Bu Blogda Ara

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hepimiz Rakçıyız!


Van için “Rock” konseri, yapıldı, bitti ve şahane oldu. Beklenenin de üzerinde bir para toplanmış olması bir yana, bu çapta bir organizasyonun bu kadar kısa sürede, bu kadar kusursuz kotarılmış olması da neresinden baksanız memlekette bir ilk.


Gripal enfeksiyonla bir haftadır sürmekte olan mücadelemde Pazar sabahı itibarıyla cephe taarruzuna maruz kalarak yorgan döşek yatmam, konseri ancak akşam haberlerinde özetlendiği kadarıyla takip edebilmeme neden oldu. Neyse ki Ege (kızım) arkadaşıyla konserdeydi. Bu vesileyle, Ege’nin konser sonrası izlenimleri bir yana, o gün onları konser alanına bırakırken gözlemlediklerimiz bile, ne fevkaladenin fevkinde bir işe imza atıldığını görmeye yetti de arttı.


Büyük çoğunluğu 17-25 yaş ortalamasında gençlerin oluşturduğu mahşeri kalabalık, içeri giremeyip konseri “led” ekrandan izlemeye oturmuş, serin havaya rağmen civardaki çayıra, çimene, tretuvara yayılmış ve halinden yine de hiç şikâyetçi görünmeyen biletsizler, konser alanının hemen yan tarafında, cadde kenarında sıralanmış stantlarda canla başla yardımları toplayan, tasnifleyen, paketleyen, “Van İçin Rock” tişörtlü gönüllüler…


İnönü stadının çevresinden dolanıp tekrar Dolmabahçe’ye, geldiğimiz istikametin aksine dönerken peşimizi uzun süre bırakmayan, her nasılsa hiçbir konserde rastlamadığım kadar temiz ve net duyulan müzik sesi… Yağsa mı yağmasa mı bilememiş, kararsız, mat, bulanık, sarı-yeşil sonbahar havasını siyahın her tonundan tişörtler, pantolonlar, ceketler, montlarla çiçeklemiş cıvıl cıvıl, şen şakrak, terütaze, pirüpak taifenin, Dolmabahçe’den Beşiktaş’a uzanan tarihi caddeye, cadde boyuna sıralanmış asırlık çınarlara, ağır kapıların ardındaki ağır başlı, yaşlı ve yorgun saraya nispet, tam da bugüne ait seslerinin, konuşmalarının yolumuza dökülen yankısı…


Konserin cereyan etmeye başladığı ilk saatlerden itibaren, sosyal medyada çoğunlukla memnuniyet, övgü ve takdir dolu yorumlar yazıldı. Anlaşılan o ki, ülkede Olcayto Ahmet Tuğsuz dışında herkes bu konserden gayet memnun olmuş. Giden de gitmeyen de, izleyen de izlemeyen de sonuçta 500.000 TL gibi bir hâsılat elde edilmiş bu organizasyona alkış tutuyor. (“Olcayto Ahmet Tuğsuz da kim, konuyla ne ilgisi var?” diye soranlara, konserden birkaç gün önce gecce.com da yazdığı yazıyı okumalarını önerip, bu mevzuu daha fazla macunlamayacağım.)

Ne var ki bu, alan memnun veren memnun etkinliğin öncesi ve sonrasında yazılıp çizilenlerin dönüp dolaşıp dokunduğu bir yer var ki, işte orada bir durup yeniden düşünmek gerekiyor.


Bunu daha önce de yazmış ama daha yumuşak tabirleri tercih etmiş, konunun adeta etrafından dolanmıştım. Bu defa biraz daha içinden geçeceğim zira bu yeterince hassas mevzuda şişi de kebabı da yakmama gayreti büsbütün yanlış anlaşılmalara, doğrudan kafa göz yarmalara neden olabilir.

“Rock” camiamızın genel olarak takındığı “elitist” tavrın (her ne kadar bu iki kelimeyi yan yana getirmek ilk bakışta çok aptalca ve çok kaba gelse de kulağa), zaman zaman faşizan bir söyleme kadar gittiği bu konser vesilesiyle bir kez daha teyit edilmiş oldu. Derdim bu. Konserin öncesinde ve sonrasında ortaya dökülüp saçılan inciler…


Vay efendim popçulardan önce “rock”çılar organize olmuş da hadi sıkıysa popçular da organize olsunmuş.

Bir dakika! Bir kere “rock”çıların yaptıkları bu şahane işi popçuların yapamamış olması üzerinden kıymetlendirmesi yeterince saçma değil mi? “Bak biz yaptık, siz yapamadınız!” cümlesi tek başına bir mahalle kavgası tadı, basitliği, acıklılığı yaratmıyor mu? Hem kendinizi popüler kültürün, popüler müziğin bir parçası olarak görmeyecek, hem de popüler kültürle sidik yarıştıracak ve buradaki ikilemin üzerini yukarıdan bakan cümlelerle örttüğünü sanacaksın.


Kim ne derse desin, hangi istatistiği, hangi anketi, hangi sayısal değeri baz alırsanız alın, bu ülkede en çok dinlenen müzik türü hiçbir zaman “rock” olmadı, olmayacak. Böyle bir gerçek var. Ve siz eğer “rock” dışındaki müzik türlerini yok sayar, küçümser, bunları üreten, icra eden, çalan, söyleyen ve dinleyenleri kendi dünyanızın dışında görür, sayarsanız, öncelikle ülke gerçeğinden, halktan, aynı toprağı paylaştığınız insanların duygu, düşünce, bilgi, görgü, kültür ve yaşam tarzlarından, dünyaya baktıkları pencereden uzaklaşır, kendi sanal gerçekliğinizde yaşamaya başlarsınız. İşte o zaman yaptığınız müzik “rock” müzik olmaz. Çünkü “rock” steril olmaz.


Popçular “rock”çılar kadar hızla organize olup, böylesi bir konsere imza atamazlardı evet.  Bu görüşe tamamen katılıyorum. POP-SAV denilen ve bütün popçuları bir çatı altında toplaması beklenen derneğin yılda bir düzenlediği konserlerin hali ortada. Planlı ve organize bir işin bile altından kalkılamazken, bu plansız ve zamansız konseri kotarmak popçuların boyunu aşardı. Burası doğru. Peki ama neden? Şimdi gelelim nedenlerine…

Bir kere “rock” müzik, tanımı itibariyle dünyayla, dünyada olup bitenle, yani siyasetle, gerçek hayatla pop müzikten kat be kat daha fazla ilgili. “Rock”çıların derdi bu zaten. Hayatla bir alıp veremedikleri var. Bir itirazları, bir isyanları, bir karşı duruşları var. Olan bitenin arka yüzünü görmeye, göstermeye, kapalı kapısını açmaya, paslı kilidini kırmaya, yeni bir söz duymaya, duyurmaya, söylemeye niyetliler. Bu denli büyük bir felaketin tüm müzik camiası içerisinde öncelikle “rock” müzisyenlerinin görüş alanına girmesinden doğal bir şey olamazdı. Aksi olsaydı şaşırmalıydık, zira popçuların ne algısı ne de kaygısı “rock”çılarla aynı düzlemde. Onlar başka yolun yolcuları.


Popçular neden bir konser için kolayca bir araya gelemez? Çünkü onlar popüler pazarın tam ortasındalar ve “rock”çıların yanından bile geçmeyen kıyasıya bir rekabetin kılıçları şakırdıyor tepelerinde. Onların mücadelesi ölümüne. Her biri en güzel, en parlak, en genç, en göz alıcı, en popüler, en, en, en yıldız olmak, öylece kalmak, para kazanmak zorunda. Bir an gözden kayboldun mu, yeniden görünme şansın çok ama çok az. Ama “rock”çılar öyle mi ya?

Siz hiç bayi toplantılarında, sünnet düğünlerinde, cemiyet davetlerinde, Kuruçeşme barlarında çalan, söyleyen “rock”çı gördünüz mü? Yani onların aylar öncesinden bağlanmış “extra”ları yok ki paraya kıyamayıp iptal edemesinler. Sosyete düğününün tarihini değiştiremezsiniz kolay kolay ama Yüksek Sadakat’in Jolly Joker konserinin tarihini pekâlâ değiştirebilirsiniz. Değiştiremeseniz bile zaten kaybedeceğiniz para, bir “extra”dan kazanacağınızın onda biri bile değildir muhtemelen; koymaz yani.


“Rock” müzisyenleri genellikle gruptur zaten; olmayanlar da birbirini tanır, hepsinin birbirine çalmışlığı vardır bir yerlerde. Yani birisi “koş gel” dese bir “rock”çı “Ama nasıl olur? Ya orkestra, ya prova, ya ses düzeni, ışık düzeni, makyaj, kostüm?..” diye sormaz; koşar gelir, gelebilir. Popçuların büyük çoğunluğunun ise kendi orkestraları yoktur. Kurulan orkestralar genellikle o program, o iş sonrası dağılır. Çünkü pop camiasında hiçbir şarkıcı hiçbir müzisyeni, hiçbir müzisyen hiçbir şarkıcıyı, hatta özetle hiç kimse hiç kimseyi beğenmez. Yani zordur ha deyince koşup gelmesi bir popçu için. E hal böyleyken öyle gönül birliği, güç birliği filan da yalan olur. İlla para ister popçunun toplama orkestrası. Nice yardım konserine “Ben bedavaya gelirim ama orkestram para ister,” gerekçesiyle “katılamayan” popçular vardır. İsterler ama katılamazlar. Orkestrasız söyleyecek halleri yoktur ya!


Buraya kadar ibre “rock”çıların tarafına daha yakın duruyor, değil mi? Peki şimdi bir de meseleye başka bir yerden bakalım.

Van İçin “Rock” konserinin fikir ve organizasyon aşamasına Twitter’da Redd grubunun ikiz kardeşleri, Güneş Duru ve Doğan Duru’yu takip edenler yakından şahit oldular. Fikir bir gecede doğdu, birkaç gün içerisinde gelişti ve etkinlik kotarıldı. Bu çok muhalif, çok sert, bir o kadar da açık sözlü, rengi belli kardeşler, zaman zaman aynı fikirde olmasam da, yazdıklarıyla, bizim bir kısmı tatlı suda yüzen “rock” camiası içinde “aktivist, hareketçi, kalk gidelimci” tarafta durduklarını sık sık göstermekte idiler. Bu organizasyon da bunun tuzu biberi oldu.


Peki şimdi şunu sormalı; Duru kardeşler ve organizasyonun diğer planlayıcıları herhangi bir popçuyu davet ettiler de, “hayır” cevabı mı aldılar? Sanmıyorum. Zira bu zaten başından beri bir “rock” konseri organizasyonuydu. Eğer adı “Van İçin Müzik” olsaydı da popçular da çağırılsaydı ve çağırıldıkları halde gelmeseler ya da reddetselerdi,  o vakit onlara kızmaya, hepsini toptan karalamaya herkesin hakkı olurdu belki. Ama bu şartlarda olmamalı. Zira bu ayrımı “rock”çılar başından kendileri yaptılar zaten.

Kaldı ki “Biz yaptık, onlar yapamadı” demek onlarla aynı potaya girmek değil de nedir? Birbirinin dengi iki taraf var da, biri diğerini yenmiş gibi. Oysa zaten başından “rock”çıların lehine bir dengesizlik var ortada; tam da yukarıda saydığım sebeplerden dolayı.


Geçenlerde memleketin müzik yazan, kayda değer “blogger”larının bir araya getirildiği bir etkinlikteydim. Orada bulunan bir çok kişinin birbirini yeni tanıdığı o gece, havada uçuşan laflar arasında en çok takıldığım cümle “Arkadaşlar şu veya bu şekilde burada bulunan kimse zaten popüler müzik dinlemiyor ve yazmıyor,”du. Herkes başını salladı, onay verdi. Hep beraber o tehlikeden uzak olduğumuz için rahat bir nefes aldık. Ben sustum. Ergenlikten kalma bir öğretilmişlikle, ilk kez bulunduğum bir ortamda arıza çıkaramayacak kadar çekingenim hâlâ; bakmayın kalemimin ha babam de babam çemkirmesine.


“Rock” dinleyen adam, popüler dinleyen adamdan neden üstün olsun? Onu bırakın, “rock” neden poptan üstün olsun? İkisinin de gayet iyi ve gayet de kötü örnekleri var. Sözgelimi “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” türküsü, Gripin’in iç bayıltıcı “Durma Yağmur Durma”sından çok daha “rock” olabilir. Çocuk denecek yaşta evlendirilen bir kızın haykırışı, yağmura sitem eden romantik “rock”çımızın haykırışından daha inandırıcıdır belki de.


Ben kendi adıma her iki türü de iyisiyle kötüsüyle dinliyorum; ne “rock”çıyım ne popçu. Ruh halim o an, o gün neyse oyum. Ne birinin “rock” dinliyor olması onu yüceltiyor gözümde, ne de bir diğerinin alaturka, pop ya da türkü dinliyor olması küçültüyor. Kaldı ki niye kategorize edilmeli müzik dinleyenler? Herkes her şeyi dinleyemez mi? Dinlediğin müzik sosyal statünün bir göstergesi midir? Öyleyse şayet; bunun adı “faşizm” değil de nedir?

“Faşizm” olgusunun sarkık bıyıklarla, kurt işaretiyle, o veya bu, bir takım öğretilmiş simgelerle değil; farkında olmadan gayet de içselleştirdiğimiz bir takım bakış açıları, yaklaşımlar, cümleler ve makul ve mantıklıymış gibi görünen seçkinci, elitist kaygı maskeleri altında servis edildiği bu çağ ve zamanda faşizanlıkla suçlanabilecek belki de en son felsefe, dünya görüşü olacak “rock” müzik müritlerinin bu topa girmiş olması inanılır gibi değil.


Yani hepimiz “rock”çı olsak ne değişecek? Tıpkı Doğan Duru’nun ismi lazım değil bazı “rock”çıları “cry baby” diye tanımlaması gibi, bu defa da “rock”çılar arasında kategoriler, sıralamalar oluşacak/oluşturulacak. İyisi mi bırakın herkes istediği müziği yapsın, isteyen de istediğini dinlesin. Çok “concon” olacak belki ama bu lafı etmenin de tam sırası; “Bırakın müzik kazansın!”

EKİM 2011

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder