Bu Blogda Ara

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Eurovision Günlüğü 10 (...Ve de Son)



Cumartesi sabahı Elhan’la biraz Köln’ü dolaşalım dedik. Ege çok yorgundu ve uyuyordu. E geldik gidiyoruz, görüp göreceğimiz Esprit Arena, Euro Club ve yatmadan yatmaya girdiğimiz otel odası. Her gün git gel Arena altı saat durumundayız. Bari biraz şehre nüfuz edelim diye döküldük yollara. Köln’de merkez tren istasyonunun olduğu meydan bildiğiniz Eminönü. Yeni Camii’nin yerine Dome Katedralini koyun, hah işte aynen öyle, bir Mısır çarşısı eksik.


Gerçekten çok ama çok görkemli, kelimelerle anlatılması zor Dome Katedrali, içine girecek fırsatımız olmamasına rağmen, sadece dışarıdan bakarken bile bizi büyüledi. Bir kere günün en güneşli saatinde bile çok karanlık, çok siyah, çok nemli, sisli, puslu, eski, köhne ama en çok da ürkütücü gözüküyor. Etkileyiciliği de burada zaten. Ders kitaplarından bildiğimiz Ortaçağ karanlığı kanlı canlı karşınızda duruyormuş gibi. Ya da siz Harry Pottermışsınız da orası da Hogwartsmış gibi. İnsanın içini kaşıyan, rahatsız edici bir görüntü. Ama yine de katedralin etrafında resim çektiren yüzlercesine uyup, dünyanın en turistik pozlarından birine durmadan edemiyor insan. Biz de durduk. Sonuç gayet tatmin edici oldu.


Turist olmanın hangi ülke vatandaşı olursanız olsun değişmeyen, uluslararası bir takım kuralları, aneneleri var. Sanırım tüm dünya vatandaşlarının gülmek, ağlamak, tuvalete gitmek ve karın doyurmak gibi temel insanı davranışlardan sonra istisnasız aynı tepkileri verdiği, aynı şekilde davrandığı tek asgari müşterek bu turist olma hali.

Turistseniz yürürsünüz. Çünkü şehri bir örümcek ağı gibi saran toplu taşıma araçlarındaki yerli kalabalık, yanlış yerde inme, yanlış yerden binme, madara olma, daha da fenası kaybolma korkusu “Alırım elime haritamı, baka baka yürürüm, olmadı sora sora Bağdat’ı bulurum,” psikolojisine sokuyor insanı. E biz de yürüdük nitekim. İstanbul sakiniyken şuradan şuraya arabaya binen, metro, otobüs, vapur, tren, minibüs ve hatta taksi ne varsa kullanan biz değilmişiz gibi, bir haftadır ayaklarımıza kara sular inene kadar yürüdük. Düşünün şimdi, Beşiktaş’tan Karaköy’e yürür mü insan. Biz yürüdük; yani aşağı yukarı aynı mesafeye.


Turistseniz otun böceğin resmini çeker, önüne geçer resim çektirir, daha da abartıp her bir gördüğünüzü kamerayla sabitlemek istersiniz. Hadi resim çektirmek belki oraya gittiğinize, o an orada bulunduğunuza dair şahit tutmaktır, bir çentik atmaktır hafızaya, onu anlarım ama ya insansız video görüntüleri çekmek nedir Allah aşkınıza?


Siz de yapmışsınızdır illa ki, hepimizin video kamera arşivinde yıllar sonra izlediğimizde zerre mana ifade etmeyen fuzuli manzara, mekan, şehir, tarihi, doğal, turistik güzellik görüntüleri vardır. Hayır açsanız herhangi bir belgesel kanalını, bin kat ayrıntılısını hem anlatır, hem izlettirirler. Mesela Dome Katedrali… Şimdi gayet profesyonel çekilmiş belgeselleri varken, internetten filan da bulunabiliyorken, kim ne yapsın sizin “handy-cam”le çektiğiniz titrek görüntüleri? Ama yok, illa ki çekilir. Turist dediğin çekim yapar.


Turist dediğin fiyat sorar ve pazarlık yapar. Çünkü ona mutlaka birileri gittiği ülkede adam kazıklandığını söylemiştir. Herkes bir başka ülkenin insanı için bunu hayatında en az bir kere düşünür. Taksiye biner, yolu uzattı diye kavgaya tutuşur. Lokantaya girince önce menüyü inceler, fiyatlardan emin olunca oturur, sipariş verir. Her alış veriş yaptığı yerde de kültürel birikiminde, ülkesinin geleneklerinde olsun olmasın mutlaka çatır çatır pazarlık eder, en edepli turist bile alış veriş esnasında yellozlaşır. Kazıklanma korkusu denilen şey turistin her gittiği yere beraber götürdüğü yegâne şeydir. Fotoğraf makinesini unutur, onu unutmaz.

Turistseniz şayet, aslında hepsi Çin’de üretilmiş dandik hediyelik eşyalardan almadan duramazsınız. Mesela buzdolaplarına yapıştırılan “magnet”ler. Hani el yapımı gibidir, seramiktir ve üzerine cicili bicili maviler kırmızılarla bir deniz, denizde bir sandal, birkaç şirin deniz kıyısı evi, pırıl pırıl bir güneş kabartılmıştır. Bir de o şehrin adı. Köln’deyseniz Köln yazar da söz gelimi Düsseldorf’taysanız Düsseldorf yazar. Bu yaz gidin, memleketin bütün Ege-Akdeniz şeridini dolaşın. Her tatil beldesinde aynı denizli, sandallı, evli, güneşli ”magnet” satılmıyorsa ben de Hakan değilim. Sadece şehrin, kasabanın, beldenin adı değişir, gerisi tamamen aynıdır. Yani ne yereldir, ne o bölgeye ait bir şeydir, ne anlamlıdır, ne de özeldir. Ama turist dediğin illa ki “magnet” alır.


“Magnet”in yanında da artık zevke göre bir sürü porselenden plastiğe gereksiz süs eşyası alınır tabi. Dükkanda gördüğünüzde dünyanın en alınası şeyiymiş zannedip, hani onu da almazsanız bu tatil ziyan zebil olacakmış, anlamını bulamayacakmış, hatta tatile sadece onu almak için gelmişsiniz gibi hissederek satın aldığınız, eve götürüp açtığınızdaysa çoğu kez bir köşeye atıp unuttuğunuz zırva şeyler. Üstelik çevirip baksanız, hepsinin arkasında da “Made In China” yazıyordur, bahse varım.

Aylar önce Mısır’dan aldığımız bir çok “magnet” ve süslü eşya halen bir çantada durup duruyor mesela. Onları alırken üç beş kuruş için saatler ama saatlerce pazarlık ettiğimizi hatırlıyorum da… O an için o kadar gerekliydiler ki…

Neyse, konuyu fazla dağıtmadan toparlayayım. Biz Elhan’la zehir gibi soğuk bir Köln sabahında Dome Katedralinin hemen arkasındaki İstiklal Caddesi muadili caddeden yürüye yürüye ilerleyip, birkaç ”magnet” aldık, biraz “Made In China”lara bakıp “Aaa ne güzelmiş,” filan dedik. Türk satıcıyla pazarlık yaptık. Karnımızı doyurmak için beğendiğimiz pastanede fiyat listelerini uzun uzun inceleyip kendimize birer sandviç beğendik.


Sonra da hadi şu yolu takip edelim, beri taraftan çıkarız dedik. Deyiş o deyiş; çıkamadık ve büyük bir Köln turu attık. Turist olmanın vazgeçilmezlerinden biri de yol sormakmış, onu da öğrenmiş olduk. Sağ olsunlar Almanlar çok yardımcı oldular ve şehrin orta yerinde caddeleri arşınlayan şaşkın Türk çifti mağdur etmediler. Böylece bu acı vatana geldiğimizden beri yürümediğimiz kadar yürümüş olduk sabahın zehir ayazında ama fena da olmadı. Bir şehrin kokusunu almanın en güzel yolu, şuursuzca caddelerini, sokaklarını turlamak. O steril şehir turları size sadece seçilmişleri, arındırılmışları gösteriyor. Şimdi gelseniz İstanbul’a turla, bu şehri sadece Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe, Boğaz kıyıları ve benzerlerinden ibaret sanmanız çok mümkün. Oysa Ümraniye, Bağcılar hatta Küçük Çekmece de İstanbul. Onları görmeden İstanbul’ u gördüm diyebilir misiniz?

İşte biz de Köln’ün Ümraniyelerinden Bağcılarından yeterince nasibimizi alarak otele döndüğümüzde vakit bir hayli geçti ve bir an önce hazırlanıp büyük final için Arena’ya doğru yola çıkmamız gerekiyordu. Biz de öyle yaptık.

Bu arada unutmadan eklemeliyim; siz evrenden ne isterseniz evren size onu gönderiyor sahiden. Bunu bir kere daha tecrübe ettim. Eh arşivcinin önde gideniyim bilen biliyor. Her gittiğim şehirde plakçı, kasetçi, müzik market, sahaf ne varsa talan etmeden huzura eremem. Almanya’ya geldiğimden beri de Arena mesaisi yüzünden bir türlü fırsat bulamadığımdan söylenip duruyordum. Ve evren Köln şehrindeki bütün sahafları karşıma çıkardı.

Meğer hepsi kaldığımız otelin birkaç yüz metre berisindeymiş. Yolumuz yanlışlıkla oralardan bir yerlerden geçti ve ardı ardına bir sürü plak satan dükkan çıktı karşımıza. Nasıl temiz, nasıl güzel ve nasıl ucuz plaklar vardı anlatamam. Özellikle benim için çok kıymetli olan seksenli yıllar pop plakları. Tina  Turnerlar, Michael Jacksonlar, George Michaeller, Pet Shop Boyslar, Nenalar… Aldım mı? Hayır.  Ama onlara dokunmak bile bir ayindi benim için.

Sadece bir tek müzik markete girebildik. Onda gördüğüm envai çeşit CD, DVD ve “box-set”ler de beni benden almaya yetti zaten. Hani cebinde kalan bütün parayı yatırsan yeridir. Ama yapmadım tabi.


Arena bir haftadır olmadığı kadar kalabalıktı bu defa. Çok telaşlıydı ortalık. Aynı şekilde salon da ilk iki yarı finale kıyasla bu defa tamamen doluydu. Sürekli anons yapıyorlardı “Dünyanın en büyük müzikal televizyon şovuna hoş geldiniz,” diye. Haksız değillerdi; gerçekten öyleydi.


Yarışma bittikten sonra geri döndüğümüz Basın Merkezinde Azerbaycan’ın basın toplantısı vardı. Çok seviniyorlardı, coşmuşlardı haliyle. Çok kalabalık değildi Azerbaycan’dan gelenler; aşağı yukarı bizim kadarlardı. Bir haftadır zaman zaman oturup konuşmuşluğumuz olmuştu. Şarkılarına çok güveniyorlardı doğal olarak. Ben de içimden gülümsüyordum. Bu kadar iddialı şarkı arasında pek mümkün gelmiyordu bana onların kazanması. Gecenin sonunda (Aşkın Nur Yengi’nin deyimiyle) mosmor olmuştum.

Bu seneki organizasyonda yarı final ve final “after party”lerini sadece delegasyona rezerve etmişlerdi. Yani basın ve “fan” akreditasyonu olanlar bu resmi partilere katılamıyordu. Bu bizi çok değil belki ama Ege’yi ziyadesiyle üzdü. Şahsen ben de son gece bütün finalistlerin de hazır bulunduğu “after party”de olmayı isterdim. En azından bu bir haftanın kapanışını bu şekilde yapmak güzel olabilirdi. Neyse biz de onun yerine Euro Club’a gittik her zaman yaptığımız gibi.


Günlüğün bir yerlerinde Almanlar hakkında yazdığım yorumları burada düzeltmek istiyorum bu vesileyle. Günlerden Cumartesiydi. Bu insan evlatlarının Cuma, Cumartesi ve Çarşamba geceleri eğlencenin dibine vurup, diğer günler evlerinde oturduklarını bilirdim, bu defa bizzat şahit oldum. Tamam eğlensinler, güzel de bu kadar da gözü çıkarılmaz ki!


Hani ben geri dönüşüm bilinci sayesinde etrafta cam kırıkları filan olmuyor demiştim ya; hiç de öyle değilmiş. Cumartesi gecesi Euro Club’a giderken yollarda yürüyemedik cam kırıklarından. Sokaklar insan kaynıyordu, hepsi kör kütük sarhoştu, avazları çıktığı kadar bağırarak konuşuyor, gülüşüyor, gürültü yapıyorlardı. Yerler çöp içerisindeydi, yemek artıkları, kağıt pizza tabakları, bardaklar, çöpler mide bulandırıcıydı ve onlar eğleniyorlardı.


Bereket kimsenin kimseyi rahatsız etme huyu yok. Herkes kendi yaygarasını koparıyor ama o sarhoşluğa rağmen kimse kimseye sataşmıyor, laf atmıyor, vay bana yan baktın demiyor, kavga çıkmıyor.

Euro Club’dan çıktığımızda saat 4’tü ve sokaklardaki gürültü aynen devam ediyordu. Trende deseniz yine aynı kalabalık ve şamata… Memleketimin apaçilerini özledim bir an. Canım tulum peyniri çekti. Nihat Doğan’a hak verdim.

Bir Eurovision macerası daha böylece sona erdi. Yıllar, çok uzun yıllar önceydi. Hayatımda ilk kez böylesi bir yarışma izlemiştim. Çok görkemliydi, çok etkileyiciydi. Üsküdar’da, Rahime Teyzemin en samimi arkadaşı Fatoşların evindeydik. Henüz televizyonun renkli yayına geçmesine neresinden baksanız yedi sekiz sene vardı. Fatoş Ablaların siyah beyaz televizyonunun karşısında gözümü kırpmadan izlediğim bu şahane şov, İsveçli Abba grubunun birinciliğiyle sona ermişti. Takvimler 6 Nisan 1974 tarihini gösteriyordu.


O gece, günün birinde bu yarışmayı yapıldığı salonda canlı izleyeceğimi, orada Türk bayrağını sallayacağımı, hatta yayın esnasında ekranda bile gözükeceğimi söyleselerdi, çocuk aklımla ne tepki verirdim bilmiyorum. Bu yarışmayı bu kadar önemseyip, bütün bir haftayı uzun uzun kaleme almamın, edecek bu kadar kelam bulmamın tek sebebi yukarıdaki paragraftır aslında. Bazen bazı şeyleri hayal bile edemezsiniz, ama bir gün gerçek olurlar. Bu da öyle bir şeydi benim için. Başınızı ağrıttıysam, sırf bu yüzdendir bilesiniz.


MAYIS 2011

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder