Bu Blogda Ara

4 Kasım 2018 Pazar

Demirhan Baylan Röportajı


"YAŞLANDIKÇA DAHA CESUR OLMAK GEREKİR"


Bir dönem Bulutsuzluk Özlemi’nin bas gitaristi olarak tanıdığımız, sonrasında hem solo işleri hem de içinde yer aldığı kolektif çalışmalarla adından söz ettiren Demirhan Baylan memleketin nevi şahsına münhasır müzisyenlerinden. İkiz çocuk sahibi olduktan sonra müziğe dört yıllık bir “babalık molası” veren Baylan, geçtiğimiz günlerde kendi hesabına yayınladığı yeni albümü “Yapayanlış Şarkılar”la tekrar sahaya döndü. Demirhan Baylan’la yeni albümünü ve daha fazlasını konuşmak için sonbahara selam duran bir Kuzguncuk öğleden sonrasında bir araya geldik.  



28 Ekim 2018 Pazar

Seyyal Taner Röportajı


"KİMSE KALBİNİN İŞİNE SON VERMESİN"


“Ülkü Aker o şarkıyı yazdığında benim yaşım çok gençti,” diyerek başlıyor anlatmaya. Şarkı birdenbire patladı, plağı çok sattı, Altın Plak aldı. “Hemen peşinden bir şey daha yapmak lazım,” diyorlar. Ülkü de diyor ki “Genç yaşında kalbinin işine son verdirttik kızın, bari bu defa kalbini affettirtelim.” Sonra da oturup “Kalbimi Affettim”i yazıyor. Ama ben sonra anladım ki bu işin yaşı başı yokmuş. Kalbin işine hiç son vermemek lazım.”




Rock Müzikaller

HÂLÂ MÜZİKAL, HÂLÂ ROCK



(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2018 sayısında yayımlanmıştır.)

‘80’li yıllarda tek kanaldan yayın yapan siyah beyaz televizyonlarımızda az buz müzikal film izlemedik. İncir çekirdeğini doldurmayacak konuları, durup dururken şarkı söylemeye ve dans etmeye başlayan oyuncuları, neşeli şarkılarıyla o şahane müzikal filmler… Müzikallere tutkuyla bağlanmış bir kuşak varsa bu ülkede, bilin ki televizyon sayesindedir. Zira ne Braodway prodüksiyonlarının Türkiye’ye gelebilmesi ihtimali mümkündü o yıllarda ne de Türkiye’de kısıtlı imkanlarla sahneye konulan yerli ve yabancı müzikallerin Broadway ihtişamını yakalaması. İyisiyle kötüsüyle yapılanları da sevdik, bağrımıza bastık, o ayrı. Ama yurt dışına gidip yerinde izlemek gibi bir lükse sahip değilseniz, müzikalin hasını izlemek ancak filmler sayesinde mümkün oldu memlekette.

Şimdilerde zaman zaman yurt dışından büyük prodüksiyonlar gelip Türkiye’de perde açıyor açmasına ama bizim için o çapta müzikaller sahnelemek hâlâ zor.


Müzikaller tarihinde iz bırakmış müzikallerden temaları bir araya getiren Rock Müzikaller adlı gösteri on bir yıl aradan sonra ikinci kez sahneleniyor. Rock Müzikaller’in 2018 versiyonu 24 Eylül’de Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda izleyici karşısına çıkacak.



Türkiye’de pek azı sahnelenebilmiş Hair, We Will Rock You, Rock of Ages, American Idiot, Jesus Christ Superstar, Footloose, Rent ve School of Rock gibi müzikallerden bölümlerin yer alacağı bu gösteri kalabalık bir kadroyla sahneye konuluyor. Aslı Gökyokuş, Ayça Varlıer, Erdem Yener, Evrencan Gündüz, Fatma Turgut, Ferman Akgül, Gripin, Güvenç Dağüstün, Özge Borak, Özge Fışkın, Seran Bilgi ve Şehnaz Sam’ın yanı sıra Zuhal Olcay da konuk sanatçı olarak sahnede olacak o gece. Bu ekibe genç yeteneklerden oluşan bir dans grubu ve koro da eşlik ediyor. Uniq İstanbul’da dansçı seçmelerinin yapıldığı gün gösteri ile ilgili detaylı bilgi almak üzere yapım ekibinin konuğu oldum.


Gösterinin yapımcılığını Nurcan Karaca, yönetmenliğini Onur Turan, müzik direktörlüğünü ise Tuluğ Tırpan üstlenmiş. Koreograf Nur Sonbahar, dekor tasarımı Aslı Varlıer, görsel sanat tasarımı ise Cevdet Canver imzası taşıyor.

“İlk kez 2006’da Broadway’den İstanbul’a Müzikaller projesini yapmıştık. Umulmadığı kadar ilgi görünce bir sonraki sene Rock Müzikaller’i yapmaya karar verdik. Geçtiğimiz yıl Broadway’den İstanbul’a Müzikaller projesini tekrar ettik. Bu sene de Rock Müzikaller’i yeni bir kadro ve güncellenmiş bir içerikle tekrar ediyoruz,” diye anlatıyor projenin mimarı Nurcan Karaca. Daha önce İbrahim Tatlıses ve Şebnem Ferah’ın senfonik konserlerine de imza atan Karaca gerçek bir müzikal tutkunu olduğunu da söylüyor.   


Sözü tam bu noktada yönetmen Onur Turan devralıyor. Onur Turan Haldun Dormen ekolünden yetişmiş genç bir yönetmen. “Aslında bu defa müzikalin bir şov olduğu mantığından bir tık öteye çıkarak, o müzikallerin kendi dönemlerinde anlatmak istediklerini, alt metinlerini çok da ajite etmeksizin seyirciye vermek istedik. Mesela bunlardan bir tanesi çocuk istismarı meselesi. Ayça Varlıer, Aslı Gökyokuş, Özge Borak ve Fatma Turgut, Spring Awakening müzikalinden ‘Mama Who Bore Me’ ve ‘The Dark I Know Well’ adlı şarkıları çocuk istismarına dikkat çekmek ve dur demek için söyleyecekler. Bunun gibi birçok kurgumuz var.”


Onur Turan bu gösterinin müzikal şarkılarından oluşturulmuş bir konser gibi algılanmamasını gerektiğinin altını çiziyor sonra: “Belli müzikallerin belli şarkılarından bloklar oluşturuyoruz evet ama her blokun kendi içinde bir teması var ve bütün bloklar birbirine bağlı. Hem müzikal anlamda hem de reji anlamında. Yani bu bir konser formatı değil. Öyle olsaydı zaten ne bana ne Tuluğ’a ihtiyaç olurdu ne de özel çok fazla prova yapmaya. Bir de şunun altını özellikle çizmek lazım: Biz sadece ‘rock’ müzik dinleyen insanlara hitap eden bir proje yapmıyoruz; müzikal tiyatro izleyicisine yönelik bir iş yapıyoruz. Nitekim kadromuz da geniş bir yelpazede ‘rock’ müzik yapan şarkıcılar ve müzikal tiyatro dünyasının yıldızlarından kurulu. Seçtiğimiz müzikaller arasında ‘hard rock’ türünde olan da var, ‘pop rock’ türünde olan da. Öyle bir denge kurduk. Yani sadece cayır cayır elektronik gitarların çalındığı bangır bangır bir müzik olmayacak o gece.”


Kullanılacak şarkıların nasıl seçildiğini ise müzik direktörü Tuluğ Tırpan anlatıyor: “Bir beyin takımımız var; birlikte seçiyoruz. Her ne kadar bu bir şovsa da kendi içerisinde dinamikleri olan bir iş. Bu işe gönlünü katarak dâhil olmuş arkadaşlarımızın da kendilerini en doğru şekilde prezante edebilecekleri şekilde bir şarkı dağılımı yapmaya çalışıyoruz ki bu çok önemli. Çünkü baştan sonra bir müzikali oynamasalar bile söyledikleri şarkılarda bir karakteri seslendiriyorlar aslında; sadece şarkı söylemiyorlar. Bu yüzden de biraz zorlanıyoruz hem kendimizi hem de onları mutlu etmek adına. Bir sürü şarkı geliyor gidiyor. O olsun, bu olmasın… Ama şimdiye kadar aşağı yukarı hep on ikiden vurduğumuzu düşünüyorum.”  


Tuluğ Tırpan Viyana Konservatuarı ve Viyana Müzik Akademisi’nden mezun bir klasik müzik ve caz piyanisti. Yıllardır Türkiye’de sayısız önemli müzikal işe imza atmış Tırpan, Avusturya’da yaşadığı dönemde de benzer projelerde çalıştığını söylüyor. “2007’de Türkiye’ye yeni dönmüştüm ve Sertab Erener beni Nurcan’la tanıştırınca Rock Müzikaller projesinde birlikte çalışmaya başladık. Bildiğim ve yaptığım bir işti aslında ama uzun yıllar yurt dışında kaldığım için Türkiye’de kimseyi tanımıyordum. Alman, Avusturyalı, İsviçreli müzikal yıldızlarının seslendirdiği şarkıları bir kez de bizimkilerden dinleyince bu beni olumlu anlamda şaşırtan bir deneyim oldu. Bizde de nasıl bir potansiyel olduğunu gördüm. Seyircinin ilgisi de bizi çok sevindirdi işin doğrusu.”


Nurcan Karaca on bir yıl önceki gösteride yaşadıkları bir deneyimi anlatıyor bunun üzerine: “Hayko Cepkin’in ilk müzikal tecrübesiydi. Tuluğ’un onun için seçtiği ve ona yakışacağını düşündüğü şarkıyı söylememek için epeyce direndi. Sonunda kabul edip söyledi ve o şarkı gösterinin en çok alkış alan, en beğenilen bölümlerinden biri oldu. Kimin neyi nasıl yapabileceğini, hangi şarkıyı doğru taşıyabileceğini çok iyi gözlemleyebiliyor Tuluğ. Bu konuda hem yeteneği hem de tecrübesi çok. Mesela o gösteride Hayko’nun söylediği şarkıyı bu defa Ferman Akgül söyleyecek. Parça aynı ama yorumlayacak kişiye göre hem şarkının icrası hem de reji değişiyor. Bambaşka bir şey çıkıyor ortaya.”


Nurcan Karaca “Aslında yola ilk çıktığımızda amacımız yeni bir müzikal yapmaktı,” deyince Tuluğ Tırpan da onaylıyor bunu. “Üçümüzün de hayali bu hâlâ. Gönül istiyor ki böyle bir tek bir gece de değil, Broadway’deki oyunlar gibi ya da Türkiye’deki Lüküs Hayat gibi on – on beş sene devam etsin, insanlar karakterleri tanısınlar, sevsinler, yıllar sonra çocuklarına anlatsınlar.”


Bunun eskiden olduğu gibi bugünkü Türkiye şartlarında da hiç kolay olmadığını, yakın zamanda bir müzikal projesinin içinde yer almış ve hâlâ yer almakta olan biri olarak çok iyi biliyorum. Ama her şeye rağmen yazının başında bahsettiğim o müzikal tutkusuna benim gibi kendini kaptırmışların arasında olmanın verdiği tanıdıklık duygusuyla içten bir “İnşallah”, diyorum. Sonra şeytan dürtüyor tabii ve sormadan edemiyorum: “Yeni bir müzikal yapılsa hem oyunculuk hem şarkıcılık hem de dans performansı açısından bu işin altından kalkabilecek kimler var Türkiye’de?”

“Bu Fatih Terim’e hangi oyuncuyu transfer edeceksin diye sormaya benziyor,” diyor gülerek Tuluğ Tırpan. “İsim vermeyeceğim ama ben şu anda Türkiye’de altmışa yakın ismin böyle bir projede neyi yapıp neyi yapamayacağını biliyorum.”


Sohbeti bitirip hep beraber bir üst kata çıkıyoruz. Seçmelere katılacak genç dansçılar bizi bekliyor. Derken gösteri dünyasında kullanılan tabiriyle “audition” başlıyor. Laf aramızda dansçıların oracıkta verilen koreografiyi nasıl kolayca ezber edip nasıl hatasız tekrar edebildiklerine yine şaşırıyorum. Buna hep şaşıracağım sanırım; zira o başka bir yetenek ve zekâ işi. Günün sonunda dilime takılıp kalansa “audition” sırasında defalarca kez çalınan aynı adlı Abba müzikalinin şahane şarkısı “Mamma Mia” oluyor haliyle. (Ama bu şarkı 24 Eylül’deki gösteride yokmuş, onu da söyleyeyim.)


AĞUSTOS 2018

Seninle Başım Dertte Müzikali

YEŞİLÇAM FİLMLERİ TADINDA MÜZİKAL


(Milliyet Sanat dergisi Temmuz 2018 sayısında yayımlanmıştır.)

İBRAHİM - “Şöhret olacaksın yani?”

NERİMAN - “E herıld yani. Yıllardır bunun için uğraşıyorum ben, olmayayım mı?

Taksi şoförü İbrahim, şantöz Neriman’a plak teklifi geldiğini öğrenince deliye döner. Neriman plak yapacak, belki de şarkı söylediği pavyondan ayrılacak, büyük bir gazinoya transfer olacaktır. Pavyonun kapısında taksi şoförlüğü yapan İbrahim için bu, Neriman’ı bir daha görememek demektir. Daha ona âşık olduğunu bile söyleyemeden…


Selami Şahin’in ‘60’lardan bugünlere dillerden düşmeyen şarkıları bir müzikalde bir araya getirildi. Hikâyesi 80’li yıllarda geçen Seninle Başım Dertte müzikali 21 ve 22 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta perdelerini açıyor.


İki yılı aşkın bir süredir projesi tasarlanan, yaklaşık dört aydır da provaları devam eden müzikalin yazarı ve müzik danışmanı olarak her safhada işin içinde olsam da bu kez provalardan birini dışarıdan bir gözle izlemek ve dergiye yazmak için Tiyatro Kedi’nin Atölye Sahnesindeyim. Siyah duvarlar, kırmızı seyirci koltukları, dekor olarak kullanılan koltuklar, masa ve sandalyeler, irili ufaklı aksesuar, reji masasında üzerine sayısız not alınmış tekstler ve bir prova geleneği olarak simit ve gravyer peyniri…


Oyuncuların da yönetmenin de işi zor. Zira bir müzikal için bir tiyatro oyunundan çok daha fazla çalışmak gerekiyor. Sadece oyun provası değil; haftanın iki günü koreograf Gökmen Kasabalı eşliğinde dans provası, şan dersleri, müzik yönetmeni Semih Erdoğan’ın stüdyosunda devam eden şarkı provaları…


Lider Şahin ve Burçin Bildik’in epeyce hüzünlü ikili sahnesi prova edildikten hemen sonra Burçin’e müzikal hakkında neler düşündüğünü soruyorum. “Bu müzikal her şeyden önce Selami Şahin’in ne kadar büyük bir müzik adamı olduğunu, şarkılarının bilinçaltımızda ne kadar yer ettiğini bir kere daha gösterdi bana,” diyor Burçin Bildik.


Provada oyundaki şarkılar yeri geldikçe ‘demo’ kayıtlardan çalınıyor, sahne geçişleri, koreografiler çalışılıyor. Derken provayı filan unutup hep birlikte şarkılara eşlik ederken buluyoruz kendimizi. Şarkıları ezbere bilmeyen yok.


Hisarlı Pavyon’un dansözü manikürcü Okşan’ı Öncül Aktarıcı canlandırıyor. “Her kız çocuğunun bir dansöz olma hayali vardır ya işte… Bilirsiniz, böyle süslü taşlı elbiseler… Benim de vardı. Bu rol için teklif geldiğinde ilk düşündüğüm bu oldu,” diyor Öncil Aktarıcı. Oyunun diğer tüm kostümleriyle beraber, dansöz kostümünün de Sadık Kızılağaç gibi bir usta tarafından hazırlanıyor olmasını ise büyük bir şans olarak nitelendiriyor.


Müzikalin bir başka renkli karakteri Tanju’yu canlandıran Cenk Tunalı’ya oyunu bir cümleyle anlatmasını istediğimde şu cümleyi kuruyor: “Gerçek bir müzik ziyafeti, çok eğlenceli bir nostalji ve çok tanıdık ama bir o kadar keyif dolu bir aşk hikayesi...” Sürprizi bozmamak için bu yazıda Tanju karakterinden fazla bahsetmemeye de birlikte karar veriyoruz.


Aynı nedenle Şoför İbrahim’in oyunun sonunda ortaya çıkacak büyük sırrından da burada bahsetmeyeceğim ama İbrahim karakterini canlandıran Lider Şahin’e müzikal hakkında hissiyatını sorabilirim. “İlk oyunculuk deneyimimde bu kadar büyük bir projede bu kadar önemli isimlerle çalışmayı kendi adıma bir şans olarak görüyorum,” diyor Lider.  “Umarım müzikalimiz Türk müziğine değerli eserler bırakmış Selami Şahin'e layık bir yerde görülür.”


Selami Şahin’in oğulları Lider ve Emirhan Şahin kardeşler, babalarının ‘80’li yıllarda kurduğu ve şimdilerde Lider Entertaintment adıyla faaliyetlerini yürüten şirketi tam da bu kaygıyla yönetiyorlar. Selami Şahin markasına yakışır bir iş çıkarmak müzikal ekibindeki herkesin ortak kaygısı ama galiba bu yükün ağırlığı en çok Lider’in ve prodüktörlüğü üstlenen Emirhan’ın omuzlarında.


Lider Entertaintment’ın yapımcılığını üstlendiği müzikal, Tiyatro Kedi’nin bir projesi olarak hayata geçirildi. Usta oyuncu Hakan Altıner müzikalin Genel Sanat Yönetmenliğini üstenirken, oyundaki kilit karakterlerden birini, Cevdet Kanlıcalı’yı canlandırıyor. “Genel prova aşamasında; sağlam bir oyun metnini, olağanüstü müzikler, incelikli bir reji, sıra dışı sahne ve kostüm tasarımı, marifetli bir koreografi ve maharetli oyunculuklar ile izlerken düşünüyorum ki herkes elinden gelenin en iyisini yapmış,” diyerek ifade ediyor düşüncelerini Hakan Altıner.


GÜLTEN – Koskoca Neriman’ın annesiyim bugüne bugün. Ay nereye gitsek gazetelerde boy boy resimlerimiz çıkıyor. Halk bizden örnek alıyor giydiğimizi ettiğimizi. Sanatçıyız biz.

NERİMAN – Sanatçıyız… Biz?

İbrahim’in korktuğu başına gelmiş, Neriman şöhreti yakalamış ve büyük gazinolara transfer olmuştur. Bu durum en çok yıllardır kızını şöhret etmek için uğraşan Gülten Hanım’ı memnun eder. Deli dolu, telaşlı ve komik ama bir taraftan da atmaca gibi bir annedir Gülten. Türk tiyatrosunun duayen oyuncularından Suna Keskin, bu oyunda Gülten rolüyle izleyici karşısına çıkıyor. Her prova günü ekipteki herkesin Ortaçgil’in o meşhur şarkısındaki gibi yanına gidip “Merhaba,” demeye can attığı, herkesin “Suna Abla”sı o. “İnsanların duygularına hitap eden güzel müzikler, güzel sözcüklerle birleşince hem seyirciler hem oyuncular mutlu olacaktır eminim. Bu müzikal aynı zamanda benim tiyatro sahnesinde 55’inci yılımın bir kutlaması. Bunca yıldır oynadığım karakterlerden arasında Gülten’in ayrı bir yeri olacak benim için,” diyor Suna Keskin.  


Hasan karakteri için ‘oyunun kötü adamı’ ama bildiğiniz kötü adamlardan değil dersem bilmem ‘spoiler’ vermiş olur muyum. Karakteri canlandıran Anıl Yülek, “İzleyenlerin evlerine keyifli bir şekilde dönecekleri ve tadının damaklarında kalacakları bir iş çıkardığımızı düşünüyorum,” diyor. Genç bir oyuncu ve müzisyen olarak bu projenin bir parçası olmaktan duyduğu mutluluğu da ekliyor sözlerine.


Oyunun yönetmeni Damla Cercisoğlu’nun yanına gidiyorum bu defa. “Bu müzikal bir çoğumuz için meslek hayatımızda yeni bir sayfa,” diyor Damla. “Benimse yönetmen olarak kariyerimin çok önemli bir dönemeci. Bir kadın yönetmen olarak yola çıkarken istediğim şey, hayata tutunmak için mücadele eden bir kadın karakterle onu anlamaya çalışan bir erkeğin aşkını Yeşilçam hikayeleri tadında anlatabilmekti. Zira ben de Neşeli Günler filmi ile büyümüş nesildenim.”


Televizyon dizi izleyicilerinin yakından tanıdığı Toprak Sağlam oyunun başrollerinden birini, Neriman’ı canlandırıyor. “Kendimi içinde hayal ettiğim ve bunun için çok emek verdiğim rüyam gerçek olmak üzere. Hem de yaşayan bir efsanenin muhteşem eserleriyle. Toprak’a ne oldu derlerse mutluluktan öldü desinler,” diyor gülerek Toprak. Nitekim bu söylediklerini provanın her saniyesinde gözlemek mümkün. Özellikle Lider’le ikisinin ortak sahnelerinde yaptıkları muziplikler nedeniyle sık sık baştan almak zorunda kalıyorlar.


İnsanın 25 yıllık eşiyle röportaj yapması da bir tuhaf ama bu oyunla sahneye ilk kez oyuncu olarak çıkacak olan Elhan Tok’a da soruyorum düşüncelerini. Elhan oyunun en eğlenceli karakterlerinden birini, Yeşilçam sevdalısı ‘film ve ses yıldızı’ Aysel’i canlandırıyor. “Mucizeler aslında gerçektir; sadece zamana ihtiyaçları vardır. Bence bu müzikal de bir mucize. En kıymetli tarafı da hayalleri bir olanların bir araya gelmesi. Benim içinse hayatımın ‘bonus’u,” dedikten sonra “Boşvere Boşvere”yi söylediği sahnenin provası için yerini alıyor.  


İş bilir ve kurnaz plak yapımcısı Osman rolünde yılların usta oyuncusu İsmail Düvenci var. “Bugüne dek oynadığım ve izlediğim müzikallerin içinde en sürükleyici ve en güzel olanı bu,” diyor Düvenci. “Dilerim Selami Şahin gibi değerli diğer bestecilerimiz için de onlar henüz hayattayken buna benzer projeler yapılır.” Daha oyunun tekstini ilk okuduğunda plakçılar çarşısına gidip oradaki yapımcıarla tanışan, rolüne çalışan İsmail Düvenci provaya getirdiği kestane şekerleri ile de ağzımızı tatlandırıyor.


Son olarak meraklıları için müzikalin turne programını da not düşeyim: 17 Ağustos Antalya Konyaaltı Açık Hava, 18 Ağustos Alanya Açık Hava, 26 Ağustos Bodrum Antik Tiyatro, 28 Ağustos Kuşadası Amfi Tiyatro, 30 Ağustos Çeşme Açık Hava, 1 Eylül Ayvalık Amfi Tiyatro, 2 Eylül Altınoluk Amfi Tiyatro, 8 Eylül Bursa Açıkhava.


HAZİRAN 2018

24 Eylül 2018 Pazartesi

Çadırsız Festival


FİZY İSTANBUL MÜZİK HAFTASI 
(18-23 EYLÜL 2018 ZORLU PERFORMANS SANATLARI MERKEZİ)


Müzik dünyası yeni bir festivale daha kavuştu. Ama bu festival diğerlerinden bir hayli farklı. Zira cazı, klasiği bir kenara koyarsak, popüler müzik festivali deyince akla açık alanlar, çadırlar, sırt çantaları filan geliyor ister istemez. Bir de “rock” müzik tabii doğal olarak. Ben hiç Türk sanat müziği festival yapıldığını görmedim, duymadım mesela. Keza arabesk… Ve dahi pop müzik festivali yapıldığı da görülmüş şey değildir memlekette.


Eskiden bir festival modası vardı ama o başkaydı. Karpuz festivalinden kiraz festivaline o beldenin nesi meşhursa onun festivali yapılır, festival kaç gün sürerse her gece bir başka şarkıcı sahneye çıkardı. Alaturkacılar, popçular, türkücüler filan karışık. O zamanlar “rock”ın esamisi okunmazdı tabii. Özellikle Çeşme, Kuşadası ve Marmaris festivalleri döneme damgasını vurmuştu ama onlar da sayılmaz. Onlar başka bir kafaydı zira.

Neyse şimdi yurdun festival tarihini anlatacak değilim. Bugüne bakalım. İlk cümlede verdiğim haberi ballandırayım biraz.


Fizy İstanbul Müzik Haftası etkinliğin tam adı. Adı üzerinde bir hafta sürüyor ve Zorlu Performans Sanatları Merkezinin türlü çeşitli salonlarında gerçekleştiriliyor. Bahis konusu merkezde çadır kurabilecek, hatta at koşturulabilecek kadar geniş alanlar var ama gerek yok. Zira evinizden kalkıp metroyla filan kolayca gelebildiğiniz için yatıya kalmak ihtiyacı hasıl olmuyor. Ayağınız bırakın çayırı, çimeni, tozu, toprağı, granitten gayrısına da değmiyor. Bunlar birer lüks mü? Vallahi araziye, toza toprağa, sırt çantasına filan yirmili otuzlu yaşlarında ziyadesiyle doymuş biri olarak benim için lüks. Tabii herkesin nereden baktığına bağlı ama zaten bu festivali diğerlerinden ayıran sadece konfor meselesi değil. Ne peki?


Bir kere programda müziğin sadece “rock” kanadına değil, pop kanadına da yer verilmiş. Bu bir ilk. Yani Selda Bağcan, Şebnem Ferah, Athena, Teoman, mor ve ötesi gibi festival kamberlerinin arasına Kenan Doğulu, Edis, Simge, Ece Seçkin gibi pop yıldızları serpiştirilmiş. Oran eşit değil belki ama olsun.  Fizy gibi müziğin her çeşidini barındırıp müzik dinleyicisinin her kesimini hedef kitle kabul eden bir platform sadece “rock” müzik festivali yapmamalıydı zaten.


Bunu yıllardır yazar, çizer, iddia ederim ki dinleyicisinden sponsoruna, müzik yazarından radyocusuna herkesin bu ülkede yapılan müziğin her türüyle barışması şart. Türkiye’de müzik sektörü ancak o zaman rönesansını yaşayabilecek. Önyargılar, kategorize etmeler, ötekileştirmeler, iteklemeler bittiği zaman… Kimse kimsenin ne dinleyeceğine karar verme yetkisini kendinde görmediği zaman. Seçme hakkı ve sevme hakkına saygı duymayı öğrendiğimiz zaman.


Bir Emel Sayın konseri neden olmasındı mesela bu haftada? Ya da bir Kibariye?.. Koliva, Kardeş Türküler, Suzan Kardeş?.. Zamanla oralara da geliriz umarım. Şimdilik popçuların varlığı bile az şey değil. En azından ufaktan bir seçme hakkımız doğmuş.


İkinci mesele programa dâhil edilen paneller. Evet, müziğin çeşitli boyutlarıyla tartışıldığı paneller, masaya yatırıldığı konferanslar, söyleşiler filan yapılıyor zaman zaman. İKSV’de vardı bir ara. Benzer şekilde kimi akademik etkinliklere de rastlıyorum bazen, özellikle üniversitelerde. Ama dört gün boyunca ardı ardına toplam on üç oturumluk bir paneller serisinin yapıldığına ilk kez şahit oluyorum. Çok iyi seçilmiş konular, yer yer nokta atışıyla seçilememiş olsa da alanında yetkin konuklar bir yana organizasyonun hem teknik hem de idari anlamda akıcılığı ve aksaksızlığı alkışa değerdi. 


İşin paneller kısmı bulunmaz Hint kumaşıydı benim için ve bendeniz naçizane bir talebe disipliniyle her gün iştirak etmeye çalıştım efenim. Ne var ki kendi kendime azmettiğimle kaldım. Çünkü geleneksel medyanın müzik köşelerini ellerinde tutan kıdemli müzik yazarlarından, sosyal medyanın kendini müzikle ilgili her konuda ahkam kesmeye adamış yeni yetmelerinden, müziği meslek olarak icra eden müzisyen tayfasından kimselere rastlamadım panelleri izlemeye gelenler arasında. 


Bunların dışındaki seyirci katılımı zaten azdı çünkü konular doğal olarak spesifikti ve bu bir ilgi alanı ve merak meselesiydi. Bir de hafta içi günlerde mesai saatlerindeydi paneller. Ama konuşmacı olarak işli güçlü adamların/kadınların, pazarlama müdürleri, direktörler, yayın yönetmenlerinin filan vakit ayırıp, hazırlanıp gelmeleri Fizy’nin, PSM’nin ve Mediacat’in ayrı ayrı marka değerleri ve saygınlıklarıyla doğru orantılı bir ciddiyetin göstergesiydi şüphesiz.


Ben kendi adıma çok şey öğrendim, ufkumu ve görüşümü açacak konuşmalar dinledim, düşündüm, kafa yordum ve bu beni mutlu etti. Yukarıda bir cümlede de bahsini geçirdiğim gibi, kimi konular için seçilen konuşmacılar en doğru isimler değildi belki ya da kimi konuların ucu fazlaca açıktı, verilen sürede toparlanmaları zordu. Ama bunlar ilk tecrübe için göz ardı edilebilecek kusurlardı.


Konserlerin tümünü takip etmek tabii ki mümkün değildi. Hem eni konu mesai harcamak icap ederdi hem de aynı anda üçe beşe bölünmek. Ben kendi adıma fırsat bulduğum zamanları değerlendirdim. Perşembe gecesi aynı anda Ortaçgil’in konser verdiği salonun kapısının önünden geçerken kafam o tarafa dönük kaldı ama ayaklarım beni Kalben konserine götürdü. 


Cuma gecesi Selda’yı izledik. O bittiğinde başka bir salonda devam eden Tuna Kiremitçi konserine iki-üç şarkılığına da olsa takılıp sonrasında yine salon değiştirip ucundan Athena izledik. Son gün ise önce Simge’yi, ardından Edis’i izleyebildim. Daha fazlasına ne zamanım ne de (salonların bütün konforuna rağmen) ayakta dikilme mecalim yeterli değildi. Yoksa gönül daha fazlasını da görmek isterdi.


Ama bu kadarcığı bile bir fikir edinmeme yetti. Bir kere konserlerde gördüğüm seyirci kalabalığı çok sevindiriciydi. Hatta benim gidemediğim cumartesi günü biletlerin tamamen tükendiğini öğrendim sonra. Henüz sezonun tam başlamadığı bir zamanda, bir geçiş döneminde ve de ekonomik bir krizin içinde olmamıza rağmen insanlar müziğe ve eğlenceye akın akın gelebilmişlerdi demek. 


Yaz aylarında sosyal medya vasıtasıyla takip ettiğim festivallerin, konserlerin doluluk oranları ve dahi bizim müzikale gittiğimiz şehirlerde gösterilen ilgiyi de üzerine koyduğum zaman şu sonuca varabilirdim: Kriz ve baskı dönemlerinde insanlar daha çok müziğe, sanata sarılıyor, müzik ve sanat üzerinden sosyalleşmeye, ortak duyarlılıklarla bir araya gelmeye daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı. Tarih bunu zaten söylüyordu da bir kere de gözümle görmüş oldum.


İşin konserler kısmının da (en azından gördüğüm kadarıyla) tıkır tıkır işlediğini söyleyebilirim. Hiçbir kargaşa, karışıklık ve hataya şahit olmadım. Teknik olarak zaten her şey çok iyiydi. İstanbul’da aynı anda bu kadar çok sayıda konseri taşıyabilecek başka kapalı mekân da yok zaten. Bununla birlikte mevcut salonların hepsinde ışık, ses ekipmanları oturma ya da ayakta durma düzenleri, sahne tasarımları, konumlandırmaları gibi teknik konular ziyadesiyle tatmin edici. Konser çıkışında kulaklarınız şişmiyor, beyniniz zonklamıyor. Kimse size zorla içki satmaya çalışmıyor ama almak isterseniz de her yerde elinizin altında. Kalabalıktan bunaldığınızda çıkıp nefes alabileceğiniz alanlar fazlasıyla var.


Festival haftası içinde bir de ödül töreni vardı. Fizy Müzik Ödülleri töreni. Gayet minimalist, az kategorili, kısa bir sürede başlayıp biten bir ödül töreniydi bu. Bir son dakika kararıyla kendimizi törende bulduk Çarşamba gecesi.


Tabii memleketteki her ödül töreni gibi dağıtılan ödüller tartışmaya açıktı. Söylendiğine göre Fizy platformundaki dinlenme ve izlenmelerle belirlenmişti ödül sahipleri. Yani bir jüri ya da oylama yoktu. Televizyon tabiriyle “reyting” birincileri belirlenmişti bir nevi. İyi hoş ama akademik bir jürinin belirli kriterlere göre seçim yapmadığı bir ortamda birinci gelenlere “en iyi” demek doğru muydu? “En iyi” demek en çok izlenen, en çok dinlenen demek miydi? Peki tüm zamanların en iyi grubu kategorisindeki birinci nasıl belirlenmişti bu durumda? MFÖ’yü kim seçmişti?


Bunun yerine Fizy platformunda yılın en çok izlenen kadın / erkek şarkıcıları, şarkıları, albümleri, en çok izlenen klipleri filan ödül alsa ve böyle anons edilse, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, MFÖ gibi isimlere Fizy Onur Ödülü filan gibi ödüller verilse kuşkusuz çok daha inandırıcı ve şık olurdu.

Kısa ama gösterişli ödül töreninde ödül alanların büyük kısmı yoktu. Hatta Mazhar Alanson ödül konuşmasında katılmayanlara dokundurmadan edemedi. Bu törenin ödül alan herkesin gelebileceği bir tarihe denk getirilmesi imkânsız mıydı onu bilemem ama ilk tören için talihsiz oldu bu durum.


Günahıyla sevabıyla ilk Fizy İstanbul Müzik Haftası böylece geldi geçti. Fizy, Zorlu PSM, Atlantis Yapım,  SM Production ve Mediacat’e bir müziksever ve de müzik yazarı olarak teşekkür etmek boynumun borcu.


Şimdi sırada ay sonunda başlayacak olan Ada Müzik etkinliği Burada Müzik Var’da sıra. Moda Kayıkhane’de gerçekleştirilecek etkinlik kapsamında da bir dolu konser var bizi bekleyen. Üstelik orada da çadır kurmaya gerek yok.

Böylesi etkinlikler, festivaller, konserler ne kadar çok olursa o kadar iyi. Hele ki böyle sponsorlu olursa hem etkinliğin kalitesi hem de müzisyenlerin maddi manevi konforu açısından çok çok daha iyi. Bize düşen de gitmek, takip etmek, tadını çıkarmak.



EYLÜL 2018

11 Eylül 2018 Salı

Kenan Doğulu Röportajı

"BU ALBÜM BUNDAN SONRA YAPACAKLARIMIN HABERCİSİ"


93’de ilk albümüm çıkarken yapımcım bana “Artık plaklar satılmıyor. Yine de plak basalım mı?” diye sordu. Sonra yıllar geçti, “Artık kasetler satılmıyor. Albümü sadece CD olarak basalım mı?” dedi bir başka yapımcı. Aradan yine yıllar geçti. Geçenlerde bu yeni albüm için bu defa “CD’ler artık satılmıyor. Yine de CD basalım mı?” diye sordular. Son bir CD daha basmaya karar verdik.




Kenan Doğulu’nun yedi şarkılık yeni albümü “Vay Be”, Doğulu Productions etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Doğulu'yla yeni albümünü ve daha fazlasını konuştuk.


7 Eylül 2018 Cuma

"İlk Harbiye'm! Siz Ve Ben..."


EDİS HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 8 AĞUSTOS 2018


“Ege sen ne zaman Harbiye Açık Hava’da konsere çıkacaksın?”

Anne ve babası olarak kızımıza böyle bir soru sormak en doğal hakkımızdı. Zira yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, bu yaşına kadar getirmiştik. Bir de birkaç saat önce izlediğimiz konserde önümüzde oturan Edis’in anne ve babasına çok özenmiştik.


Bizim kız bunu kötü bir ebeveyn esprisi olarak alıp (ne zaman ona espri yapsam “dad jokes” deyip gülüyor zaten) güldü geçti, bir tarafına bile takmadı belki ama anne babaların kendi ilgi alanlarına bağlı olarak çocuklarından beklentileri, arzu ve ihtirasları farklı olabiliyor tabii; bizim kız da çocuğu olunca anlayacak nihayetinde. (Bunu okuyunca da “dad jokes” diyeceğini duyar gibiyim; kurt kocayınca kuzuların maskarası oluyor illa.)


Oysa Edis’in anne ve babası ne kadar “cool”du. Sevil Hanım (annesi) kuliste sohbet ettiğimizde “İki yaşından beri bizi karşısına oturtup şarkı söylüyor zaten. Sertab’ın ‘Sakin Ol’ şarkısını söylemeye çalışırdı. Dili de dönmezdi. Altı yaşında da sahneye çıkmaya başladı. Onun için bana o kadar doğal geliyor ki şimdi. Hep böyleydi çünkü,” diye anlatmıştı Edis’i.


“Bizim aile anaerkil bir aile,” demedi boşuna sahnede. Edis tam bir ana kuzusu. Bakmayın siz onun seyirci karşısında bir kurda dönüştüğüne. Ya da bakın. Hatta dikkatle bakın çünkü uzun zamandır olmayan bir şey oldu ve sahnelere bir kurt, kaplan, panter (ne derseniz deyin) düştü.


“Edis, sesi, şarkı söyleme biçimi ve klipteki görünümü, dans edişiyle filan da Türkiye’deki ortalama erkek popçu klişelerinin dışına çıkıyor. Çok dikkat çekici.”

Böyle yazmışım ilk teklisi “Benim Ol” çıktığında. İkinci tekli çıktığında ise şöyle: 

“Pop müzikle ilgili herkesin ortak kanaati, Edis’in önümüzdeki yılların pop yıldızı olacağı ve hatta şimdiden olduğu… ‘Star ışığı’ denilen şey tam da böyle bir şey. Ya da eskilerin deyimiyle ‘şeytan tüyü’ denilen şey. Nedenini niçinini açıklamak zordu ama Edis’de o ışık vardı ve kısa sürede herkesi etkisi altına kaldı.”


Gerçekten nedenini niçinini açıklayabilmek zor. Edis’in ilk Harbiye Açık Hava konserini izlerken, o gece en çok bunu anlamaya çalıştım. Daha salona girmeden önce, kapıdaki kuyrukta bekleyenlerin yüzlerindeki meraklı mutlulukta, konser başlarken, ışıklar söndüğü anda kopan çığlıklardaki heyecanda, gece boyu hiç susmayan alkışlardaki coşkuda… Bir tek albüm ve birkaç şarkıyla kırk yıllık star etkisini yaratabilmişti Edis. Orada sahte hiçbir şey yoktu.

Işıklar sönüp çığlıklar koptuğunda sahneyi örten perdede Edis’in albüm kapağındaki pozuna benzer videosunu gördük. Önce gözleri kapalıydı, sonra yavaş yavaş açıldı. 


Sonra “Olmamış mı?”nın ilk notaları duyuldu ve perde açıldı. Sahnede dans grubu vardı, Edis yoktu. Çünkü o, sahneyi protokol sıralarına bağlayan platformun ortasındaki boşluktan bir anda “fırlayarak” çıkıverecekti. Daha önce yapılmamış bir şey değildi belki ama sahneye ilk çıkış için çok etkili bir efekt yarattığı bir gerçekti bu numaranın. Hele ki birdenbire sahnede belirivermenin arkasını dans grubuyla koreografiye dâhil olarak getirince.


Lamı cimi yok; Edis fişek gibi dans ediyor. Sahnedeki profesyonel dansçılardan eksiği yok, fazlası var. Dahası dans etmek onda çalışılmış, zorlama, eğreti bir şey gibi durmuyor; aksine çok yakışıyor. O kadar ki ancak dans etmediği anlarda fark ediliyor sahnedeki heyecanı, yer yer tecrübe eksikliği.

“Olmamış mı?”nın ardından yine dans koreografisiyle Edis’i bize ilk tanıtan şarkı, “Benim Ol” geldi ve böylece konser sıkı bir açılışla başlamış oldu. Dansçılar sahneden çekildiğinde ise Edis albümünün çıkış şarkısı “Roman”ı söyledi.


“İlk Harbiye’m! Siz ve ben…”

Edis’in üç şarkıdan sonra ağzından dökülen ilk cümleler bunlardı. Çok heyecanlıydı. Olacaktı o kadar. “Ân”, “Köle” ve “Bana Ne” ile devam etti albüm şarkıları. Bu üç şarkıdan sonra ise bu defa albümde birlikte çalıştığı aranjörlere, bestecilere teşekkür etti. Osman Çetin ve Gürsel Çelik orada, protokol seyircilerinin arasındaydı zaten. Onur Özdemir de öyle. Ozan Çolakoğlu gelememişti ama adı anıldı haliyle.


“Doldur İçelim” sahnede albümde parladığından çok daha fazla parlayan bir şarkıymış, onu gördüm. Albümde Yasemin Mori ile düet söylediği “Sevişmemiz Olay”ı ise konserde solo söyledi Edis. Son ana kadar Mori bir yerlerden çıkıp gelir mi dedim ama gelmedi.


Bu şarkıda da koreografi olunca ve Edis dans edince bir kez daha, seyircilerden biri şarkının sonunda sahneye doğru bağırıverdi: “Sen dünya starısın!” Düşünün ki Edis’in dans etmesi nasıl ateşliyor izleyenleri; öyle bir yıldız çarpması. Edis güldü. “Dünya starıyım ama dünyanın bundan haberi yok!” Sonra içinden asıl geçeni söylemeden de edemedi: “Âmin!”


Protokol seyircileri arasında Simge ve Ece Seçkin de vardı. Pop müziğin bu yeni kuşağının birbirine verdiği desteğe ve aralarındaki samimiyete bayılıyorum, daha önce de yazmıştım. Yapay gelse bayılmam; içten geldiği için bayılıyorum. Nitekim Edis sahneden onlara geldikleri için teşekkür ettikten sonra Simge’ye “Ne güzel bir albüm yaptın. Senin albümün bana ilham verdi,” dedi. Sonrasında kuliste Simge de anlatacaktı bana: “Aynı dönemlerde ikimiz de albüm çalışması içindeydik. Sık sık birbirimize yaptıklarımızı dinletiyor, dinledikçe de birbirimizi gaza getiriyorduk.”


“Ân” albümünün çok sevdiğim iki yavaş şarkısını arka arkaya söyledi sonra Edis: “Sen Özgür Ol” ve “Dur De”. Peşi sıra Edis’in bir sinema filmi için seslendirdiği Sezen Aksu şarkısı “Vay” geldi. “Vay”ı sadece sahnedeki dört müzisyen (gitar, bas gitar, davul, klavye) çaldı.


Tam burada şunu söylemem lazım: Ben dahil birçok kişi Edis’in konserde “playback” yaptığını düşündü. Özellikle de dans ettiği şarkılarda. Bunun birinci nedeni bu kadar dolu dolu dans edip nefesi kesilmeden şarkı söylemenin pek de kolay olmadığını düşündüğümüzdendi. İkinci nedeni “Vay”a kadar söylenmiş şarkıların ve sonrasında da söylenecek bir dolu şarkının albüm ya da teklilerde duyduğumuz “sound”la çalınmasıydı. Dört kişilik bir orkestrayla bu mümkün değildi. Ve yer yer Edis’in sesi dubleli geliyordu ki bu da kaydın üstüne canlı söylediği hissi yarattı.


Konserden sonra Edis’e bunu sormadan edemedim. “Playback var mıydı Edis?”

“Altyapı desteği vardı abi. Altyapıda ‘back’ vokaller de vardı ama ben hep canlı söyledim. Bu şekilde dans edip şarkı söyleyebilmek için haftanın dört günü kondisyon çalışıyorum, şan dersi alıyorum. Hatta konser sonunda alkışlar kesilmeyince bir şarkı daha söyleyecektim ama artık nefesimin çıkmayacak diye tedirgin olup söylemedim. ‘Playback’ olsa söylerdim.”

Nitekim altyapı desteğinin olmadığı, sadece orkestranın çaldığı “Vay” ve sonrasındaki başka birkaç şarkı daha Edis’in bu performans, bu volüm ve hacimde şarkı söyleyebildiğini göstermişti.


İlk yarı “Yalan”la biterken, “Edis’in albümünde ‘hit’ yok,” diyenlere inat, seyircinin eşliği ile “Yalan”ın nasıl çoktan “hit”e dönüştüğünü görmüş olduk.

İkinci yarı başladığında perde yine kapalıydı ve bu defa perdede bir video klip yayınlandı. Edis’in Emina ile düet seslendirdiği ve Türkçe sözlerini de yazdığı “Güzelliğine” adlı şarkının klibiydi bu. Şarkının ve klibin asıl amacı Emina’nın Türkiye’de bir türlü parlamamış yıldızını parlatmak olsa da (ki biliyorsunuz kendisi memleketi Sırbistan’da çok sayıda albüm ve tekli yayımlamış, tanınmış bir şarkıcıdır) bu şarkının parlayanı yine Edis olmuş ne çare. Klibi ilk izlediğimde düşündüğüm buydu, o gece bir kez daha izleyince yine aynı şeyi düşündüm.


Derken perde açıldı ve Yıldız Tilbe Şarkıları projesi için seslendirdiği “Buz Kırağı” ile Edis bir kez daha sahnede belirdi. Ardından “Çok Çok” geldi ve haliyle seyirci epeyce coştu. Onlar hazır coşmuşken, daha ilk notaları duyulduğunda dinleyeni yerinden hoplayan “Çakkıdı” ile devam etti Edis. Bu şarkıyı yarım söyledi ve söyledikten sonra ilk “demo” kaydını Kenan Doğulu yaptığını anlattı. Bu vesileyle seyirciler arasında oturan (tam da yanımızda oturan) Şebnem Özberk’e teşekkür etti Edis. Zira Şebnem Özberk onu bir kareoke barda keşfedip Kenan Doğulu ile tanıştıran ve müzikte yolunun açılmasını sağlayan ilk menajeriydi.


Konserden sonra kuliste konuşurken “Siz bana söylemiştiniz,” dedi Şebnem Hanım. Birkaç yıl önce, henüz sadece iki şarkısı yayımlanmışken, Liselerarası Müzik Yarışması finaline hem jüri üyesi hem de konuk olmuştu Edis. O gün “Edis büyük bir yıldız olacak,” demişim Şebnem Özberk’e. Ben unutmuşum; o unutmamış.


Yine kendine ait olmayan bir şarkıyla, “Bir Derdim Var” ile devam etti konsere Edis. Ve bu şarkıdan sonra “Hayatımın en büyük aşkı,” diyerek annesini alkışlattı seyircilere. Sonra da o gece orada bulunanların ve benim de bilmediğim bir şey anlattı. Yakın zaman önce anneannesine, teyzesine ve annesine peş peşe kanser teşhisi konulduğunu. Güçlerini, cesaretlerini ve morallerini hiç bozmadan işlerine devam etmelerini… O zor günleri, o zor günlerin ona öğrettiklerini... Albümünün adının bu yüzden “Ân” olduğunu…


O an içinden geldiği gibi, hesapsız kitapsız, tüm samimiyeti ve gerçekliğiyle bunları anlatırken Edis, sadece annesini değil, bizi de ağlattı. Sezen’e selam olsun; “acıdan geçmeyen” şarkılar değil sadece, insanlar da biraz eksik kalıyor. Acı büyütüyor, öğretiyor, sevincin kıymetine uyandırıyor insanı. Benzer şeyler yaşamış biri olarak sahnede genç adamı hem çok iyi anlıyor hem de bu genç yaşta erdiği olgunluğu can-ı yürekten alkışlıyordum o dakika.


Sırada yine “cover” şarkılardan oluşan akustik bir sekans vardı. “Esmer Günler”, “Deli Mavi”, “Yerine Sevemem” ve “Pamuk”la ’80 ve ‘90’lara selam çakarken, şarkıcılığının kalibresini de bir kez daha göstermiş oldu Edis. Sonra Kalben’in “Sadece”si ile devam etti. Ne yalan söyleyeyim, Kalben’in kendine has ses ve yorumu bir yana, bu şarkının Edis’e de ayrı yakıştığını düşünmeden edemedim.


Sonra Edis gitti ve biz “Thriller” ve “We Will Rock You”dan kısa pasajlar dinledik. Sanırım bu iki yüksek enerjili, ateşleyici şarkının buraya konuma maksadı seyirciyi bir kez daha ateşlemekti. Ben yersiz buldum. Sahne boş kalmamalıydı bu kadar süre. Evet, Edis belli ki kostüm değiştiriyordu ama en azından vokalistlerden biri olmalıydı sahnede ve seçilen şarkı ya da şarkılar konserin bütününün dışında olmamalıydı.

Kostüm değiştirip tekrar sahneye geldiğinde “Dan Dan”la sıkı bir giriş yaptı Edis. Oradan da Justin Timberlake’in “SexyBack”ine geçti. Sırada yine albümden bir şarkı, “Eyvallah” vardı.


Albümün tek “cover” şarkısı “Gün Ola Harman Ola”yı albüme alış nedeninin babası olduğunu söyledi sonra. Çocukluğundan beri babası ile bu şarkıyı dinlerlermiş meğer. Bu şarkıyı vokalistlerini de yanına davet edip onlarla birlikte söyledi Edis.

Konser burada bitecekti ama bitmedi. Bu kadar coşkulu bir seyirci kolay kolay ikna olmazdı bittiğine. Alkışlar ve tezahüratlarla tekrar sahneye çıktığında “Yalan” ve “Dudak”la “bis” yaptı. O ara hepimiz ayaktaydık zaten. Ben de gaza gelip not almayı bırakmışım, başka şarkı söyledi mi, emin değilim valla yalan yok.


Yaş kemale erdikçe inandığın, güvendiğin, beğendiğin ve destek verdiğin gençlerin başarıları karşısında başka türlü bir heyecan ve mutluluk duyuyor insan. Bir ebeveyn şefkati, gururu duyuyorsunuz ister istemez. Mabel konserinde de yaşamıştım bunu, bizim müzikalin gala gecesi Lider’i (Şahin) sahne arkasından izlerken de. O yüzden Edis’in anne ve babasıyla henüz yeni tanışmış olsam da ahbaptım, gönül bağından, duygudaşlıktan akrabaydım artık. Onlara özenmekte ve kendi kızımdan Edis performansı beklemekte de sonuna kadar haklıydım velhasıl. Yazının başında bahsettiğim kötü şaka boşuna değildi anlayacağınız.


Konser sonrası kulisi de her zaman gördüğümüz konser sonrası kulislerinden farklıydı doğal olarak. Bir başarı kutlanıyordu orada ama daha önce çok kez kutlanmış bir başarının değil; bir ilkin kutlamasıydı şahit olduğumuz. Üstüne bir de Simge’nin doğum günü kutlaması eklendi sonra. Gülündü, eğlenildi, bol bol da kritik yapıldı tabii. Hiçbirimiz ayrılmak istemedik oradan. Onca yorgunluğuna ve menajerinin birkaç kez “Hadi artık,” demesine rağmen Edis’in bile daha durası vardı. Sabahlar olmasındı!


Taksiye binmiş eve dönerken konserden ve Edis’ten konuşuyorduk haliyle. Ege yurt dışında yaşıyor olmasından mütevellit sadece tek bir parçasını bildiği Edis’e basbayağı hayran olmuştu ki öyle kolay kolay kimseleri beğenip de hayran olmaz (yine yurt dışında yaşıyor olmasından mütevellit.) Ne çok beğendiğini anlatıyordu ha bire. Bense Sevil Hanımla Ayhan Beyin gururuna, sevincine takılıp kalmıştım. Takside önde oturuyordum. Arkama döndüm ve sordum: “Ege sen ne zaman Harbiye Açık Hava’da konsere çıkacaksın?”


NOT: Bu yazıyı aslında konserin hemen ertesi günü yazmaya başlamıştım ama sonrasında bizim müzikalin turne öncesi provaları, turnesi, bir de küçük bir bayram tatili girdi araya. Bu arada Edis Harbiye Açık Havada ikinci konserini de verdi, yani yazının haber değeri eskidi. Yine de tamamlamak ve yayımlamak istedim; öyle yarım haliyle bilgisayarımda kalmasına gönlüm razı olmadı. Gecikme için (yazıyı bekleyen vardıysa şayet) özür dilerim.


AĞUSTOS - EYLÜL 2018