUM


(Milliyet Sanat dergisi Ağustos 2014 sayısı ve 9 Ağustos 2014 tarihli Milliyet gazetesi Cadde ekinde yayımlanmıştır.)

Zemin kattaki dairenin demir kapısı ağır ağır açılıyor. Tanıdık bir şarkının dokuz sekizlik ritmi, tanıdık bir sesin tok ve güçlü tınısı duyuluyor uzaktan uzağa. Koridorun duvarlarında yıllardır o stüdyoda yapılmış albümlerin kapak resimleri asılı. Çift kapının ardındaki odaya girince, bir Temmuz günü öğleden sonrasının olağan sıcağı yerini keskin bir klima serinliğinin yalancı ferahlığına bırakıyor. Atılgan uzay gemisinin kumanda odasındayız sanki. Üzerinde ne işe yaradığını asla bilmediğimiz yüzlerce düğme bulunan ama her birinin başında büyük bir ciddiyetle sürekli o düğmelerle oynayan görevlilerin etrafa endişeli bakışlar attığı masalardan biri duruyor odanın başköşesinde. Ne ki masanın başında düğmelerle oynayan Mister Spock değil; aranjör ve besteci Sezgin Gezgin. Ben değil ama o, kocaman mikserin üzerindeki her bir düğmenin ne işe yaradığını gayet iyi biliyor. Bakışları da endişeli değil; aksine gayet memnun. Atılgan’ın kumanda odasında olsak uzay boşluğunu göreceğimiz devasa penceredense kayıt odasını görüyoruz. Kayıt odasındaki mikrofon sehpasının önünde duran panel, sesi odayı çınlatmakta olan Yeliz’i görmemizi engelliyor ne çare.


Şarkılı Türk filmlerinden ezber ettiğimiz bir klişe vardır oysa. Akvaryum denilen camlı bölmenin ardında şarkıcı kulağında kulaklıkla şarkıcısını söylerken, diğer tarafta müzik yönetmeni “çok güzel çok güzel” anlamına gelen işaretler yapar, sonra birbirlerine gülümserler. Bu klişeyi neden bozduğunu daha sonra şöyle açıklıyor Yeliz bana: “Ben stüdyoda şarkı söylerken kimseyi görmemeliyim. Çünkü orada kendi dünyama giriyorum. Orada aşkımı yaşıyorum, orada kavgamı ediyorum, ayrılıyorum, barışıyorum, sevişiyorum.”



Henüz 17 yaşındayken ilk plağını dolduran ve 18 yaşında Türkiye’deki ilk Eurovision Şarkı Yarışması ulusal finallerinde seslendirdiği “Hayalimdeki Adam” şarkısıyla ikinci olarak bir anda şöhreti yakalayan Yeliz, o günlerden bu yana dokuz 45’lik ve yedi albüm yaptı. 2012 yılında 45’lik plak kayıtlarından oluşan “En İyileriyle Yeliz” albümü yayımlandı. Yeliz bu defa dört şarkıdan oluşacak bir mini albüm için stüdyoda.


Prodüktörlüğünü Hakan Eren’in, aranjörlüğünü Sezgin Gezgin’in yaptığı bu yeni albümde Soner Arıca’nın iki, Serhat Tekin’in bir yeni şarkısı var. Bir şarkı ise daha önce Yonca Evcimik’in seslendirdiği ve sözleri Sibel Alaş’a, bestesi Yonca Evcimik’e ait olan “Bumerang”. Stüdyoya girdiğimde solist kayıtları yapılan şarkı da o zaten. “Ben yaz için tek bir şarkı yapacaktım. Yonca da tesadüfen bu şarkıyı koymuştu Instagram’a. Orada görünce hatırladım şarkıyı. Dokuz sekizlik filan, tam aradığım gibi. Ben bunu yapmak üzere yola çıktım aslında. Diğer şarkılar sonradan geldi,” diyor Yeliz.

Sonradan gelen diğer şarkıların sahiplerinden biri, Soner Arıca da yanımızda ama kaydı yapılan şarkı, onun şarkılarından biri değil. Yıllardır aynı mekânda Yeliz cuma, Soner Arıca ise cumartesi geceleri sahneye çıkıyor. 


Tanışıklıkları çok eskiye dayansa da, yakın dostlukları bu vesileyle olmuş. Birlikte seslendirdikleri iki şarkıdan oluşan bir tekli de yaptılar 2011 yılında. Ancak Soner Arıca bu defa sesiyle değil, besteleriyle var. “Bu çalışmada ben kendimi regülatör olarak tanımlıyorum,” diyerek açıklıyor Soner Arıca stüdyoda bulunma sebebini. “Bir şeyleri dengelemek adına buradayım. Birlikte bir şey ortaya çıkarıyoruz. Kavga da edebiliriz işi yaparken; arkadaşlar kavga edebilir. Bir de şu var ki, ben hata yapsam da ‘aman ben yaptım nasılsa’ derim ama Yeliz gibi büyük bir yorumcunun albümünde benim fikrim bir hataya sebebiyet verirse çok üzülürüm. Kendi albümüme titizlenmediğim kadar titizleniyorum bu yüzden.”


YELİZ'İ AĞLATAN PARÇA

Yeliz’e olan hayranlığını da saklamıyor Soner Arıca: “Yeliz’le o kadar yakınız ki, onun şarkıcı Yeliz olduğunu unutuyoruz bazen. Kendi albümüm için çalışırken biz Sezgin’le iki arkadaş, birbirimizi ite kaka iş yapıyoruz ama burada ara sıra birbirimize bakıp, şunu hatırlatıyoruz: Oğlum Yeliz lan bu!”

Yeliz’se Soner Arıca’nın orada bulunmasından son derece memnun. “Ben hep olsun istiyorum. Çok güç veriyor bana,” diyor.


Albümdeki Soner Arıca şarkılarından birini dinletiyorlar daha sonra bana. Tamamen Batı formunda, yavaş tempolu, neredeyse senfonik bir şarkı bu… Adı “Gidiyorum”. Yeliz şarkıyı dinlerken gözyaşlarına engel olamıyor. “Ben bir şey yaşıyordum o günlerde. Bir arkadaş toplantısında Soner bir hüzün gördü yüzümde. ‘Sende bir şeyler var’ dedi. Sonra bu şarkıyı getirdi bana ve çok acayip bir şey oldu. Şarkının sözlerinde anlatılanları gerçek hayatımda kelime kelime, birebir yaşadım ve ertesi gün de stüdyoya girip bu şarkıyı okudum. Kafamda bir şey yaratmaya gerek kalmadı yani. Çok ‘canlı’ bir şarkı oldu bu yüzden.”


Albümdeki diğer Soner Arıca şarkısı ise “Her Şeyimsin” adını taşıyor. Kıvrak ritimli, Ege-Akdeniz kıyılarında dolaşan bir şarkı “Her Şeyimsin”. Soner Arıca bu şarkıyı Yeliz için yazmamış ama Yeliz şarkıyı duyar duymaz ‘bu benim olsun’ demiş. Albümde bu şarkının bir de Yunanca versiyonu da olacakmış ve Yunanca sözleri Michael Kuyucu yazıyormuş. “Yıllardır en büyük hayallerimden biri Yunanca bir şarkı söylemekti,” diyor Yeliz.


Sahnede defalarca izlediğim Yeliz, stüdyoda başka türlü coşkulu ve heyecanlı görünüyor. Sezgin Gezgin, “Gidiyorum”u kaydederken duyduğu tuhaf sesi anlatmaya başlıyor ben bunu söyleyince. “Yeliz şarkıyı söylüyor, kaydediyoruz ama bir yerden de tak tak tak diye bir ses geliyor. Oturduğum yerden bir kalktım. Yeliz kendini kaptırmış, ayakkabısının topuğuyla yere vuruyor şarkıyı söylerken.”


STÜDYODA TOPUK SESİ

Geçtiğimiz yıl Sezen Aksu konserlerinde Emel Müftüoğlu’nun sahneye çıkıp Yeliz’in şarkı söylerken topuk vurmasını taklit ettiğini anlatıyor Yeliz sonra. Ve stüdyoda o konsantrasyonla, topuğunu vurduğunu fark etmediğini, topuk sesini hiç duymadığını söylüyor.


Albümde bir de “Gerisi Olay” adını taşıyan hareketli bir Serhat Tekin şarkısı var. Tamamen güncel pop çizgisindeki bu şarkı, Yeliz’den duymaya alışık olduğumuz şarkılardan farklı. “Ben disko kızı değilim,” diyor Yeliz. Adıyla özdeşleşen “Bu Ne Dünya Kardeşim”in en sevmediği şarkısı olduğunu yıllardır söyler zaten. Ona kalsa hep yavaş şarkıları tercih edebilir. “Ama bu bir proje... Dört ayrı tarzda şarkı var. Serhat Tekin’in şarkısı tam günümüz şarkısı. Benim bir türlü anlayamadığım o ‘kop kop kop’ şarkılardan. Ben yürüyüş yaparken sürekli yabancı radyoları dinliyorum. Baktım bütün şarkılarda bir Latin havası var. Buna da bir Latin esintisi koyalım dedim Serhat’a. Disko kızı değilim ama ruhumda bir Latinlik, bir romanlık, bir damar durumu da var. Hepsinin gırtlağı ayrı; sesim var diye her şarkıyı aynı şekilde okuyamazsın.”


Sonra ne oluyorsa oluyor ve kendimi az önce Yeliz’in şarkı söylediği mikrofonun başında, şarkılara ‘back’ vokal yaparken buluyorum. Röportaj yapmak için gidip, albüme vokal yapan ilk kişi olarak basın tarihine geçmiş de olabilirim, ona emin değilim. Sonuç mu? Onu albüm çıkınca, hep birlikte göreceğiz.


MONTAJDA ÇIKARILAN BÖLÜMLER

YHT: Stüdyoda şarkı söylemek mi, sahnede şarkı söylemek mi?

YELİZ: Şarkılık mesleğinin içinde benim en çok bulunmak zevk yer aldığım bölüm stüdyoda şarkı söyleme  bölümü. Ne konser, ne sahne, ne röportaj… Beni koysunlar stüdyoya, 50 şarkılık bir albüm yapayım. Onu çok seviyorum. Başka bir dünyaya giriyorum stüdyoda. Sahnede daha kolay; orada senin gözüne bakan insanlar var ve onlardan enerji alıyorsun. Burada ise tek başınasın ve duyguyu kendi kendine vermek durumundasın. Stüdyoda çok daha fazla yoruluyorum. Bir şarkıyı oturup bitirdikten sonra dayak yemiş gibi oluyorum. Ama hissettiğin, sevdiğin şarkıyı etinden et koparılıyormuş gibi okumak bambaşka bir duygu. Soner’in “Gidiyorum” şarkısı öyle oldu. İnsan kendini dinlerken ağlar mı? Ben ağlıyorum.

Burada şimdi seninle konuşan Yeliz başka, sahnedeki Yeliz başka, stüdyoda şarkıları okuyan Yeliz de başka. Ben orada dışarıdan bir gözle, beni dinleyen birisi gibi dinliyorum Yeliz’i, kendimi dinlemiyorum o anda. Kendimi dışarı çıkarıyorum. Bunu yıllar önce öğrendim. Onun için de rahat rahat ağlıyorum kendimi dinlerken.


YHT: Soner Arıca ile çalışmak zor mu diye sorsam?

YELİZ: Bundan sonra mümkünse hep Soner’le çalışayım. Ben ona “Altın Çocuk” diyorum. Fiziğiyle ruhuyla, kalbiyle hak ediyor bu ismi. Gerçekten altın. Bana beste verdiği için söylemiyorum bunu. Zaten severdim eskiden beri ama yıllar önce kader bizi bir mekânda bir araya getirdi. Daha yakın olduk. Düşünün ki Soner bana şarkısını dinletti bir gün ve ben “Bu şarkıyı okumam lazım,” dedim. Klibini yeni çekmişti, şarkısını yeni lanse ediyordu. Gık demeden hemen stüdyoyu ayarlayıp “Tamam beraber okuyalım,” dedi (yazarın notu: “Neredeydin?” şarkısından bahsediyor.) Hangi şarkıcı yapar bunu? Bunu yapacak beş kişi sayabilirsen bana, ben bu mesleği bırakırım.

SONER ARICA: Bu meslek insanı biraz bakırlaştırıyor. Altın çocuk olarak kalamıyorsun.

YELİZ: Kalıyorsun, kalıyorsun... (Gülüşmeler)


YHT: Peki Yeliz’le çalışmak zor mu Soner?

SONER ARICA: Bu defa benim için zor bir durum. Daha önce yaptığımız düetlerde Yeliz benim evime geldi, koltuğum bu, nereye oturacaksa oraya oturacak gibi bir durum söz konusuydu. Ama şimdi çok hassas bir şey var. Yeliz’den daha çok uykularım kaçıyor benim. Bu albümde benim iki şarkım var. Özellikle “Gidiyorum”, her zaman yazılabilecek şarkılardan değil. Benim en müdahalesiz kalacağım kısım Yeliz’in şarkıları yorumlaması. Aksine o bize öğretir. Besteni bir şarkıcı yorumlarken, duygusunda biraz sapmalar olduğunda mutsuz oluyorsun. Ama Yeliz de hiç öyle bir şey olmadı. Yeliz’in geçmişinde “Yalan” gibi, “Sel Suyu” gibi çok özel şarkılar var. Tek isteğim “Gidiyorum”un da onlar gibi bir yere oturması ileride. Yoksa çok “hit” olması filan umurumda değil. Sezgin (Gezgin) sen de bir şeyler söylesene?

SEZGİN GEZGİN: Ne söyleyeyim?

SONER ARICA: Geçen gün stüdyoyu terk ettiğimi anlat mesela.


Ama Sezgin anlatmıyor; yine Soner anlatıyor.

SONER ARICA: Bizim aramızda şöyle oluyor: Sezgin bir aranjman yapıyor. Ben şurasını atalım mı burasını şöyle yapalım mı diyorum. Şarkının müzikalitesini mahvediyorsun diyor. Aranjör olarak o daha matematik çalışıyor. Bense işin duygusuna bakıyorum. Mesela eskiden bana “intro”lar çok uzun gelirdi. Hep söylenirdim bu “intro” niye bu kadar uzun diye. Bekliyorum bekliyorum bekliyorum, şarkının sözleri başlamıyor. Şimdi mesela “intro”su kısa şarkılar moda oldu. Bazen böyle konularda birbirimize girdiğimiz oluyor. Geçen benim kendi şarkılarımdan birinde böyle bir anlaşmazlık yaşadık, ben de “Bir daha gelmeyeceğim buraya,” dedim mesela.

YHT: Sahiden aranjör olarak sen anlat biraz da Sezgin. Çünkü sen Soner’le yıllardır birlikte çalışıyorsun ve Yeliz’in albümüyle eşzamanlı olarak bir yandan da Soner’e bir tekli hazırlıyorsunuz bu sıralar.


SEZGİN GEZGİN: Düzenlemeyi yaparken şarkıcının nasıl okuyacağını hayal ederek bir şey yazmam gerekiyor. Masaya oturduğumda aranjenin kafamda bitmiş olması lazım. Aranjeye masada oturup “Nasıl bir şey yapalım?” diye sorarak başlayanlar var. Ben öyle değilim. Ben yapılması gereken bir şarkı varsa, şarkıyı da dinlediysem, buradan evime giderken takside yapıyorum onun aranjmanını mesela. Masaya oturduğum zamansa sadece doğru sesi bulup yazmak kalıyor.

SONER ARICA: Ben “Gidiyorum”un aranjesini ilk dinlediğimde, Sezgin’in tamamen kafamdaki şeyi yapmış olduğunu gördüm mesela. Ne bir eksik, ne bir fazla…


SEZGİN GEZGİN: Bazen şarkıyı seçme şansım oluyor, bazen de olmuyor. Ama aslında her şarkının aranjmanı aslında içinde gizlidir. Ben sadece fazlalıkları atıyorum. Michelangelo’ya sormuşlar ya, “Nasıl yaptın bu heykeli?” diye. “O zaten taşın içindeydi, ben fazlalıklarını atıp ortaya çıkardım,” demiş. Aynen öyle işte... Birisi şarkıyı çıplak sesle söylediğinde de aranjesini çıkarabiliyorum kafamda. Şarkı onu veriyor zaten. Makinenin başına oturduktan sonrası zor benim için. Ondan öncesi kafamda bitiyor. Benim çalışma stilim böyle. Bir de şanslıydım tabii, bana gelen bütün şarkılar böyleydi.

Geçen gün Yeliz, “Hadi oturalım da şu şarkının iskeletini çıkaralım,” dedi. Dedim ki “Çıkmaz çünkü benim onu önce kafamda bitirmem lazım.” O da “Bana fenalık geldi, ben bilsem oturup ben yazacağım,” dedi. “Buyur yap,” dedim. “Ama ilk on beş yılı zordur!” Tabii şimdi artık duyuyoruz yaptığımız şeyleri. Eskiden her şey kağıt üzerindeymiş; adam partisyonları yazıp getiriyormuş. Şimdi de partisyon veriyoruz yerine göre ama bazen beş altı, bazen on kanal veriyoruz. Sonra karar veriyoruz hangisini kullanacağımıza.


SONER ARICA: Dur bir dakika! Bunu mutlaka söylemem lazım. Sezgin artık benim besteciliğimi beğeniyor.

SEZGİN GEZGİN: Bazen bir şarkı dinletiyor bana Soner. “A güzelmiş, bundan bir tane daha yap da tesadüf olmadığını anlayalım” diyorum.

SONER ARICA: Evet bunu “İyisi Geliyor” için demiştin geçende.

SEZGİN GEZGİN: Doğru doğru. O çok enteresandır. Şarkıyı dinletti bana. “Bunu yapalım, bir kenarda dursun; belki biz kullanırız, belki birilerine dinletiriz,” dedi. Ben de dedim ki, “Bunu yapacağım ama sen bunu kimseye vermeyeceksin, kendin söyleyeceksin ve de klip çekeceksin.”  Güldü. “Yok yahu,” dedi. Ben şarkıyı yapmaya başladım, “Tamam ben bunu vermiyorum kimseye,” dedi. Sonra stüdyoya kapandık, şarkıyı bitirdik ve dediklerim aynen oldu. Bazen bazı şeyler anlık gelişiyor. Hiç hesapta yokken, hesap yapmadan…

SONER ARICA: Ama ben de onu tehdit ettim, “Eğer daha önce yaptıklarından farklı bir şey yapmazsan ben de bu şarkıyı okumam,” dedim ve hakikaten yaptı.


SEZGİN GEZGİN: Tabii mesela “Dava”nın yeni versiyonunda şarkının bir yerinde ekstrem bir şey yaptım. Soner dinledi, şöyle bir bana baktı. “Of tamam yap yap, battı balık yan gider,” dedi. Bunlar aslında yabancı şeyler ama Türkiye için yabancı. Yoksa dünyada neler neler yapılıyor. Ben testere sesinden bas gitar yaptım mesela. Soner’in sesini enstrümana çevirdik şarkının bazı bölümlerinde. Önemli olan şarkının türü, biçimi değil aslında; dinleyene verdiğiniz enerji. Doğru enerjiyi vermişseniz tamamdır. 

Aslında dünyanın en iyi enstrümanistleri Türkiye’de ama yeterli destek verilmiyor. Yurt dışında bir şey yapıldığında buraya onu taşıyoruz. O an “Güzel yapmış,” diyoruz ama aynısı burada yapıldığında rağbet görmüyor. Aslında Avrupa’dan önce yaptığımız birçok şey var, bu konuda bir sürü örnek sayabilirim.

SONER ARICA: Geçen tam on gün stüdyoda yaşadık. Dışarıda ne olup bitiyor, hava aydınlık mı karanlık mı onu bilmiyorduk. Dedim ki Sezgin’e “Bu şarkılar çıkacak, kimi beğenecek kimi beğenmeyecek herkes bir şey söyleyecek ama biz hayatımızdan bir on günü buna harcadık.” Bunu şikâyet için söylemiyorum. Bana “Tatil mi burası mı?” diye sorsalar, “İki gün tatil, beş gün burası,” derim. Çok güzel bir şey burada çalışmak… 

TEMMUZ 2014

1 Eylül 2014 Pazartesi

Açık Hava Dar Geldi!

NÜKHET DURU & TİMUR SELÇUK “BİZİM ŞARKILARIMIZ” KONSERİ, HARBİYE AÇIK HAVA, 27 AĞUSTOS 2014


Bu başlığı atabilmek için tam otuz yıl bekledim. Az buz değil. Neyse ki sanat denilen şey zamanla eskimiyor, değerinden kaybetmiyor; aksine zamana direndikçe kıymetleniyor. “Kafes Dar Geldi” diye başlık atmıştı Hey dergisi. Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un Şan Tiyatrosu’nda birlikte verdiği konserden bahsediyordu haber. Hani şu Hollywood filmlerinde zengin evlerinin bahçelerini süsleyen kafes görünümlü ferforje kameriyeler vardır ya; işte ondan vardı sahnede dekor niyetine. Timur Selçuk o kafesin içerisinde çalıyordu beyaz piyanosunu. Yani fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla öyleydi. O konseri izleyemediğim için o haberi yapanı, o başlığı atanı delice kıskanmıştım. Resimlere baka baka bir hal olmuş, konseri ballandıra ballandıra anlatan yazıyı ben diyeyim yüz, siz deyin beş yüz kere filan okumuştum.


Sonra aradan otuz sene geçti. Şimdi yerinde yeller esen Şan Tiyatrosu’nun birkaç kilometre berisinde, Açık Hava Tiyatrosu’ndaydık. Nükhet Duru ve Timur Selçuk vardı sahnede. Bu kez ben de seyirciler arasındaydım. Ve konseri izlerken yazacağım yazının başlığını çoktan bulmuştum. “Açık Hava Dar Geldi!”


Bazen bazı şeyleri o kadar isteyerek geçirirsiniz ki içinizden, eninde sonunda olur. Otuz yıl sonra bile olsa… Öyle ya, kim derdi ki Nükhet Duru ve Timur Selçuk tekrar bir araya gelecek ve konser verecek? Bunca zaman sonra… Nükhet Duru saçını bile o zamanlardaki gibi toplamıyordu yıllardır (saç deyip geçmeyin, Nükhet Duru saçını açmışsa, bilin ki yine hoppidi hoppidi şarkılar söyleyecek, o da olmazsa televizyonda yemek pişirecektir; yok eğer topladıysa, gelsin “Beni Benimle Bırak”lar, “Melankoli”ler, velhasıl müthiş baladların muhteşem yorumcusu. Saç modeli müzik kariyerine bu derece doğrudan etki eden kaç şarkıcı vardır dünya müzik tarihinde ya da var mıdır bir örnek daha bilmem.)


Timur Selçuk deseniz, ‘90’larda Savaş Ay’ın programına bağlanıp Gökhan Tepe’ye ayar verdiğinden beri herkes ondan bir korkar olmuştu. Hem babasının hem de kendisinin şarkılarını kimselere vermiyor diyorlardı. Aksiliği, huysuzluğu dillere destandı handiyse. Röportajlarında dinden imandan fazlaca bahsettiği için döndüğünü düşünenler, bunu dillendirenler de çoktu üstüne üstelik (hem dindar hem çağdaş olunmazmış gibi.)

Yani sizin anlayacağınız bu ikilinin tekrar bir araya gelip konser vermesi benim gibi bu konularda hayallerine sınır koymayan biri için bile pek mümkün görünmüyordu. Duyduğumda şaşırmış ve hatta “fazla uzun sürmez” diye geçirmiştim içimden. “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” derler çünkü. Yıkanılabiliyormuş meğer. Gördüm.


Tıpkı ‘80’lerde olduğu gibi bu Nükhet Duru – Timur Selçuk ortaklığı da uzunca bir süredir bir konser serisi olarak devam ediyor. Hem de bugünün şartlarında pek kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeyi yapıp, işe Anadolu şehirlerinden başlayarak yola çıktı ikili. Gittikleri her yerde büyük ilgi gördüler ve nihayet geçtiğimiz aylarda İstanbul’da Zorlu Center PSM’de İstanbulluların da karşısına çıktılar. Kesti mi? Hayır kesmedi. İşte geçtiğimiz günlerde Açık Hava’da yapılan konser, o konserin ikinci raunduydu. Açıkçası benim bu yaz konserleri arasında en fazla heyecan duyarak beklediğim konser de buydu. Hem yukarıda bahsi geçen yıllar öncesinden içimde kalmış ukde nedeniyle, hem de bencileyin bir müzikseverin katıksız müzikle, sesle, şarkıyla buluşabileceği az sayıdaki konserden biri olacağını bildiğim için.


Konser Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un sahnede el ele seslendirdikleri “Selam Dostlara” şarkısıyla başladı. Yapraklarını yeni açmış pembe bir gül mü desem, bulut bulut pembe bir pamuk şekeri mi, yoksa damakta mutluluk tadı bırakan çilekli bir pasta mı? Öylesi bir kostümle bir Nükhet Duru ve bembeyaz gömlek ve pantolonuyla, yaş aldıkça daha da yakışıklı olmuş, aksilik, huysuzluk ne kelime, insanda sıkı sıkı sarılma hissi uyandıran sevimlilikte, sıcaklıkta bir Timur Selçuk düşünün. Ancak bu kadar tasvir edebilirim o anı.


Açılış şarkısının ardından Nükhet Duru “Gerisi Vız Gelir”i, Timur Selçuk ise “Bugün Yarın ve Daima”yı seslendirdi. Sonra tekrar Nükhet Duru’ya geldi sıra. “Benimsin Diyemediğim”i söyledi bu defa. Ardından birlikte “Kırık Kalpler”i söylediler. “Ben Sana Vurgunum” ve “Büyüme Çocuk” geldi peşi sıra Nükhet Duru’dan.


Saydığım şarkıları şöyle bir hatırınızdan geçirirseniz yazıyı okurken, zaten konserin gidişatı hakkında bir fikriniz olacak. Kimisi şiirli, kimisi gerçekten şiir şarkı sözleri ve her biri birer klasik olmuş besteler. Sahnedeki perdeye yansıyan şair fotoğrafları boşuna değildi. O gece o sahnede Sabahattin Ali de vardı, Nazım Hikmet de, Yahya Kemal de vardı, Ümit Yaşar da. Ve notalarıyla Ali Kocatepeler, Cenk Taşkanlar, Attila Özdemiroğlular, Selim Atakanlar…


Sadece altı kişilik bir orkestrayla, sadece böylesi şarkılar söyleyerek, göbek attırmadan, bütün elleri havaya kaldırmadan, işi “stand-up”a dökmeden bir konser verebilmek bu ülkede kaç kişinin harcı, bir düşünmek lazım. Nükhet Duru ve Timur Selçuk’tan bunu bekleyebilirdim gönül rahatlığıyla ama kaç kişi izler, bugünün seyircisi ne kadar ilgi gösterir kısmından emin olamazdım, eğer hem Zorlu PSM’de, hem de Açık Hava’daki seyirci kitlesini görmesem, İstanbul dışındaki konserlerde halkın gösterdiği ilgiyi duymuş olmasam. Yani hâlâ umut vardı. Zorlu PSM’deki konseri izledikten sonra Twitter’a boşuna “hayata, sanata, müziğe olan inancım tazelendi” diye yazmamıştım. Bu gece de aynı duyguyla ayrılacaktım Açık Hava’dan. Daha o dakikalarda bunu anlamıştım.


Sırada konserin en etkileyici anlarından biri vardı. Dede Münir Nurettin Selçuk’un bestesi “Aziz İstanbul”u oğul Timur Selçuk söylerken, sahnede torun Mercan Selçuk dans ediyordu. Hem de ne dans. Bir koreografi bir şarkının ruhunu bu kadar iyi anlayabilir, anlatabilirdi. Mercan Selçuk kuğu zarafeti ve müthiş yeteneğiyle herkesi (lafın gelişi değil) sahiden büyüledi. Kızı sahneden ayrılırken “çağdaş kızlarımızla gurur duyuyoruz,” dedi Timur Selçuk ve “tarihin en yakışıklı devrimcisi”ne bir selam gönderdi. Her geçen gün biraz daha çağın gerisine doğru sürüklenmekteyken, neleri kaybettiğimizi anladığımızda ne kadar geç olacağını düşündüm bir kez daha. Sanırım salondaki herkes de aynı şeyi düşündü. Alkışlar uzun süre dinmedi çünkü.


“Böyledir Akşamları İstanbul’un” geldi “Aziz İstanbul”un hemen arkasından. Sonra Aysel Gürel’e bir selam gönderip” Sevda”yı söyledi Nükhet Duru. Timur Selçuk’un en eğlenceli ama aynı zamanda da en hazin şarkılarından biri olan “Karantinalı Despina”yı Selçuk söyledi, Duru canlandırdı sahnede. Ardından “Aldırma Gönül” ve bir başka neşeli ve hazin Timur Selçuk şarkısı olan “Pireli Şarkı” geldi. Bu şarkı vesilesiyle Nükhet Duru bir kez daha henüz gazinolarda uvertür bir şarkıcıyken “Pireli Şarkı”yı söylemek için verdiği mücadeleyi anlattı. Aranjmanın altın çağını yaşadığı o günlerde, gazino sahnesinde “Bim Bam Bom”, “Şiribim Şiribom”, o da olmadı “Senden Başka” söylemek varken, gencecik bir kız niye “Bu düzen böyle mi gidecek, pireler filleri yutacak” diyen bir şarkı söylemek ister ki? İstemiş işte. O yıllardaki en büyük hayalinin Timur Selçuk’la tanışmak ve çalışmak olduğunu da söyledi. Ve sonra bu hayalinin nasıl gerçeğe dönüştüğünü… Yazının başında da bahsi geçtiği üzere, hayallerin gerçeğe dönüşmesi bazen bir güne, bazen otuz yıla bakıyor ama gerçekleşiyor işte bir şekilde. Sebat etmek lazım…


“Al Gönlümü Diyar Diyar Sürükle” vardı sırada. Hani zamanında dev 45’lik formatında yayımlanan ama pek fazla kıyametler koparmamış o şarkı. En çok o an şaşırdım çünkü bütün Açık Hava şarkıyı Nükhet Duru’yla birlikte söyleyecek kadar iyi biliyordu. Demek ki bazı şarkıların değeri zamanla anlaşılıyordu böyle. Ne güzeldi.

Nükhet Duru’dan “Sessiz Gemi”, Timur Selçuk’tan “Beyaz Güvercin” ve birlikte söyledikleri “Endülüs’te Raks”la ilk yarı sona erdi. Boş yoktu o ana kadar zaten. Bundan sonrasında da olmayacağı belliydi. Nitekim olmadı da.


Bu arada şunu da söylemem lazım… Ben böyle ardı ardına yazıyorum ama aralardaki konuşmaları, Nükhet Duru ve Timur Selçuk’un o tatlı tatlı cilveleşmelerini, özellikle Selçuk’un siyasi gündeme dokundurmalarını, birlikte anılarını, o ortak geçmişin sahne üzerinde yarattığı sinerjiyi burada yazarak anlatmak pek zor. Onu bizzat izleyip, görmek lazım.


İkinci yarı Nükhet Duru’nun ardı ardına seslendirdiği üç ‘70’li yıllar klasiği ile başladı: “Anılar”, “Cambaz” ve “Melankoli”. Sonra Timur Selçuk “Ekonomi Bilmecesi”ni söyledi ve konserin başından beri süregelen bir gülüp bir ağlama, bazen de ağlanacak halimize gülme durumumuz bu şarkıyla da devam etti. Ve bir başka pik noktası geldi sonra. Nükhet Duru öyle bir “Destina” söyledi ki, kendisi de dâhil, oradaki herkes dağıldı. Dakikalarca alkışlandı bu performanstan sonra. Etraftaki onca uyarana, ses düzenidir, ışıktır, üzerindeki kostümdür, makyajdır gibi onlarca yorucu detaya, binlerce kişinin seni izlediğini biliyor olmana ve dahi bir tek notayı yanlış basmanın bütün büyüyü yok edeceğinin farkında olmanın gerginliğine rağmen insan bir şarkının içine nasıl bu kadar girebilir, nasıl o şarkının söyleyeni değil de ta kendisi olabilir, anlamak mümkün değil. Hiç abartmıyorum. Ben duyduğumu, izlediğimi biliyorum sadece. Nefessiz kaldım. Ağladım.


Timur Selçuk “Sen Neredesin”i söyledikten sonra bu defa da Nükhet Duru’dan “Beni Benimle Bırak” tokadı geldi seyirciye. Şarkının ikinci yarısını mikrofonsuz söyledi ve biz bir kez daha ağzı açık ayran budalası gibi bakakaldık. O Nükhet’i Nükhet’le bırakıp gidecek herif her kimse, hep beraber üzerine çullanıp ağzını burnunu kırabilirdik o dakika. Bu şarkıyı belki otuz beş bininci kez dinliyorduk her birimiz ama hikâyeye yine inanmıştık, yine inanmıştık işte. Bizim suçumuz yoktu; Nükhet inandırıyordu. Neyse ki hemen ardından Timur Selçuk o çok muzır “Dönek Türküsü”nü söylemeye başladı da, havamız değişti. Selçuk bu şarkıyı “tarafsız” medyamıza armağan etti. “Sağcıyla sağcı, solcuyla solcu, çevir kazı yanmasın, çevir de çevir, çevir kazı yanmasın, devir bu devir,” şeklinde sürüp giden sözleriyle bu şarkıdan güzel armağan olur muydu hakikaten “tarafsız” medyamıza? Olmazdı tabii ki.


Sonra tekrar Nükhet Duru’ydı sıra ve ardı ardına önce “Geberiyorum”, ardından “Sevda Değil” geldi. Timur Selçuk “Ayrılanlar İçin”le bir kez daha bizi mest etmişti ki, konserin en vurucu anlarından biri daha geldi çattı. “Rindlerin Akşamı”na girdi Nükhet Duru, “Dönülmez akşamın ufkundayız,” diye başlayarak. Pop şarkıcısı diye bildiğimiz birisi alaturkayı nasıl söyler? Ya da nasıl söylemeli? Mesela Ajda nasıl söylüyor? Yakın zamanda dinledik, gördük. Mesela Sertab alaturka albümünde bu şarkıyı da söyledi. Onu da dinledik. Timur Selçuk’tan fırça yemeden önce Gökhan Tepe de söylemişti mesela. O gece bir de Nükhet Duru söyledi işte. Bırakın popçuları bir kenara, alaturkacı bildiğimiz nicelerinden bile katbekat iyi söyledi diyeyim sadece. Daha fazlasını yazarsam ayıp olacak birilerine.


“Beni Kör Kuyularda” ve “Kalamış”la devam etti alaturka seansı. Aslında bu seans, konserin bittiğinin de habercisiydi ama elbette “İspanyol Meyhanesi” olmadan olmazdı. O da oldu. Açık Hava’nın kötü büfelerinin kötü ve fahiş fiyatlı kahvelerinden başka bir şey içmemiştik ama sarhoş olmuştuk yine de. “Öleceksek ölelim,” noktasına ise çoktan gelmiştik. Yani en azından ben gelmiştim. Bu konserin şahidi olmuştum ya, ölsem gam yer miydim artık? Yemezdim. Var gücümle eşlik ettim ben de şarkıya: “Yeter, yeter, öleceksek ölelim!”


Tabii Nükhet Duru ve Timur Selçuk bu şarkıdan sonra indikleri sahneye alkış kıyamet geri dönmek zorunda kaldılar ve “bis”i “Otomobil Uçar Gider”le yaptılar. “Güzel yolcu güle güle” dediler bize. Hiç gidesimiz yoktu oysa. Ama bilmeyenler için söyleyeyim, Açık Hava’da müzik en geç 00:30’da bitmek zorunda. Yoksa çevredeki otel müşterileri rahatsız oluyormuş. Hemen her konser böylesi bir yarım kalmışlık duygusu bırakarak bitiyor bu yüzden. İsteseler de uzatamıyorlar. İstesek de uzatamıyoruz biz de. Neyse… Bırakın konser sesini bir kenara, konserlerin yapılıyor olmasından, konserlerde sahnede çalınan, söylenen, konuşulanlardan bile rahatsız olanlar var bu ülkede; hepimiz biliyoruz. Buna da şükür yani. Yoksa “bunlar iyi günlerimiz” mi demeliyim? Enseyi karartmayayım yine de. Herkes gelir gider, her şey olur biter ama müzik kalır, söz kalır, sanat kalır. Tarih boyunca böyle oldu bu. Sanata tedbir koyamazsınız. Koydum sanırsınız ama yanıldığınızla kalırsınız. Anladınız siz onu.


Eve dönerken kendime yeni bir çıta koyup, bir hayal daha yeşerteyim dedim taksicinin bangır bangır çalmakta olduğu arabesk şarkıyı duymazdan gelerek. Mesela bir gün benim resmim de o ekrandaki şairlerin, söz yazarlarının resimleri arasında yer alamaz mıydı? Neden olmasındı? Nükhet Duru’ya ben de şarkı sözü yazmıştım (Bknz: Yedi Kocalı Hürmüz Müzikali 1999.) Sonra o yazdığım şarkıları düşündüm. Biri şöyleydi mesela: “Kandilleri yakarım, rakıya su katarım, sürünürüm misk amber, hem çalar hem oynarım”. Sonra tekrar konseri düşündüm. Benim şarkı olsa olsa kelebek konmuş etkisi yaratırdı bu konserde. Vazgeçtim bu hayali kurmaktan. Zaten bir otuz sene daha bekleyecek kadar yeni değildi nüfus kağıdım. Hayal kuralım kurmasına da mantığı da fazla zorlamamak lazım.


Ha bu arada, konserin bir tekrarı da 26 Eylül’de Bostancı Merkezi’nde olacakmış. Hani bu yazıyı okuyup da özendiyseniz filan, bir yeriniz şişmesin. Gidin izleyin. Hayata, müziğe, sanata olan inancınız tazelensin.


EYLÜL 2014 

28 Ağustos 2014 Perşembe

Hande'nin Okuduğu Meydan

(HANDE YENER KONSERİ, HARBİYE AÇIK HAVA 25 AĞUSTOS 2014)


İçeride “guest star”lar bekliyor dedi Hande Yener. Çok heyecanlandık. “Konuk sanatçı” dese kendimizi bir TRT programındaymış gibi hissedebilir ve doğal olarak sahne arkasından Bedia Akartürk’ün ya da ne bileyim, Fatma Türkan Yamacı’nın filan çıkıp gelmesini bekleyebilirdik. Boşuna “guest star” dememişti nitekim. Işıklı “dj” masasıyla David Vendetta geldi.

Ama bu dediğim, konserin sonuna doğru oldu. Şimdi başa saralım ve Hande Yener’in Harbiye Açık Hava sahnesindeki senfonik konserinde neler oldu bir bakalım.


Sahneyi kaplayan devasa perdeler açılırken “Kraliçe” şarkısı duyulmaya başlandı. Gözler o dakika Yener’in kafasında şarkının adını verdiği albüm kapağında gördüğümüz inşaat sacından bükülmüş kraliçe tacını aradı ama Allah’tan yoktu. İşin tuhafı konsere gelirken iki saat boyunca ben nasıl bakacağım diye dertlendiğim Kibariye sarısı saçlar da yoktu. Belli ki yeni boyanmış siyah saçların üzerine tek gözünü kapatan bir korsan bandı takmıştı sadece Hande Yener. Haliyle tıpkı şarkıdaki söylendiği gibi “Bana geldi fazlasıyla bir neşe” ve gece boyunca da gitmedi zaten.


Konser için sıkı bir şov hazırlamıştı Hande Yener ve epeyce de ciddiye almıştı bu işi. Neresinden baksanız belli oluyordu bu. Kötü bir şarkıyla başlamasına rağmen sahnedeki enerji, aksiyon ve de tempo, ilk yarı boyunca hiç düşmedi. “Ya Ya Ya Ya” ve “Romeo” ardı ardına geldi ve ikisi de “hit” olmuş bu şarkılar seyirciyi epey coşturdu. Dansçıların sahneyi çok doğru bir şekilde doldurması, “Romeo” (Hande Yener’in tabiriyle “Rumiyo”) defilesi ve bu esnada “led” ekrandaki görsellerin tamamlayıcılığı izleyiciyi şoklayarak konsere adapte etmek açısından zekice planlanmıştı. “Yalanın Batsın”, “Sen Yoluna Ben Yoluma” ve “Küs”ün hemen peşi sıra gelmesi de akıllıcaydı. Sonra biraz “romantik yaptı” ve “Bir Belâ” ile “Armağan”ı söyledi arka arkaya.


Eğri oturup doğru konuşayım. İyi bir şarkıcı Hande Yener. Gerçi biz zaten bunun farkındaydık ama bir süredir o farkında değildi. Neyse ki bu son albüm vesilesiyle tekrar farkına varmış olmalı. Çünkü konser boyunca taşıması zor kimi kostümlere ve çok yoğun sahne trafiğine rağmen hem doğru düzgün şarkı söyledi hem de yer yer koreografiye uyarak dans etti. Türkiye sahnelerinde alışık olmadığımız hareketler bunlar. Neler gördük geçirdik ama sittin senedir bu topraklardan bir Madonna çeyreği bile çıkaramadık sonuçta. Zaten başımızı batıya çevirip şöyle bir baksak, bizim ne müzik sektörümüz sektör, ne müzik eğitimimiz eğitim, ne de müzik kültürümüz kültür; kıyas kabul etmez. Haliyle bu şartlarda bu çabayı azımsayacak kadar lüks içinde değiliz. Müzik sektörümüz, müzik eğitimimiz, müzik kültürümüz o yetkinliğe gelmedikçe yarışımız ancak kendimizle olabilir en fazla ki varsa böyle bir yarış, Hande Yener bir adım öne geçmiş görünüyor.


Yine epeyce hareketli bir şov eşliğinde söylenen “Bodrum”un ardından “Acı Veriyor” geldi ve bu şarkının sonrasında Hande Yener, şarkının bestecisi Altan Çetin’e teşekkür etmekle kalmadı bir de ayrı kaldıkları yıllar için özür diledi. E tabii, “Bodrum”un ardından “Acı Veriyor”u söyleyince, ben olsam ben de aynı şeyi yapardım. Hatta özür ne kelime, gidip Altan’ın ellerini öper, ayaklarına filan kapanırdım. (Bu arada Hande’nin Mete Özgencil, Mert Ekren, Berksan, Volga Tamöz gibi bütün birlikte çalıştığı isimlere teşekkür edip “Bodrum”, “Kraliçe” ve “Havaalanı”ndan sonra sessiz kalması, eğer magazin gazetecisi olsaydım feci halde dikkatimi çekebilirdi.)


İlk yarı “Çöp” (bak bu şarkıyı ayrı tutarım yukarıda bahsi geçen üç şarkıdan), “Aşkın Ateşi”, “Kelepçe” ve “Biri Var”la tamamlandı. Ortalık o kadar kalabalıktı ki çok af edersiniz, tuvalete gitmek için bile yerimden kalkmaya cesaret edemedim ve o ikinci yarı başlayana kadar geçen süreyi “guest star”ların kim olduğunu düşünmekle geçirdim. Ne yalan söyleyeyim, ilk aklıma gelenler Berksan ve Volga Tamöz olmuştu ama Mehmet Erdem’i hiç düşünmemiştim. Mehmet gibi sakin bir adam bu Telgezer Cambazhanesi gibi sahnede ne arar, ne yapardı? “Romeo” defilesine çıkan erkek mankenlerin kostümlerinden birini giyip gelse yakışmaz, konserin açılışında sahnenin iki yanında duran canlı heykellerden biri olsa, yüzünü gözünü beyaza boyasa yok, o da olmaz. Kondurmadım haliyle. Meğerse kendi haliyle, Mehmet Erdem gibi çıkıp gelecekmiş. Ama hemen değil; ikinci yarının ilk üç şarkısından sonra.


“Mükemmel” albümünün en sevdiğim şarkılarından biri olan “Herkes Yoluna“yla başladı ikinci yarı. Sonra “Kırmızı” ve “Hayrola“ geldi ardından. Sonra Hande nazara geldi. Sebebi bu yarıda sahneye çıkarken kafasına geçirdiği “Phantom Of The Opera”yla Hitit güneşinden sentezlenmiş maskeli başlık mıydı, bilmiyorum. Çünkü şanssızlıklar zinciri ilk şarkının sonunda elini havaya kaldırırken başlığına vurup yamultmasıyla başladı ve hemen ardından “Kırmızı” şarkısının bir yerinde yanlış tekrar yapıp orkestrayı kontrpiyede bırakmasıyla devam etti. Mehmet Erdem’le birlikte söyleyeceği şarkıya başlamadan önce de sahnede uzunca bir boşluk oldu. “Vay be, su gibi akıyor,” demiştim oysa ilk yarıda; hiç kenafir gözlü de değilimdir aslında.


Sonra o boşluklar konser sonuna dek bir kaç kez daha yaşandı. Sahne arkasında ne olup bittiğini bilmiyorduk tabii, izleyici koltuğundan atıp tutmak kolaydı ama yine de orkestranın boşluk kapatma refleksini gösterememesini yadırgadım. Nihayet bu konserde de yadırgayacak bir şey bulmuştum. Artık huzur içinde evime dönebilirdim ama ben hâlâ “guest star”ı merak ediyordum. Mehmet Erdem kesmemişti beni. Zaten o da “Unutanlar Gibi”yi Hande’yle birlikte söyledikten sonra çıkıp gitmişti. Konseri vardı, uçağa yetişecekti. Yoksa kalır ve bir “Hâkim Bey” patlatırdı belki. Zira tam yeri ve zamanıydı. Çünkü Hande Yener, Mehmet’i uğurladıktan sonra bir Ahmet Kaya şarkısı söyleyecekti.


Ne alâka değil mi? Daha az önce Bodrum’a gidiyorduk beraber, hani Yiiistanbul’da da yaşamıştık? Ne oldu da penceresiz kaldık bir anda? Uçurtmamızın tellere takılmasının vakti miydi? Ama takıldı. Robbie Williams, Royal Albert Hall konserinde Frank Sinatra’ya “video wall” üzerinden düet yapar da, Hande Yener Açık Hava’da Ahmet Kaya ile yapmaz mıydı? Yaptı. İşin tekniği kusursuzdu, kabul etmek lazım. Ahmet Kaya’nın “Hani Benim Gençliğim”in “A” bölümlerini banttan söylemesi, nakaratlarda Hande’nin orkestrayla canlı girmesi, o senkronizasyon, düzenleme filan tebrike şayandı. Şayandı şayan olmasına da eniştemiz (burada Hande Yener yâni) bizi niye öptü onu anlamadık.


Ahmet Kaya’ya samimi bir selam mı gönderildi, bir çeşit “ne sağcıyım ne solcu, orta yolcuyum orta yolcu” vurgusu mu yapıldı (tafsilat için “Neden Gittin Toplantıya?” adlı eserimi okuyunuz; seçkin internet sitelerinde mevcut) yoksa “Ajda alaturka okursa, ben de Ahmet Kaya okurum, o süper starsa ben de kraliçeyim,” türevi bir meydan okuma mı söz konusuydu? Peki Ajda, Hande’nin (Hülya Avşar’ın deyimiyle) “okuduğu meydanı” kabul edecek miydi acaba? Ederse buz kovasını Nur Yerlitaş mı tasarlayacaktı acaba? Neyse, sözü uzatmayayım; Hande şarkıyı söylemesine söyledi, hem de taş gibi söyledi ama niye söyledi onu ben anlamadım. Anlayan varsa ve bana da anlatırsa, memnuniyetle dinlerim.


Tabii “kurtlar sonrasına” düşünce öyle birden çıkmak da olmaz diye düşünmüş olmalı ki oradan “Bir Çocuk Sevdim” e bağlandı konser. Hem de birebir Onno Tunç düzenlemesiyle. Şu bir gerçek ki, adı “senfonik” olan bir konserin en senfonik şarkısı da bu oldu. “Tek senfonik” mi demeliyim yoksa? Zira albüm düzenlemelerini senfoni orkestrası eşliğinde çaldırınca senfonik konser olmuyor bildiğim kadarıyla. Konser boyunca senfonik düzenlemeler değil, bir takım ilave yaylı partisyonları dinledik gibi geldi bana (zaten öyle her önüne gelen şarkı da senfoniye gelmez sanki) ama müzisyen değilim; bu yorumdan sonra senfonik düzenlemeleri yapan Tuluğ Tırpan ve senfoni orkestrasının şefi Alper Kömürcü’nün beni ıslak odunla kovalama riskini göze alır ve bu konuda yanılma payımı saklı tutarım.


“Bir Çocuk Sevdim”in arkasından dans grubunun ellerinde bavullarla sahneye gelmesinden de anladığımız üzere “Havaalanı” şarkısındaydı sıra. Neden olmasındı? Hande uzaklarda sevdiği bir çocuğu bulmak üzere havaalanına gelmiş olabilirdi. Hemen ardından gelmiş geçmiş Hande Yener “hit”leri arasında ilk üçte sayılabilecek “Acele Etme”ye girdi Hande ve bu şarkıyı baştan sona seyircilerle birlikte söyledi. Bence 2010’lu yıllar Hande Yener “hit”leri arasında yerini alacak “Kaybol” geldi peşi sıra da.


Tam da bu noktada şunu söylemek lazım: Perfomans şarkılarını söylemek ayrı maharettir evet ama hareketli ve tekerlemeli şarkıları canlı söylemek ve canlı söylerken dans etmek de ayrı maharettir. O müzikal nitelik açısından beğenmediğiniz “Ya Ya Ya Ya” bile canlı söylemesi çok zor bir şarkıdır; insanı nefessiz kılan bir söz döngüsü vardır çünkü. Bu bakımdan sadece performans şarkıları söyleyenleri şarkıcıdan sayan Niran Ünsal ve onun gibi düşünenleri bu şarkılardan birini canlı söyleyip dans etmeye davet ederim. Ya da ben niye edeyim, Hande Yener etsin. Çünkü kendisi bu işi gayet iyi kıvırdı konser boyunca, doğruya doğru. (Söze Niran Ünsal’i niye karıştırdığımı merak ediyorsanız, o mevzu çok uzun; bilmeyenler Twitter’da Niran Ünsal’ın hesabına göz atabilir.)


Sırada gecenin ikinci “guest star”ı vardı ve başından beri tahmin ettiğim üzere o, Berksan’dı. Hande Yener ve Berksan bir süredir sosyal medyadan duyurdukları yeni” featuring” şarkıları “Haberin Var mı?” yı “playback” yaparak söylediler ve şarkının prömiyeri de böylece yapılmış oldu. Sesçiler bu noktada sese sonuna kadar abandıkları için ne şarkıdan bir şey anladım, ne de sözlerinden. Ama “hit” kokusu burnuma kadar geldi.


Ve Berksan’ın hemen ardından nihayet gerçekten “guest” son “star” da sahneye avdet etti. Etmeden önce Hande bir şeyler dedi ama pek anlaşılamadı. Vendetta’yı konser için İstanbullara kadar getirtmişken biraz daha şaşaalı bir anons yapmak gerekirdi ama zaten konser boyunca Hande Yener’in seyirciyle diyalog kurma ve konuşma konusunda (artık heyecandan mıdır nedir) pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Böylesi bir şovda sahnedeki “star” aklına geleni konuşmamalı (“Anneciğim, çok şekersin,” dememeli mesela) ve gerekirse yazılı metinlere çalışmalı. Herkesten Sezen Aksu belagati bekleyemeyiz sonuçta.


Hande Yener, David Vendetta’nın yaptığı “remix”lerle “N’aber” ve “Yangın” adlı şarkılarını “playback” yaparak seslendirdi konserin bu bölümünde. Bu esnada sahnede tam bir cümbüş yaşandı, Açık Hava devasa bir diskoteğe dönüştü. Vendetta’yı uğurladıktan sonra ise “Alt Dudak”la final yapıldı. Benim dahi ilk dinlediğimde emin olamadığım bu şarkı, düpedüz bir “hit” olmuştu ki herkes ayaklandı şarkıyı duyunca. Ve doğal olarak “bis” de “Alt Dudak”la yapıldı. “Bis” esnasında Hande Yener konserdeki kostümleri hazırlayan Hakan Akkaya’yı ve koreografiyi yapan Nur Sonbahar’ı da sahneye çağırdı. Birlikte eğlene eğlene, kutlaya kutlaya bitirdiler konseri.


Türkiye şartlarında yapılabileceğin en iyisini yapmıştı Hande Yener ve ekibi. Ancak bu konser, çok daha iyi bir ses düzenini hak ediyordu, bunu da söylemem lazım.

Sonra ne mi oldu? Konser bitti ve biz dağıldık. Popun ne işe yaradığını hatırlamıştık bir kez daha. Eğlenmiştik. “Hasta La Vista Baby” diye ritim tuta tuta evlerimize gidebilirdik artık. Aynen de öyle yaptık.

AĞUSTOS 2014