Bu Blogda Ara

30 Eylül 2012 Pazar

Niye Bir İlhan İrem Daha Yok?


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2012 sayısında ve 15 Eylül 2012 tarihli Milliyet gazetesi Cadde ekinde yayımlanmıştır.)


1992 yılında Gülhane Parkında verdiği konser sonrası, 14 yıl boyunca sahneye çıkmayan İlhan İrem, bu kuralını 2006 yılında bozmuş ve Harbiye Açıkhava sahnesinde yıllar sonra ilk kez hayranlarının karşına çıkmıştı. O günden bugüne parmakla sayılacak kadar az sayıda konser veren İrem, iki yıl aradan sonra, 22 Eylül gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena’da olacak. O nereye gitse gelecek hayran kitlesi bir yana, o kadar hayran olmayanları bile etki altına alan ‘bir daha kim bilir ne vakit bir konser daha verir’ telaşı da bu konseri tıpkı öncekiler gibi yine izdihama gebe bırakacaktır. Şöyle ya da böyle, bir İlhan İrem daha yok ve sadece bu basit gerekçe bile bir müzikseveri bu konseri kaçırmamaya mecbur bırakabilir. Niye bir İlhan İrem daha yok?.. Gelin şimdi bunun cevabını arayalım.


“Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin,” cümlesini dünya üzerinde konuşulan hangi dile çevirirseniz çevirin, zannetmem ki biri de çıkıp bunun sevgiliye söylenmiş romantik bir tamlama, bir güzelleme, ince bir serzenişten süzülüp gelen bir benzetme olduğunu düşünsün. Hatta bazı kültürlerde düpedüz hakaret olarak algılanması bile mümkün. Oysa bu cümleyle başlayan ve İlhan İrem’in yetmişli yıllarda yazdığı ilk dönem şarkılarından biri olan “Konuşamıyorum” hâlen Türk pop müziğinin gelmiş geçmiş en acıklı, en hisli şarkılarından biri olarak kabul ediliyor. Belli ki İlhan İrem kafamızı karıştırmaya daha o günlerde, henüz yirmili yaşlarında bile değilken karar vermiş. Ne ki “Doğ içimize, ısıt, yak bizi güneş,” diyen şarkıyı bile komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklayan o günlerin paranoid şizofren TRT Denetleme Kurulu, sevgilinin sesinin sazlıklardan havalanan bir ördeğe benzetilmesinde sakınca görmeyince ve dahi şarkı televizyonda, radyoda sık sık kulağımıza çalınınca, muhakkak ki bizden iyi bilen birilerinin bizim adımıza denetlemiş olmasının verdiği gönül rahatlığıyla dinlemiş, kabullenmiş, altını deşmemişiz olmalıyız.


Aynı İlhan İrem’in dördüncü 45’liğinde yer alan “Kuklacı Amca” diye bir şarkıyla din öğretilerinin insanoğluna dikte ettiği Tanrı kavramını sorguladığını, bununla birlikte plağın yayımlandıktan kısa bir süre sonra, sırf gelecek tepkilerden çekinilerek, plak şirketince piyasadan toplatıldığını ve bir daha da basılmadığını ise “Boşver boşver arkadaş, başka bulursun”a ellerimizi çırparak eşlik ederken atlamış olmalıyız.


Çünkü yetmişlerin İlhan İrem’i, bizim gözümüzde Yeşilçam filmlerinin mahcup delikanlısıydı. Çapkın ve uçarı Tarık Akan, Anadolu erkeği Kadir İnanır değil, olsa olsa yerli malı Sindirella’nın ağzı var dili yok, temiz yüzlü,efendi, iyi aile çocuğu prensi Sertan Acar’dı. Mahzun bakışlı, kırılgan sesli bu genç adam en “anarşik” şarkıyı da söylese, bize romantik gelirdi. Öyle ya, her “Mutluluklar bizimle, elem yok olsun,” dediğinde hakikaten elem yok olmuyor olsa, bunca eşlik etmemiz niyeydi?


Bugün İlhan İrem deyince birileri mürşidinin adını duyunca kendinden geçen müritler misali iç geçiriyor, birileri ise “Yetmişlerde iyiydi, sonra çok bozdu,” teziyle bir hayli mesafeli duruyor. Onun “İrem Bağı”na mensup “sevecen”lerini, yani artık birbirinden ayrıt edilmesi mümkün olmayan müziğinin ve felsefesinin yıllardır peşinde koşanları bir kenara koyarsak, genel kanı dünyadan elini eteğini çekmiş, kendini uhrevi âlemlere kaptırmış, siyah pelerinli masal yaratıklarının cirit attığı bir ortaçağ şatosunda tütsüler ve mumlar içerisinde münzevi bir hayat yaşadığı. Görselliğin altın çağında gözden ırak durmanın da bir bedeli var. Oysa 2006 yılında Michael Kuyucu’nun yaptığı röportajda “Şehir efsanelerindeki gibi dünyadan kopuk, aşırı ciddi, ruhi revan değilim! “Rock” dinlemeyi, sürat yapmayı, viski ve martini içmeyi, balık yemeyi severim. Ortalarda hiç görünmeyişim ve trans halinde yazdığım şarkıların gizemli atmosferi İlhan İrem’i bu dünyadan kopuk, yaşamayan bir figür haline getirmemeli!” diyerek zaman içerisinde adının etrafında oluşan söylenceden rahatsızlık duyduğunu sert bir ifadeyle dile getirmişti. Evet, ne mürşitti ne de peygamber. Sadece müziğini, resimlerini, yazılarını, söz konusu sektörlerin genel geçer kurallarından azade, kendi bildiği ve istediğince yapabilmenin/çizebilmenin/yazabilmenin sırrını bulmuştu ve bu bizim hiç de alışık olmadığımız bir şeydi.


Biz çekeleye çekeleye ruhunu çıkardığımız, içini boşalttığımız popüler ikonların artık bize ait olmuş bedenlerini otopsi masasına yatırıp hücre hücre ayırmayı, parçalamayı seviyorduk. O ise ruhunu korumak için bedenini sakınıyordu bizden. Bunu bir türlü hazmedemiyorduk. Ellerimiz alkış tutarken bile dudaklarımızda asılı kalan alaycı tebessüm bundandı belki de.

Seksenlerde yapmak istediklerini engelleyen otorite figürü TRT’deydi. Çekilen televizyon programı görüntüleri kulağındaki küpe nedeniyle ekrana getirilmeyince, TRT’den boykot yeme pahasına protesto etti bu durumu. Seksenlerin sonunda henüz bugünlerin yarısı kadar bile palazlanmamış yobazlığın, din sömürücülüğünün tehlike sinyallerini “Blues For Molla” adını verdiği şarkısıyla dillendirmek istedi. Kültür Bakanlığından bandrol alamayınca şarkıyı albümden çıkarmak zorunda kaldı. Sonra ülke gündemine dair düşündüklerini köşe yazılarıyla kaleme almaya başladı. Şarkılarında satır aralarına gizlediği karşı duruşu, onu tanıdığımız masum ve kırılgan genç adamdan beklenmeyecek, hatta düpedüz “öfkeli” denilebilecek bir üslupla sergiledi. Öyle ki bir yazısında bugünün siyasetinde aktif olarak yer almasa da adı hep konuşulan bir muhteremin ismini sempatiklik çağrıştıran bir kısaltmayla kullandığı yazısı nedeniyle yargılandı ve para cezasına çarptırıldı.


“Bütün bunlar iyi hoş da, peki nedir İlhan İrem’in şu bir türlü sırrına eremediğimiz felsefesi, ne anlatıyor o karmaşık şarkılarında? Bunca peşinde koşan niye koşuyor, bu bir tarikat mı, bir tür yeniçağ dini mi, nedir yani?” diye sorası geliyor insanın. Bu soruların tek bir cevabı, kısaca özetlenebilecek bir açıklaması yok. Mitolojiden girip, parapsikolojiden çıkmanız, geçerken metafiziğe de uğramanız, kadim dinlerin öğretilerine kafa yormanız, reenkarnasyona, kozmik âleme, “ufo”lara, “üçüncü göz”e  inanmanız gerekiyor. Tek bir inanışa, öğretiye, dine, teoreme işaret etmeyen nevi şahsına münhasır bir felsefe İlhan İrem’in ve “sevecen”lerinin felsefesi. Yıllardır imzası gibi kullanmakta olduğu “ışık ve sevgiyle” seslenişi bu felsefeye bir ad olur mu bilmem. Seksenlerde “Pencere, Köprü ve Ötesi” üçlemesiyle hem müziğinde hem de hayat görüşünde bir dönüşüm başlıyor. Doksanların başında “İlhan-ı Aşk” albümüyle birlikte ise tamamen başka bir boyuta geçiyor. Bu noktada şarkıları sözel ve müzikal anlamda iyice içinden çıkılamaz bir hale gelirken, popüler kültürden ve medyadan da tamamen uzaklaşma sürecine giriyor. Hakkındaki şehir efsaneleri de tam bu noktada başlıyor zaten.


İlhan İrem 1992 yılından bu yana sadece dört yeni albüm yayımladı. Bunu onun zor yazdığına mı yormalıyız, bizim zor anladığımıza mı, orasını bilemem ama yirmi yılda dört yeni albüm yayımlayıp yine de böylesi konuşuluyor, dinleniliyor, seviliyor olmak galiba İlhan İrem’den başkasına pek nasip olmayacak bir başarı.

AĞUSTOS 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder