Yeter ki Müzik Olsun
  • Seninle Üç Dakika
  • _Giriş
  • _1975
  • _1976
  • _1977
  • _1978
  • _1979
  • _1980
  • _1981
  • Röportajlar
  • Konser Yazıları
  • _2019 Konserleri
  • _2018 Konserleri
  • _2017 Konserleri
  • _2015 Konserleri
  • _2016 Konserleri
  • _2014 Konserleri
  • Günün Şarkısı
  • Albüm / Şarkı Eleştirileri
  • Güncel
  • Yıldızlar
  • Klasikler
  • Ses Dergisi
  • Günlükler
  • _Eurovision 2011 Günlüğü
  • _Eurovision 2010 Günlüğü
  • _Nasıl TV Programı Yaptık?


(22 Mart 2018 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Çok değil, bir 20 yıl öncesine kadar “sesi güzel olmak” diye bir kavram vardı. Şimdiki gibi hafta sekiz gün dokuz ekranlarda yetenek yarışmaları yapılmaz, her şarkı ezberleyen şarkı söylemeye heves etmezdi ama sesi güzel olan mutlaka fark edilir, ayırt edilirdi. Erdal Çelik de öyle fark edilmişti. Seksenlerin ortasıydı. Güneş gazetesinin ses yarışmasında kadınlar kategorisinde Emel, erkekler kategorisinde Erdal birinci olmuştu.


Biz müziği sadece bir dinleyici kadar bilenler için ses güzelliği yeterliydi. Ama Erdal aynı zamanda her sesi güzelin sahip olmadığı bir beceriye de sahipti. İyi de şarkı söylüyordu. Attila Özdemiroğlu, Emel ve Erdal’dan bir ikili yarattığında ve sonrasında onlar beş yıl boyunca birlikte şarkı söylediğinde tam olarak farkına varamadığımız bu durum, ikili ayrıldıktan sonra, Erdal’ın yaptığı solo albümlerle ayan beyan ortaya çıkacaktı.


Bir seneden fazla bir zaman kadar önce, Bursa Açık Hava Tiyatrosunda ‘90’lar konseptli bir gecede yıllar sonra Erdal’ı canlı izlediğimde seyircinin ona hakkını verdiğini, onun sahnede olduğu dakikalarda alkışların hiç dinmediğini duyunca neden uzun süredir yeni bir albüm, en azından bir şarkı yapmadığını düşünmüş, bunu ona sormuştum. Müzik piyasasının malum şartlarından bahsetmişti haklı olarak. Ama “Bakalım, var bir şeyler,” de demişti.


Erdal Çelik’in uzun bir aradan sonra yayımlanan yeni teklisi “Ve Hayatımda”, 2017 yılının Aralık ayında DMC etiketiyle yayımlandı. Söz ve müziği Erdal Çelik’e ait şarkının düzenlemesi Selim Öztürk tarafından yapılmış.

Geniş, açık, pırıl pırıl bir sesle, düzgün bir Türkçeyle, doğru vurgular, doğru teknikle, tertemiz şarkı söyleyen bir şarkıcıdan şarkı dinlemek şu zamanda bir lüks. Bu şarkı hem bu lüksü yaşatıyor dinleyene, hem de naif, dokunaklı, insani duygularını yitirmemiş şarkı sözlerinin, uzun yıllar sonra bile eskimeyecek melodilerin hâlâ yazılabildiğine dair umut veriyor.


Devir hız devri, çabuk eskitme, hemen vazgeçme, daha farklı, daha yeni, daha genç olana meyletme devri, ona kabul. Ama bir parça durmuş oturmuş, demini, kıdemini almışlara da kulak kabartmak, değer bilmek lazım. Çok azlar çünkü. Bu şarkı da gösteriyor ki Erdal Çelik bugün yerlerine koymaya çalıştığımız nice şarkıcıdan daha şarkıcı, nice müzisyenden daha müzisyen hâlâ. Umarım ve dilerim bir daha arayı bu kadar uzun süre açmaz.

MART 2018

0
Share


(22 Mart 2018 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Daha geçenlerde yazmıştım. Artık kolay kolay ilk dinleyişte bizi etkisi altına alacak, kulağımızda doygunluk yaratacak, tekrar ve daha çok dinleme arzusu uyandıracak yeni ses pek az çıkıyor. Yani aslında yeni ses çok çıkıyor; her gün üçü beşi düşüyor internete. Kimisi ben keşfedene kadar milyon kere milyon dinlenmiş, “fan” kitlesini filan edinmiş oluyor hatta. Gelin görün ki çoğunu sonuna kadar dinleyemeden kapatıyorum. Her amatör kayıttan ve sesten etkilenecek yaşta değilim; ondandır belki. Belki de tahammül gösteremediğim şeyler vardır; bozuk Türkçe, içine kaçmış ses, melodisiz şarkılar gibi. O kadar da ukalalığım olsun.


Ne ki Melek Mosso’nun “Yalnız Gece” videosuna denk geldiğimde bir ergen heyecanı duymadım değil. Ne kadar geniş ve de açık bir ses, kelimeleri nasıl kalbinden çıkara çıkara söylüyor diye diye ne kadar amatör videosu varsa izledim peşi sıra. Sonra baktım, iki-üç “featuring” dışında profesyonel bir solo kaydı yoktu dijital platformlarda. Üç vakte kadar olur, olacaktır, olmalıdır diye temenni ettim. Oldu da nitekim. Melek Mosso’nun ilk teklisi “Kedi”, geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle yayımlandı.


Söz ve müziği Melek Mosso’ya ait şarkının düzenlemesi Cenk Erdoğan tarafından yapılmış. Hem sözleri hem melodisiyle dinleyeni kolayca kavrayacak sıcak bir şarkı “Kedi”. Bu kulvarda türeyen nice yeni şarkıcının melodisi eksik, müzikal kurgusu sallantılı hatta eksik, sözleri ölümüne depresif şarkılarının aksine kanlı canlı bir şarkı. Bir hikâyesi var ve o hikâye Mosso’nun sesinde hayat buluyor, dinleyene geçiyor. Tıpkı botokslu yüzler gibi ifadesiz, seviniyor mu üzülüyor mu, şaşırıyor mu kızıyor mu anlamadığımız, her ruh halinde aynı biçimde şarkı söyleyenlerden değil Melek Mosso. Bu da en büyük artısı oluyor. Mosso vasat bir şarkıyı bile ateşlendirebilecekken zaten ateşli bir şarkıyla etkisini ikiye katlıyor.


Pop kategorisi tamamen düzene uymuş, akıllı uslu, edepli sahtekarlığıyla düğünlere, nişanlara şarkılar üretedursun, “rakıyı döken, ağzını bozan” sevgiliye bir yandan dayılanıp, bir yandan da “beni çok üzüyorsun” diyen bu kadın sahici. Sırf “rakı” kelimesi nedeniyle şarkının radyo ve televizyonlarda yayınlanmayacağını bile bile o kelimeyi değiştirmeyecek kadar da müdanasız.

Daha çok Melek Mosso dinlemek istiyorum. Bir an önce albüm yapsın.

MART 2018

0
Share


(22 Mart 2018 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

‘70’lerde yabancı şarkılara Türkçe söz yazılarak oluşturulmuş parçalar anlamsız bir şekilde “aranjman” diye adlandırıldı ve o tabir bugüne kadar geldi. Türk bestecilerin yeni yeni eserler üretmeye koyulduğu o yıllarda yabancı şarkıları Türkçeye adapte etmek kolaycı bir yoldu belki ama aslında bir o kadar da zordu. Neyse ki muazzam söz yazarlarımız, aranjörlerimiz, şarkıcılarımız vardı. Yeri geldi o “aranjman” diye küçümsediğimiz kimi şarkılar orijinallerinden daha güzel, daha anlamlı ve daha kalıcı oldu. “Kadınım” da bunlardan biriydi.


1973’de Serge Reggiani tarafından seslendirilen, Fransızca sözleri Jean-Loup Dabadie, bestesi Alain Yves Reginald’e ait olan “T'as L'air D'une Chanson”, 1974 yılında Mehmet Teoman’ın yazdığı Türkçe sözlerle Tanju Okan tarafından seslendirildi ve Türk popunun klasiklerinden biri olacak “Kadınım” böyle doğdu. Evet, şarkının Fransızca hali de etkileyici idi ama Türkçe versiyonu kadar değil. Evet, şarkının orijinalinde de Serge Reggiani “Me femme (kadınım)” diyordu ama Tanju Okan gibi değil.


O zamandan bu zamana şarkıyı Teoman, Levent Yüksel, Yaşar ve Mehmet Erdem gibi dört karakteristik ve ne Tanju Okan’a ne de birbirlerine benzeyen ses yeniden seslendirdi. Kıyas kabul etmezdi; kimse Tanju Okan gibi “Kadınım” diyemezdi. Zaten biz de o kıyası yapmadan dinledik bu yeni versiyonları.

Dört X Dört’ün solisti olmasının yanı sıra yaptığı dizi müziklerinden de tanıdığımız Deniz Tuzcuoğlu, 2017’nin hemen başında “Kader İzmir’den Yana” adlı ilk solo teklisiyle çıkmıştı karşımıza. Tuzcuoğlu geçtiğimiz günlerde TMC etiketiyle yayımlanan yeni teklisinde “Kadınım”ı yeniden seslendiriyor.


Şarkının ister istemez daha “rock” sularda yüzen yeni düzenlemesinde Dört X Dört elemanlarının imzası var. “Rock” dediysem aklınıza Teoman’ın düzenlemesine benzer bir düzenleme ve yorum gelmesin. Bu düzenleme ve yorum önceki tüm yeniden seslendirmelerden daha parlak, hatta bazı yerlerde daha agresif. Buna karşın Deniz iyi bir şarkıcı ve nüanslı şarkı söyleme biçimiyle, kimseyi de taklit etmeye çalışmadan, şarkıya yeni bir tat, yeni bir ruh katmayı başarıyor.

Gelgelelim şarkıya başka bir hikâye kazandıran şey sadece yeni düzenleme ve yorum değil. Deniz’in bu şarkıyı çok uzun süre önce kaydettiğini ve epeyce bir zaman şarkının klibinde kim oynamalı, o “kadınım”, sıradan bir klip kızı olmamalı diye titizlendiğini biliyorum. O arayışın nasıl sonuçlandığını ise ben de herkes gibi klip çıkınca gördüm.


Klipte bir klip kızı yok; bir çift var. Oyuncu değiller; rol yapmıyorlar. Gerçek hayatın içinden geçen gerçek hikâyelerini anlatıyorlar. Halen hastanede yatan ve kalp nakli bekleyen, ulusal organ nakli listesinin en üst ve acil sıralamasında olan Beyhan Tekün ve ona bir bebek gibi bakan eşi Cemal Tekün… Onların uzun yıllara dayanan aşk, dostluk, yoldaşlık hikâyesi. Bir taraftan gözlerinizi doldururken, bir taraftan da organ naklinin önemine ve hayatiyetine de dikkat çeken klip, böylece şarkıyı da bambaşka bir yere taşıyor. Kalbe başka türlü dokunuyor.


Başta Deniz Tuzcuoğlu olmak üzere, bu işte emeği geçen, imzası olan herkesi tebrik etmek lazım. Kulağa çok romantik gelebilir ama şarkılar bazen gerçekten hayat kurtarır. Umarım ve dilerim ki bu şarkı ve klip Beyhan Hanım’ın ve onun gibi organ nakli bekleyen nicelerinin umudunu güçlendirir, hiç ölmeyecekmiş gibi, hayata ne kadar ince ipliklerle bağlı olduğumuzu unutarak, kendimizden başka kimseyi umursamadan yaşayıp duran biz fanilere de okkalı bir tokat olur. Umarım ve dilerim ki bu şarkı ve klip nice hayatın kurtulmasına vesile olur.

MART 2018

0
Share

FİZY İSTANBUL MÜZİK HAFTASI 
(18-23 EYLÜL 2018 ZORLU PERFORMANS SANATLARI MERKEZİ)


Müzik dünyası yeni bir festivale daha kavuştu. Ama bu festival diğerlerinden bir hayli farklı. Zira cazı, klasiği bir kenara koyarsak, popüler müzik festivali deyince akla açık alanlar, çadırlar, sırt çantaları filan geliyor ister istemez. Bir de “rock” müzik tabii doğal olarak. Ben hiç Türk sanat müziği festival yapıldığını görmedim, duymadım mesela. Keza arabesk… Ve dahi pop müzik festivali yapıldığı da görülmüş şey değildir memlekette.


Eskiden bir festival modası vardı ama o başkaydı. Karpuz festivalinden kiraz festivaline o beldenin nesi meşhursa onun festivali yapılır, festival kaç gün sürerse her gece bir başka şarkıcı sahneye çıkardı. Alaturkacılar, popçular, türkücüler filan karışık. O zamanlar “rock”ın esamisi okunmazdı tabii. Özellikle Çeşme, Kuşadası ve Marmaris festivalleri döneme damgasını vurmuştu ama onlar da sayılmaz. Onlar başka bir kafaydı zira.

Neyse şimdi yurdun festival tarihini anlatacak değilim. Bugüne bakalım. İlk cümlede verdiğim haberi ballandırayım biraz.


Fizy İstanbul Müzik Haftası etkinliğin tam adı. Adı üzerinde bir hafta sürüyor ve Zorlu Performans Sanatları Merkezinin türlü çeşitli salonlarında gerçekleştiriliyor. Bahis konusu merkezde çadır kurabilecek, hatta at koşturulabilecek kadar geniş alanlar var ama gerek yok. Zira evinizden kalkıp metroyla filan kolayca gelebildiğiniz için yatıya kalmak ihtiyacı hasıl olmuyor. Ayağınız bırakın çayırı, çimeni, tozu, toprağı, granitten gayrısına da değmiyor. Bunlar birer lüks mü? Vallahi araziye, toza toprağa, sırt çantasına filan yirmili otuzlu yaşlarında ziyadesiyle doymuş biri olarak benim için lüks. Tabii herkesin nereden baktığına bağlı ama zaten bu festivali diğerlerinden ayıran sadece konfor meselesi değil. Ne peki?


Bir kere programda müziğin sadece “rock” kanadına değil, pop kanadına da yer verilmiş. Bu bir ilk. Yani Selda Bağcan, Şebnem Ferah, Athena, Teoman, mor ve ötesi gibi festival kamberlerinin arasına Kenan Doğulu, Edis, Simge, Ece Seçkin gibi pop yıldızları serpiştirilmiş. Oran eşit değil belki ama olsun.  Fizy gibi müziğin her çeşidini barındırıp müzik dinleyicisinin her kesimini hedef kitle kabul eden bir platform sadece “rock” müzik festivali yapmamalıydı zaten.


Bunu yıllardır yazar, çizer, iddia ederim ki dinleyicisinden sponsoruna, müzik yazarından radyocusuna herkesin bu ülkede yapılan müziğin her türüyle barışması şart. Türkiye’de müzik sektörü ancak o zaman rönesansını yaşayabilecek. Önyargılar, kategorize etmeler, ötekileştirmeler, iteklemeler bittiği zaman… Kimse kimsenin ne dinleyeceğine karar verme yetkisini kendinde görmediği zaman. Seçme hakkı ve sevme hakkına saygı duymayı öğrendiğimiz zaman.


Bir Emel Sayın konseri neden olmasındı mesela bu haftada? Ya da bir Kibariye?.. Koliva, Kardeş Türküler, Suzan Kardeş?.. Zamanla oralara da geliriz umarım. Şimdilik popçuların varlığı bile az şey değil. En azından ufaktan bir seçme hakkımız doğmuş.


İkinci mesele programa dâhil edilen paneller. Evet, müziğin çeşitli boyutlarıyla tartışıldığı paneller, masaya yatırıldığı konferanslar, söyleşiler filan yapılıyor zaman zaman. İKSV’de vardı bir ara. Benzer şekilde kimi akademik etkinliklere de rastlıyorum bazen, özellikle üniversitelerde. Ama dört gün boyunca ardı ardına toplam on üç oturumluk bir paneller serisinin yapıldığına ilk kez şahit oluyorum. Çok iyi seçilmiş konular, yer yer nokta atışıyla seçilememiş olsa da alanında yetkin konuklar bir yana organizasyonun hem teknik hem de idari anlamda akıcılığı ve aksaksızlığı alkışa değerdi. 


İşin paneller kısmı bulunmaz Hint kumaşıydı benim için ve bendeniz naçizane bir talebe disipliniyle her gün iştirak etmeye çalıştım efenim. Ne var ki kendi kendime azmettiğimle kaldım. Çünkü geleneksel medyanın müzik köşelerini ellerinde tutan kıdemli müzik yazarlarından, sosyal medyanın kendini müzikle ilgili her konuda ahkam kesmeye adamış yeni yetmelerinden, müziği meslek olarak icra eden müzisyen tayfasından kimselere rastlamadım panelleri izlemeye gelenler arasında. 


Bunların dışındaki seyirci katılımı zaten azdı çünkü konular doğal olarak spesifikti ve bu bir ilgi alanı ve merak meselesiydi. Bir de hafta içi günlerde mesai saatlerindeydi paneller. Ama konuşmacı olarak işli güçlü adamların/kadınların, pazarlama müdürleri, direktörler, yayın yönetmenlerinin filan vakit ayırıp, hazırlanıp gelmeleri Fizy’nin, PSM’nin ve Mediacat’in ayrı ayrı marka değerleri ve saygınlıklarıyla doğru orantılı bir ciddiyetin göstergesiydi şüphesiz.


Ben kendi adıma çok şey öğrendim, ufkumu ve görüşümü açacak konuşmalar dinledim, düşündüm, kafa yordum ve bu beni mutlu etti. Yukarıda bir cümlede de bahsini geçirdiğim gibi, kimi konular için seçilen konuşmacılar en doğru isimler değildi belki ya da kimi konuların ucu fazlaca açıktı, verilen sürede toparlanmaları zordu. Ama bunlar ilk tecrübe için göz ardı edilebilecek kusurlardı.


Konserlerin tümünü takip etmek tabii ki mümkün değildi. Hem eni konu mesai harcamak icap ederdi hem de aynı anda üçe beşe bölünmek. Ben kendi adıma fırsat bulduğum zamanları değerlendirdim. Perşembe gecesi aynı anda Ortaçgil’in konser verdiği salonun kapısının önünden geçerken kafam o tarafa dönük kaldı ama ayaklarım beni Kalben konserine götürdü. 


Cuma gecesi Selda’yı izledik. O bittiğinde başka bir salonda devam eden Tuna Kiremitçi konserine iki-üç şarkılığına da olsa takılıp sonrasında yine salon değiştirip ucundan Athena izledik. Son gün ise önce Simge’yi, ardından Edis’i izleyebildim. Daha fazlasına ne zamanım ne de (salonların bütün konforuna rağmen) ayakta dikilme mecalim yeterli değildi. Yoksa gönül daha fazlasını da görmek isterdi.


Ama bu kadarcığı bile bir fikir edinmeme yetti. Bir kere konserlerde gördüğüm seyirci kalabalığı çok sevindiriciydi. Hatta benim gidemediğim cumartesi günü biletlerin tamamen tükendiğini öğrendim sonra. Henüz sezonun tam başlamadığı bir zamanda, bir geçiş döneminde ve de ekonomik bir krizin içinde olmamıza rağmen insanlar müziğe ve eğlenceye akın akın gelebilmişlerdi demek. 


Yaz aylarında sosyal medya vasıtasıyla takip ettiğim festivallerin, konserlerin doluluk oranları ve dahi bizim müzikale gittiğimiz şehirlerde gösterilen ilgiyi de üzerine koyduğum zaman şu sonuca varabilirdim: Kriz ve baskı dönemlerinde insanlar daha çok müziğe, sanata sarılıyor, müzik ve sanat üzerinden sosyalleşmeye, ortak duyarlılıklarla bir araya gelmeye daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı. Tarih bunu zaten söylüyordu da bir kere de gözümle görmüş oldum.


İşin konserler kısmının da (en azından gördüğüm kadarıyla) tıkır tıkır işlediğini söyleyebilirim. Hiçbir kargaşa, karışıklık ve hataya şahit olmadım. Teknik olarak zaten her şey çok iyiydi. İstanbul’da aynı anda bu kadar çok sayıda konseri taşıyabilecek başka kapalı mekân da yok zaten. Bununla birlikte mevcut salonların hepsinde ışık, ses ekipmanları oturma ya da ayakta durma düzenleri, sahne tasarımları, konumlandırmaları gibi teknik konular ziyadesiyle tatmin edici. Konser çıkışında kulaklarınız şişmiyor, beyniniz zonklamıyor. Kimse size zorla içki satmaya çalışmıyor ama almak isterseniz de her yerde elinizin altında. Kalabalıktan bunaldığınızda çıkıp nefes alabileceğiniz alanlar fazlasıyla var.


Festival haftası içinde bir de ödül töreni vardı. Fizy Müzik Ödülleri töreni. Gayet minimalist, az kategorili, kısa bir sürede başlayıp biten bir ödül töreniydi bu. Bir son dakika kararıyla kendimizi törende bulduk Çarşamba gecesi.


Tabii memleketteki her ödül töreni gibi dağıtılan ödüller tartışmaya açıktı. Söylendiğine göre Fizy platformundaki dinlenme ve izlenmelerle belirlenmişti ödül sahipleri. Yani bir jüri ya da oylama yoktu. Televizyon tabiriyle “reyting” birincileri belirlenmişti bir nevi. İyi hoş ama akademik bir jürinin belirli kriterlere göre seçim yapmadığı bir ortamda birinci gelenlere “en iyi” demek doğru muydu? “En iyi” demek en çok izlenen, en çok dinlenen demek miydi? Peki tüm zamanların en iyi grubu kategorisindeki birinci nasıl belirlenmişti bu durumda? MFÖ’yü kim seçmişti?


Bunun yerine Fizy platformunda yılın en çok izlenen kadın / erkek şarkıcıları, şarkıları, albümleri, en çok izlenen klipleri filan ödül alsa ve böyle anons edilse, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, MFÖ gibi isimlere Fizy Onur Ödülü filan gibi ödüller verilse kuşkusuz çok daha inandırıcı ve şık olurdu.

Kısa ama gösterişli ödül töreninde ödül alanların büyük kısmı yoktu. Hatta Mazhar Alanson ödül konuşmasında katılmayanlara dokundurmadan edemedi. Bu törenin ödül alan herkesin gelebileceği bir tarihe denk getirilmesi imkânsız mıydı onu bilemem ama ilk tören için talihsiz oldu bu durum.


Günahıyla sevabıyla ilk Fizy İstanbul Müzik Haftası böylece geldi geçti. Fizy, Zorlu PSM, Atlantis Yapım,  SM Production ve Mediacat’e bir müziksever ve de müzik yazarı olarak teşekkür etmek boynumun borcu.


Şimdi sırada ay sonunda başlayacak olan Ada Müzik etkinliği Burada Müzik Var’da sıra. Moda Kayıkhane’de gerçekleştirilecek etkinlik kapsamında da bir dolu konser var bizi bekleyen. Üstelik orada da çadır kurmaya gerek yok.

Böylesi etkinlikler, festivaller, konserler ne kadar çok olursa o kadar iyi. Hele ki böyle sponsorlu olursa hem etkinliğin kalitesi hem de müzisyenlerin maddi manevi konforu açısından çok çok daha iyi. Bize düşen de gitmek, takip etmek, tadını çıkarmak.


EYLÜL 2018
0
Share

HAVAİ FİŞEKLER


(19 Mart 2018 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

2008’de yayımlanan ilk albümü “Hayvanlar”la tanımıştık Yasemin Mori’yi. Dönemin müzikal çizgisi içerisinde fişek gibiydi, bambaşkaydı, yepyeniydi ve alternatifin bugünkü kadar kıymete binmediği o günlerde beklenmedik bir biçimde ilgi görmeyi de başarmıştı.

İkinci albümü “Deli Bando” daha karanlık, daha içe kapanık, üçüncü albümü “Finnari Kakaraska” ise daha yorucuydu.


Yasemin Mori’nin dört yıl aradan sonra yayımladığı yeni albümü “Estrella”, geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle yayımlandı. Mori bu kez ilk albümündeki parlak ve göz alıcı çizgisine geri dönmüş gibi görünüyor.

Aslında şarkı yazma biçimi başından beri hep aynı. Sözün müziğe çoğu kez çelme taktığı, müziğin sözün peşinden koştuğu engebeli alanda serbest çağrışımların, metaforların, göndermelerin havada uçuştuğu sözler, sürekli virajlı bir yoldan ilerleyen, ani değişim, dönüşümleri, deli trafikleriyle dinleyici yer yer sersem eden melodik yapılar… Bu anlamda da işlenmesi, aranje edilmesi zor şarkılar. Altından doğru bir biçimde kalkıldığında tadından yenmez ama aksi durumda dinleyeni fena halde zorlar hatta tuş eder.


Bu işin bir tarafı. Öte tarafında da ilk albümünden sonra Mori’nin şarkı söyleme biçimine hâkim olan burnu tıkanıklık hali var ki beni şahsen bir dinleyici olarak en çok zorlayan o olmuştu son iki albümde. Nefessiz kalıyordum dinlerken.


İşte bu yeni albümde bu iki handikabı da bir şekilde aşmış bir Yasemin Mori var. Bazıları bunu ana akıma göz kırpmakla açıklamış ama bu izah çok eksik ve haksız kalır. Ana akımda Mori kafasında şarkı yazacak kaç babayiğit çıktı ki bugüne dek ki Mori’yi oraya konumlandıralım? Konu albümün tüm düzenlemelerini yapan ve hep pop işlerinden bildiğimiz Gürsel Çelik’se şayet, bence Çelik bu albümde pop klişelerine mecbur kalmamanın özgürlüğünü yaşamış şöyle doya. Öyle ki Mori ve aranjörlüğün yanı sıra bazı bestelere de Mori’yle birlikte imza atan Gürsel Çelik birlikte havai fişekler patlatıyorlar bu albümde.

Yasemin Mori’nin şarkı söyleme tekniğinde de gözle görülür (ya da kulakla duyulur) bir farklılık var ki yukarıda bahsettiğim o sorun ortadan kalkmış gibi. 


Son dönemin gözde “rap” yıldızlarından Eypio’nun da eşlik ettiği “Estirelim mi?”, hemen ardından gelen “Çıngıraklı Dilber” ve özellikle de “Konyak” albümdeki favorilerim oldu ilk dinleyişte. “Konyak”ta da Cem Yılmaz eşlik etmiş Yasemin Mori’ye ama bana kalırsa şarkı zaten yeterince karizmatik; Cem Yılmaz olmasa da fark etmezmiş. “Tuzlu Su” da bu saydıklarımdan aşağı kalmıyor bu arada.


Her şeyden önce albümün bir bütünlüğü, kendine ait bir dünyası var. O dünyaya girersiniz, giremezsiniz, içinde kalmak istersiniz, istemezsiniz o ayrı mesele. Ama özgün ve kişilikli, çok renkli ve çok sesli. Bu da bu zamanda hiç az şey değil.

İçeriği kadar güzel ve bütünlüklü bir kapak ve kartonet tasarımı ile satışa sunulan “Estrella” ile Yasemin Mori 2018 yılından ses veriyor. Sevenler ya da henüz hiç dinlemeyip keşfetmek isteyenler için bundan iyisi can sağlığı.



ŞUBAT 2018
0
Share

ARİ ŞARKILARINI SÖYLÜYOR


(12 Mart 2018 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Duman dağılmadı, söylentilerin aksine dağılmaya niyetli de görünmüyor ama grup üyeleri gruptan bağımsız da müzik yapabilme haklarını kullanıyor bir bir. 2015’de piyasaya çıkan Kaan Tangöze solo albümü epey ses getirmişti. O zamandan bu zamana yeni bir Duman albümü düşmedi raflara ama geçtiğimiz günlerde bu defa grubun bas gitaristi Ari Barokas solo albümüyle çıktı karşımıza.


Bir grup hele ki popüler de bir grupsa ister istemez kendi tavrı ve tarzı içinde dolanıp durmaya başlıyor bir yerden sonra. İstese de beklentilerin çok dışına çıkamıyor. Oysa solo albümler grup elemanlarına bu özgürlük alanını yaratıyor. Daha kolay risk alınabiliyor belki de. Nitekim tıpkı Kaan Tangöze gibi Ari Barokas da Duman müziğinin dışında bir yerlerde seyrediyor bu ilk solo albümünde.

Bu fark beste ve şarkı sözlerinden ziyade müzikal biçim ve icrada gösteriyor kendini. Bu albümdeki (“Yaşıyorum Sil Baştan” gibi) kimi şarkılar herhangi bir Duman albümünde de yer alabilirdi belki ama bu şekilde yer almazdı, orası kesin.


Garaj etiketiyle yayımlanan albüm “Lafıma Gücenme” adını taşıyor. 10 şarkıdan oluşan albümde tüm söz ve müzikler Ari Barokas tarafından yazılmış. Kayıtlar canlı olarak yapılmış ve Barokas’a stüdyoda Utku İnan, Ekin Bilgin ve (Duman’ın davulcusu) Mehmet Demirdelen’le birlikte vokalde Gülin Kılıçay ile Dilara Sakpınar eşlik etmiş.


Gayet zeki ve yetkin bir kalemin elinden çıktığını her söz ve müzik cümlesinde hissettiğiniz, çok sağlam teknik kurguları olan ve dahası belirgin bir müzikal tavrın ve bir dünya görüşünün etrafında biçimlenmiş şarkılarla dolu bir albüm bu. Belki ’60 sonları, ’70 başları, belki bazı bazı daha da önceleri… Melodik, sade, bir bakıma naif ama bir o kadar da dinleyene dünyayı değiştirebileceğine inandıracak kadar güçlü şarkılar vardı hani o zamanlar… Barokas’ın müziği tam da oralardan bir yerlerden ses veriyor. Belki müzikal biçem olarak bugüne ait değil ama bir yandan da bugünlerin elektronik gürültüsü, dijital sıkıştırılmışlığı, “indie” şemsiyesi altındaki melodi fukaralığı ve benzerleri içerisinde dinlemeye hasret kaldığımız türden. 


Şarkı sözleri ise gerçeklikle bağlarını koparmamış, yaşadığı ülkede ne olup bittiğinin farkında ve idrakinde olan herkes için, albümden alıntıyla, “salak” olmayan herkes için tam da bugünlere dair şeyler söylüyor. Kimi zaman gayet açık ve net (“Salaksın”, “Gavurlar” ve “Nafile”de olduğu gibi), kimi zamansa dili, duyarlılığı ve anlattığı hikâyeler ile…


Belki yeni bir Duman albümü özleyenler, bu albümü onun yerine koyamayacaklar ama bu albümü bir Duman albümü ile kıyaslamak da, Kaan Tangöze’nin solo albümüyle kıyaslamak da anlamsız. Onun yerine yıllardır aynı grubun müziğini üreten iki müzisyenin farklı kimyalarına şahit olmanın heyecan vericiliğine teslim olmak lazım. Daha önce sesini duymadığımız Barokas’ı bu albümde şarkı söylerken dinlemek ve “Yahu şarkıcı olarak da hiç fena değilmiş” demek bile tek başına bir macera olabilir tadını çıkarmak isteyenler için.   
İki solo albümün çok benzer iki albüm kartonet dokusunda buluşmaları ise bilinçli bir tercih de olabilir, bir tasarımcı cilvesi ya da bir tesadüf de, orasını bilemem.

Daha Mart ayındayız ama yılın en iyi albümlerinden birini şimdiden elimize aldığımız rahatlıkla söylenebilir.



MART 2018
0
Share
GENÇ KUŞAKTAN KARADENİZ MÜZİĞİ


(5 Mart 2018 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Son 25 yıldır, Karadeniz müziğinin önce sessiz sedasız, sonra gözle görülür bir biçimde yükselişine ve müzik sektöründe hatırı sayılır bir pazar payı sahibi oluşuna şahit olduk. Bu türün ciddi bir alıcısı, takipçisi var ve haliyle kendi starlarını da çoktan yaratmış durumda. Enteresan bir biçimde, Karadeniz müziği denilince akla gelen müzikal kalıpların kısıtlı ve hatta yer yer tekdüze olması, türün içerisinden sayısız çeşitlemelerin türetilmesine mâni olmadı yıllardır. Öyle ki bu türün izleğinde klişelere tapan pop müzikten çok daha yaratıcı işlerin ortaya çıkarıldığı bir gerçek. Bundandır ki Karadeniz müziği yapan müzisyenlerin büyük kısmı alternatif kulvarda kabul görüyor.


İlhan Gülten, Caner Parlağı, Mehmet Erkan, Metin Eren Başural, Yasin Yiğit ve Mehmet Barış Başural’dan kurulu Koliva (ben grubun resmi Facebook hesabının yalancısıyım; yoksa albüm kapağında beş kişiler), türün kalabalığı içerisinde nispeten genç kuşaktan bir grup. 2014’de ilk albümü “Yüksek Dağlara Doğru” ile adını duyuran Koliva’nın ikinci albümü “Nafile”, 2017’nin son günlerinde Kalan Müzik etiketiyle raflarda yerini aldı.


Albümün kapanışında “Sen Gozumda Yaş İdun”, daha önce Kazım Koyuncu tarafından da seslendirilmiş “Moxtu Kocelawedu” ve “Melyatişa Cevulur” türkülerinden oluşan bir “Tulum Potburi” var. Daha önce tekli olarak yayımlanmış “Hayde” (bildiğimiz “Hayde Gidelum Hayde” türküsü değil) ise albümün diğer anonim türküsü. Artık neredeyse anonimleşmiş Erkan Ocaklı türküsü “Ula Ula Niyazi” yine grubun solisti İlhan Gülten’in yazdığı bir kıta ilave ile anonim bir başka türkü “Düğün” ve anonim sözlerin Onur Atmaca tarafından bestelenmesiyle oluşturulmuş “Zannetma Evlenmişim” türün otantik tarafından el alan parçalar.

Bir Faruk Yılmaz bestesi olan ve daha önce Kardeş Türküler tarafından da seslendirilen “Güldaniyem” ise albümün sürprizi çünkü aslında Trakya türküleri formunda ve ritminde yazılmış olan bu türkü bu albümde Karadeniz formuna evrilmiş. 


Bunlar dışında kalan 8 şarkı, genç kuşak Karadeniz müzisyenleri tarafından yazılmış yeni şarkılar. Grup üyelerinin yazdığı şarkılar da var, Furkan Ayaz, Erol Şahin, Ümit Karabiber, Eren Can Maşalacı gibi grup dışından isimler de.


Yani aslında albümün repertuarı, benzer türde albümlerin çizgisinde bir seyir izliyor. Biraz anonim, biraz derleme, biraz da türkü formunda beste… Ancak seçilen şarkılar kadar düzenlemeler ve icralar da grubun kendi kimliğinin ayırt edilebilir olmasına katkı sağlıyor. Karadeniz müziği yapıyorum diye sırtını tamamen kemençeye ya da tuluma dayamıyor mesela Koliva. Solistin şivesi abartılı ve zorlama değil. Ritim kompozisyonları ve enstrüman kullanımı bu tür müziğe çok yakın olmayan kulakları dahi yakalayabilecek sadelikte. Hatta “Nafile” ve “Mahşer” gibi kimi şarkılarda yer yer pop tınladığı bile söylenebilir.

Bütünüyle eli yüzü düzgün, tertemiz, derli toplu bir albüm bu. Koliva müziğini sevenlerin sevmeye devam etmesi, Koliva’yı tanımayanların ise keşfetmesi için güzel bir vesile olacak, grubun kariyerinde bir adım daha ileri gitmesini sağlayacak bir albüm. 

MART 2018  
0
Share
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

Hakkımda


Photo Profile

Yavuz Hakan Tok
Müzik Yazarı / Eleştirmen / Arşivci

2001 yılında Bir Zamanlar adlı internet sitesinde müzik yazıları yazmaya başladı. Yanı sıra yazıları, Zip İstanbul, Koara, İkinci Kanal, Caretta, Mezun Life, Popüler Tarih dergilerinde, Bugün gazetesi ve Milliyet gazetesinde yayımlandı.

Daha Fazla



Takip Et

  • Instagram
  • YouTube
  • Twitter
  • Facebook

Bu Hafta Çok Okunanlar

  • Sezen Aksu Meselesi
    Bugünlerde sinirlerimiz çok bozuk. Haksız da sayılmayız. Evinize hırsız girse, bir de suçüstü yakalandığı halde evden çıkmamak, çalmaya dev...
  • Çeşitli Sanatçılar - "Kayahan'ın En İyileri 1"
    “YOLU SEVGİDEN GEÇEN” ŞARKILAR (1. BÖLÜM)  NTV’de yayınlanan Söz ve Müzik belgeselinin Kayahan özel bölümü için kolları sıvadığımızda 2014...
  • Prestij Müzik'in Film Gibi Hikâyesi
    (Milliyet Sanat dergisi Şubat 2023 sayısında ve 5 Şubat 2023 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.)    1997 yılında bir vesileyle Pre...
  • Eurovision 2012 Günlüğü 14
    BÜYÜK FİNAL... ŞİMDİ! Saat sabaha karşı beşe gelmek üzere. Biz oteldeki odamızdayız ve kulaklarımızda Eurovision şarkıları çınlıyor. Hayır...
  • Ne Kadarı Fatih, Ne Kadarı Mabel?
    MABEL MATİZ - "FATİH"  “Yahu bu ne? Bu zamanda 25 şarkılık albüm mü olur? Kim dinleyecek bunu?” “Şarkıların hepsi birbirine benz...

Arşivden

  • Suna Yıldızoğlu Röportajı
    Yabancı Gelin Sonia, Türkiye'de nasıl ünlü bir sinema oyuncusu ve şarkıcı oldu?.. Yetmişlerde ona kim, neden açık çek verdi? Dillere...
  • Prestij Müzik'in Film Gibi Hikâyesi
    (Milliyet Sanat dergisi Şubat 2023 sayısında ve 5 Şubat 2023 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.)    1997 yılında bir vesileyle Pre...
  • Ne Kadarı Fatih, Ne Kadarı Mabel?
    MABEL MATİZ - "FATİH"  “Yahu bu ne? Bu zamanda 25 şarkılık albüm mü olur? Kim dinleyecek bunu?” “Şarkıların hepsi birbirine benz...
  • İzlediklerim Ocak 2012
    ENBE ORKESTRASI - "SENDEN KIYMETLİ Mİ?" Bütün tartışmalara, eleştirilere rağmen popüler müzik piyasasında ENBE damgası vurulmuş ...
  • Oya Bora Röportajı
    "Hani Peter Pan masalı gibi bir hayal dünyası vardır ya; orada kötülük yoktur, orada ihanet yoktur, orada acı çekilmez. Bizim şarkılar...
Copyright © 2019 Yeter ki Müzik Olsun

Created with by Beauty Templates | Distributed by Gooyaabi Templates