(24 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com'da yayımlanmıştır.)
İlk albümü “Uzak Yollar”, 2014 yılında yayımlanmıştı. Aynı yılın sonlarına doğru bu defa “Tersine” adlı sinema filminin jenerik şarkısıyla çıktı karşımıza. Ve Merve Çaloğlu’nun yeni teklisi “Aşk Benim İşim”, geçtiğimiz günlerde 3 Adım Müzik etiketiyle yayımlandı.
CD’yi bir anda görünce Merve’ye “Aaa CD de mi bastınız?” diye sordum gayriihtiyari. Dijital teklilere ve hatta albümlere ben de alışmaya başladım galiba yavaş yavaş ki bir teklinin CD baskısını görmek şaşırtıcı geldi. Yine de arşivleme meraklısıysanız CD candır tabii, o ayrı.
Şarkıya gelince… Söz ve müziği Merve Çaloğlu’na ait “Aşk Benim İşim”, güncel Türkçe pop piyasasının tam da aradığı türden bir şarkı denilebilir. Tabii müzikal geçmişi ve birikimi nedeniyle Merve, anlam bütünlüğü olmayan ve imlası bozuk şarkı sözleri yazamıyor ki bu kulvarda bu bir dezavantaj. Aynı şekilde çok da düzgün şarkı söylüyor, özellikle de diksiyon ve artikülasyon bakımından ki bu da başka bir dezavantaj çünkü deforme vokal makbul biliyorsunuz. Hatta Naim Dilmener, kimi kırk yıllık şarkıcılarımızın bile bu sebeple vokal tekniklerini bilerek deforme ettiklerini iddia ediyor. Gözümle görmesem de kulağımla duyuyorum ve zaman zaman ben de bu iddianın doğruluk payından endişe ediyorum.
Evet “giderli” bir şarkı, evet hareketli ve hafif de seksi bir klip… Yani ne isteniyorsa o. Ya da ne isteniyorsa onun doğru düzgün yapılmış hali. Eminim ki bu tekli tanınırlık ve bilinirlik açısından Merve Çaloğlu’nun kariyer çizgisinde çok doğru bir yerde duracaktır.
Şarkının düzenlemesini İzmirli genç bir müzisyen olan Gökhan Holat’ın yaptığını da unutmadan ilave edeyim.
(24 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com'da yayımlanmıştır.)
Merve Deniz, 8 yaşından bu yana devam eden müzik macerasına konservatuar müzikal bölümü eğitimini, müzikal oyunculuğunu, sayısız sahne performansını, caz vokal eğitimini ve vokalistlik deneyimini sığdırmış. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlanan ilk teklisi için de vokalistliğini yaptığı Emre Aydın’dan destek almış.
Bestesi Kyriakos Papadopoulos’a ait bir Yunan şarkısını Emre Aydın’la birlikte yazdığı Türkçe sözlerle seslendiriyor bu ilk teklisinde Merve Deniz. Şarkının adı “Dönsün Dünya”. Elektro gitarlarla “pop-rock” bir hava da verilmiş, oryantal bir şarkı “Dönsün Dünya”. Hani aslında Gripin ya da Zakkum söylese yadırgamayacağımız türden. Zaten şarkının “sen doldur kadehleri durma” diyen çakırkeyif sözleri de bu minvalde.
Bu bakımdan ticari açıdan avantaj taşıyan şarkı, Merve Deniz’in şarkıcılık ve vokal performansı için doğru şarkı olmamış gibi. Zira Deniz’in Youtube’da başka bir dolu kaydını izledim ve gördüm ki özellikle İngilizce sözlü şarkılardaki tekniğinin bu şarkıyla ilgisi yok. Sanki o da yadırgamış şarkıyı ve içine girememiş. Zira “öleceksek şimdi burada ölürüz aldırma,” derken hiç mi hiç o canı yanmışlığı, acı çekmişliği ve boş vermişliği hisset(tir)miyor. Şarkıyı sadece sesini vermekle yetinmiş adeta. Klipteki yersiz komiklik çabasının ise “şarkı sözlerinde anlatılanlara rağmen hayatta hep gülmeliyiz” gibi grotesk bir alt metni mi var yoksa ben mi yanlış anladım onu da bilmiyorum.
(24 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)
Çocuk yaşlarından itibaren müzik eğitimi almaya başlayan Cenk Taşdemir, Berklee Collage of Music’de caz vokal eğitimini tamamladıktan sonra hayallerini gerçekleştirmek için çalışmalara başlamış ve yolu İskender Paydaş’la kesişmiş. Cenk Taşdemir’in söz ve müziği kendisine ait “Söndür” adlı şarkısının yer aldığı tekli geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı.
Teklide şarkının üç farklı versiyonu var. Klip de çekilen ilk versiyon İskender Paydaş tarafından yapılmış. Yanı sıra Dj Oğuz Saraç’ın “Remix” versiyonu ve bir de akustik versiyon var.
“Söndür” batı armonisine sahip, içinde alaturka öğeler barındırmayan bir pop şarkısı. Bundan mıdır, yoksa bir dönem yurt dışında yaşaması ve İngilizce şarkı söylemesinden midir bilinmez, Cenk Taşdemir’in yer yer ufak tefek (özellikle sesli harflerde) Türkçe diksiyon sorunları var. Bununla beraber, bu şarkı ve klip her ne kadar onu dans edip şarkı söyleyen yeni nesil erkek popçu kategorisine konumlandıracaksa da, aslında kendine has ses rengi ve sesini kullanma biçimi zamanla ayırt edici bir nitelik ve önemli bir avantaj olabilir Cenk için. Mesela Justin Timbarlake ya da Robbie Williams’ın yaptığı türden bir pop-caz şarkısı ile çok parlak bir sonuç çıkabilir ortaya. Nitekim “Söndür”ün bir tek piyano eşliğinde kaydedilmiş akustik versiyonunda bunun ipuçları fark edilebiliyor.
Güzel bir kartonet ve klip çalışmasıyla görsel yönden de doğru desteklenen bu şarkı, pop müzikte artık daha genç isimlerin bayrağı devralmasını nicedir bekleyenler için umut verici olabilir.
(24 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com'da yayımlanmıştır.)
Hem görsel hem de müzikal anlamda “başka” bir Soner Arıca var karşımızda. 2015’in son günü Arıca Müzik etiketiyle yayımlanan yeni şarkısı “Saklı”, Soner Arıca kariyerinin en radikal değişimini de beraberinde getirmiş olabilir.
Şarkının söz ve müziği Soner Arıca’ya ait, düzenlemeyi ise Enver Günen yapmış. Adını aranjör olarak ilk kez Hande Yener’in 2011 çıkışlı “Teşekkürler” adlı albümünde gördüğümüz Enver Günen, sonrasında Ziynet Sali, İrfan Özata, Elif Kaya, Demet Akalın gibi isimlerin albümlerinde yer almıştı. Soner Arıca ile Enver Günen “Saklı”da çok doğru bir kimya yakalamışlar ve ortaya tertemiz bir iş çıkmış.
Teklide şarkının iki farklı versiyonu daha var. Enver Günen düzenlemesinde şarkıyı daha dominant ve sert bir yorumla seslendiren Soner Arıca, düzenlemesi Sezgin Gezgin tarafından yapılan ikinci versiyonda alışageldiğimiz romantik Soner Arıca olarak çıkıyor yine karşımıza. Zaten düzenleme de o minvalde. Üçüncü versiyon ise bir tek gitar eşliğinde çalınıp söylenmiş, adı üzerinde, “Homemade Version”. Ben galiba en çok ilk versiyonu ve “yeni” Soner Arıca’yı sevdim. Onu da söylemeden geçemeyeceğim.
(23 Şubat 2016 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)
İlk albümünü 2011 yılında piyasaya çıkarmıştı ve sadece Ravi adını kullanmıştı o günlerde. Oysa biz onu “Eksik” gibi “Kalp Kırılsa da Sever” gibi “hit” şarkıların bestecisi Ravi İncigöz olarak tanıyorduk. İyi bir albümdü ama sanırım albümün kendisinden azade bir takım problemlerden dolayı üzerine fazla oynanmadı. 2014 yılında “Şeker” adlı şarkısıyla ve Mustafa Ceceli’nin düet desteğiyle karşımıza çıkan Ravi İncigöz, geçtiğimiz günlerde ikinci albümünü DMC etiketiyle yayımladı.
Albümde yedi şarkı ve iki farklı versiyon var. Bu yedi şarkının biri daha önce tekli olarak yayımlanan “Şeker”, ikisi ise ilk albümde de yer alan şarkılar. Yani toplamda dört yeni şarkı var bu albümde. Bu da bugünün müzik piyasası için makul bir sayı.
İlk albümün en iyi şarkılarından biri olan “Bugün”, bu albümde Febyo Taşel tarafından yapılmış yeni düzenlemesiyle çıkış şarkısı olmuş. İyi de olmuş. İlk versiyonu daha akustikti ve hiç de fena değildi ama bu düzenleme şarkıyı daha kolay algılanabilir kılmış.
İlk albümden bu albüme transfer olan diğer şarkı ise “Acı Aşk”. Bu şarkının sözlerinde kısmen değişiklik yapmış Ravi İncigöz ve hem Febyo Taşel’in yeni düzenlemesiyle, hem de Soner Türksoy’un “House Versiyon”uyla bu albüme dâhil etmiş. Albümlerdeki çok şarkının heba olduğu, kısa sürede “eski” kabul edilip gündemden düştüğü bir zamanda aynı şarkıları 5 yıl sonra yeniden söylemek tuhaf olmasa gerek artık. Hele ki şarkılar daha fazla ilgiyi hak ediyorsa.
Sözleri Ravi İncigöz ve Cüneyt Tek’e, bestesi Ferdi Karameşe’ye ait “Şeker” de hem daha önce yayımlanan “Feat. Mustafa Ceceli” tekli versiyonu, hem de “Remix” versiyonu ile yer alıyor albümde.
Gelelim yeni şarkılara…
Söz ve müzikleri Ravi İncigöz’e ait dört şarkının dördü de hem söz hem de melodik yapı olarak güçlü pop şarkıları. Daha ilk dinleyişte nasıl da Mustafa Ceceli’ye uygun bir şarkı diye düşündüren ama Ravi’nin de solist olarak altından başarıyla kalktığı “Bi’ Dön”, alaturka-arabesk tınılarıyla kulağa hemen yer eden “Yapamam”, İspanyol yürüyüşlü “Canım” ve romantik mi romantik “Teşekkür Ederim” türün sevenlerini ziyadesiyle memnun edecektir.
Her şeyden önce Ravi İncigöz, koştuğu kulvarda ve konumlandığı müzikal kategoride iyi bir şarkı yazarı. Şarkıcı olarak ilk albümüne kıyasla gözle görülür (daha doğrusu kulakla duyulur) bir fark da var. Şimdi daha kendinden emin, sözlere, notalara daha hâkim. Daha önce de yazmıştım, yineleyeyim; ses renginin ilk dinleyişte yadırganan bir tarafı, bir tizliği de yok değil. Bunu bir karakteristik olarak da kabul edebilirsiniz tabii.
Ravi’yi bir animasyon film karakterine dönüşmüş kapak fotoğrafını saymazsak, Serkan Özdemir tarafından çekilmiş siyah beyaz kartonet fotoğrafları ve Fatih Kocatürk’ün tasarımı albümün ruhuna ve iklimine gayet uygun.
Özetle Ferhat Göçer – Mustafa Ceceli – Yalın çizgisinde solistleri ve şarkıları seviyorsanız bu albümü sevmemeniz için bir neden yok. Bu genelleme bir haksızlığa da yol açsın istemem zira Ravi’nin şarkıları ve sesiyle yarattığı epeyce romantik atmosfer, bahsi geçen her üç isimden de daha samimi, daha inandırıcı. Bunu da söylemeden geçemeyeceğim.
(17 Şubat 2016 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)
Mabel Matizler, Cem Adrianlar filan hiç yokken, alternatif müziğin yeraltından yer üstüne çıkmasında payı olanlardandır Murat Yılmazyıldırım. Murat Çelik’le birlikte kurdukları Düş Sokağı Sakinleri, sadece üç albüm yayımlamış olsa da, ‘90’lı yılların müziğine derin izler bırakmıştır.
İkili ayrılmadan evvel bir solo albüm yayımlayan Yılmazyıldırım, ikili ayrıldıktan sonra da bir süre yoluna Düş Sokağı Sakinleri ismiyle devam etti, sonrasındaysa Düşlerin Ressamı olarak tanımladı kendini. 1998 yılından bu yana 12 albüm solo yayımlayan Murat Yılmazyıldırım’ın 2015 Aralık ayında Gar Müzik etiketiyle raflarda yerini alan yeni albümü “Düş Öncesi” adını taşıyor.
Adından da anlaşılacağı üzere bu albümde Düş Sokağı Sakinleri kurulmadan önce yazdığı şarkıları bir araya getirmiş ve bir anlamda hikâyenin başına dönmüş. Albümde sözleri ve müzikleri kendisine ait 16 şarkı var ve bu şarkıların düzenlemelerini de kendisi yapmış, enstrümanları da (Tolga Çebi’nin çaldığı keman dışında) yine kendisi çalmış.
Her ne kadar bugüne dek 12 albüm yayımladı desem de, aslında bu sayı neredeyse üç katına yakın. Zira söz konusu albümlerin büyük kısmı çift diskli, kimisi üç diskli ve hatta aralarında 12 diskten oluşan bir albüm de var. Bir hayli üretken bir müzisyen Murat Yılmazyıldırım. Kendine ait bir dünyası, bir felsefesi, bir dili var ve özellikle 2000’lerin ikinci yarısından itibaren giderek daha zor içine girilebilen, daha zor anlaşılabilen şarkılar yazıyor. Öyle ki kendince kurguladığı anlamsız bir dille yazdığı şarkıları bile var. Şarkıları varoluş, doğa, cennet, cehennem, ölüm, tasavvuf gibi temalara dair metaforlarla dolu. Müziğinin iskeleti ise basit ama etkili melodik yapılar üzerine kurulu.
Bu anlaşılmazlık ve farklılık kimi zaman kemik dinleyicisini bile yormuş olsa da, tıpkı İlhan İrem gibi ortalıkta çok fazla görünmeden, adeta bir inziva hayatı yaşamasına karşın sadece müziğiyle iletişim kurduğu bir kitlesi (tabiri caizse müritleri) var.
Bu yeni albüm ise Murat Yılmazyıldırım’ın son 10 yıllık serüveninden farklı olarak daha çok Düş Sokağı Sakinleri dönemine temel teşkil eden bir müzikal form taşıyor. Bu nedenle de son dönem müziğinden hoşnut olmayanların bu albümü sevme ihtimali yüksek. “Kanrevan İçindeyim” başta olmak üzere, “Unut Beni”, “Sen Değiştirdin Zamanı”, “Adını Sen Koy” gibi birçok şarkıda Düş Sokağı Sakinleri albümlerinin tadını almak mümkün.
Albümde daha önce yayımlanmış tek şarkı, açılışta yer alan “Kanrevan İçindeyim”. 2002 çıkışlı “Cennet” albümünde yer alan bu şarkıyı bu defa daha akustik bir düzenlemeyle yeniden seslendirmiş Yılmazyıldırım. Zaten albümün bütünü akustik. Öyle ki albümü yapmaya karar verdikten sonra sadece altı gün içerisinde kaydetmiş. Çünkü neredeyse sahnede çalar gibi çalmış ve söylemiş. Şarkıları fazla süslemeye, makyaj yapmaya gerek görmemiş. Böylece yıllardır “demo” olarak kalmış şarkılar, dinleyici karşısına en sade haliyle çıkmış.
Murat Yılmazyıldırım’ın başından beri çok eleştirilen ses tınısı ve şarkı söyleme biçimini müziğinin karakteristik bir parçası olarak kabul edip dinlerseniz mesele yok. Tıpkı Mabel Matiz gibi, tıpkı Cem Adrian, hatta Nazan Öncel gibi. Zaten eğer yeni başlayacaksanız bu albüm Yılmazyıldırım külliyatına giriş için en doğru seçenek olabilir. Yok eğer başından beri biliyor ve seviyorsanız, “Düş Öncesi”ni en sevdikleriniz arasına almanız kuvvetle muhtemeldir.
Türkçe “rock” müziği yakından takip edenlerdenseniz, 2011
yılında “Gelecek” adını taşıyan bir albüm yayımlamış Planeur grubundan mutlaka
haberdarsınızdır. Onur Ataman ve Serkan Modalı tarafından kurulmuş Planeur,
Türkçe “rock” standartlarının epey dışında, sağlam bir ilk albümle dikkatleri
üzerine çekmişti. Sonrasında gruptan ikinci bir albüm gelmedi, sadece Serkan
Modalı gruptan bağımsız olarak solo çalışmalar yaptı. Ama ben bu yazıda ondan
değil, Planeur’un diğer elemanı Onur Ataman’dan bahsedeceğim. Çünkü Ataman, az
bulunur bir müzisyen, bir müzik adamı ve çok daha fazla bilinmesi gereken, çok
acayip işler yapıyor bu sıralar.
(Blue Jean dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.)
Konçlu Converse ayakkabılarımın beyaz bağcıklarını söküp,
yerine o sıralar her köşe başında satılmakta olan fosforlu bağcıklardan
almıştım. Studio 54’de “Brother Louie” çalarken piste çıkıp dans edeceksem, turuncu
fosforlarım cayır cayır göstermeliydi kendini. Kollarını dirseğime kadar
sıvadığım ceketimin vatkaları omuzlarımı olduğundan geniş gösterir, yüksek
belli ve pilili kot pantolonumun içine soktuğum Shetland kazağım pembe yeşil
desenleri ile göz alırdı. Ray-Ban güneş gözlüğümse kenarı kıvrılarak pantolonumun
üzerine doğru sarkıtılmış örme kemerime takılı kutusunda durur, havama hava
katardı o esnada. Kelebek tokalı tunikli, taytlı, tozluklu kızlar Flashdance
figürleri yaparken karşımda, ben kâh Tolga Savacı sanırdım kendim, kâh Patrick
Swayze.
Attila Özdemiroğlu’nu alkışlarla uğurladık dün. Sonsuzluğa…
O, neresi olduğunu bilmediğimiz ama varlığına inanarak, oraya
uğurladıklarımızın acısına bir nebze olsun teselli bulabildiğimiz yere…
(4 Nisan 2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştır.)
“Yolu sevgiden geçen” şarkılar öksüz kaldı. Kayahan, 66’ncı doğum gününden sadece beş gün sonra, kıştan kalma, soğuk bir Nisan sabahında sonsuzluğa kanat açtı. Ardında şarkılarını ve sesini bırakarak… Hayatlarımıza sinmiş şarkıların, seslerin sahipleri bir gün bizi terk ettiğinde tek avuntumuz bu oluyor hep. Sonsuza dek baki kalacak olan hoş sadaları…
(11 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)
Adını kimi zaman sözünü yazdığı, kimi zamansa bestesini de yaptığı ve başkalarına verdiği şarkılarla duyurdu Ayla Çelik. En çok “Türkân”ın söz yazarı olarak yer etti hafızalara. Müziğin okullusuydu. Basamakları ağır ağır çıkmakta idi. Ülke çapında tanınmaktan çok sektör bazında tanınmak açar kapıları bizde. O da oradan yürüdü.
Ayla Çelik’in Melih Kibar’ın yanında reklam cıngılları seslendirerek başlayan profesyonel müzik yolculuğunun ilk albümü aslında 2007 yılında piyasaya çıkan “İstanbul Türküleri” adlı konsept albüm olmuş. O albümde Belma Şahin’le birlikte İstanbul türküleri seslendirmiş Çelik. İlk solo çalışması ise 2008’de yayımlanan “Bir Dönebilsem” adlı tekli. 2010’da ilk albümü “Lavanta” yayımlanmıştı. Ve altı yıl aradan sonra Ayla Çelik, ikinci albümü “Ben” ile bir kez daha şarkıcı olarak karşımıza çıkıyor. Albüm geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.
Albümde altı şarkı ve dört farklı versiyon var. Açılışta yer alan ve ilk klip şarkısı olarak da seçilen “Aşk Şarkıları” hem farklı müzikal yapısı hem de sözleri ile dikkat çekici. Söz ve müziği Ayla Çelik’e ait bu şarkının A ve B bölümleri tango, nakarat kısmı ise İspanyol yürüyüşünde. Aslında bu müzikal yapıyı biraz da şarkının sözleri belirlemiş gibi. İlk yarıdaki sert ve keskin tavır nakaratta efkârlı bir serzenişe teslim ediyor kendini ve sözlerle müzik çok doğru örtüşüyor. Büyük yüzdeyle aynı tempoda başlayıp biten şarkılardır popun matematiği aslında ama az sayıda olmak kaydıyla “Türkan” gibi aykırı örnekler de var ki bu da onlardan biri. Belli ki Ayla Çelik de “Türkan”dan ilham almış. Söylemek lazım, Erhan Bayrak gerçekten çok iyi bir düzenlemeyle şarkıyı adeta oya gibi işlemiş. Nitekim aynı şarkının albümdeki bir diğer versiyonu olan Ozan Çolakoğlu aranjesi bende aynı etkiyi uyandırmadı. (Bu arada albüm künyesinde bu şarkının aranjörü olarak Erhan Bayrak’ın yanı sıra henüz bir bebek olan kızı Ayris’in de adı geçiyor. Burada bir espri var muhakkak ama onu biz anlayamıyoruz haliyle.)
İkinci sıradaki “Bağdat”, albümün “hit” potansiyeli en yüksek şarkısı. Söz ve müziği yine Ayla Çelik tarafından yazılan “Bağdat”, Orhan Sancak tarafından düzenlenmiş. Bütün gün evde oturup hiçbir şey yapmayan, telefona filan bakmayan ve bu durumu sevgiliye ince ince göndermeli cümlelerle anlatan kadın şarkıları hep tutmuştur memlekette (Bknz: Göksel’den “Depresyondayım”, Sertab’dan “İyileşiyorum”, Model’den “Makyaj”.) Hâl böyleyken nakarat sloganı da çok sağlam olan “Bağdat”ın çekilecek bir kliple birlikte yılın “hit” şarkılarından biri olmaması için bir sebep yok. Hatta ben “Aşk Şarkıları”ndan daha fazla dikkat çekeceğini bile düşündüm dinlerken.
“Bağdat”ın albümde bir de “düet” versiyonu var. Düzenleme aynı ancak bu defa Ayla Çelik şarkıyı Beyazıt Öztürk ile beraber söylüyor. Beyazıt gibi komikliği ile mimlenmiş bir adamı, iyi de şarkı söyleyemiyorken üstelik, bu derece dramatik bir şarkıda kullanmak iyi bir fikir değilmiş sanki. Nitekim şarkı bir de Ayla Çelik’in tonundan olunca, Beyaz epeyce zorlanmış; zaten ancak sesinin nispeten iyice duyulduğu kısımlarını kullanmışlar. Halbuki “Osman” gibi esprili bir şarkının içinde, hadi o şarkı düete gelmezse de “Haberim Var”ın A bölümünde pekala daha başarılı olabilirmiş Beyaz. Ya da en azından dinleyene daha sempatik gelebilirmiş. Ama şöyle ya da böyle Beyazıt Öztürk isminin “Bağdat”a ve de albüme ilave reyting getireceği de şüphe götürmez.
Ayla Çelik’in kendini şarkıcı olarak Sibel Can ile Demet Akalın arası bir yere konumlama gayreti var. Bunu ilk albümünde de hissettiriyordu, bu albümde de öyle. Nitekim albümün üçüncü sırasındaki “Altın Sarısı”, neresinden baksanız bir Demet Akalın şarkısı olabilirmiş. Sözleri Ayla Çelik yazmış, besteyi Gökhan Tepe yapmış ve düzenleme yine Erhan Bayrak’a emanet edilmiş. Ayla Çelik hem eli yüzü düzgün cümleler kurup hem de şarkı sözlerinin içine bolca slogan ve az kullanılmış kelime, tabir, tamlama serpiştirme konusunda bütün hünerini gösterdiği şarkılar sıralamış bu albüme. “Altın Sarısı” da bunlardan biri. Aslına bakılırsa albümün radyo-kulüp-“beach” hattında iş yapmaya en müsait şarkısı da bu. Şarkının hem Erhan Bayrak hem de Mustafa Ceceli versiyonları pekala bu işi yapabilir. Bir üçüncü versiyon olan Miraç Kutlu düzenlemesi ise şarkıyı bu defa düşük tempoda işleyerek aslında albümün bütününe en uygun halini sunuyor dinleyene.
Söz ve müziği Ayla Çelik’e ait “Haberim Var” da tıpkı “Aşk Şarkıları” gibi iki farklı müzikal formun bir araya getirildiği ve metronomu sabit kalmayan bir şarkı. Nakarat kısımlarında alaturkaya bağlanıyor ve “yanıyorum ah, ölüyorum ah” kelimeleri ile de o hissiyat iyice tetikleniyor. Aslında başından sonuna teatral havada, bir parça müzikal oyun şarkıları tadında bir şarkı “Haberim Var”. Erhan Bayrak yine çok iyi bir düzenleme yapmış ve aslında bu tarz şarkıların hem besteci hem de aranjör olarak piri sayılabilecek Atilla Özdemiroğlu’nu aratmamış.
Beşinci sıradaki “Aynalı Dolap” ise Ayla Çelik’in Sibel Can tarafından ses veriyor. Sözleri Çelik’in, beste Gökhan Tepe’nin , düzenleme ise Ceceli’nin. “Aynalı Dolap” Sibel Can tarafından söylense ikinci bir “Lale Devri” olur muymuş, olurmuş. Çünkü tam da o incelik ve nezakette, o tavırda makamlı bir şarkı.
Yine Ayla Çelik sözleri, Gökhan Tepe bestesiyle “Osman”, albümün en matrak şarkısı. Yine bir teatral hava, bir müzikal oyun formu ve yine Erhan Bayrak’ın akıllıca düzenlemesi. Ankara havalarına da şöyle bir dokunup geçen “Osman”, hemen birlikte söylenecek bir şarkı değil belki ama insan ister istemez ne oluyor, burada ne anlatılıyor diye bir kulak kabartıyor ilk dinleyişte. Sonra da eğleniyorsunuz zaten. (Bu arada Beni Osman Öldürdü diye bir ‘60’lı yıllar Yeşilçam filmi de var, sanırım Ayla Çelik oradan esinlendi bu şarkıyı yazarken.)
Toplamda şarkı sözleri, besteler ve düzenlemeler açısından baktığınızda kendine ait bir tavrı da olan, iyi bir pop albümü bu. Bence bir tek sorun var ise o da Ayla Çelik’in naif ve çekingen şarkıcılık biçimi. Bu, alaturka eğitimi de almış olmanın bir deformasyonu mu onu bilemeyeceğim ama pop şarkıları, özellikle de böylesi iddialı sözleri olan şarkılar daha baskın bir solist tavrı istiyor. Ancak Ayla Çelik bu şarkıcılık biçimi ile şarkılarını yeterince domine edemiyor ve bu durum da bir parça inandırıcılık sorununu beraberinde getiriyor. Sanırım şarkıları dinlerken kulağımın kimi zaman yukarıda ismi geçen şarkıcıları araması da bundandı. Şarkılar bu kadar iyi olmasaydı bunu de dert etmezdim belki, o ayrı.
Albüm kapak fotoğraflarında değil ama klipte bir önceki albümün promosyon safhasında ısrarla vurguladığının aksine bu defa “seksi olmamaya çalışan” bir Ayla Çelik yok, aksi var. Jülide Güngör imzalı fotoğraflar ve Cumba imzalı kartonet tasarımı ise gayet güzel.
(8 Şubat 2016 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)
Türkçe müziğin “gizli” hazinelerindendir Ece Dorsay. “Gizli” diyorum çünkü ülkenin en ünlü sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın kızı olmasına rağmen, doğuştan sahip olduğu medya gücüne sırtını hiç dayamamış, başından beri kendi yolunda bağımsız bir müzisyen olarak yürümüş, bu nedenle de hep az bilinir kalmış ya da kalmayı tercih etmiş bir isim Ece. Bunun da ötesinde kimselere benzemeyen sesi, kendine ait şarkıları ve o şarkılarla yarattığı dünyasıyla da nevi şahsına münhasır, özel bir isim.
Ece Dorsay’ın ilk resmi kaydı olan “Tutkuların Peşinde” adlı şarkı, 2000 yılında Universal Müzik tarafından piyasaya sürülen “Alternative Rock” adlı albümde yer alıyordu. 2002 yılında ise ilk albümü “Kum Saati” ile çıktı dinleyici karşına. Bu ilk albüm, onun her bakımdan farklı bir müzisyen olduğunu hissettirmiş ve Dorsay’ın dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı ama ikinci albüm “Kırmızı Karanlık” çok uzun bir aradan sonra, ancak 2013 yılında piyasaya çıkabildi. Zira müzik endüstrisi içinde oyunu kurallarına göre oynamaya yanaşmayan bir müzisyen için bu ülkede işler her zaman çok ama çok zordu.
Ece Dorsay’ın üçüncü albümü “Dünyamın Haritası” ise 2015 yılının Aralık ayında İrem Emre Müzik tarafından dijital platformlarda satışa sunuldu. Albümde 11 şarkı var. Önceki albümlerinde tamamen kendi yazdığı şarkıları söyleyen Dorsay, bu defa işi bir adım daha ileri götürüp bütün düzenlemeleri kendisi yapmış, hatta bütün enstrümanları da kendisi çalmış (öyle ki bir şarkıda ağzıyla trompet dahi çalıyor, “beatbox” yapıyor.) İşin büyük kısmını evindeki stüdyosunda kotarmış, sadece gitar ve vokal kayıtları Sezen Aksu’nun stüdyosunda gerçekleştirilmiş. Yani hem başından sonuna “self-made”, hem de büyük kısmı “home-made” bir albüm bu. Diğer albümlerinden farklı olarak ilk defa “cover” bir şarkıya da yer vermiş albümünde. Onun dışında kalan 10 şarkının söz ve müzikleri de yine Ece Dorsay imzası taşıyor.
Albümün “cover” şarkısı “Vitrin”, sözleri Sezen Aksu’ya, bestesi Can Algeç’e ait ve daha önce Ajda Pekkan tarafından seslendirilmiş bir şarkı. Orijinal versiyonu tam bir dans şarkısı olan “Vitrin”, Ece Dorsay’ın sesi ve düzenlemesiyle bambaşka bir hale dönüşmüş ve hatta denilebilir ki Ajda Pekkan versiyonundan çok daha net bir ifade kazanmış. Nitekim hiçbir zaman görselliği şarkılarının önüne geçirmemiş, bu anlamda alışageldiğimiz kadın şarkıcı vitrinini hiç tanzim etmemiş Ece Dorsay’ın bu şarkının klibinde karşımıza ağır makyajla, dekolte elbiseyle filan çıkması boşuna değil. Şarkıdaki “vitrin-iklim” metaforlarına çarpıcı bir gönderme var orada.
Böylelikle albümün tek “cover”ı da Ece Dorsay’ın kendi şarkılarında başından beri sürdürdüğü izleğe, taşıdığı felsefe, dünya görüşü ve yaşam biçimine eklemlenmiş. Çıkış noktası eski Emek Sinemasının yok edilmesi olan ama aslında sadece İstanbul’un değil tüm ülkenin içinden geçtiği bir yıkım sürecini sözünü sakınmadan anlatan “İstanbul Ayaklar Altında” başta olmak üzere, ağırlıklı olarak aşk teması üzerinden içine hapsolduğumuz ritüelleri, kuralları, kaideleri, yasakları, hayata dair dayatılan kerameti kendinden menkul doğruları sorguluyor Ece Dorsay şarkılarında. Ve bunu sadece kurduğu cümleler, bastığı notalarla değil, bütün varlığıyla yapıyor. Bu yüzden çok samimi ve çok gerçek.
Başka bir ülkede yaşıyor olsa bu ses tınısı ve bu şarkı yazma ve söyleme biçimi ile çok daha başka türlü değer biçilecek Ece Dorsay’ın bu ülkede zar zor albüm yapabiliyor olması kalp kırıcı. Yine de her türlü zorluğa rağmen ortaya çıkarılmış bu albüm, hem teknik hem de artistik açıdan çok daha iyilerini yapabilmesi için Ece Dorsay’a en azından bu defa bir kapı açar umarım. Hatta Ece’yi sahnede çok kez dinlemiş birisi olarak onun ses renginin ve şarkıcılığının ince detaylarını çok daha fazla ortaya çıkaran caz şarkılarından oluşan bir albümü (ya da en azından akustik Youtube kayıtlarını) kendi “wishlist”imin baş sıralarında tutuyorum.
NOT: Albümün CD baskısı yapılmadığı için benim gibi kartonet meraklıları albümü iTunes’dan indirdikleri takdirde, hem şarkı sözlerinin hem de detaylı bilgilerin bulunduğu 15 sayfalık kartoneti de edinmiş oluyorlar. Aklınızda bulunsun.
(3 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)
Ceynur iyi bir ses ve iyi müzik yapıyor. Bunu biliyoruz zira geçmişte yaptığı güzel işler var. 2009’da yayımlanan ilk albümü “Aşk, Yağmur ve Çikolata”, özellikle de bu albümdeki “Yağmur” şarkısı mesela… Çok iyi bir başlangıçtı, her ne kadar Ceynur’un müzikal geçmişi çok eskilere, ta Pop Show yarışmasına ve hatta Eurovision Türkiye finallerine kadar dayanıyor olsa da.
2011’de piyasaya çıkan “Arabada Dinle” teklisi de hiç fena değildi. 2013 çıkışlı “Uzak Ara” teklisi çok fazla ses getirmedi ki o da bir etnik-elektronik dans şarkısı yani zamanına göre aykırı bir işti.
Ceynur’un yeni teklisi “Ağır Aksak”, geçtiğimiz günlerde YAZZ Records ve DMC işbirliğiyle raflarda yerini aldı. Tabii şarkı/albüm yayımlama periyodunu bu kadar uzun tutunca dinleyici devamlılığını kaybetmeniz ve her defasında işe baştan başlamak zorunda kalmanız kaçınılmaz oluyor. Siz bu aralarda sahneye çıkıp şarkı söylemeye devam olsanız da, göze görünmüyorsunuz. Nitekim kuvvetle muhtemeldir ki Ceynur dikkati dağınık müzik dinleyicisi tarafından ister istemez yeni bir isim olarak algılanacak.
Şarkının sözleri Murat Güneş’e, bestesi ve düzenlemesi ise Volga Tamöz’e ait. Çok “büyük” bir şarkı “Ağır Aksak”. Batı formunda bir balad ve düzenlemede kullanılan senfonik öğeler de bunu vurguluyor zaten. Ceynur tam da hakkını vererek, kusursuz bir teknikle şarkıyı bir kat daha uçurmuş.
“Ağır Aksak”ın bir tek kusuru var ki, memleketin popüler müzik seceresine göre bu döneme, zamana ait bir şarkı değil. O yüzden akıbeti ne olur kestirmek zor. Eskiden olsa kıymeti bilinirdi; belki gelecekte de bilinecek ama bugün bilinir mi, ona emin değilim.
(3 Şubat 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)
Suadiye’yi 2013 yılında piyasaya çıkan ve kendi adını taşıyan ilk albümüyle tanımıştık. O albümde kendi yazdığı şarkıları söyleyen, dans müziği yapan ve şarkı söylerken dans eden bir genç şarkıcı vardı. Ne var ki işin şarkıcılık kısmı epeyce sorunluydu.
2015’de Cihat Uğurel’e “featuring” yaparak, ‘90’lardan bir Aşkın Nur Yengi şarkısını, “Sıramı Bekliyorum”u seslendirdi Suadiye. Onun da başarılı bir iş olduğu söylenemezdi.
Geçtiğimiz günlerde ise Suadiye’nin yeni teklisi yayımlandı. Avrupa Müzik etiketiyle piyasaya sürülen teklide Suadiye bu kez yine bir ‘90’lar şarkısını, Yonca Evcimik’in ilk albümünde yer alan bir Şehrazat şarkısını, “Cesaretim Yok”u seslendirmiş.
Şarkı çok güzel bir kere, onu söylemek lazım. Evcimik’in o dönemde ortalığı kasıp kavuran “Abone” albümünde dans “hit”leri ön plana çıktığı için bir parça geride kalmış, kıymeti yeterince bilinmemiş bu şarkının “cover” yapılması son derece iyi bir fikir. Hem güçlü melodik yapısı hem de sıra dışı sözleriyle dokunaklı ve etkili. Zamanında bir “pop-star” olabilmenin bütün gereklerini yerine getirmiş ve de layıkıyla olmuş Yonca Evcimik’, hiçbir zaman “yorumcu” kategorisinde sayamayacağımız gerçeği bir yana, güçlü bir ses ve güçlü bir yorumla dinleyende bambaşka bir etki yaratabilecek bu şarkının Suadiye’ye kısmet olması da ayrıca ironik olmuş. Neyse ki Suadiye şaşırtıcı bir biçimde şarkının altında kalmamış.
Daha önceki tüm şarkılarında kulağı rahatsız eden teknik yetersizlik ve prozodi hataları bu şarkıda neredeyse hiç yok. Uzun süre önemli eğitmenlerden şan dersleri almış olması her ne kadar özellikle vurgulanıyor olsa bile, iyi bir şarkıcılık tekniği için o derslerin her zaman işe yaramadığını biliyor ve örneklerini görüyoruz çünkü. Bu noktada aranjöre büyük iş düşüyor. Nitekim İskender Paydaş’ın düzenlemesi, “Cesaretim Yok”u ‘90’lardan bugünlere gayet iyi taşımış. Bence tek sorun “laylalay”lı kısımların fazla uzun tutulmuş olması. Biraz daha ekonomik davranılsa, şarkı neredeyse 1 dakika daha kısa olabilirmiş ve öylesi çok daha iyi olurmuş, çünkü sarkıyor.
Görsel olarak da Suadiye doğru yolu bulmuş. Özellikle “Sıramı Bekliyorum” klibindeki rüküş halinden sonra bu klipteki ve tekli için çekilen fotoğraflardaki imajla adeta yeniden doğmuş, işe sıfırdan başlamış gibi.
Yavuz Hakan Tok Müzik Yazarı / Eleştirmen / Arşivci
2001 yılında Bir Zamanlar adlı internet sitesinde müzik yazıları yazmaya başladı. Yanı sıra yazıları, Zip İstanbul, Koara, İkinci Kanal, Caretta, Mezun Life, Popüler Tarih dergilerinde, Bugün gazetesi ve Milliyet gazetesinde yayımlandı.