Bu Blogda Ara

27 Mayıs 2011 Cuma

Radyocunun Suçu Ne?



Bundan on yıl önce, Radyo ODTÜ’de “Ah! Mazi…” programına başladığımda iki ciddi kaygım vardı. Öncelikle çalacağım şarkıların kopyalanmasından endişe ediyordum. Bugün için anlamsız hatta komik gelebilir bu kaygı. Ama henüz internet üzerinde yasal dijital müzik satışı ve paylaşımının hayal bile edilemediği günlerdeydik. Piyasada bulunmayan albümlere, plaklarda kalmış şarkılara sahip olmak gelir getirebilir bir şeydi. Hatta www.birzamanlar.net sitesine özellikle düşük kaliteli kayıtlarla koyduğumuz eski şarkılar bile CD formatında satışa sunulmuştu, İstanbul’daki bilinen müzik mağazalarından birinde ve biz bu cin fikirliliğe gerçekten çok şaşırmıştık.

O günlerde eski şarkı meraklıları sadece sahaflardan plak toplama imkanına sahiptiler. Çünkü tek tük birkaç çabanın dışında, plaklardan CD üzerine aktarılmış şarkıların sayısı taş çatlasın 100’ü geçmezdi. Bundandır ki, radyoda çalacağım bulunmaz Hint kumaşı şarkıların kopyalanıp çoğaltılarak yasal olmayan şekillerde satışa sunulması veya paylaşılmasına bilmeden alet olmak istemiyordum.


Bir başka kaygım ise radyoya ve dinleyicisine uyum sorunuydu. Tamamen yabancı müzik çalınan (üstelik “main-stream” bile değil; alternatif ve “rock”  şarkılar çalınan) bir radyoda tek Türkçe şarkı içerikli program olarak yayına başlayacaktı “Ah! Mazi…” Radyonun dinleyici profili AB grubu tabir edilen kategorideydi ve bu grubun dinleme ve izleme alışkanlıklarında ne kadar seçici, elitist ve hatta bir anlamda muhafazakar olduğu da bilinmeyen bir gerçek değildi. Kaldı ki programın iddiası da “en pespayesinden en kalitelisine” popüler kültür tarihinde ne var ne yoksa ortaya dökmekti. Yani sadece mis kokan kaliteli şarkılar çalmak, entelektüel söylemli bir müzik tarihçesi yapmak gibi niyetlerle çıkmamıştım yola.


Her iki kaygıyı da bertaraf edecek basit bir çözüm bulmam zor olmadı. Bin yıllık bir radyoculuk tekniğiydi aslında, ben bulmamış, sadece ne işe yaradığını keşfetmiştim aslına bakarsanız. Çok basitti; her şarkının ara nağmesine söz bittikten sonra veya başlamadan önce “Ah! Mazi…” spotu koyacaktım. Her şarkının içinden “Ah! Mazi…” diyen bir kadın geçecekti ve böylece bir taşla iki kuş vuracaktım. Bir yandan şarkıları korsanlar için işe yaramaz hale getirirken, bir yandan da dinleyicilerde tanıdıklık duygusu uyandıracak, devamlılık sağlayacak, yabancı müzik çalan bir radyoda neden bu şarkıların çalındığının açıklamasını yapacaktım. Sadece üç saniye süren iki kelimelik bir spot bu kadar çok işe yarayabilir miydi? İnanır mısınız, yaradı!

Şükürler olsun “Ah! Mazi…”nin adı 10 senedir herhangi bir korsanlık vakasına karışmadı. Bugün artık bu hassasiyete gerek de kalmadı aslına bakarsanız. Zamanında sahaflardan arayıp bulduğumuz, kimi zaman büyük paralar dökerek aldığımız nice plak/şarkı bugün CD formatında piyasada bulunabiliyor. Ya da elinde olan birileri paylaşıma sunduğunda yaygın ağların büyük kısmında bu paylaşımın, (yasal anlaşmalar yapıldığı için) eser sahiplerine geri dönüşü, getirisi var. Yani artık her şarkıya spot basılmasa da olur. Ama ben hala “Ah! Mazi…” spotunu aynı dozda kullanmaya devam ediyorum. Zira asıl büyük kazancım başka.  


Şöyle bir düşünün… Radyosunda her zaman yabancı müzik duymaya alışmış bir dinleyici, bir Pazar öğleden sonra düğmeye dokunduğunda birden dünyanın an acayip şarkılarından biriyle karşılaşıyor, üstelik de Türkçe! Önce şaşırıyor, yanlış frekansta mıyım diye kontrol ediyor, derken şarkının ara nağmesinde bir ses “Ah! Mazi…” deyip kaçıyor. O zaman dinleyici anlıyor ki bu bir programın bir parçası, özel bir yayın. Yayın sürdükçe ve “Ah! Mazi…” spotu duyuldukça, programın devam ettiğinin farkında oluyor dinleyici. Ve günün birinde bir kez daha karşılaştığında, aynı spotu duyar duymaz hemen hatırlıyor. Bir oluyor, iki oluyor ve dinleyici artık Pazar günleri o saatte radyosunda hep o programın olduğunu ezber ediyor. Yani devamlılık da böylece kendiliğinden sağlanmış oluyor.

Zira radyo programları televizyon programları gibi dinleyicinin gününü saatini kollayıp radyo başına geçtiği işler değildir büyük çoğunlukla. Radyo programları tesadüfen dinlenir ve radyo dinleyicisi kolay kolay bir programın müdavimine dönüşmez.

Ne eski ne güncel, Türkçe müzikten tamamen habersiz nice ODTÜ’lünün ve Radyo ODTÜ dinleyicisinin ve dahi Ankara’da hatırı sayılır çapta bir dinleyici kitlesinin “Ah! Mazi…” müdavimi olması; müdavimi değilse bile programdan haberdar olması, bir şekilde bilmesinde o üç saniyelik spotun payı tahmin edebileceğinizden çok daha büyüktür.

Tabi tanıdıklık duygusunun uyandırılması ve devamlılığın sağlanmasında spotun yanı sıra başka yan etkenler de vardı. Mesela programcıya değil; programa oynamak.


Dinleyenlerin büyük kısmı hala benim soyadımı bilmez. Yıllardır yaptığımız partilerin tanıtım afişlerinde hiçbir zaman Dj’in (yani benim) adı yer almadı; çünkü onlar  “Ah! Mazi…” partisiydi. O partilerde büyük büyük kalabalıklara hep bir ağızdan “Ah! Mazi…” dedirtmelerimizin kayıtları hala bende duruyor. Bugün de “Ah! Mazi…”nin Facebook’ta hayran sayfası filan değil, düpedüz profili var.

“Ah! Mazi…”yi yaratıcılarından bağımsız, kendi başına ayakta duran bir isim kılabilmek için epeyce çok taktiği bir arada kullanırken, elbette bunu bilinçli yapmıyorduk. Bildiğim bir tek şey vardı; ben televizyon ya da radyoda bende tanıdıklık duygusu bırakan, devamlılığı ve tutarlılığı olan işleri seviyordum. O halde ben de böyle bir duygu yaratmalıydım.


Bugün adına “kurumsal kimlik” denilen ve elbette ki normalde bir dolu bilimsel veriyle yola çıkılıp aynı oranda bilimsel teknikle kotarılan, benimse tamamen el yordamıyla keşfettiğim  bu çalışma sayesindedir ki bugün “Ah! Mazi…”nin kemikleşmiş bir dinleyici kitlesi var. İnternette araştırdığınızda bir çok farklı sosyal paylaşım sitesinde eskiye dair bir şeyler paylaşanların fotoğraf albümlerine “Ah! Mazi…” adını verdiğini görebilirsiniz. Bazen eski günlerden konuşulurken de bir nida olarak kullanıldığına/yazıldığına şahit oluyorum.

Bu arada programın adına ilham olan aynı adlı Aysel Gürel şarkısının bahsi geçen kurumsal kimliğe büyücek katkı payını es geçersem de çok ayıp etmiş olurum. “Ah! Mazi…” demeyi bizden öğrenenlere ben de “Aslında biz de Aysel Gürel’den öğrendik” diyorum ve hep diyeceğim.


Sözün özü; dinleyicide yaratacağınız tanıdıklık duygusu ve devamlılık bir radyo programcısı için hayati önem taşır. İlla bu kadar abartmaya da gerek yok. Her gün tekrarladığınız bir cümle, bir söz (ama herkesten farklı, size özgü; yoksa “şimdi kısa bir mola”, “yeni saate giriyoruz”, “sıradaki çalışmamız” gibi klişeler üstü cümlecikler değil),size ait bir bakış açısı, belki de bir temenni… Sizi ya da programınızı hafızalara kazıyacak, dinleyende farkındalık yaratacak ne olursa…

Belki Fatmagül’le, Hürrem’le, Cemile’yle rekabet etmeniz biraz zor. Onlar kadar hafızada kalmak için tecavüze uğramak, “ex” eşinizden şiddet görmek, doğum sancısı çığlıkları atmak ya da kırık Türkçe’yle konuşmak gerekebilir ki bunların hiç biri bir radyocuya yakışmaz. Siz yine kendinizle yarışın. Bir de özlü söz ekleyeyim yazının sonuna ki ana fikrimiz olsun… “En tanıdık, en zor unutulandır”. (Böyle bir söz yok, şimdi uydurdum ama güzel oldu!)

MAYIS 2011

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder