Bu Blogda Ara

28 Şubat 2012 Salı

"Sarışın" Sezen

SEZEN AKSU '88 (A YÜZÜ)


"Sen Ağlama" ve "Git" albümlerinin kopardığı fırtına Sezen Aksu'yu seksenlerin ikinci yarısında tartışmasız zirveye oturtmuştu. Onno Tunç ve Sezen Aksu işbirliği popüler müzikte o güne dek eşi benzeri görülmemiş işler ortaya çıkarıyor, bu yeni müzikal anlayış, popun geleceğini bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyordu.

Tabii o günlerde biz bunun farkında değildik. Sadace o iki albümdeki şarkılardan bile yüzlerce şarkı türetileceğini, o günlerden bugünlere dek yüzlerce şarkıcı, söz yazarı, besteci ve aranjörün o şarkıların ekmeğini yiyeceğini haliyle öngöremiyorduk. 


1988 yılının Mart ayında yayımlanan yeni Sezen Aksu albümüne "Sezen Aksu '88" adı verilmişti. Albüm kapağında Sezen Aksu'nun kısacık kesilmiş sarı saçlarıyla o günlerin gözde fotoğrafçısı Erol Atar'a verdiği bir pozun Ahmet Dura tarafından yapılmış illüstrasyonu vardı (Ahmet Dura o günlerde Sezen'in vokalistliğini yapan Süheyla Yengi'nin kocası, dolayısıyla da Aşkın Nur Yengi'nin de eniştesiydi.) İç kapakta ise Sezen'in elinde mikrofonla bir aile çay bahçesinde şarkı söylediği sırada çekilmiş bir çocukluk fotoğrafı kullanılmıştı.


Sezen Aksu kariyerinin zirve albümlerinden biri olan "Sezen Aksu '88"in popüler müzik tarihindeki yerinin önemini artıran bir husus da, albümde çalan ve vokal yapan müzisyenlerin her birinin o günlerde ya da sonrasında başlı başına birer yıldız olmalarıdır. Erdem Sökmen, Gürol Ağırbaş, Cezmi Ağırbaş, Selçuk Başar, Erkan Oğur, Attila Özdemiroğlu, Arto Tunç ve elbette Onno Tunç adeta bir "rüya takımı"dır. Şarkılara vokal yapanlar arasında ise günü gelince birer birer ünlenecek olan Aşkın Nur Yengi (kartonette Aşkım diye yazılmıştır), Harun Kolçak, Sertab Erener (kartonette Sertap Altın diye geçmektedir) ve Fahir Atakoğlu vardır.


Albüm, Sezen Aksu'nun "Git" albümünü de piyasaya süren Fono Müzik tarafından yayımlanmıştır. Kartonette yapımcı olarak Polifon Müzik Üretim A.Ş. yazmaktadır. Bu bilgiye ulaşamadım ama sanıyorum bu firma Sezen Aksu-Onno Tunç ve Mustafa Oğuz ortaklığında kurulmuş bir yapım firması olmalı.

"Sezen Aksu '88" dönemin şartları gereği kaset ve 33'lük plak olarak piyasaya sürülür. Ancak plak baskısı neredeyse sembolik denecek miktarda yapılmıştır. Bundandır ki halen sahaflarda bulunması en zor Sezen Aksu plağıdır bu 33'lük.Aynı zamanda Aksu'nun Türkiye'de yayımlanan son plağı olur. Rekor düzeyde satış yapacak kaset ise daha sonra CD formatında da basılacaktır.


Albümün açılışında o güne dek Sezen Aksu'dan duymaya pek de alışık olmadığımız türden bir şarkı, "Sarışın" vardır. Bestesi Ara Dinkjiyan'a, sözleri Aysel Gürel'e ait bir şarkıdır bu. Bir pop şarkısında udun, cümbüşün, sazın ve curanın bu şekilde kullanılması TRT'nin malum yasakları nedeniyle, o günler için hayli cesur bir denemedir.

Şarkının orijinal versiyonu, Ara Dinkjiyan,  Arto Tunçboyacıyan (Tunç), Armen Donelian ve Marc Johnson'dan kurulu Night Arc caz dörtlüsünün 1986 yılında Amerika'da yayımlanan ilk albümleri "Picture"da yer almaktadır ve albümdeki adı "Homecoming"dir.


Ara Dinkjiyan'ın bu bestesi Onno Tunç'un düzenlemesiyle bambaşka bir hale dönüşecek ve tam anlamıyla bir pop "hit"i olacaktır.


Şarkı doğal olarak TRT denetiminden geçmez; çünkü kurallar gereği otantik Türk enstrümanlarının popüler şarkılarda kullanılması yasaktır. Ancak albümün piyasaya çıktığı günden itibaren şarkı o kadar büyük bir ilgi görür ve öyle dile düşer ki, TRT buna kayıtsız kalamaz ve albümün piyasaya çıkışından bir kaç ay sonra, 17 Mayıs gecesi yayınlanan solo televizyon programında Sezen'e, "Sarışın"ı bir defaya mahsus söylemesi için özel izin verilir.


"Sarışın", 1989 yılında iki taverna albümünde birden kullanılır. Bunlardan biri Ahmet Özcan Ertekuş ve grubunun o yıl piyasaya çıkan "Turistik Taverna" adlı kaseti olur. Adından da anlaşılacağı üzere, turistlere satabilmek kaygısıyla yapılmış bu albümde şarkı yarı Türkçe, yarı İngilizce versiyonuyla yer alır.


Aynı yıl "Sarışın"ın bir başka taverna verisyonunu da dönemin popüler piyanist şantörlerinden Atilla Kaya yapar. Kaya belli ki şarkıyı kulaktan çalışmış ve bazı sözleri yanlış anlamıştır. "Gel sana alışığım" kısmını "gel sana aşığım" diye söylerken, "yatağımda deli gibi döner dururum"u "yatağımda geri geri döner dururum" ve en acayibi de "dolaşır sanki hayalin"i "bulaşır sanki hayalin" diye söyleyerek şarkı sözlerine yeni anlamlar katar.


Şarkının Türkiye'de çok sevilmesi, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan'da da yankı bulur ve "Sarışın"ın Rumca versiyonu 1991 yılında "Dinata Dinata" adıyla Eleftheria Arvanitaki tarafından seslendirilir ve şarkı, Arvanitaki'nin o yıl yayımlanan dördüncü albümünde yer alır.


Türkiye'de ise 2003 yılında Hakan Sarıca tarafından yeniden seslendirilir "Sarışın". Şarkının bu versiyonu, Sarıca'nın o yıl yayımlanan "Her Şey Dahil" adlı albümünde yer alır.


2004 yılında ise şarkıyı bu defa Gülşen yeniden seslendirir. İki binli yılların müzikal anlayışıyla yeniden düzenlenen şarkının bu versiyonu, Gülşen'e büyük bir ivme kazandıran "Of Of " adlı albümde kullanılır.


Albümün ikinci şarkısı "Geçer", sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi Onno Tunç'a ait bir şarkıdır.


"Geçer" 2007 yılında Tan tarafından yeniden seslendirilir ve şarkının bu versiyonu Tan'ın o yıl yayımlanan "Sözümü Tutamadım" adlı albümünde kullanılır.


Albümün üçüncü sırasındaki şarkının sözleri Aysel Gürel, bestesi Onno Tunç imzası taşımaktadır. Bu şarkı da tıpkı "Sarışın" gibi o güne dek alıştığımız Sezen Aksu çizgisinin biraz dışındadır ancak o da albümün çok sevilen şarkılarından biri olacaktır.


"Sultan Süleyman"ı 1989 yılında yayımlanan "Ağlamak İstiyorum/Anılar" adlı albümünde Coşkun Sabah yeniden seslendirir. Şarkı, albümde uzun bir potpurinin içinde kullanıldığı için yarımdır.


1990 yılında ise eski ve yeni sevilen pop şarkılarının harmanlandığı "Merhaba Anılar" adlı albümde şarkı bu defa Metin Özülkü ve Arkadaşları tarafından seslendirilir. Yine bir potpurinin içinde kullanılan şarkı, yine yarımdır. Metin Özülkü'nün arkadaşları ise sesinden de tanıyacağınız gibi, aslında Eda Özülkü'den başkası değildir.



2007 yılında çeşitli şarkıcıların Onno Tunç anısına Onno Tunç bestelerine yeniden hayat verdiği "Onno Tunç Şarkıları" albümü yayımlanır. Bu albümde "Sultan Süleyman", Levent Yüksel'in sesi ve Murat Uncuoğlu'nun düzenlemesiyle yer bulur.


"Sultan Süleyman" 2011 yılında "Camdan Bi' Şey Aşk" adlı ilk albümünü yayımlayan Onur tarafından yeniden seslendirilir. Şarkının bu versiyonunda düzenleme Mustafa Nuri Haybat imzası taşımaktadır.


Albümün dördüncü şarkısı "El Gibi", söz ve müziği Sezen Aksu'ya ait bir şarkıdır.


"El Gibi" ilk olarak 2001 yılında Zuhal Olcay tarafından yeniden seslendirilir. Zuhal Olcay'ın bir dönemin popüler Türkçe şarkılarını yeniden seslendirdiği "Başucu Şarkıları" adlı albümde şarkının yeni düzenlemesi Baki Duyarlar ve Gürol Ağırbaş tarafından yapılmıştır.


2002 yılında ise şarkıyı bu defa Yavuz Bingöl'ün "Belki Yine Gelirsin" adlı albümünde, bu defa Atilla Özdemiroğlu'nun senfonik düzenlemesiyle dinleriz.


Şarkının bir başka düzenlemesi ise 2005 yılında Genco Arı tarafından yapılır ve bu versiyon, Tuğba Özerk'in o yıl yayımlanan ve kendi adını taşıyan ikinci albümünde yer alır.


2008 yılında ise "El Gibi" yi Metin Şentürk yeniden seslendirir. Şentürk'ün "Zamanda Yolculuk" adlı albümünde şarkının düzenlemesi Selim Çaldıran tarafından yapılmıştır.


"Sezen Aksu '88" albümünün beşinci şarkısının sözleri Sezen Aksu, bestesi Garo Mafyan imzası taşımaktadır. Ağır romantik Sezen Aksu şarkılarından biri olarak albümde ön plana çıkacak bu şarkının düzenlemesini de Garo Mafyan yapmıştır.


Şarkı 2005 yılında "Türk popunun Lara Croft'u" Lara tarafından yeniden seslendirilir ve bu versiyon Lara'nın "Adam Gibi Adam" adını taşıyan ikinci albümünde yer alır.


2006 yılında ise "Unut" bu defa alaturka bir düzenleme ve yorumla çıkar karşımıza. Şarkının bu versiyonu Gökhan Sezen'in "Yorumcu" adını verdiği albümünde kullanılır.


Sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi Onno Tunç'a ait olan "Oldu mu?" albümün A yüzünün son şarkısıdır. Bu hareketli şarkı, özellikle vokal düzenlemesiyle dikkat çekicidir.

  
"Oldu mu?" 2011 yılında Nez tarafından yeniden seslendirilir. O yıl yayımlanan "Nez Zamanı" adlı albümde şarkının iki versiyonu bulunmaktadır. Klip çekilen orijinal versiyonun düzenlemesi Erdem Kınay tarafından yapılmıştır.


Dört şarkılık "maxi-single"da "Oldu mu?"nun "club remix" versiyonu Love N Joy tarafından yapılmıştır.


İster kasetin arka yüzünü çevirin, ister plağın. İsterseniz CD "player"ın "pause" tuşuna dokunun, ister Windows Media Player'ı bir süreliğine durdurun. Çünkü albümün B yüzünü dinlemeden önce kısa bir ara veriyoruz.

ŞUBAT 2012



22 Şubat 2012 Çarşamba

Eurovision 2012 Günlüğü 3

"LOVE ME BACK"


...Ve Eurovision şarkımız bu akşam (22.02.2012) itibariyle açıklandı. Hepimiz derin bir oh çektik. Zira Can Bonomo'ya "tanınmıyor/az ünlü" diye verip veriştirmenin eski tadı yoktu nicedir; yeni malzeme lazımdı, şükür o da çıktı nihayet. 

Bir kere ne Manga'da ne de Yüksek Sadakat'te böylesi bir lansman organizasyonu yapmıştı TRT. Bu seneki yarışma konseptine uygun olarak kırmızı renkte kuşe kartona basılmış davetiyeler, bir "catering" firması marifetiyle yürütülen (hiçbir masraftan kaçınılmamış) izzet-i ikram, içki değil ama çay, meyve suları, kolalı içeceklerle nezih bir kokteyl ortamı Tepebaşı Stüdyosunun fuayesine girer girmez hepimizi şaşırttı zira biz bu yarışmanın emektar emekçileri, orada bulunan bir çoğunun aksine, önceki yıllarda yapılan lanslmanlara da katılmıştık ve beklentimizi hangi seviyede tutmamız gerektiğini iyi biliyorduk. 


Ancak daha da şaşırtıcı olanı basının ilgisiydi galiba. Beklenmedik bir basın ordusu vardı. Önceki yıllarda şarkı tanıtımından sonra lalettayn yapılan basın toplantılarının aksine bu defa adeta bir kamera ordusu izledi basın toplantısını. Lansman öncesi kokteylde de bol bol dolaşıp çekim yaptılar ama haliyle ortalıkta onların dişine göre pek ünlü olmadığı için Muazzez Ersoy, İzzet Altınmeşe ve Belkıs Akkale'yle yetinmek zorunda kaldılar. 


Evet, yanlış okumadınız. Onlar vardı ünlü olarak. Ha bir de Neco vardı. Eski Eurovision temsilcimiz ve dahi Eurovision Türkiye finallerine en çok katılmış bir kaç isimden biri olmasına karşın Neco, ismini zikrettiklerim kadar ilgi görmedi basından. Ersoy, Altınmeşe ve Akkale ise hemen her kameraya konuştular. Onlara ne soruldu, onlar ne anlattılar bilmiyorum.Orada niye varlardı diye sorarsanız, TRT Müzik kanalına program yapan meşhurların kafadan davetli olduğunu söyleyebilirim. 

Bir de meşhur müzik yazarlarımızdan mürekkep bir tayfa vardı. Bir arada oturdular, somurta somurta izlediler ve Babylon'daki Led Zeppelin "tribute" konserine yetişmek için lansman sonrası fazla piyasa yapmadan binayı terk ettiler. Şarkı hakkındaki fikirlerini Twitter'a (belli ki kerhen, çağırıldıkları yere ayıp olmasın diye) yazdıkları birer cümleyle öğrenebildik. Led Zeppelin "tribute" konseri hakkında daha fazla "tweet" yazmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktu tabii. Müzik yazarı dediğin ülkenin müzik gündemini değil, şehrin bar gündemini takip ederdi/etmeliydi. 


Neyse, uzatmayayım...
Şimdi televizyonda eğlence programını sunan biri kadın, diğeri erkek iki sunucu arasında geçen şöyle bir diyalog hayal edin:

_Evet sevgili seyircilerimiz, şimdi sırada Türk hafif müziği sanatçımız Zerrin Özer var. Zerrin Özer'in bize söyleyeceği şarkıyı istersen sen anons et Derya.
_Söylemem!
_Aaa niye?
_Bunu ben demiyorum, Zerrin Özer diyor. Şarkının adı "Söyleyemem"!

(Gülücükler, gülücükler, bir sempatiklik, hoş bir latife yapmış olmanın huzurlu ifadesi, kameranın gözüne gözüne ağdalı, ıslak bakışlar.)

İçiniz bulandı, bir hoş oldunuz değil mi? Hiç olmayın. Çok değil, bundan onbeş-yirmi yıl önce bu ülke televizyonlarında buna benzer anonslar yapılır, izleyenler de bunlara bayılırdı. Biz artık bayılmıyoruz belki ama hâlâ bu espri anlayışıyla sunuculuk yapanlar TRT ekranlarından bize sırıtmaya devam ediyorlar. Tıpkı bu akşam canlı yayın süresince sunucu Işık Özden'in yaptığı gibi. Yarım saat nasılsa deyip katlandık çaresiz. Belli ki ve haliyle heyecanlı Can Bonomo'ya mütemadiyen ve ısrarla "Heyecanlı mısın?" diye sormalar, çocukcağız "play-back" yapmış olsa dahi şarkı süresince hoplayıp zıplamış ve doğal olarak nefes nefese kalmışken yersiz ve yapay bir sempatiklikle sözümona köşeye sıkıştırmalar filan, dayanılır gibi değildi yoksa.   


Sunucumuz şenlik kıyamet. Yok koreografi böyle mi olacakmış da, yok orkestra olsaymış da sahneye çıksaymış. Yahu yarışmanın bin yıllık kurallarından biri sahnede aynı anda altı kişiden fazlasının bulunamayacağını hükme bağlamıştır ve yarışmayla azıcık ilgili herkes bunu bilir. Ama bir sunucunun sunduğu mevzuu hakkında bilgi sahibi olması şart değildir derseniz, o başka. 

Can Bonomo'nun en alkışlanası tarafı en gergin zamanlarda, en "göster oğlum amcalara marifetlerini" anlarda bile doğal halini kaybetmemesi. Bu akşam Işık Özden'in karşısında bile olduğu gibi kalmayı başararak salondan büyük alkış aldı nitekim. Onu nasıl tanıdıysak, son iki aydır o röportaj senin bu televizyon programı benim dolanıp durduğu her yerde de, hep aynı şekilde çıktı karşımıza. Ne kıyafetleri değişti, ne kullandığı kelimeler. Bu genç adamdan "kendi gibi olma" dersleri alması gereken çok genç, çok orta yaşlı, hatta çok da yaşlı adam ve kadın var musiki camiamızda. 
 

Gelelim şarkıya... Ben kendi adıma tam Bonomo'dan beklediğim şarkıyı dinledim bu akşam. İngilizce olmasının her zaman avantaj olduğunu savunanlardandım ve bereket şarkı İngilizce çıktı. Şaşırtıcı olmalı, ilk dinleyişte vurmalı, elin Avrupalısına "Bu ne lan?" dedirtmeliydi ki bence bu kriterlerin hepsine yeterince haiz bir eser. Bakın bu bir yarışma ve bu yarışmanın kendi iç dinamikleri var. Buraya katılan şarkıları ne ülkenin ne de Avrupa'nın popüler müzikal skalası içerisinde değerlendirebilirsiniz. Değerlendirirecekseniz de izlemeyin zaten. 

Eurovision'un kendi matematiği içerisinde yapılabilecek en iyi işi yapmış Bonomo. Bu yüzden kocaman bir alkışı, tekrar tekrar tebriki hak ediyor. Ama şu dakika "ilk üçe girer" demek ne kadar yanlışsa, "yarı finale kalamaz" demek de o kadar yanlış, hatta saçma. Bir kere henüz katılan tüm ülkelerin şarkıları belli değil. Yani rakiplerimizin yarısından çoğunu tanımıyoruz bile. Artı bu yarışmanın sonucu nihayetinde sahne üzerindeki o üç dakikalık performansa, göz boyamaya bakıyor. Öyle olmasaydı, Hadise gitmeden peşin peşin ilan ettiğimiz gibi, birinci olur gelirdi. Kazın ayağı öyle değil. Henüz yorum yapmak için çok erken, yapanların da bildiği bir şey yoktur (olamaz da zaten) emin olun.


Bir de gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter'a düşen başka saçmalıklar var. Mesela hâlâ ve ısrarla şarkının İngilizce olmasına içerleyenler... Afedersiniz de Türkçe olmasının, bizim kendi kendimizi tatmin etmemizden başka kime ne faydası var? Bir şarkı yarışmasında Türkçe şarkı söylemek nasıl bir kültürel tanıtımdır? Mesela siz Slovenya şarkısını Slovakça söylediğinde Slovak kültürünü merak edip, oraya turist olarak gitmek istediniz mi? Ya da Macarca bir şarkı sizde hiç Macaristan'a karşı sempati yarattı mı? Nedir bu dil takıntısı, anlamış değilim. 

Bonomo'nun İngilizce telaffuzu bozukmuş! Bu "tweet"e en güzel cevabı ben değil, Elhan verdi: "Lütfen 2010 yılında Almanya'ya birincilik kazandıran Lena'nın İngilizcesini bir dinleyin!"  


Biz ayrılırken basının Bonomo'ya yoğun ilgisi devam ediyordu. Lansman sonrası basın masasında hem şarkı hem de Bonomo hakkında hazırlanmış bültenlerin bulunması, tanıtımla eş zamanlı olarak şarkının kareoke versiyonu ile birlikte TTNet Müzik sitesine konulması filan daha önceki yıllarda görmediğimiz inceliklerdi. Keşke davetli listesi de konuyla gerçekten ilgili kişileri kapsayabilseydi. Bu ülkede Eurovision'la yatıp Eurovision'la kalkan, gece gündüz sosyal ağlarda Eurovision konuşan bir dolu insan (deliler ya da değiller mesele o değil) lansmana davetiye alabilmek için kırk takla atarken, İzzet Altınmeşe'nin protokolde oturuyor olması neresinden baksanız ayıp oldu biraz (belki birazdan biraz daha fazla).

Bu arada son yazdığımdan bu yana yarışma şarkısı belli olan ülkeler var. Bundan sonraki günlük sayfasında onlardan bahsedeceğim. Bugünlük bu kadar yeter. Takipte kalın!

ŞUBAT 2012

21 Şubat 2012 Salı

Gazino Röportajı

"Doğduğum yerde kanla beslendim
 Seçme şansım yok, ben katilim
 Silah belimde, namusum kirli
 Kaçma şansım yok, ben katilim..."


"Pavlov'un köpekleri havlıyor yine
 Akademik çevreler boyun eğmiş efendiye
 Tabutlar ağırlaşır gençler ölürse
 Salyalar akıyor ekrandan üzerimize..."


"Ucube sensin
 Asarsın, kesersin
 Padişah da seçilsen
 Bizi öldüremezsin..."


19 Şubat 2012 Pazar

Yeliz - "En İyileriyle"


HOŞ GELDİN YELİZ


“Hoş geldin bahar la la la…” diye şarkı söyleyen genç kızın sesi o günlerde neredeyse her köşe başında bulunan plakçıların kapı önüne koydukları hoparlörlerden yankılanmaya başladığında, takvimler 1974 yılını gösteriyordu. Henüz lise öğrencisi bu genç kızın o günlerin Türkiye’sinde daha önce hiç duyulmamış, görülmemiş, enteresan bir de ismi vardı. O, Yeliz’di; yani rüzgârın izi. Nitekim müzik dünyasına girişi de adı gibi olacak ve bir rüzgârla gelen Yeliz, Türk popunda silinmez izler bırakacaktı.

Henüz ortaokul öğrencisi olan Yeliz’in şöhrete kavuşma hikâyesi Yeşilçam filmlerinden alışageldiğimiz keşfedilme hikâyelerine pek benzemiyordu. Aslına bakarsanız o kendi kendini keşfedecekti. Aynı okulda okuduğu Nilüfer, iki sene önce müzik dünyasına adım atmış ve büyük şöhret yakalamıştı. Yeliz de kendine güveniyor, şarkıcı olmak istiyordu. Bir gün Nilüfer’i aradı, şarkı söylemek, plak yapmak istediğini söyledi. Sonra Nilüfer’in ona verdiği telefon numarasını çevirip prodüktör Antuan Şoriz’den randevu aldı. Ailesine ise kendisine plak teklifi geldiğini söyledi. Şarkı söylemeye hevesli genç kızın bu küçük ve masum oyunu, ona ummadığı bir şöhretin kapılarını aralayacaktı.


İlk 45’liği “Hoş Geldin Bahar/Sen Olsan Yeter” onun kimselere benzemeyen, genç yaşına rağmen gürül gürül çağlayan sesini ve yetkin bir şarkıcıdan hiç eksiği olmayan tekniğini hem müzik dünyasına, hem de ülkeye tanıttı tanıtmasına ama asıl büyük şöhret 1975 yılında Türkiye’de ilk kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması elemeleri sayesinde geldi.

Bebek’te mahallede komşusu olduğu, kapısını sık sık çalıp, birlikte uzun uzun oturup sohbet ettiği Çiğdem Ablası (Talu), kızıymış gibi sevdiği Yeliz’e ön ayak olmuş ve sözlerini yazdığı “Hayalimdeki Adam” adlı Selmi Andak bestesinin onun sesiyle elemelere gönderilmesini sağlamıştı.


Henüz yeni tanınmış bir şarkıcı için tek kanallı televizyonda görünmenin hiç de kolay olmadığı o günlerde, ülkenin her yerinde, televizyon olan tüm evlerde büyük bir heyecan ve coşkuyla takip edilen Eurovision Şarkı Yarışması elemeleri Yeliz’in ülke çapında tanınmasını sağlamakla kalmayacak, canlı yayında Timur Selçuk Orkestrası eşliğinde sergilediği performanstan da müzik çevrelerinde övgüyle bahsedilecekti.


Arkası geldi zaten. Hem ardı ardına yayımlanan 45’lik plaklar, hem de gazino programlarıyla altın çağını yaşayan popüler müzikte hatırı sayılır bir isimdi artık Yeliz. Bu genç yaşta, bu kadar az deneyimle rüştünü ispat etmiş, kısa sürede popun birinci ligine yükselmişti. Sıralamanın çok önemli olduğu gazino kadrolarında en başından itibaren hep solist altı olması boşuna değildi. Onun gelip geçici şöhretlerden biri olmadığı konusunda herkes hem fikirdi. Şarkıcılık başarısı kadar güzelliği ve enerjisiyle de sahneye çok yakışıyordu.

1976 yılında yayımlanan “Bu Ne Dünya/Yalan” 45’liği, Yeliz’in kariyerindeki dönüm noktalarından biri olacak ve her iki şarkısı da çok sevilen bu 45’lik plakla Yeliz’in ülkede girmediği ev kalmayacaktı. Plak haftalarca liste başı kaldı, büyük satış rakamları yakaladı. 


Onun başından beri bir türlü ısınamadığı “Bu Ne Dünya”yı söylememek için üç kez stüdyodan kaçtığını, dördüncüsünde Atilla Özdemiroğlu tarafından zorla stüdyoya sokulduğu için şarkıyı mecburen okuduğunu kimse bilmiyordu elbette. Bu hikâyeyi yıllar sonra gülerek anlatırken, Yeliz denince akla ilk gelen şarkılardan biri olmasına karşın “Bu Ne Dünya”yı hâlâ sevmediğini söylemekten de kaçınmayacaktı. Çünkü o eğlenceli/eğlendiren şarkıları değil, duygulu aşk şarkılarını seviyor, onları sesine daha çok yakıştırıyordu.

Bir yandan bu tercihi, bir yandan yetmişlerin sonunda pop müziğin içine girmeye başladığı çıkmaz, ama en çok da müziğin türlere, sınıflara, kategorilere ayrılmasına karşı duran düşünce yapısı nedeniyle 1980 yılında büyük bir riske girip arabesk plaklar doldurmaya başlayacak, o günlerde yayın tekelini elinde bulunduran TRT’de arabesk müziğin yasaklı olması nedeniyle hiç televizyona çıkamamayı, radyoda şarkılarının çalınmamasını göze alacaktı. İnandığı yolda yürüdü ve arabeskte de, alaturkada da aynı derecede başarılı oldu.


Bu albüm bize hikâyenin buraya kadar olan kısmını anlatıyor. 1974-1980 arası yayımlanmış yedi Yeliz 45’liğindeki tüm şarkılar ve üç de 1980 yılına ait kayıt; Yeliz’in arabesk plak çalışmalarına başladığı günlerde Erler Film hesabına çekilen “Renkli Dünya” adlı müzikal film için seslendirdiği şarkılardan üçü.

Başrollerini Erol Evgin ve Gülşen Bubikoğlu’nun paylaştığı “Renkli Dünya” filminde Bubikoğlu’nun söylermiş gibi yaptığı şarkıları aslına Yeliz söyleyecek ve bu şarkılar onun o dönemde pop müzik adına yaptığı son işler olacaktı. Yeliz’in filmde seslendirdiği “Deli Divane” ve “Rüya”, bu albümde aynı yıl yayımlanan ilk Yeliz 33’lüğündeki versiyonlarıyla yıllar sonra tekrar dinleyiciye ulaştırılırken, Erol Evgin ile düet yaptığı “Bir Bakışın Yetti” ise filmin plak olarak yayımlanmamış orijinal “soundtrack” kaydından alındı.


Müziğe çocuk denecek yaşta başlamış ve zaman zaman uzun aralıklar vermek zorunda kalsa da her defasında kaldığı yerden devam edebilmiş olmanın avantajlarıyla bugünün genç müzikseverlerince de tanınan ve dinlenen bir isim olan Yeliz’in yıllardır plaklarda kalmış şarkılarını bir arada, üstelik CD formatında dinlemek hem onun o yıllarını bilenler, hem de hiç bilmeyenler için heyecan verici. Az bulunur nitelikte sesi ve her bakımdan özel yorumculuğu ile bir benzeri daha gelmemiş bir şarkıcının ilk yıllarını gözler önüne seren bu eşsiz külliyatı arşivimize kazandıran Ossi Müzik’e (Hakan Eren’e) ne kadar teşekkür etsek az.


Uzun zaman oldu tanışlığımız. Kolayca yakınlaşamayacağınız, buna karşın ancak yakınlaştığınız zaman içindeki derinliği fark edebileceğiniz ve her defasında bir şey daha öğrenip, biraz daha çoğalıp, yanından sevinçle ayrılacağınız o cesur, o güzel, o bilge, o dosdoğru kadınlardandır Yeliz. Ve adında saklıdır sırrı. Rüzgar gibi eser, mutlaka izini bırakır.

Hayatlarımıza tıpkı ilk şarkısında anlattığı türden baharlar getirdi yıllar yılı. İlk şarkısında “Hoş Geldin Bahar” demişti. Şimdi o şarkılar bugüne geldi. Hem onun, hem benim, hem de o günleri yaşamış herkesin çocukluğu geri geldi. Bu günlerden o günlere bakmak, o şarkıları bugün dinlemek başka güzel. Hoş geldin Yeliz, hoş geldin dostum!

OCAK 2012

15 Şubat 2012 Çarşamba

Anlamadıklarım

AYNUR AYDIN - "12 ÇEŞİT LA LA"


Tamam dinlediğim her şeye kuracak en az iki cümlem oluyor, tamam vıdı vıdıdır eleştirmenin hamuru ama bazen benim de yetemediğim, duraladığım, ne kelam etsem bilemediğim zamanlar olmuyor değil hani. Anlamadıklarım oluyor evet. Yazının başlığı da buradan geliyor. Anlamıyorum abi, ayıp değil ya.

Aynur Aydın'ı anlamıyorum mesela. Şimdi öncelikle gelin Aynur Aydın'ın resmi Facebook hesabındaki cümlelerle noktasını virgülünü değiştirmeden öncelikle onu bir tanıyalım. Biraz uzun ama vakit ayırıp okuyun zira çok eğlenceli bir metin.  


"AYNUR Almanya'da yaşayan Türk pop müzik şarkıcısıdır. Avrupalı türk göçmeni bir ailenin kızı olarak, Münich'de doğdu ve büyüdü. 4 çocuklu ailenin 2. çocuğu ve küçük yaştan itibaren müziğe olan ilgisini keşfetti. AYNUR kendisini Türk kökenlerine çok yakın hisseder, fakat aynı zamanda bir dünya insanı olarak görür. Şimdiye kadar yaşadığı ülkeler ise Hollanda, Bulgaristan, Isveç, Almanya ve Türkiye. Bundan dolayı Almanca, Hollandaca, Türkçe ve İngilizce dillini akıcı olarak konuşuyor ve bunun yanı sıra birazda İsveç dillinden anlıyor.

AYNUR 10 yaş cıvarında şarkı söylemeye başladı ve ilk tecrübelerini Çocuk ve Gençlik Tiyatro sahnelerinde topladı. AYNUR okul eğitimini Friedrich-List-Wirtschaftsschule'de tamamladı ve ayrıca Münich Stage School for Performing Arts"'da bir kaç semester eğitim aldı.


AYNUR'UN tanınmış avrupalı opera sanatçısı Daniela Dinato ile çok yakın bir dostluğu vardır; onun yetenekli olduğunu çok çabuk farkettikten sonra özel şan dersi vermeye başladı. Daniela Dinato AYNUR'UN şarkıcı ve sanatçı olma hedefini her zaman desteklemiş ve teşvik etmişdir.

Yeteneğini geliştirme cabasıyla 18 yaşında ilk showlarını vermeye başladı.En büyük tutkusunun müzik olduğunu farkettikden sonra, bütün enerjisiyle kendisini müziğe verdi.

2000 yılında SÜRPRİZ group'una katıldı ve ilk albümünlerini İstanbul'da kaydettiler. Bu sayede, uluslararası sahnelere çıkmaya başladılar. Ayrıca AYNUR ilk bestesini albüm için yazdı.


SÜRPRİZ Almanya Temsilcisi olarak Eurovision Şarkı Yarışmasına katıldı ve üçüncü sırada yer almayı başardı. Çok başarılı geçen birkaç yıl sonra AYNUR guruptan ayrıldı ve solo bir sanatçı olarak devam etmeye karar verdi."

Burada araya girmem lazım. Aynur Sürpriz adlı gruba 2000 yılında katılıyor aslında. Yani grup 1999 yılında Almanya adına yarışıp üçüncü olduğunda Aynur Aydın yok. Kendisi yanlış hatırlıyor olmalı. İnanmazsanız seyredin.


"2003 yılında Almanya'nın Euro Vision Şarkı Yarışması Ön Elemelerinde üçüncü sırada yeraldı ve Türkiye'de de ilgi yarattı. Ayrıca bir sanatçı olarak, 2008 yılında Otomobil üreticisi Skoda'nın FABIA kampanya şarkısı "It's so true"'yu besteledi ve senelerden beri, sesiyle çeşitli musik produktionlarının korosunda halen yer alıyor.

2010 yılının başlarında, AYNUR nihayet solo kariyer hayallerini gerçekleştirmeye başladı ve ilk solo albümünü çıkartmak için, son zamandaki en tanınmış yapımcıları ve söz yazarlarını etrafına topladı ve onlarla beraber çalışmaya başladı.

Ayrıca, Toni Nilsson (September, A-Teens, X-Factor), Moh Denebi (Medina, Ace of Bace), Darin Zanyar (Leona Lewis, X-Factor) yada aranjör olarak Henrik Janson (Britney Spears, Christina Aguilera, v.s.) albüm üzerinde çalıştı. AYNUR, albümün Türkçe versiyonu'na söz yazarı ve Executive Producer olarak kendi imzasını da attı."


Şimdi tüm bu bilgileri yan yana koyarsak, bir "dünya starı" adayıyla karşı karşıya olduğumuz sonucuna nasıl varacağız? Yeterli midir tüm bu anlatılanlar? Olabilir, tecrübe her zaman her şey değildir; bazen yetenek sıfır tecrübe ile parlatabilir yıldızınızı, amenna. En çok da bu nedenle, bu iddianın arkasındaki gerçeği arayıp bulmak umudu ile defalarca dinlediğim albümden ben bir şey anlamadım.

Tamam düzgün altyapılar, son derece Avrupai besteler ve hem sesi iyi, hem de İngilizce telaffuzu gayet düzgün bir kızcağız güzel güzel şarkılar söylüyor ona da kabul. İyi de buna benzer onlarca, yüzlerce kadın şarkıcı ve onların yaptığı sayısız albüm yok mu dünya üzerinde. Aynur'u onlardan üstün kılacak olan ne ki "dünya starı" olacak?


Bambaşka bir "sound" deseniz yok, bambaşka bir ses deseniz değil, görsel cazibe, şaşırtıcılık deseniz o da hak getire. Bir "dünya starı" adayı için ziyadesiyle vasat kapak resimleri, yabancı bir yönetmenin elinden çıkmış, karanlık ve kötü bir klip... Eeeee?

Buna mukabil albüm çıktığından bu yana Twitter ve Facebook üzerinden yürütülen amansız bir şişirme operasyonu, durmaksızın "RT"ler, paylaşımlar... En çok "mükemmel" kelimesi kullanılıyor, bir de herkes ağız birliği etmişçesine nihayet Türkiye'den de bir "dünya starı" çıktığını yineliyor.

Sonra Aynur ilk kez Beyaz Show'da görünerek televizyon prömiyeri yapıyor. Günlerce hazırlanmış, bizi muhteşem bir şov bekliyormuş, Twitter yıkılıyor yine. Fakat o da ne? Aynur hem "playback" yapıyor hem de bir kaç basit figür dışında dans bile etmiyor, öylece salınıyor sahnede. Olsun olsun bir Eurovision koreografisi düzeyinde sahnede seyrettiğimiz şey. Peki neden "playback", peki muhteşem şov nerede?.. 


Eskiler "daha bir fırın ekmek yemesi lazım" derlerdi. Daha fazla da bir şey demiyorum. Anlamıyorum vallahi, Aynur Aydın'ı anlamıyorum.

HALİL SEZAİ - "SENİ BEKLERKEN"

Tabii bu anlamamalarda kimi zaman benim duyargasızlığımın da etkisi vardır mutlaka. Yoksa herkesin anladığını ben niye anlamayayım? Mesela Halil Sezai.


Allah için nefis düzenlemeler var albümde. Şarkılar da gayet oryantal, gayet alaturka, gayet damar melodik örgülerle örülmüş. İşin iyi tarafı bu. Peki ya gerisi? Adam aslında tiyatro oyuncusu ve ilave bir çaba göstermemiş tüm tiyatro oyuncuları gibi şarkı söylerken kelimeleri fonetik vurgularına göre değil, nota vurgularına göre seslendiriyor. Baştan sona akıllara zarar bir prozodi cinayeti.(Her "İçim paaaaaaaramparça" deyişinde benim tüyler bir diken, bir diken o kadar olur.)

Şarkı sözleri deseniz daha fena. Masum isyankar, romantik serseri, meczup şair... Ne derseniz deyiniz. Hani bir dönem televizyon ve radyolarda gece yarısından sonra şiir okuyan tuhaf tonlamalı adamlar, kadınlar modası vardı. Aman ne şiirlerdi onlar, kaba metaforlardan, yapış yapış romantik, yazıklanan, efkar efkar üstüne bindiren mısralardan geçilmeyen ama illa ki bir kaç cümlesiyle bulunduğu mahalleyi ya da şehri yakıp ya da sevdasını aşkını satıp giden, öyle de posta koyan adamların/kadınların şiirleri. İbrahim Sadriler, Uğur Aslanlar filan kasetler de doldurmuştu o vakitler. 

Hah işte Halil Sezai onların şarkıcı versiyonu gibi. Yani o seviyede şarkı sözleri.Neyse ki Göksun Çavdar şahane düzenlemeler yapmış da albüm kılpayıyla tipik bir gitarist şantör (misal Kurtuluş veyahut Cengiz Coşkuner) çizgisinden dışarı çıkmış. 


İnanır mısınız bu yazdılarımı herhangi bir yerde yüksek sesle dile getirmem neredeyse imkansız. Çünkü etrafta kim varsa, tanıdık tanımadık, herkes bayılıyor Halil Sezai şarkılarına. Son yılların en büyük fenomeni oldu ve neden oldu, nasıl oldu ben hâlâ anlamadım.  (Bu arada müzik kulağına, bilgisine ve görgüsüne her daim çok inanıp saygı duyduğum Murat Meriç'in hakkını yemek istemem, zira pek âlâ bir yazı yazdı bu konuda benden çok evvel ki yüreğime az biraz su serpmiştir. Bu cümlenin üzerini tıklayarak da o yazıyı okumak mümkündür.)

Yazmayayım yazmayayım dedim, en azından bunca seven ve dinleyenin hatırına ama sussam ona da gönül razı değil. Siz iyisi mi kusuru bende arayın. Ben hakikaten anlamıyorum zira; anlamıyorum abi ne yapayım?



BURCU GÜNEŞ - "OFLAYA OFLAYA"  

Bir de Burcu Güneş'in son şarkısı var: "Oflaya Oflaya". Yanlış olmasın, ben Burcu Güneş'e bayılırım ve toz da kondurmam. Yıllardır çok da iyi işler yapmasına rağmen sanki biraz da kösteklenmiş ve bir türlü hak ettiği yere gelememiş, bu camiada tek başına ayakta durup, çizgisini bozmadan eli yüzü düzgün işler yapmış bir solisttir. İyi bir sestir, şahane bir şarkıcıdır. Biraz teknik söyler, mebzul miktarda prozodi sorunu onda da mevcuttur ama ben onu o haliyle bile severim, hep sevdim.


Peki nedir bu "Oflaya Oflaya" meselesi Allah aşkınıza? Şarkı servis edildiğinde üç gün Twitter'da başka bir şey okuyamadım desem yeri. Yine bir "RT" bombardımanı, bir herkesin ama herkesin ayılıp bayılma hali. Şarkıcının, menajerinin, firmasının heyecanını bir yere kadar anlarım; üreten insan her yeni bir şey ürettiğinde yaptığı/yapacağı en iyi şeyin o olduğunu sanır bir süre. Ama çoğu kez öyle değildir. Sular durulup, zaman geçince kendisi de farkına varır. Bir durun, bir sakin olun. 


"Oflaya Oflaya" Burcu Güneş'in bugüne dek yaptığı şarkıların, hele ki son albümünün yanında çok sönük kalan, sıradan bir şarkı. Kendisi bunu okuyunca illa ki kızacak biliyorum ama sanki birileri Burcu'ya "Sen de artık Sertab gibi böyle sakin bir şarkı söyle, devir bu devir," demiş de, Eflatun da "Açık Adres"ten "Koparılan Çiçekler"den filan feyz alıp bu şarkıyı yazmış gibi duruyor. Yani ben ilk dinlediğimden beri bu niyet okuyuculuğumdan kurtulamadım. Şarkı kurtaramadı beni.  


Ama bakın dinlenme ve tıklanma sayılarına filan (bilmiyorum "single" sattı mı, ne sattı), alan memnun satan memnun. E bana ne oluyor? Bana bir şey olduğu yok. Dedim ya, sadece anlamıyorum. İki gözüm önüme aksın anlamıyorum, zorla değil ya.

ŞUBAT 2012