Bu Blogda Ara

7 Ocak 2012 Cumartesi

"Dj"le Konuşmak Yasaktır!


“Abi Apaçi var mı Apaçi?..”

Apaçi yoktu. Ama benim sinirlerim vardı ve bu soru onları oracıkta bozmuştu. Sabaha karşı hava aydınlanırken yatağa girdiğimde kafamda aynı cümleler uçuşup duruyordu:

“Biraz böyle hareketli yabancı şeyler çalamaz mısınız?”
 
“Şöyle dans edilebilecek bir şey çalsanıza sılov…”
 
“Çekirge yok muydu?”

“Programınızı bozmak istemem ama bunun arkasından bir Sezen Aksu çok güzel gider.”
 
“Ama bak istediğimizi çalmazsanız gideceğiz!”
 
“Abi Apaçi var mı Apaçi?..”

Bu “dj”lik işine kendi rızamla bulaştım; kimseyi suçlayacak değilim. Radyo Odtü’de bir yılını deviren “Ah! Mazi…”nin büyük ilgi görüyor olmasının yarattığı coşkuyla bu işi daha inter-aktif hale getirmeye karar verişim ile ilk “Ah! Mazi…” partisinin düzenlenişi arasında çok az bir zaman vardır. Ankara’nın en büyük barlarından birine teklif götürmüş, her nasılsa olumlu yanıt almış ve kendimi bir anda “dj” kabininde bulmuştum.


Düşünün ki bundan on yaş daha gençtim. Bu on yaş daha cesur olmak anlamına gelmese, daha önce yanından yöresinden geçmediğim, içindeki cihazların nasıl kullanıldığını bilmediğim “dj” kabininde, radyoda on gün boyunca saat başı yayınlanan tanıtımlar sayesinde üç yüz kişilik mekâna dört yüz kişinin dolduğu o gece hangi akla hizmet bulunduğumu, bu özgüveni nereden bulduğumu sormaz mıydım kendime?

Bereket bir önceki gün akşamüzeri uğramış, sistemin nasıl çalıştığını üstünkörü öğrenmiştim. “CD” çıkarıp “CD” takmaktı temel mesele. Şarkının kaçıncı sırada olduğunu bilmek, onu ayarlamak, bir de mikserin “pot”larını zamanında indirip kaldırmak. 


Henüz mikser üzerindeki diğer düğmelerle göstere göstere oynayarak sesin tizini basını ayarlamayı, ince ayar çekerken bir yandan da “dj” gösterişi yapmayı, ne bileyim arada bir kulaklığın tekini kulağına dayayarak dinliyor, ediyor gibi görünmeyi filan bilmiyordum. Zaten şarkıları, ritimleri öyle birbirinin içine geçirip, üst üste bindirip, ondan onda geçmeler, “mix”ler yapmalar, “loop”lar çıkarıp “scratch”ler atmalar filan gerektirmiyordu benim çalacağım tür şarkılar. Arka arkaya dizsem yeterdi.

O ilk gece beklemediğim kalabalık karşısında nasıl ter döktüğümü, nasıl zorlandığımı şimdi gülümseyerek hatırlıyorum. Altından kalkmıştım alimallah; herkes memnun ayrılmıştı partiden. Öyle olmasa dört yıl boyunca her ay düzenli olarak sürdüremezdik zaten “Ah! Mazi…” partilerini. 


Hacettepe Üniversitesi bahar şenliğinde bir stadyum dolusu üniversite öğrencisinin deliler gibi eğlendiği o müthiş akşamüstünü, Ankara Tenis Kulübünün muhteşem gecesini ve Kuğulu Park şenliğinde çaldığımız o Pazar günü öğleden sonrasını bunca yıllık “dj”lik anılarımın arasında ayrı yerde tutarım. Zoru başarmanın nasıl bir haz verdiğini en çok o üç etkinlikte hissetmiştim.

“Zoru başarmak…” dedim. Yaptığım şeyin ne kadar zor olduğunu şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum. O deli cesareti geçtikten sonra insanın “Yahu ben ne yapmışım,” dediği anlar vardır ya… İşte öyle bir şey benim için o günleri hatırlamak. “Neden?” derseniz…


“Eski şarkılar çalarak insanları eğlendirmek” cümlesi bile kendi içinde çelişki barındırıyor. Türk popunun icat olunduğu altmışlı yıllardan bu yana hatırlanan, bilinen, hâlâ bir ağızdan söylenebilen, dans edilebilen ve en önemlisi bugünün eğlence anlayışında da anlam ifade eden şarkı sayısı taş çatlasın otuzu geçmez. Oysa böylesi bir gecede en az dört saat çalarsınız ve bu da neresinden baksanız ortalama seksen şarkı eder. 

Yani siz eğlencenin tavan yaptığı, herkesin delice dans ettiği anlara sakladığınız on beş ve dans etmelerin yerini bir ağızdan söylemelere bıraktığı anlara sakladığınız diğer on beş şarkıyı bir kenara koyduğunuzda, elli şarkı daha bulmak zorundasınızdır.


“Hit”ler dışında kalanların kategorileri üç aşağı beş yukarı bellidir. Türk filmlerinden aşina olduğumuz “neo-alaturka” şarkılar, Anadolu poplar, altmışların romantik aranjmanları, daha ziyade seksenler menşeli pop-arabesk-taverna kıyılarında gezinen eserler ve yetmişlerin B sınıfı aranjmanları. Bu kategorilerin en bilinenlerinden gruplar oluşturursunuz. 

Sıkıştığınız yere de bir Ajda şarkısı atarsınız. 10 yıllık “dj”lik tecrübemle sabittir ki başka hiçbir şarkıcının Ajda’nınkiler kadar çok sayıda bilinen, eşlik edilen, eğlenilen şarkısı yok. Her durumda işe yarar Ajda şarkıları; en az eğlenilen ortamlarda bile.


“Dj”lik yapmanın radyoculuk yapmakla çok benzeştiği taraflar var. İkisinde de şarkılar seçiyor ve kendinizce bir kurguyla onları sıralıyorsunuz. İkisinde de hitap ettiğiniz kitlenin beğenilerini ön planda tutuyor, bu nedenle çoğu kez bireysel tercihlerinizden vazgeçebiliyorsunuz. İkisinde de reaksiyon almak sizi mutlu ediyor; sanki o şarkıları yazan, söyleyen sizmişsiniz gibi gururlanıyorsunuz.

Ancak bu iki eğlenceli mesleğin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı noktalar da var. Aslında şöyle bir örnek vermek yerinde olacak sanırım; bir tiyatro oyuncusu için sinema filminde oynamakla tiyatro sahnesinde oynamak arasındaki ayrım ne ise, bir “disc-jokey” için de radyoda çalmakla, bir mekânda çalmak arasındaki ayrım o. Şöyle ki…


Radyoda bir stüdyonun dört duvarı arasından bir mikrofon, bir mikser ve bir verici vasıtasıyla sesinizi boşluğa salıyor ve nereye kadar gittiğini, o an kimlere, ne şekilde ulaştığını asla bilemiyorsunuz. Oysa “dj” kabininde iken çaldığınız her şarkıda anında reaksiyon alıyor; hatta çalacaklarınızı da bu reaksiyona göre planlıyorsunuz. Radyoda bir ön hazırlık, bir sıralama söz konusu. 

“Dj” kabininde ise her şey anlık değişiyor. Böyle olunca adrenalin daha yüksek oluyor. Bir çalışınız asla bir diğerine benzemiyor. Bir önce çaldığınızda ardı ardına çok iyi giden iki parça, bir sonraki çalışınızda gitmeyebiliyor. Her defasında yeni kombinasyonlar buluyor, kağıtları yeniden karıyor, bulmacayı farklı yollardan giderek çözüyorsunuz. Böyle düşününce radyo çok daha durağan, çok daha az riskli bir mecra gibi gözüküyor.


Bununla birlikte radyoda hiç bilinmeyenleri, daha az bilinenleri, hatta zaman zaman sadece canınızın istediğini çalma özgürlüğünüz her zaman vardır. Oysa “dj” kabini bunun yeri değildir. Ardı ardına çaldığınız iki bilinmeyen şarkı, mekândakilerin dikkatini oracıkta dağıtabilir. Çok sevdiğim nice şarkıcı ve şarkı bir mekânda çalarken “playlist”ime hiç girmemiştir mesela, girmez. Orada “reyting” kaygısı, “asgari müşterek”i yakalama kaygısı çok daha fazladır ve elzemdir, çünkü gelenler dinlemeye değil, eğlenmeye gelmişlerdir ve kimse bilmediği bir şarkıyla eğlenmez.

Ne var ki geride bıraktığım bu on yıl boyunca eğlenmeye gelenlerin profilinde ciddi bir değişim var ki aslında bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu.

Mesela siz “Bim Bam Bom”larla, “Delisin”lerle, “Oh Olsun”larla, yani yetmişli yılların kol kola girilip dans edilen, ıslıklar ve alkışlarla eşlik edilen şarkılarıyla yüksek bir tansiyon yakalamışsınız, mekânda coşku tavan… Tam da bu sırada birisi gelip “Dans edilecek sılov bir şarkı çalar mısınız?” diye yanaşabiliyor size. Ya da geçen gece başıma geldiği üzere “Çekirge var mı Çekirge?” diye sorabiliyor bir başkası.


Yani orada, o anda herkesin eğleniyor oluşu umurunda değil. O başka bir şey istiyor ve bunu dillendirmekten asla çekinmiyor. Çalmazsan, “şu anda çalamam” dersen de alınıyor, hatta bozuluyor. Artık seti bırakıp başlıyorsun açıklamaya: “Bakın şu anda insanlar eğleniyor, yavaş şarkı çalmak olmaz; ortalık sakinleşince çalarım…” Karşı taraf ya anlıyor, ya anlamıyor, çoğunlukla da anlamıyor. Anlayıp giderse de durup durup size kaş göz yapıyor bulunduğu yerden. Hani garsondan bir şey sipariş etmiş de gelmemiş gibi: “E ne oldu bizim şarkı, hâlâ gelmedi?..”

Artık kimsenin bulunduğu yere ayak uydurmak, oranın adabına, görgüsüne göre davranmak gibi bir kaygısı yok. Yıllarca Yeşilçam filmlerinde sevdiği erkekten intikam almak için görgü dersleri alan, şalvarını çıkarıp tuvalet giyen Filiz Akınlar, Türkan Şoraylar yalan olmuş. Görünen o ki artık kimse yemek masasında hangi çatalın hangi yemek için kullanıldığını bilmemenin ezikliğini yaşamıyor. Artık kimse tavuğu çatal bıçakla yemenin zorluğunu göze alamadığından sofradan aç kalkmıyor. Herkeste bir “Ben olduğum gibiyim, içim dışım bir, beni seven böyle sevsin” haliyle on parmak girişiyor tavuğuna.


“Peki ya görgü, adap, medeniyet, insan olmanın evrensel gereklilikleri?” diye sormaya kalksanız faşist, ırkçı, ayrımcı diye damgalandığınızla kalıyorsunuz. Herkesi olduğu gibi kabul etmelisiniz. Memlekette tanımı bir türlü yapılamamış demokrasinin bu olduğuna neredeyse tamamen inanmış durumdayız. “Başkalarını değil, beni eğlendir,” diyor adam. “Beni benim bildiğim, sevdiğim şekilde eğlendir.”

Hiç öyle bir konseptiniz olmasa da “Mikrofonu versene, şarkı söyleyeceğim,” diyenleri, elinde “flash-disc”iyle gelip, “Şurada bir şarkı var, bilgisayara tak da onu çalalım,” diyenleri ve hatta isteğini yerine getirmediğiniz için sizi mekân sahibine şikâyet edenleri daha saymadım. Hayır bir de işin kötüsü biz gazinolarda istediği şarkı söylenmediği diye solisti topuğundan vurmuş kabadayıların çarşaf çarşaf haberleriyle büyümüş bir nesiliz. Çalsan bir türlü, çalmasan başka türlü.


Oysa yine gazino kültüründen yadigâr kalmış “peçeteyle şarkı isteme” usulü bile çok daha nazik, çok daha utangaç ve çok daha edepliydi. En azından önünüze koyardınız gelen peçeteyi, yeri geldiğinde, müsait olduğunda da çalardınız. Kimse gelip başınıza çöreklenmezdi. İsteğin kimden geldiğini ancak şarkıyı çaldığınızda o civardan yükselen alkışlardan anlardınız.

Peki bunun çözümü nedir? Aslında buldum gibi. Çocukluğumdan beri belediye otobüslerinde neden asılı durduğunu hiç anlamadığım o meşhur “Şoförle konuşmak yasaktır,” ikazının bir benzerini “dj” kabininin yakınına asmayı düşünüyorum: “Dj’le konuşmak yasaktır!” Bu ne derece çözüm olur, onu bilmiyorum, deneyip göreceğim.


“Dj”lik meşakkatli iştir. Ve mesele o gece oraya gelenleri eğlendirmekten ibaret değildir. Gelmiştir bir kere, eğlenmeye koşullanmıştır ve belki başka bir seçenek deneyecek durumu da yoktur.  O gece eğlenir ya da eğlenir gözükür ama bir daha da gelmez. Mesele “Ah çok eğlendik, ilk fırsatta gene gelelim,” dedirtebilmektir. 

Bakmayın siz bu ara elinde az buçuk müzik arşivi olan ve bunları Winamp’e dizmeyi bilen herkesin kendini “dj” diye adlandırmasına, profil “bio”larının “dj” titrinden geçilmemesine… İnsan eğlendirmenin, hoşnut etmenin ne denli zor ve (hadi biraz da abartayım) sorumluluk istediğini iyi bilen gerçek “dj”ler yukarıda saydığım şeyleri dert eder, hatta bencileyin gecenin sabahı bulduğu saatlerde gece boyu kendisinden yersiz isteklerde bulunmuş mekân müşterilerinin yüzlerine söyleyemediklerini uykularında verip veriştirirler. Kaldı ki yukarıda bahsi geçen “loop” olsun, “scratch” olsun bilumum atraksiyonları yapamıyorsanız, elinizin altındaki mikserin sadece ses potlarını açıp kapatabiliyorsanız da ne kadar “dj” sayılırsınız, o da tartışılır.

Güzel ülkemde “dj”lik zanaatının günün birinde hak ettiği değeri ve saygıyı görebilmesi temennisiyle satırlarıma nihayet vermek isterim. Bu yazı buna ne derece vesile olur bilemem ama en azından beni dinlemeye geldiğinizde ne istememeniz gerektiğini artık biliyorsunuz. E bu da bana yeter!

OCAK 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder