Bu Blogda Ara

18 Mart 2014 Salı

MSG, MESAM Ve Ötesi...


Organizasyon toplumu değiliz; kesin bilgi. Galiba hiçbir zaman da olamadık. Üç kişi bir araya gelsek birimiz “keşke şu ikisinden biri liderliği ele alsa da benim adıma da karar verse,” der, bir diğerimiz de “keşke şu ikisi pasif kalsa da onlara ben liderlik etsem.” Ortası yok gibi. Bu durum hayatımızın her alanında böyle işin kötüsü… En küçüğünden en büyüğüne; her arkadaşlık ilişkisinde, iş ortamlarında, sosyal ilişkilerimizde, örgüt, cemiyet, dernek faaliyetlerimizde ve dahi siyasette…


Haliyle müzik sektörü ile ilgili yapılanmalarımız da bundan nasibini alıyor yıllardır. Türkiye’de müzik yapımcıları MÜYAP, eser sahipleri MSG ve MESAM, yorumcular ise MÜYORBİR adları verilmiş meslek birlikleri çatısı altında kurumsallaşma çabasında yıllardır. Ancak bu meslek birliklerinin her birinde çeşitli sebeplerle ortaya çıkan hoşnutsuzluklar, fikir ayrılıkları ve hatta kavga gürültü bir türlü bitip tükenmiyor. Bunlar doğum sancıları mı? Belki evet. Zira telif hakları denilen şeyle dünyaya kıyasla çok daha geç tanıştığımız bir sır değil. Ama dünyada kabul görmüş ve tıkır tıkır işleyen sistemlerin memlekete adapte edilmesinde neden başarılı olamadığımız gerçek bir sır.


Müzikte telif ne işe yarar? Bilmeyenler için kısaca bundan bahsetmekte fayda var. Müziğin ticari ve ticari olmayan iki yüzü var. Biz dinleyiciler daha ziyade ticari yüzünü biliyoruz. Yani albümler yapılıyor, satılıyor, konserler düzenleniyor, bilet alınıyor ve müzik üretenler bu şekilde para kazanıyor diye biliyoruz. Oysa bir de bu işin “işçilik” kısmı var. Nasıl ki bir marangoz, yaptığı bir masayı maliyetine satmıyor, üzerine işçilik payını koyuyorsa, müzik üretenlerin de bu işi maliyetine yapmaması gerekiyor. Yani olay stüdyo masrafları + CD basım masrafları / basılan cd sayısı = CD maliyeti ya da konserde çalan/söyleyenlere ödenecek para + mekân, ışık, ses masrafı / bilet sayısı = konser bilet ücreti değil. Çünkü arada o CD’de ya da konserde kullanılan eserleri üreten ve dinlenilebilir hale getirenlerin işçiliği var. İşte biz o işçiliğe müzikte (ya da sanatın diğer dallarında) telif diyoruz. Kabaca böyle özetlenebilir. İşte müzik meslek birlikleri de müziğin meta haline dönüştüğü noktada işin hem mekanik maliyet hem de telif kısmında devreye giriyor.


Bu yazının konusu eser sahiplerinin telif hakları olduğu için ben MSG ve MESAM’dan bahsedeceğim. Belki diğer meslek birliklerini de başka bir yazı ile masaya yatırız sonra.

Aslında dünyada her ülkenin tek bir eser sahipleri meslek birliği var ama işte tam da ilk paragrafta bahsettiğim nedenlerle Türkiye’de bu da ikiye bölünmüş durumda. Zamanında yaşanılan fikir ayrılıkları ve çatışmalar neticesi MESAM’dan ayrılanlar MSG’yi kurdu ve yıllardır birleşme yolunda atılan adımlar boşa gitti. İki ayrı meslek birliğinin olması demek, telif toplanacak tüm kurum ve kuruluşların iki muhatabının olması demek ki iş zaten baştan yokuşa sürülüyor böylece. Şimdilik buna yapacak bir şey yok. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu iki meslek birliğinin birleşmesi kısa vadede Fenerbahçe ile Galatasaray’ın ya da daha vahimi AKP ile CHP’nin birleşmesi kadar uzak ihtimal gözüküyor. Peki birleşmiyorlar da ne oluyor? Biri birinden daha mı etkin ve başarılı? İşte onu söylemek de zor. Çünkü her birliğin içinde de sular bir türlü durulmuyor ve yönetim ve uygulamalarla ilgili tartışmalar nedeniyle birliklerin asli amacı hep geri planda kalıyor.


Nitekim önümüzdeki günlerde her iki meslek birliğinde de genel kurul seçimleri yapılacak. Her ikisinde de bu işi yıllardır devam ettiren eski yönetimler ve yönetime aday olay yeni ekipler var. Herkes birbirini suçluyor, kimi eski yönetimleri, kimi aday olan yönetimleri yerden yere vuruyor ve memleketin müziğini üreten ve sadece bu yüzden bile duyarlı, hassas, duygusal olmaları beklenen binlerce söz yazarı ve besteci, handiyse siyasetçileri aratmıyor. Tabii bir de etliye sütlüye karışmayan, toplantılara bile gitmeyen, ne şekilde ve kim tarafından olursa olsun yönetilmeye razı olan kesim var. Yani durum ülke genelinde olan bitenden pek de farklı değil.


Hem MSG hem de MESAM’da önümüzdeki günlerde yapılacak seçimlerde bir yanda yıllardır bu işi yapan eski yönetim kurulları yeniden adayken, bir yanda da bu işe talip alternatif yönetim kurulları var. MESAM’da görevden alınan Arif Sağ ve ekibinin karşısında Orhan Gencebay ve ekibi yönetime talip. MSG’de ise Garo Mafyan ve ekibinin karşısına bu seçimlerde Aykut Gürel ve ekibi çıkıyor.

Dedim ya, meslek birlikleri farklı olsa da tartışılan meseleler temelde aynı. Bu vesileyle ben de önerdiği yönetim kurulu listesi bir hayli dikkat çekici olan Aykut Gürel’le konuştum. Derdim şu veya bu yönetimden ya da yönetim adayından taraf olmak değil, sadece kıyısından köşesinden bir eser sahibi olarak meslek birliklerinin nerede hata yaptığını, aslında ne yapması gerektiğini anlamaktı. Bakın neler öğrendim.


Türkiye’de hali hazırda müzik eser teliflerinin toplanabildiği mecralar mekanik CD satışları, internetteki müzik indirme ve dinleme platformları, radyo ve televizyonlar ile mahal (yani otel, kafe, bar, konser mekânı vb.) “Mahalden toplanan gelir toplam gelirin çok daha bir büyük yüzdesini teşkil etmesi gerekirken, biz bunu bir türlü başaramadık,” diyor Aykut Gürel. “Bırakın otelleri motelleri bir yana, her kahvehaneden 10 lira bile alsak, ortaya müthiş bir rakam çıkar. Ama bu konuda hâlâ bir yaptırımımız yok."


İlk okuyuşta biraz tuhaf gelebilir ama bilmeyenler için açıklayayım. Müzik çalan her mekân bunun için meslek birliklerine telif ödemelidir. Bu tüm dünyada geçerli ve uygulanan bir sistemdir. Otel lobilerinden kafelere, çay bahçelerinden kahvehanelere kadar her mahal buna dâhildir. Nasıl suya, elektriğe para veriliyorsa, çalınan müziğe de para verilmesi son derece olağandır ki memlekette bu nedense tuhaf karşılanmaktadır.


“Bir kere yönetim olarak ilk işimiz mahalden telif geliri edinmenin yaptırımlarını sağlamaktır,” diyor Aykut Gürel. “Bu aslında sanıldığı kadar zor bir şey değil. Ülke çapında kurulacak bir bağımsız denetçiler ağı ile yaptırımlar sağlanabilir.”

Bir de CD satışlarının düşmesi nedeniyle ön plana çıkan dijital meselesi var. “Şu anda her platforma farklı tarife uygulanıyor,” diyor Gürel. iTunes’a ayrı, TT Net Müzik’e ayrı, Avea Müzik’e, Turkcell Müzik’e ayrı… Oysa bir şarkının sabit bir bedeli olmalı ve her platform bu bedel üzerinden şarkıları satışa sunmalı. Sözleşmeler buna göre yapılmalı. Farklı tarifeler ciddi bir gelir kaybı yaratıyor. Bir de bu platformlarda bir şarkıyı indirmenin ayrı, dinlemenin ayrı tarifeye tabi olması sorunu var. İstediği zaman bir tıkla dinleyebilmesi mümkünken kaç kişi şarkıyı indirip bilgisayarında saklıyor ki? Neden dinlemeye daha az ödeniyor?..”


Haksız sayılmaz. Özellikle Deezer gibi “offline” dinleme imkânı sunan platformlarda şarkıları aslında indirmiş kadar oluyorsunuz.  Buna karşın siz şarkıyı dinlediğinizde eser sahibinin payına düşen telif, indirdiğinizde düşenden çok daha azmış.

İşte bu noktada devreye meslek birliklerinin dijital platformlarla yaptığı sözleşmeler devreye giriyor. Sözleşmelerde her iki meslek birliğinin ortak bir tarifede anlaşıp, bütün platformlara bu tarifeyi sunmasını öneriyor Aykut Gürel. Yakın zamanda çok fazla tartışılan You Tube örneğini veriyor sonra. Tüm dünyada müzik sektörünün para kazandığı bir platform You Tube. Türkiye’de ise yıllardır bir türlü anlaşma sağlanamıyor, dünyanın en çok tıklanan You Tube kanallarından biri olan MESAM kanalı, eser sahiplerine gelir getirmiyordu. Burada da her iki meslek birliğinden birbirlerini suçlayan açıklamalar geldiyse de sanırım ve umarım kısa vadede anlaşma sağlanacak ya da sağlanmak üzere.


Aykut Gürel’in özellikle üzerinde durduğu bir mesele daha var ki; galiba tüm sorunların temelinde de o yatıyor. “Sanatçı olmak başka, bir organizasyonu yönetmek başka… Biz bu işten anlamayız. Anladığımız yere kadar müdahil olmalıyız ama sonrasında işi profesyonellere bırakmalıyız. Mali bir yönetim kadrosu kurmalı, o kadrodan ücreti karşılığı hizmet almalıyız. Paraya bizim elimiz değmemeli. Biz idareci olmalı, kararları vermeli ama uygulamayı profesyonellere bırakmalıyız. Hukuktan, maliyeden anlayan profesyonellere…”


Bu da bizim memlekette organizasyon aksaklıklarının en önemli sebebi değil mi zaten? Ne Arif Sağ’ın, ne Garo Mafyan’ın, ne Aykut Gürel’in ne de Orhan Gencebay’ın müzisyenliğinden kuşku duyarız. O başka bir şey. İnsan olarak birbirimizi severiz, sevmeyiz o da ayrı. Ama işin teknik bilgi gerektirdiği hallerde sadece sevilen, güvenilen ya da saygı duyulan biri olmanın ötesi gerekiyor. Bu saatten sonra bu saydığımız isimlerin hiç birinden bu çapta bir teknik donanım bekleyemeyiz. En akılcı olanı elbette saygınlık ve güvenirliklerini idarecilik yönünde kullanmaları… Yapıcı ve birleştirici, açık ve net, dürüst ve saydam olmaları ve işin teknik kısmını emin ellere teslim etmeleri. Utanarak yazıyorum ama bu da bir gerçek ki yolsuzluk, usulsüzlük gibi iddiaların önüne de ancak böyle geçilebilir.


“Lütfen aramızda kalsın,” dese de affına sığınarak bunu yazmak istedim. “Birkaç müzisyen arkadaşımın faturalarını ben ödüyorum,” dedi Aykut Gürel. “Televizyonda şarkıcıları jiplere binerken gören insanlar, her müzisyenin büyük para kazandığını zannediyor. Oysa o jiplere binenlerin arkalarında çalanlar, şarkılarını yazanlar senin benim gibi insanlar. Hayatlarını bu meslekten kazanmak durumundalar ama çoğunun geliri bir memurunki kadar bile değil. Üstelik sigortaları, emeklilikleri filan da yok.”


Bu da yıllardır tartışılan bir konu. Meslek birliklerinin üyelerine bir sigorta kapsamında emeklilik hakkı kazanma yolunu açmalarını zaruri görüyor Gürel. “Teliflerden ayrılacak bir miktar parayla üyeler sigortalanabilir,” diyor. Nitekim sağlık sigortası uygulaması şu an her iki meslek birliğinde de var. Neden emeklilik de olmasın? Kaldı ki bu mesleğin en önemli sorunu popülerlik süresi. Her bestecinin, söz yazarının, şarkıcının ya da müzisyenin bir popülerlik süresi oluyor ve o süre şu veya bu nedenle dolduğunda geliri bir anda düşüyor. Zaten sabit bir geliri olmayan müzisyen için bir zaman diliminde ürettikleri ile hayatını sürdürebilmesi mümkün olmalı. Dünyada da böyle oluyor bu. “Love Story” gibi bir şarkı yazıp hayat boyu telif geliri kazanabiliyorsunuz mesela. Bizde ise böyle bir örnek yok. Hatta Aykut Gürel sohbetin burasında bana yüzlerce “hit” şarkı üretmiş Sezen Aksu’nun geçtiğimiz yıl kazandığı telif ücretini de söyledi ama elbette yazmayacağım. Şu kadarını söyleyebilirim: “İnsan gerçekten hayret ediyor!”


Çok karmaşık ve çok çetrefilli bir meseleyi mümkün olduğunca sadeleştirerek ve kısa özetlemeye çalıştım. Çözümü hiç de zor görünmeyen bazı konularda bugüne dek bir arpa boyu yol alınamamasının altındaki sebepleri, kişisel çıkar ve iktidar oyunlarını ise özellikle yazmak istemedim. “Benden öncekilerin hataları üzerinden siyaset yapmıyorum,” dedi Aykut Gürel de zaten. “Sadece yeni bir sayfa açmayı öneriyorum. Bugüne kadar olup bitenleri bir yana bırakıp, yeni isimlerle, yeni bir öneri getiriyorum.”


Gönül isterdi ki MESAM kanadındaki yeni yönetim kurulu adayını da dinleyeyim ama Gürel’le konuştuğumuzun ertesi günü yapılacak o toplantıya maalesef katılamadım. Ancak farklı şeylerin konuşulduğunu da düşünmüyorum. Çünkü temelde meseleler aynı, çözümler ortak ve aklın yolu bir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Orhan Gencebay’ın Milliyet Gazetesi yazarı Ali Eyüboğlu’na söyledikleri de bu minvalde: 

“Müzik dünyası tam manasıyla dibe vurmuş durumda. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda bekleyen ve internetten korsan müzik indiren ya da dinleyenlere 2 bin ila 50 bin lira arasında cezayı gerektiren Telif Kanunu’ndaki düzenlemeler çıkmadıkça, telif birlikleri tek çatı altında lisanslama ve tahsilata geçmedikçe ve Türkiye’de telif işi gelişmiş ülkelerin seviyesine gelmedikçe kurtuluşu yok sektörün. Müzik için yatırılan paralar geri gelmedikçe sektör yeni yatırımlar yapamaz, yeteri kadar yeni eser üretilemez oldu.

2013’te Türkiye’de, albüm satışları ve teliflerden giren toplam para 120 milyon lira.
Yunanistan’ın 2012’deki müzikten telif geliri ne kadar biliyor musun?

130 milyon euro...

Bizim nüfusumuz 76 milyon, Yunanistan’ın 8.5 milyon, ama telif gelirleri bizim üç katımız...”


Aykut Gürel’in önerdiği yönetim kurulunun isimlerini de sayayım yazıya nokta koymadan. Canda Erçetin, Sezen Aksu, Ozan Çolakoğlu, Harun tekin, Feyyaz Kuruş, Hilmi Özer, Metin Özülkü, Fettah Can, Yöngün Keymen ve Ömer Teoman. Teknik bilim kurulunda Volga Tamöz, Erdinç Şenyaylar, Ceyhun Çelik, Aycan Teztel ve Hakan Kumru var. Haysiyet kurulunda Şehrazat, Nilüfer ve Fikri Sağlar isimleri göze çarpıyor. Denetim kurulu için önerilen isimler ise Şakir Askan, Kutlu Özmakinacı ve Rıza Erekli.

MART 2014

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder