Bu Blogda Ara

13 Eylül 2012 Perşembe

Bana Caz Yapma!




Öyle bir terimimiz bile var. Artık nasıl istenmeyen, nasıl kulağa kötü gelen, nasıl baş ağrıtan bir şeyse cazdan anladığımız, birinin karşımıza geçip fazla dırdır etmesi durumunda “Bana caz yapma!” deriz. Yani biz halk olarak cazı pek de sevmeyiz. Ama biliriz ki caz bunu pek dertmez. Çünkü caz, tribünleri coşturmak için yapılan bir müzik değildir. Caz yapıyorsanız çaldığınız enstrümanla, söylediğiniz şarkıyla, caz dinliyorsanız dinlediğiniz müzikle sevişmektir olan biten aslında. Öyle bir tutku, bir adanmışlık ve teslimiyet halidir. O derece iki kişiliktir, özeldir. Ve haliyle tabii, tribünlerde sevişilmez.

Türkiye’ye caz müziğinin Cumhuriyet’le birlikte girdiğini söylemek yanlış olmaz. Kökleri Afrika’ya dayanan ve Amerika’ya köle olarak getirilen Afrikalılardan yayılıp zamanla bütün dünyaya ulaşan caz müziği epeyce tekamül ettikten, zencilerin yerel müziği olmaktan çıkıp dünya genelinde tanınıp bilindikten sonra Türkiye’ye ulaşabilmiş. Ayten Alpman, Rüçhan Çamay, Sevinç Tevs gibi caz solistleri ve Süheyl Denizci, İsmet Sıral, Erol Pekcan gibi caz enstrümanistlerinin adlarını duyurmaları ellili ve altmışlı yıllara uzanıyor. Uzun süre seçkin gece kulüplerinin programlarında, otel lobilerindeki beş çaylarında dinleyici bulan bu müzik türü hiçbir zaman ana akıma girememiş, yıllar boyunca sadece belirli bir kitleye, meraklısına hitap edebilmiş.


O günlerden bugünlere ulaşabilmiş ve çoğu taş plaklar üzerinde kalmış az sayıda caz kaydını dinlediğimizde, icra edilen müziğin dünyadaki emsallerini aratmayacak yetkinlikte olduğunu görüyoruz. O dönemlerde ülkenin dünya ile izole hali, yurt dışına gidip gelme, yurt dışından enstrüman ve teknik ekipman getirtebilme zorlukları gibi nedenlere ve Türk müzik dinleyicisinin caza olan mesafesine rağmen kat edilen yol hiç de az değil. 

Nitekim o zamandan bu zaman şöyle bir baktığımızda, caz müziğinde hiçbir müzik türünde olmadığı kadar çok dünyaca tanınmış isim çıkardığımız da görünüyor. Başta Okay Temiz olmak üzere Aydın Esen, İlhan Erşahin, Kerem Görsev ve Ferit Odman en bilinen örnekler. Dünya çapında popüler olmasalar bile bu topraklarda dünya çapında işler yapmış Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Metin Gürel, Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak, Ayşe Gencer, Özdemir Erdoğan ve daha bir dolu ismi de anmadan geçmemek lazım. Liste çok daha kabarık ama bu yazının konusu Türkiye’de caz tarihi olmadığı için özetleyerek geçiyorum.


1973’den beri düzenlenen İstanbul Müzik Festivali’nin caza giderek daha fazla yer vermesi ve kendi dönemlerinin en popüler caz müzisyenlerinin birer ikişer Türkiye’de konser vermesi de bu müziğe olan ilginin artmasında azımsanmayacak bir pay sahibidir kuşkusuz. Her kuşaktan yetişen çok yetenekli ve çok yetkin müzisyenlerle cazın Türk müzik skalası içinde göze görünmeyen ama sağlam bir yer edindiği su götürmez. Nitekim son yıllarda beklenmedik bir şekilde sayıları giderek artan Türk caz albümleri de bunun ispatı gibi.

ŞENAY LAMBAOĞLU – “İÇİMDE AŞK VAR”


Ülke caz gündemini takip edenlerin yıllardır yakından tanıdığı Şenay Lambaoğlu geçtiğimiz günlerde ilk albümü “İçimde Aşk Var”ı yayımladı. Çok küçük yaşlardan itibaren müzikle yakın temasta olan, çok geçmeden de eğitimini almaya başlayan Şenay Lambaoğlu, caz müziğini ders çalışırken dinlediği radyoda keşfetmiş ve o günlerde sevdiği bu müzik zamanla hayatının bir parçası haline gelmiş. Biyografisi yurt içi ve yurt dışı sayısız caz deneyimi ile dolu. Kariyerine kilometre taşı yaptığı her bir deneyimle bir adım daha yol alırken, kendine ait bir albümle dinleyici karşısına çıkmak için acele etmemiş. Kendi şarkılarını yazmış ve onları en iyi duyurabileceği zamanı beklemiş. Ve artık o kadar hazırmış ki albümü kaydetmek sadece iki ay sürmüş.


Şenay Lambaoğlu’nun bu ilk albümünde söz ve müzikleri kendisine ait dokuz şarkı var. Düzenlemeler henüz çok genç yaşta olmasına rağmen müzikte hem akademik anlamda hem de piyanist, besteci ve aranjör olarak ciddi bir kariyer edinmiş Ercüment Orkut tarafından yapılmış. Albümde çalanlar da Cem Tuncer, Yahya Dai, Eylem Pelit ve Şenova Ülker gibi usta müzisyenler. Hal böyle olunca ortaya çıkan işin tadı tuzu da ziyadesiyle yerinde olmuş.

Şenay Lambaoğlu her şeyden önce çok iyi bir şarkıcı olduğunu gösteriyor bize bu albümde. Kusursuz bir entonasyon, tertemiz bir artikülasyon ve abartısız, kavgasız gürültüsüz bir teknik. Lambaoğlu özellikle ipin ucu çok kolay kaçırılabilecek pes seslerde çok başarılı. Bununla birlikte, notalara bu kadar hâkim her şarkıcının yaptığı gibi onun yorumu da yer yer kelimelerin duygusunu teğet geçebiliyor. Bu biraz da hep sahnede, kalabalıklar önünde şarkı söylemenin tuzağı aslında. Stüdyoda biraz daha küçük oynamak, şarkıyla dış etkenlerden tamamen bağımsız bir ilişki kurmak gerekiyor. Ancak Lambaoğlu’nun şarkıcılık tekniği, ilk albüm için bu ayrıntıyı göz ardı edilebilir kılıyor.


Albümün başından sonuna koyu bir caz albümü olmadığını kendisi de söylüyor bir röportajında. Pop-caz daha doğru bir tanım olabilir belki. Ne popçuların ne de cazcıların itiraz edeceği bir tanım olur bu. 

Albümdeki şarkıların ilk ortak paydası, kadına dair öyküler anlatıyor olmaları. Hayatın içinde tek başına ama dik duran, eğitimli, entelektüel, otuzlu yaşlarında bir genç kadının, muhtemelen de bizzat Şenay Lambaoğlu’nun özyaşamsal öyküleri bunlar. Öyküleri ya da duyguları… Gündelik hayat içerisindeki devinimleri, soruları, sorguları, umutları, beklentileri… Tüm bunları bugünün televizyon dizileri/romanları/şarkılarında bahsi geçen ve dahi bizzat hayatın içinde tanış olduğumuz orta yaşlı şehirli genç kadın şablonuna oturttuğunuzda genellikle bir miktar acılı, gelgitli, arızalı bir haleti ruhiyeyle karşılaşıyorsunuz. Oysa Şenay Lambaoğlu’nun şarkılarının ikinci ortak paydası iyimser ruh hali. En hüzünlü şarkıda bile neredeyse elle tutulur, gözle görülür dozda bir umut var.


“Hayat Bu” adlı şarkıda “Düşeceksin acının en dibine vurmadan önce karaya, ayaklanıp çıkacaksın yeni bir aşkın sıcağına,” diyor Lambaoğlu. Bu şarkı benim yukarıda iki uzun cümleyle anlatmaya çalıştığımı, iki kısa cümleyle özetliyor aslında, fazla söze gerek bırakmadan.

“Hayat Bu”dan bahsetmişken, koyu bir Hümeyra hayranı olarak (şarkıcı Hümeyra’ya tabii; oyuncu değil) bu şarkının bana anımsattığı Hümeyra tadına bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. 


Albümde ilk klip “Monolog” adlı şarkıya çekildi. Caz şarkıcılarından ilk ağızda beklenen, seslerini bir enstrüman gibi kullanabilmeleri, emprovizasyon yapabilmeleridir ya, Lambaoğlu tam da bu isteneni yerine getiriyor bu şarkıda. Şarkı sözleri de bugünün kadın-erkek ilişkileri coğrafyasında çok tanıdık engebelere işaret ediyor. Belki de bu sebeplerle (haliyle ticari olarak da) önce bu şarkıya dikkat çekildi. Yoksa albümün en önemli ve tek kozu “Monolog” değil. Ben kendi adıma “Hayat Bu”yu ve “Oysa Umut Var”ı diğer kozlar olarak aldım kabul ettim bile. Albümün açılış şarkısı “Ay”ın esrarengiz çekiciliğini de es geçmemek lazım tabii.

Şenay Lambaoğlu sadece caz severlerin değil, “Bana caz yapma!” ünlemini sıkça kullananların da sevebileceği bir albüm yapmış sözün özü. Kulak kabartmak gerek.

GÜVENÇ DAĞÜSTÜN – “EVDE YOKLAR”


Son dönemin dikkat çekici caz albümlerinden biri de Güvenç Dağüstün’ün “Evde Yoklar” adını verdiği ilk albümü.

Ankara kökenli bir müzisyen olan Dağüstün, opera eğitimi almış ve uzun yıllar opera temsillerinde rol almış. Bir dönem Viyana Operasında, üstelik başrolde sahneye çıkmışlığı da var. Fazıl Say’ın “Nazım” orotoryosunda da yer alan Dağüstün, aynı adla piyasaya sürülen albümde de şarkı söylemişti. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra bugüne dek bir de sinema filminde rol alan Güvenç Dağüstün, kendisinden beklendiğinin aksine bir şan tekniğiyle aryalar söylediği bir albüm yerine, caz içerikli bir konseptle dinleyici karşısına çıkmayı tercih etmiş.


Cazın yerli tarafına daha yakın duran bir albüm bu. İçinde etnik öğeler de var. Şarkı sözlerinde ise yer yer Dağüstün’ün siyasi duruşunun izlerini görmek mümkün. Nitekim bir süredir Oda TV’ye yazdığı yazıları kadar Twitter’daki yorumlarıyla da emsali birçok sanatçının ve popüler kişinin aksine ülkede yaşananlara karşı bitaraf olmamayı/durmamayı tercih ettiğini alenen gösteriyor.

İşin şarkıcılık kısmında ise bariton Güvenç Dağüstün ne caz ne de şan tekniğiyle tanımlanabilecek bir biçimde şarkı söyleyerek dinleyeni şaşırtıyor. Tanımlardan bağımsız, kendi gibi söylüyor demek daha doğru olur belki. E bizim milletçe operaya da en az caz kadar mesafeli olduğumuz düşünülürse, bu en doğru seçimmiş gibi görünüyor (Türk televizyon tarihinin en eski “sitcom”u “Kaynanalar” dizisinin  tiplemesinin, korkunçluğunu operacı olmasına dayandıran, sinir bozucu “niiiiii” nidasıyla bir kuşağın hafızasında travmatik izler bırakan kokoş burjuva kaynanası Tijen Hakmen’i [ya da gerçek adı ve sanıyla öz be öz opera sanatçısı Sevda Aydan’ı] benim gibi unutamayan kim bilir kaç kişi var memlekette hâlâ, düşünsenize.)


Kaldı ki şan eğitimi almış, yıllarca şan tekniğiyle söylemiş birisi için bir reflekse dönüşmüş tekniğinden sıyrılarak şarkı söylemek hiç de kolay değildir. Ben kendi müzik bilgim ve görgümle, Dağüstün’ün sesinde bazı şarkılarda belirgin bir şekilde hissedilen nazal tınıları buna yordum. Belki de başka bir teknik açıklaması vardır ve ben yanılıyorumdur. Buna karşın aldığı eğitimi ve sırtına yüklediği onca deneyimi, sesini verdiği şarkılarda tek bir nota bile sektirmeyerek, ziyadesiyle gösteren bir şarkıcı dinliyoruz albüm boyunca.

Albüm Polad Bülbüloğlu’nun sesinden tanıyıp sevdiğimiz “Gel Ey Seher”in enteresan caz yorumuyla, adeta bir “jam session” havasında başlıyor. Albüme adını veren “Evde Yoklar”, Metin Altıok’un şiirinden bestelenmiş bir şarkı. Cihan Sezer’in bu bestesi albümün en çarpıcı şarkılarından biri. Altıok’un herhangi bir dizesine değdiğinde gözünüz ya da kulağınız, canınız Sivas katliamına yanmadan geçip gidemiyorsunuz kolay kolay. Yine öyle oluyor. “Evde yok” olan biz miydik acaba diye düşünüyorsunuz ister istemez.


Bir Mehmet Güreli bestesi olan “Kimse Bilmez”i yakın zamanda Kürşat Başar’ın albümünde Yaşar’ın sesinden dinledik. Öncesinde ise Zuhal Olcay ve Jülide Özçelik de seslendirmişti bu şarkıyı. Ömer Hayyam’ın dizelerinden bestelenmiş “Kimse Bilmez”, bin kere de çalınıp söylense dinlenilecek, zamansız şarkılardan. Cihan Sezer’in bu düzenlemesi de şarkının değerine değer katmış üstelik.

Çoğumuzun illüzyonist olarak tanıdığı, zaman zaman karşımıza oyuncu olarak da çıkan Kubilay Tunçer’in sözlerini yazdığı “Yanan Bilir”in bestesi ve düzenlemesi Nurkan Renda’ya ait. Makamsal müziğin içinden geçen ve bu nedenle kulağı kolay yakalayan şarkıda enstrümanların büyük kısmını da Renda çalmış.


Sözü ve müziği Zafer Cımbıl’a ait “Sevdanın Yolları”, albümde ikinci klip çekilmek üzere seçilen şarkı oldu (Pascal Nouma’dan Mehmet Esen’e, epeyce kalabalık kadrolu klip izlenmeye değer.) Bu şarkıda Dağüstün’e kalp yıkayan su misali sesiyle Birsen Tezer eşlik ediyor. Şarkıyı 2008 yılında yayımlanan “Organic Şarkılar” adlı albümünde Zafer Cımbıl’ın da seslendirdiğini hatırlatayım.


Albümde sözü ve müziği Güvenç Dağüstün’e ait tek şarkı olan “Bugün”ü, ilk klip şarkısı “Ellerin” takip ediyor. “Ellerin”in söz, müzik ve düzenlemesi Cihan Sezer imzası taşıyor. “Ben bugün şarkı yazdım, bunu hiç yapmamıştım,” diyor Güvenç Dağüstün “Bugün”de. Şarkının enteresan davul yürüyüşü ile Olgu Kızılay’ın şahane kemanı kadar, beklenmedik elektrogitar solosu da dikkat çekici. “Ellerin”in klibi de hayli enteresan zira Güvenç Dağüstün bu klibi bir Beyoğlu gecesinde, İstiklal Caddesinde, kendi cep telefonuyla çektiği görüntülerden kurgulayarak oluşturmuş.


Bir Pir Sultan Abdal deyişi olan “Bin Cefelar Etsen Almam Üstüme”de Güven Dağüstün ve 1999’da hayata gözlerini yuman (babası) müzisyen ve tiyatro oyuncusu Yusuf Dağüstün teknoloji marifetiyle düet yapıyor. Yusuf Dağüstün’ün 1977 yılında piyasaya çıkmış “Bağımsızlığa Ezgiler” adlı ilk ve tek33’lük plağından alınan kayıt, bugünün teknolojisiyle Güvenç Dağüstün’ün sesi ve Cihan Sezer’in düzenlemesiyle birleştirilmiş. Hem teknik olarak başarılı, hem de duygu olarak çok etkileyici bu şarkıda baba oğul Dağüstünler Ruhi Su’ya bir saygı selamı gönderir gibiler.


Albümün dokuzuncu ve son şarkısı ise başka türlü bir sürpriz içeriyor. Rus besteci Nikolai Rimsky-Korsakov’un Türkiye’de de iyi bilinen “Sherezade”(“Şehrazat”) adlı senfonik süitinin bir bölümünün üzerine Güvenç Dağüstün Türkçe sözler yazmış bir klasik eserden günümüz formlarında bir şarkı ortaya çıkarmış. Aynı eseri 1981 yılında Barış Manço da İngilizce sözlerle “Şehrazat” adıyla şarkı yapmıştı. Dağüstün ise bambaşka bir yoldan gitmiş. Romantik, özellikle nakarat sözleri ve melodisiyle bir parça muzır, kısacık tadımlık bir şarkı bu. Dozunda bırakılmış bir espri, hatta belki de dinleyiciye yapılmış küçük, şık bir jest.

Üzerinde epeyce emek ve çaba sarf edildiği her halinden belli bu albüm, poptan kaçarken “rock”a yakalananlar başta olmak üzere, bu ara kulağını temizlemek isteyen herkese tavsiye olunur.

EYLÜL 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder