Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Benim Radyom

Bir arkadaşım “Ben radyomu nerede duysam tanırım,” demişti bir gün. “Tanıtım müziğini, dj’lerin konuşmalarını duymasam, frekansını bilmesem de çalan şarkılardan anlarım benim radyom olduğunu.”

“Benim radyom” dediği, o günlerin popüler yabancı müzik radyo istasyonlarından biriydi. Henüz özel radyo istasyonlarının yurt sathında yayın yapamadığı, yapanların da her yerden dinlenemediği günlerdeydik ve ben doğru düzgün hiçbir radyonun dinlenemediği bir şehirden geliyordum. Dolayısıyla bahsettiği radyo istasyonu konusunda n ufak bir fikrim yoktu. Yine de abartılı bulmuştum bu iddiayı. Bir radyo, sadece çalınan şarkılardan tanınabilir miydi? Yok daha nelerdi!

Yıllar sonra, Ankara’da Radyo ODTÜ müdavimi olduktan sonra bunun pekala mümkün olabileceğini görmekse çok şaşırtıcı bir deneyim oldu benim için. Evet, dijital olmayan ve bu nedenle frekansları çok kolay seçilemeyen bir radyo cihazında istasyon ararken, çalınan şarkıdan yola çıkarak onun Radyo ODTÜ olduğunu anlayabiliyordum. Demek ki böyle bir şey vardı. Bu aslında biraz da sevdiğiniz bir bestecinin şarkısını kim söylerse söylesin duyar duymaz tanımaya benziyordu  ya da sevdiğiniz bir şairin şiirini kim seslendirirse seslendirsin…

Diyeceğim o ki, bazı radyoların kimliği ve kişiliği vardı bir zamanlar. Çünkü özel radyoların ilk yıllarında, herkesin el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştığı o yıllarda çok daha zeki, yaratıcı ve yenilikçiydi radyolar.

O günlerde yayınlanan radyo dergilerini şöyle bir karıştırdığınızda, yapılan haberlerin de tıpkı radyocular gibi iyi niyetli, coşkulu ve hevesli olduğunu görebilmek mümkün. Oysa şimdilerde tamamen radyo dünyasından haberler veren internet sitelerine göz gezdirdiğinizde (bu siteyi tamamen konu dışında tutarak), bir çoğunun basit magazin sitelerinden farklı olmadığını görüyorsunuz. Hangi radyocu hangi radyoya transfer oldu, kim işten atıldı, kim yerine geçti ve benzeri bir dolu dedikodulu haber… Sektör dışından okuyacaklara belki hiçbir şey ifade etmeyecek ama sektörün cadı kazanını daha da kaynatacak yersiz haberler.

İyi hoş da, hepiniz aynı şarkıları, aynı sıklıkla çalıyorsunuz zaten, birbirinizden ne farkınız var? Yani radyocunun biri bir radyodan ayrılıp öbürüne geçmişse ne değişiyor ki? Orda ne çalıyorsa, burada da onu çalacak. Kaldı ki radyo dinleyicisi televizyon dinleyicisinden çok daha nankördür. Çok bağlanmamış, alışkanlık haline getirmemişse, devamlılık peşinde koşmaz radyo dinleyicisi. Her hafta aynı saatte ekran karşısına oturup bir diziyi takip eden nice kişi, aynı özeni beğendiği bir radyo programı için göstermez. Bir dizi için randevular iptal edilir ama bir radyo programı için kolay kolay edilmez. Demek ki kolay da vazgeçilebiliyorsunuz yani. E o zaman?..

Radyo ODTÜ neden çalan şarkılarla tanınabilen bir radyoydu biliyor musunuz? Hala öyle mi bilmiyorum ama o zamanlar radyonun yayın kurulu her hafta aynı gün ve saatte toplantı yapar, yeni gelen bütün albümleri tek tek dinlerdi. Hangi şarkıları “playlist”imize alalım, hangileri bizim tarzımıza uyar, hangi şarkıları ön plana çıkaralım diye uzun uzun konuşur, tartışırlar, ortak bir karar varırlardı. Bir tek kişinin ya da imtiyazlı birkaç kişinin kişisel beğenileri ya da şarkıcı ve firmaların “rica” ve istekleri doğrultusunda değil, radyonun yayın politikaları çerçevesinde belirlenirdi “playlist”ler. Bunu layıkıyla yapan kaç radyo biliyorsunuz bugün?

Radyomu, frekansını ezberimde tutmasam da, istasyonlar arasında gezinirken tanımak, her defasında o tanıdıklık, o ahbaplık duygusuyla mesut olmak sade bir vatandaş, bir dinleyici olarak benim hakkım. Bunu ilk başaran radyoyu ayakta alkışlamak da boynumun borcu olsun, hadi bakalım.

AĞUSTOS 2010

Konuşan Radyo

Bazı radyo dinleyicileri, radyoda sadece müzik çalsın, kimse konuşmasın ister, “intro” üstü anonsta bile kanal değiştirir. Bense tam tersini tercih ederim hep. Sadece müzik çalan radyolara hiç tahammülüm yok. Winamp mısın kardeşim, nesin yani? 

Konuşan radyo iyidir, konuşan radyocu da. Ey dinleyici, ey radyo genel yayın yönetmenleri ve ey “format radyosu” lafını kullanmayı pek havalı sanan tüm zevat! Bırakınız konuşsunlar!

Bilirsiniz, hemen her “mainstream” radyoda, cumartesi akşamları kesintisiz remix yayını yapılır. Sanırsınız memleketin her köşesi Reina, Sortie! Şimdi bu vesileyle bu şahane fikri ilk akıl edene ve mal bulmuş mağribi gibi atlayanlara sormak isterim; ülkede yaşayan herkes cumartesi geceleri evindeki ışık robotlarını açıp “mojito”sunu yudumlarken olduğu yerde “techno techno” deviniyor, ev halkıyla birbirlerini kesiyor mu sanıyorsunuz acaba? Ya da sahil yolunda arabayla turlarken radyosunun sesini sonuna kadar açıp bunları mı dinliyor dım tıs dım tıs? Hangi sahil yolunda? Mesela Konya’da, Adıyaman’da, Kırşehir’de de cumartesi geceleri yıkılıyor mudur sizce her yer? O kadar uzağa da gitmeyelim isterseniz; İstanbul Bağcılar ya da Ümraniye’ye ne dersiniz?

Bu “techno” merakı niye, hedef kitle kim? Bilinmiyor! Ama cumartesi geceleri neredeyse hiçbir “mainstream” radyo konuşmuyor.

Radyoda konuşmak zordur. Aslında gündelik hayatta da konuşmak zordur. İçinde bulunduğumuz duruma, konuma, ortama, çevreye, ama en çok da ruh haline göre değişir konuşma dürtülerimiz. Ondandır ki çoğu zaman nerede, ne zaman, ne kadar konuşmak gerektiğini bilmek ya da kestirmekten ziyade, konuşma dürtülerini bu yönde terbiye edebilmek önem kazanır. Genellikle de terbiye demeyiz zaten. Hele radyo, televizyon gibi bir de mecra bulduysak akacak, susturabilene aşk olsundur genellikle durumumuz.

Hayatta herkesin en az bir derdi var. Herkes ölüp gitmeden kendini ifade edebilme, derdini anlatabilme, yaşadığını ispat edebilme gayretinde. Belki dinlemekten çok konuşmaya hevesimiz de bundan ve bu çok da anlaşılabilir bir şey. Ama dinlemeden konuşanların sadece kendi içini boşalttığı ve zamanla o boşlukları geri dolduramadığı da gün gibi ortada. Oysa çoğu zaman konuşmaktan ziyade, dinlemek güzeldir. Hele hele radyoda konuşan birini dinlemek.

Her şeyden önce radyoda konuşan birini dinlemek, ciddi bir dinleme eğitimi, bir temrindir aslında. Konuşmaya hiç dahil olmadan, karşıdaki bir şey söylerken, zihninden bir sonra ne söyleyeceğini geçirmeden, sürekli kendini anlatma çabasında debelenmeden, bütün bütüne bir teslimiyetle, sadece dinleyebilmek, edinilmesi hayli zor bir meziyet, hatta bir erdemdir. Ve radyo biraz da budur. Radyo sadece bir müzik kutusu değildir.


Ben radyocunun konuşanını, anlatanını, yorum yapanını severim. Hele ki kendi kendimle baş başa kaldığım zamanlarda; mesela uzak bir şehirde, tek başıma bir otel odasında ya da ev ahalisi uyumuşken bir gece yarısında, bir tatil sabahı deniz kenarında turluyorken, erken kararmış bir kış akşamı trafikte sıkışmış, eve gitmeye çabalıyorken, kulağıma bir şeyler anlatan, konuşan radyocuları dinlemeyi severim. Basbayağı bir arkadaş yerine geçerler çünkü o anda, yalnızlığımı alırlar.

Konuşan radyocuların yarattığı arkadaşlık hissi çok da vefalıdır üstelik. Canınız sıkkınken, o an hiç aklınızda olmayan bambaşka bir şeyden bahsedip kafanızı dağıtacak, belki yersiz neşesi ve coşkusuyla sıkıntınızı hafifletecek, belki de en depresif anınızda, bir cümleyle, bir sözle -ki aslında tam da bunu istiyorken siz- , içinizi daha da kanırtacak bir arkadaşlıktır bu. Canınız istemezse de susturursunuz, olur biter. Size ne gücenir, ne de kızarlar.

Seçmediğim şarkıların zevksiz bir sıralamayla ardı ardına çalındığı “format” radyolarından birini dinlemektense, winamp’ta seçtiğim şarkıları istediğim sıralamayla dinlemeyi, ama ondan önce,  konuşan radyocuların olduğu, yaşayan, nefes alan bir radyoyu dinlemeyi her zaman tercih ederim. Hele bir de zeki cümleler kuran, edepli ve dahası esprili konuşan bir de radyocuya denk geldiysem, değmeyin keyfime! E insan arkadaş seçerken de böyle birini tercih etmez mi zaten? Kaldı ki radyocu kimliği taşıyorsan, az ya da çok bir dinleyici kitlesi önünde konuşuyorsun demektir. Ve birilerinin önüne kendini atıp konuşacak birinin, onu dinleyenlerden daha zeki, daha esprili, ne bileyim, daha yaratıcı, ne derseniz deyin ama mutlaka “daha” olması gerekir. Yoksa onu kim, niye dinlesin ki? Tabi bu durumda herkes kendi “daha”sını kendi seçer, orası da dinleyicinin bileceği iştir. Siz sevgili genel yayın yönetmenleri; radyo olarak kime hitap etmek istiyorsanız, radyocularınız da o kadar “daha” olacaktır, bunu unutmayınız!

Sözün kısası, bırakınız radyocular çaldıkları şarkıları yorumlasınlar, “kötü” desinler, “iyi” desinler, “çok güzel bir çalışma” desinler, dalga geçsinler, eğlensinler, şiir okusunlar, dram kessinler… Ama bir kişilikleri olsun. Birbirlerinden ayırt edilebilsinler. Ve biz o sesi duyduğumuzda, bir arkadaş görmüş gibi sevinelim. Budur benim radyodan yegane beklentim.

TEMMUZ 2010

Sesiniz Yeter!

Çocukken hemen hepimiz, en azından bir süre buna inanmışızdır; radyo cihazının içinde küçük insanlar vardır ve o duyduğumuz konuşmaları onlar yapar, şarkıları onlar söylerler. Ne tatlı yanılsamadır! Büyüyüp gerçeğe aydıktan sonra da, bu defa radyoda duyduğumuz sesleri zihnimizde canlandırmaya başlar, kulağımıza yer eden tınılardan onlara suretler, portreler çizmeye çalışırız hayal fırçamızla. O etkileyici seslere yakıştırdıklarımız hep güzel kadınlar ve güzel adamlar olur haliyle. Mesela ben TRT radyolarının haber spikerlerini  hep televizyondaki gibi ciddi yüz ifadesi taşıyan, takım elbiseli, tayyörlü, saçları spreyli adamlar ya da kadınlar sandım yıllarca. Sonra bir gün Ankara Radyosuna gittim ve hayal kırıklığım büyük oldu.

Halbuki sesi dağ gibi bir adamın epeyce minyon, sesi iç gıcıklayan bir kadının komşu teyze tadında olması pekala mümkündür ve öyledir de zaman zaman, ama biz nedense hiç öyle sanmayız. Aslında budur radyoyu cazip kılan biraz da. Nasıl ki çevrilen onca filme, televizyonlara, televizyon dizilerine ve hatta internete rağmen kitap okumak fiili hala varsa ve var olmasının sebebi, kitaplardaki dünyanın yazarın kalemi + okuyanın hayal gücü toplamasına dayanıyorsa, radyonun da en çok bu yüzden cazibesini hiç yitirmeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Bakın şimdi buradan nereye varacağım.


Çok sevdiği ve sürekli dinlediği bir radyocuyu günün birinde kanlı canlı görmek, dinleyende okuduğu kitabın filmini izleyen birinin hissettiği “I-ıh, olmamış!” duygusunu yaratır mı? Bence yaratır. Hem de fena halde yaratır! Dünyanın en yakışıklı adamı, dünyanın en çekici ve güzel kadını olsanız da bu asla değişmeyecektir. Siz hiçbir zaman dinleyicinin kafasında yarattığı tip değilsinizdir çünkü.

Hani bir şehir efsanesi vardır; radyocu bir bakkal dükkanına girer, bir ekmek ister. Bakkal bir an durur ve “Siz filanca radyodaki filanca abi değil misiniz?” diye sorar. Devamlı olarak dinlediği radyocuyu sesinden tanımıştır Bakkal Mahmut. Muhtemeldir, olmuştur belki de gerçekten. Ama bence fazla da kapılmayınız böyle hayallere ey radyocu ahalisi! Siz birer televizyon yıldızı değilsiniz ve sokakta yürürken sizi kimse tanımayacak ki bence bunu da hiç dert etmeyin, zira sizi en çok da bu yüzden dinliyorlar aslında. Yüzünüzü görmedikleri ve delice merak ettikleri için. Onun için bırakın görmesinler, merak etsinler. Yani o bütün Facebook sayfaları açmalar, profil resimleri döşemeler, radyoların sitelerine, olmadı kişisel sayfalara poz poz pozlar vermeler, hatta abartıp afişler bastırmalar, gazetelere çıkmalar, televizyon programcılığına, “talk-show”culuğa soyunmalarla filan bir yere varabilirsiniz elbette ama o vardığınız yerde artık eskisi kadar cazibe merkezi olur musunuz bir radyocu olarak, onu bilemem. Bakın Beyazıt Öztürk için bunca yıl sonra bile hala “Radyocuyken daha komikti,” diyenler var. Benden söylemesi.

Şaka bir yana, bu söylediklerimi tersyüz edebilecek bir dolu örnek var halihazırda radyo camiasında. Ama Cem Ceminay, Levent Erim, Yavuz Seçkin, Nihat Sırdar gibi bir avuç ismin her biri birer markadır ve kimse zaten onları sadece radyocu olarak etiketlemez. O bakımdan bu bakımdan da istisnalar kaideyi tersyüz edebilir ama bozamaz diyorum ben.

Bu yazının ana fikri nedir? Şudur: Radyocuysanız ve öyle kalmaya niyetliyseniz, öyle kalın. İnanın kimse sizin yüzünüze hasret değil. Başka bir deyişle, sizin sesiniz yeter!   

NİSAN 2010

Devir Değişti, Ya Siz?

“İnternet çıktı, mertlik bozuldu” deniyor ya müzik piyasasında; mertlik filan bozulmadı aslında. Sadece mertliğin ne olmadığını görmeye başladık. Ya da aslında ne olduğunu.

Eskiden albümlerde şarkılar, şarkıcının, prodüktörün, yani albümü hazırlayanların seçtiği sırayla dinlenirdi. Çünkü plaklarda ve hele hele kasetlerde şarkı atlatmak zahmetliydi, uğraşılmazdı. Sonra ne oldu? MP3’ler sırayı mırayı unutturdu. Şimdi özel bir çaba göstermezseniz şayet, albümlerdeki şarkıları MP3 çalarlarda ya da bilgisayarınızdaki medya oynatıcıda genellikle alfabetik sırayla dinliyorsunuz. Ya da daha güzeli, kendi istediğiniz sırayla, üstelik de istemediğiniz şarkıları listeye bile almayarak. Yıkıldı mı size bir kale? Yıkıldıııııı!

Eskiden klip yayınlayan kanallarda genellikle parayı bastıranın klipi, paranın tutarı kadar sıklıkla, tarife usulü yayınlanırdı ve biz şu veya bu şekilde paralı şarkıcıların kimi zaman berbat ötesi şarkılarına gün boyu maruz kalırdık. Tabi bir de para almayan ama sadece müzik piyasasındaki prodüktör-şarkıcı-besteci-aranjör (en hafif tabiriyle) ilişkiler ağına göre klip yayınlayan kanallar vardı. Di’li geçmiş zaman kullanıyorsam, sizi yanıltmasın. Hepsi hala var, bir şey değişmedi. Ama kliplerin izlenme oranlarını nicedir klip yayınlayan televizyon kanalları değil, internet belirliyor artık. İsteyen açıyor, istediği klipi, istediği sıklıkla izliyor. Hatta sevdiği şarkıya “movie-maker”da fotoğraflarla klip döşeniyor. Yani hangi şarkının klipleneceğini şarkıcı ve prodüktör değil, dinleyici kendisi belirliyor. Yıkıldı mı size bir kale daha? Eveeeet!


Ve geldik radyolara… Özel radyolar yayına başladığında önce çekingen, sonra geveze, sonrasında ise haddinden fazla sulu dj’lerle memlekette TRT zamanlarından hiç de alışık olmadığımız yeni bir radyo kültürü oluştu. İşini hakkıyla yapanlar ve TRT’nin başöğretmen ekolünü son derece eğlenceli bir üslupla güncelleyenler ve kaliteli yayın yapanlar da yok değildi, ama azınlıktaydı. Bu hengamede asıl kazanç, o zamanların yayıncılarındaki yeni şarkı bulma ve parlatma becerisiydi. Albümler ince elenip sık dokunarak dinlenir, radyocuların tamamen kişisel müzikal beğeni ve yaklaşımları ile bazen beklenmedik hitler yaratılır, böylece radyolar ve radyocular sadece bu yetenekleriyle bile birbirlerinden ayırt edilebilirdi. Sonra işin rengi değişti. Şarkıcı ve prodüktör neyi istiyorsa, radyolar onu çalmaya başladı. Hatta istenileni çalsınlar diye radyoculara yaranmalar, hediyeler yollamalar, yedirmeler, içirmeler, partiler düzenlemeler filan başladı. Böylece hiçbir radyo farklı bir şey çalmaz oldu. Hatta “minimum maliyet, maksimum kazanç + reklam arası şarkı” “format”ının radyoculuk zannedilmesine kadar gitti işin ucu.

Dinleyici de ne yaptı? “İyi de kardeşim, MP3 denilen bir teknoloji var. Bana hep aynı şarkıları çalacaksan, üstelik müzik keyfimi yerli yersiz reklamlarla böleceksen, ben niye seni dinleyeyim ki?” diye sormaya, sorgulamaya başladı. Nitekim çok geçmeden, kendi seçtiğin şarkıları istediğin sırayla dizebileceğin ya da o anki “mood”una göre hazır listelerden birini devreye sokabileceğin müzik dinleme siteleri pıtrak gibi yayıldı sanal alemde. Sadece müzik yapımcılarının ve şarkıcıların istediği şarkıları çalarak radyoculuk yaptığını zanneden radyocularsa hala memleketin müzik sektörünü kendilerinin yönlendirdiğini zannediyorlar. İşin tuhafı, müzik yapımcıları ve şarkıcılar da öyle! Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti halbuki baylar bayanlar! Biraz müzik zevki olan herkes kendi radyosunu açtı. Eğer bir şey anlatmıyorsanız, sizi kimse dinlemiyor, buna emin olun. Kale mi? Çoktaaan yerle yeksan!

Bu arada radyoculukta “bir şey anlatmak” ne demektir ya da daha doğrusu ne olmalıdır konusunu bir başka yazımızda masaya yatıracağız parantez arasında.

Sözün özü, internet çıktı ama aslında mertlik filan bozulmadı. Sadece kibar tabiriyle, kara koyun ak koyun belli oldu. Şimdi şarkıcıların da, müzik yapımcılarının da, radyocuların da işi daha zor. Nitekim herkes de bundan yakınıyor. Bu karmaşada kendini güncelleyebilen ayakta kalacak. Güncelleyemeyen mi? Onlar zaten çoktaaaan yıkılan kalelerin altında kaldı bile! 
 
NİSAN 2010

Babaannemin Radyosu

Eski radyoları açtığınızda, hemen ses gelmezdi. Sesin gelebilmesi için cihazın içindeki lambanın ısınması gerekirdi. Cızırtı duyulduğunda, kocaman ses düğmesini ayarlar, sonra frekans arama düğmesini çevirmeye başlardınız. Radyonun ön panelindeki camlı bölmede, ince, uzun, kırmızı renkli bir çubuk ileri geri hareket etmeye başlardı siz düğmeyi çevirdikçe. Camın üzerinde frekanslar ve kimi şehir adları yazardı. Atina, Paris, Roma, Bükreş, Moskova… Tabi radyo cihazları yurt dışından geldiği içindi bütün bu şafşata. Yoksa memleket hudutlarında dinleyebileceğimiz en fazla uzun dalga İstanbul radyosuydu o zamanlar. Yine de düğmeyi çevirdikçe azalıp çoğalan cızırtının bir anında, dünyanın herhangi bir yerinden bir ses duyabilme ihtimali heyecanlan duymaya yeterdi her defasında. Paris, Roma, Bükreş olmasa bile, İzmir’de yaşadığımız yıllarda Yunan radyoları, Elazığ’da yaşadığımız yıllarda ise Arap radyoları ve özellikle enfes şarkılar çalan Radio Monte Carlo, dünyanın kapılarını açtı önüme. O günlerde bugünlerin iletişim teknolojileri henüz hayal bile edilemediği için, okul atlasındaki renkli dünya haritasına baka baka, o hiç gitmediğimiz, görmediğimiz şehirlerin, ülkelerin hayallerini kurarak büyüdü bizim kuşak. Radyoda frekans aramak ve kazara bir ses yakalamak, bunun bir adım ötesiydi. Hayal, gerçeğe dönerdi.

Çocukluğumun büyük bir bölümünde izi olan babaannem, hayata veda ettiğinde, kimisi satılan, kimisi atılan, kimisi fakir fukaraya verilen eşyaları arasından bir tek lambalı radyosunu almak istedim. Muhtemelen yetmişli yılların başında edinilmiş, elli ve altmışların radyolarına kıyasla daha modern çizgileri olan, ince uzun ve dikdörtgen bir kutu görünümündeki o radyo, yaşadığım sürece bana babaannemi hatırlatabilecek en güzel eşyaydı çünkü.


Çocukluğum boyunca o radyoyu az dinlememiştim. Babaannemlerde her kaldığımda okul radyosu, türküler ve oyun havaları, yurttan sesler, bir solist ve “Reksan Reklam sunar!”

Benim o yaşlarda radyoda duymayı en sevdiğim, aranjman şarkılardı aslında. Ama ne çare, radyonun yayın akışı genellikle türkü ve alaturka ağırlıklı olurdu. Arada bir “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” kuşakları da olurdu ama bu kuşaklarda çoğunlukla gelişigüzel seçilmiş ve pek de güncel olmayan şarkılar yayınlanırdı. Oysa reklam kuşakları ajanslar tarafından hazırlandığı için, aralarında günün en popüler şarkıları da çalardı. Yarım yamalak da olsa o şarkıları radyodan duymak şahane olurdu. O yüzden hep heyecanla beklerdim radyonun reklam kuşaklarını. Özellikle de, hep o aynı neşeli kadının sesiyle başlayan Reksan Reklam Ajansı kuşaklarını.

Babaannemin radyosunu benim için sihirli bir kutu kılan en önemli özelliği de, pikaba bağlanıyor oluşuydu. Yani ön paneldeki bir düğmeyi pikap konumuna getirdiğinizde, radyonun hoparlörü, pikap için kolon vazifesi görüyor, ses oradan çıkıyordu. Radyoda o bitmek tükenmek bilmeyen konuşma programlarından biri mi başladı ? Çevir düğmeyi, hemen pikap dinle. Şahaneydi gerçekten!

O cihazı alıp eve getirdiğimden beri çalıştırmayı hiç denemedim. Çalışıyor mu, onu da bilmiyorum. Ama muhtemelen şimdi çalıştırsam, frekans arama düğmesini çevirdiğimde elimin her hareketinde bir başka radyo kanalı duyulacak ve hatta o meşhur radyo cızırtısını duymaya bir frekanslık boşluk bile olmayacak. Kırmızı çubuk Paris’teyken Nihat Doğan, Milano’dayken Davut Güloğlu, Kahire’deyken Hande Yener çıkacak karşıma korkarım. En iyisi hiç denememek. Ara ara uzaktan bakıp, hayallere dalmak yine. Çocukluğun içinden geçirmek düşleri, sesleri ve yaşanan günleri… Hala kulağımda çınlayan o neşeli kadının sesi eşliğinde: “Reksan Reklam sunar!”

NİSAN 2010

12 Aralık 2010 Pazar

Esin Afşar - "Odeon Yılları"

“HACER HANIM NEDEN KÜSTÜ?”


Diplomat ve yazar bir babanın, gazeteci ve yazar bir annenin kızı, “dünyanın en genç profesörü” unvanı taşıyacak bir ağabeyin kız kardeşi olarak dünyaya gelmek, yaşadığı ülkenin, ülke insanının, hayatın, günün, gündemin farkında olarak büyümekle eş anlamlıydı. Nitekim öyle büyüdü Esin Afşar. Kitaplarla, yazıyla, dünya gündemiyle, sanatla, müzikle iç içe büyüdü ve daha çok genç yaşlarda sanatı meslek edinmek arzusu, onu Ankara Devlet Konservatuarı’nın kapısına kadar götürdü.

Konservatuarda piyano ve şan eğitimi almıştı ama sanat dünyasına ilk profesyonel adım atışı Devlet Tiyatrolarında piyanistlik yaparak olacaktı. Bir gün Muhsin Ertuğrul ona “Sahnenin çukurunda olacağına, üzerinde ol” dedi. Bu cümlenin peşi sıra gelen destek onun hayatındaki dönüm noktalarından biri olacak ve kısa bir süre sonra kendini tiyatro sahnesinde oyuncu olarak bulacaktı.


O dönemde, kesintisiz olarak tam 12 sene boyunca tiyatro oyunculuğu yaptı Esin Afşar. Şan eğitimi ve müzik bilgisi, müzikli oyunlar sahnelerken onun için bir avantaj oluyor, bu tarz temsillerde yıldızı daha da parlıyordu. Nitekim çok geçmeden bu yetenek, menajer Erkan Özerman’ın dikkatini çekecekti. Özerman, o dönem Fransa ve Türkiye arasında bir kültür ve sanat köprüsü kurma yolunda  azımsanmayacak bir çaba sarf etmekte idi ve çalıştığı her yıldız onun için bu köprünün bir kilometre taşı oluyordu. Sadece Türkiye’yi değil, Avrupa müzik piyasasını da çok iyi bilen Erkan Özerman, Esin Afşar’daki bu ayrıcalığı fark etmekte gecikmemiş ve onu artık bir oyuncu olarak değil, bir şarkıcı olarak şarkı söylemeye ikna etmişti.


İlk olarak Ankara Bulvar Palas Oteli’nde program yapmaya başlayan Esin Afşar, dönemin gereklerine uygun olarak, orkestra eşliğinde yabancı sözlü şarkılar söylüyordu. Günün birinde büyük halk ozanı Ruhi Su ile tanıştı. Bu tanışlık onun hayatında bir başka dönüm noktası olacaktı. Kentli bir ailede büyümüş, çocukluğundan itibaren Batı müziğiyle haşır neşir olmuştu. Ve şimdi Anadolu halk müziğini daha yakından tanıyordu.

Halk müziğinin geleneksel yapısını, Batı müziği formlarıyla yorumlama çalışmalarının ilk tohumları o günlerde atıldı. Bu tavır, o günün Türkiye’si için çok yeni, çok alışılmadık, dönemin müzik muhafazakarlarının nezdinde neredeyse “anarşist”; yenilikçilerin nazarında ise bir o kadar “ilerici” bir tavırdı. Neyse ki Esin Afşar’ın bu bilerek ve isteyerek takınılmış tavrın arkasında durabilecek gücü, müzikal donanımı ve cesareti vardı.


İlk 45’liği 1969 yılında yayımlandı. Bu plakta Esin Afşar, Yunus Emre’nin dizelerini bestelemiş (“Bana Seni Gerek Seni”), Aşık Veysel’in “Kara Toprak”ıyla birlikte, sadece bir tek gitar eşliğinde kaydetmişti. Büyük ses getiren bu plağı hemen bir ikincisi takip etti ve Esin Afşar’ı tüm ülkeye tanıtan şarkı, bu ikinci plakta yer alan “Yoh Yoh” oldu. Esin Afşar’ın bütün teatral yeteneği ve sempatisiyle adeta canlandırarak seslendirdiği bu türkü, kısa sürede dillere düştü, plak uzun süre liste başında kaldı.

Bu başarıyı ardı ardına yayınlanan diğer 45’likler izleyecek ve Anadolu-popta Esin Afşar adı iyiden iyiye hafızalara kazınacaktı.


Etnik olanla modern ve uluslar arası olanın, doğru bir teknik ve yetkin bir icrayla şarkılara dönüştüğü bu müzikal arayış, çok geçmeden yurt dışında da ses getirdi ve Esin Afşar’ın çalışmaları başta Fransa olmak üzere, dünyanın bir çok ülkesinde yankı buldu. Romanya Broşov Uluslararası Müzik Festivali’nde aldığı Kritik Ödülü, Bulgaristan Altın Orfe Müzik Festivali üçüncülüğü, Fransa, Rusya, İsrail, Avustralya, Türki Cumhuriyetleri ve daha bir çok ülkede verdiği konserler ile kendisine ilk kez dönemin Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından layık görülen “diplomatik sanatçı” unvanını kariyeri boyunca taşımaya devam edecek ve uzun yıllar boyu Türkiye’nin “gönüllü kültür elçisi” olacaktı.


Piyanistlik, oyunculuk, şarkıcılık, bestecilik, yazarlık ve çevirmenlik gibi meziyetlerinin yanında ve belki de ötesinde, inandığı düşünce ve değerlerin peşinde sonuna kadar aktivist olmaktan çekinmeyen tavrı, rüzgarın esişine göre yön değiştirmeyen net ve açık politik duruşuyla da adından sıkça söz ettirdi. Bu tavır dönem dönem müziğine de etkileyici bir biçimde yansıdı.

Esin Afşar ve ODEON Müzik’in yolu iki kez kesişecekti. İlki 1971 yılında gerçekleşecek ve bu dönemde ODEON etiketli dört 45’lik plak yayımlanacaktı. 1976 yılında gerçekleşen ikinci ortaklıktan geriye ise iki 45’lik kaldı. Esin Afşar’ın toplam 12 şarkılık “ODEON Yılları”, ilk kez bu albümle bir araya getirilmiş ve yıllar sonra yeniden yayımlanmış oluyor.


Yukarıda bahsettiğim ve içinde bulunulan yıllar göz önüne alındığında neresinden baksanız çok cesur, çok ilerici bir öngörüyle atılmış her bir adım, bu albümde bir şarkıya denk geliyor. Özellikle “Zühtü” ve “Hacer Hanım”ın yetmişlerin ikinci yarısından itibaren artık tıkanmaya başlayacak popüler müziğe yepyeni bir pencere açmış çalışmalar olduğu bugünden bakınca çok daha net görülebiliyor. Ne yazık ki bu şarkıların yayımlanışından bir süre sonra, aşağı yukarı seksenlerin başında, halk müziğinin çok seslileştirilmesine ve dahi halk müziği enstrümanlarının pop şarkılarında kullanılmasına getirilen yayın yasakları bu çıkış yolunun uzunca bir süre daha kapalı kalmasına neden olacaktı.

Kocaman gözlü, sarışın ve güzel kadının ekranda mimikleriyle ustaca oynayarak, alabildiğine yetkin bir şan tekniğiyle seslendirdiği şarkılarını; en çok da “Zühtü” ve “Hacer Hanım”ı tutkuyla severdim. Bu iki plağı da döndüre döndüre eskitmişliğim vardır pikabımda. Bugün bu albüme kıyısından köşesinden bir imza atabiliyor olmanın da bende değeri çok başka bu yüzden.


Esin Afşar’ın hayat hikayesi, başından bu yana her biri emin atılmış adımlarla dolu kariyeri, kendi gerçekliğini zaten o kadar yoruma mahal bırakmayacak denli açık anlatıyor ki, üstüne edilecek söz kalmıyor. Eh, bu durumda bize de oturup albümü dinlemek düşüyor. Hem ODEON arşivinin, hem de Esin Afşar kariyerinin plaklarda kalmış önemli bir kısmı artık elimizin altında. Eh hadi başlayalım. Dinleyelim bakalım, kimin yariymiş bu Zühtü? Kırk günde kaynamayan aş ne imiş? Nerelerdeymiş küçük kuş ve neden küsmüş şu bizim meşhuuuuur Hacer Hanım?


ARALIK 2010

11 Aralık 2010 Cumartesi

Leblebi 2

BEYAZ LEBLEBİ

Türkiye’de plaklarda, bantlarda kalmış şarkıların bugünün teknolojisiyle yeniden yayınlanması hayal bile edilemezken, ODEON Müzik’in öncülüğüyle bir furyaya dönüştü ya… Artık sadece bir dönemin popüler şarkıları değil, sıra dışı örnekler, vakti zamanında değeri bilinememişler, ya da bilinmiş de, her nedense ve nasılsa unutulmuşlar birer ikişer gün yüzü görüyor. “Leblebi”, böylesi bir derlemeydi aslında. Popüler müzik var oldu olalı memlekette her daim alıcı bulmuş Anadolu-pop türünün köklerine inen ve alabildiğine uç örneklerini bir araya getiren bir “Pop-Folk” karmasıydı. Serinin bu ikinci albümü de ilkinin izinden giderken, meraklısına sürprizler yapmayı da ihmal etmiyor.


Genellikle romantik şarkılarıyla hatırımızda kalan ve bugün piyasada hep pop şarkıları bulunabilen Ayla Dikmen’in erken dönemlerinden bir türkü yorumu “Niksar’ın Fidanları”, bu sürprizlerin en büyüğü. Opera sanatçısı Serdar Öztürk’ün pop-folk denemesi “Yeşil Ördek Gibi”, Moğollar’ın Fransa’da da 45’lik plak olarak yayınlanmış “Hamsi”si, Tanju Okan’ın heybetli “Haydar Haydar”ı… Hepsi, türün meraklıları için eşi bulunmaz birer nimet. Üstelik yine çok eğlenceli ve çok doyurucu… Yani bir kere daha: “Leblebi” tadında !     

KASIM 2009

Şöhretler Gazinosu

HER ŞEY DAHİL FİKS MENÜ

Işıklar yavaş yavaş kararır, bordo kadife perdeler iki yana doğru ihtişamla açılırdı. Tutkulu aşklar, ömürlük bekleyişler, yanlış anlaşılmış masum kadınlar, yanlış anlamış kara sevdalı erkekler, sevenlere mutlaka ama mutlaka bir fenalık eden kötü kadınlar, sevenleri kavuşturmak için elinden geleni yapan iyi kalpli babacan adamlar, zengin kızlar, fakir ama gururlu gençler, acıklı hikayeler, mutlu sonlar bir ışık huzmesinden beyaz perdeye dökülür, seyredenleri kah ağlatır, kah güldürürdü. O beyaz perdeye sureti düşen nice kahraman, hayran olduğumuz sinema artistleriydi aslında. Bunu bilir, ama yine de o hayale inanırdık.

“Artist” kelimesi şimdilerde sadece olduğundan daha havalı görünmeye çalışanlar için kullandığımız alaycı, hatta biraz da küçümseme içeren bir anlam taşıyor. Oysa o vakitler hayran olduklarımıza, o ulaşamadığımız, uzaktan sevdiğimiz yıldızlara “artist” derdik biz. Mecmualarda yayımlanan adreslerine mektuplar yazar, günlerde hatta aylarca, bir imzalı kartpostal gelecek diye heyecanla beklerdik. Gazetelerdeki röportajlarını ezber eder, resimlerini kesip duvarlarımıza asardık. Eğer şanslıysak, ya bir filmin galası için şehrimize gelmişlerse uzaktan da olsa şöyle bir görür, ya da biri bir gazinoda sahneye çıkmış ve biz de bir suareye ailecek gidebilmişsek, o hayal perdesindeki kahramanı yakından görüp, senin benim gibi birer insan olduklarına inanabilirdik.

Yeşilçam artislerinin büyük bir kısmı bir dönem türlü gerekçelerle gazino sahnesine çıktı, plak doldurdu. Kimi sinemadan bir yılda kazandığını sahneden bir ayda kazanmanın cazibesine kapıldı, kimi gerçekten sesine güvendi, şarkı söylemek istedi, kimiyse bunu hayranlarıyla yakın olmanın kolay yolu kabul etti, en azından denemek istedi. Sebebi ne olursa olsun, sinema artistlerini sahnede görmek seyirci için hep çok heyecan vericiydi. Dublaj denilen şey nedeniyle bir çoğunun konuşma sesini bile tanımıyorken ya da nice filmde nice kez şarkıcı rolünde “play-back” yapmışlarken, onları kendi sesiyle şarkı söylerken dinlemek ya da izlemek eşsiz bir deneyimdi. Bu yüzden de Yeşilçam yıldızlarının sahne ve plak denemeleri hep çok ilgi gördü, çok ses getirdi. Beğenilenler kadar beğenilmeyenler de oldu ama denilebilir ki bu durum onların artistliklerine hiç mi hiç zeval getirmedi.

Bu albüm projesi başından beri bizi çok heyecanlandırdı. Sinema artistlerinin bir çoğu bir denemeden ibaret kalmış ve unutulmuş plaklarındaki şarkılarını bir araya getirmek ve onları memleket popüler kültüründe silinmez izler bırakmış gazinolardan yola çıkarak bir “Şöhretler Gazinosu” kadrosu şeklinde sizlere sunmak fikri, gerçekten de çok heyecan vericiydi. İşimiz zordu ama ODEON bugüne dek hangi zoru başaramamıştı ki? Nitekim başta Dani Grunberg ve elbette Zeynep Göktürk olmak üzere, sayısız insanın da heyecanımıza ortak olarak destek vermesiyle epeyce uzun bir zamana yayılmış olsa da proje nihayet, üstelik yola çıkarken düşündüğümüzden çok daha renkli bir içerikle nihayetlendi.

Çok genç yaşta kaybettiğimiz, sinemanın “Taçsız Kral”ı Ayhan Işık, yıllar boyu sinema salonlarını kahkaya boğmuş, adeta ailemizden birileri olmuş Sadri Alışık, yeri doldurulamayacak, muhteşem Neriman Köksal, hem sinema hem de tiyatroda ölümsüzleşmiş Tolga Aşkıner ve Kerem Yılmazer, altmışlardan bu yana zirvede kalmış Nebahat Çehre, olağanüstü oyunculuk stiliyle bir ekol olmuş Fikret Hakan, beyaz perdenin hala hatırlanan bir kaç çocuk oyuncusundan biri olarak gönüllerde taht kurmuş Parla Şenol, aslında birer tiyatro oyuncusu olmalarına rağmen, hem sinema hem de müziğe uzun yıllar emek vermiş Esin Afşar, Bora Ayanoğlu, Yeşilçam’ın en güzel ve en iyi yürekli “kötü kadın”ları Suzan Avcı, Lale Belkıs, güzellikleri kadar oyunculuklarıyla da dillere destan Sevda Ferdağ ve Sezer Güvenirgil... Ne dersiniz? Kadro gerçekten göz kamaştırıcı değil mi? Doğrusu isterseniz gazinoların en ihtişamlı günlerinde bile böylesi bir kadro bir araya getirilememişti.


Bu albümde yüzlerini çok iyi bildiğiniz ama seslerini belki de ilk kez duyacağınız isimlerden birbirinden çok farklı türde şarkılar dinleyecek, kimi kez şaşıracak, kimi kez duygulanacaksınız. Sadri Alışık “Turist Ömer” selamına duracak neşeyle, Neriman Köksal en babayani haliyle Fosforlu’nun lugatinden okkalı bir argo savuracak. Parla Şenol’un öksüzlüğüne ağlarken, Lale Belkıs ağızlıklı sigarasından çektiği dumanlı nefesi yüzünüze üflerken, Suzan Avcı “Şıngırdak Şadiye”nin şen kahkalarını atacak. Ayhan Işık “nayır, nasla” diyecek en delici bakışları, en dublaj sesiyle. Sonra Sevda Ferdağ gülümseyecek, baştan çıkarmak istercesine en kara sevdalı aşığı bile. “Yılanların Öcü”nün Kara Bayram’ı Fikret Hakan titretirken perdeyi, Nebahat Çehre geçecek siyah beyaz güzelliğiyle masum ve ürkek, elinde tahta valizi, başında eşarbıyla yanımızdan. Sezer Güvenirgil “Katibim” görsün diye düşürecek mendilini, “gönlüm sende” dercesine. Tiyatro sahnesinde sayısız karaktere hayat vermiş Kerem Yılmazer Tolga Aşkıner ve Bora Ayanoğlu’la canlanacak anılarınız. Onların ışıltılı, parlak, sahne ışıklarından da renkli suretlerinde hayal olmuş nice oyun, nice matine, suare...

Bu muhteşem kadroyla anı yüklü, duygu yüklü, şaşırtıcı, eğlenceli ve heyecan verici bir yolculuğa hazırsanız; buyurun, hemen dinlemeye başlayın. Gazinomuzda “her şey dahil fiks menü”dür!

EKİM 2010

Ersan Erdura - "En İyileriyle"

“DUMAN IŞIĞI SAKLAYAMAZ”

“O bakışın senin, bayramlık gözlerinin…” Böyle başlardı Ersan Erdura’yı bana ilk sevdiren şarkı. “Bayramlık gözler” ne demek bir türlü anlam veremez, çocuk aklımla, Ersan Erdura’nın hisli bakışlarına yakıştırırdım bu şahane teşbihi. Yakıştırdığım kadar da vardı; Ersan Erdura hakikaten “ağır romantik” bakardı.


Ben çok geç tanımış olsam da, Ersan Erdura’nın müzik geçmişi, çok daha eskiye dayanıyordu aslında. Memlekette her yan yana gelen beş gencin illa ki bir orkestra kurduğu, sinema salonlarında film öncesi konserlerin, otel lobilerinde beş çayı dinletilerinin hınca hınç dolduğu, kesip yapıştırarak değil, çalıp söyleyerek müzik yapanların el üstünde tutulduğu günlere; yani altmışlara.

1961 yılında, henüz 12 yaşındayken kurduğu “Boğaziçi Orkestrası”yla girdiği yarışmada “en iyi amatör orkestra” seçilmesi, onun yıllar sonra müzikte edineceği başarılı kariyerin ilk habercisi olacaktı. İkinci ve bu defa çok daha fazla ses getiren başarı ise Hafta Sonu gazetesinin 1967 yılı Altın Ses Yarışmasında, erkek solist dalında birincilik kazanması idi.

Milliyet Gazetesinde Doğan Şener’in hazırladığı ve meşhur Hey Dergisine de ilham olacak “Müzik Kulübü” sayfasında, 17 Eylül 1967 günü, yarışma ile ilgili yapan haberde Ersan Erdura hakkında şu yorum yapılmıştı: “İlk şarkısında göz dolduran bu genç, ikinci şarkısında hayal kırıklığı yarattı. Söylediği sözler anlaşılmıyordu. Anlaşılanı ise yanlıştı.” Bu pek de iç açıcı olmayan yoruma karşın, sonradan her biri parlak birer yıldız olacak Gökhan Abur, Turgut Oksay, Sezer Bağcan, Selim Sam ve Cihan Akerson’u geride bırakarak, Ersan Erdura birincilik ipini göğüslemişti.

Yarışmadan bir süre sonra ilk 45’liği piyasaya çıkmış, ancak yeterince ses getirmemişti. 1977 yılına kadar, toplam üç 45’likle şansını denemiş olsa da, bir türlü istediği çıkışı yakalayamayacak, buna karşın başarılı bir orkestra şarkıcısı olarak müzik kariyerini sürdürmeye devam edecekti. Sesinin güzelliği kadar yakışıklılığı ve artistik tavrıyla da sahneye çok yakışıyor, bu da ona plak dünyasında kazanamadığı başarıyı sahnede yakalama şansı veriyordu.

Ne ki 1977’de şeytanın bacağı kırılacak ve Ersan Erdura ilk hitiyle ülke çapında popülerlik kazanacaktı. “Çocuk Gözler”di işte o hit. Bas bariton sesini kadife yumuşaklığında kullanan yakışıklı genç adam, kalplere dokunan romantik şarkısıyla genç kızların kalbini fethedivermişti kısa sürede. Uzun yıllardır evliydi, hatta iki de çocuk sahibiydi aslında ama, bugünlerin aksine o günlerde  erkek pop şarkıcıları için bunlar eksi puan değil, tam tersine hayranların hayranlığını harlayan, takdire şayan özelliklerdi.

Sahnede ve zaman zaman televizyon programlarında Elvis şarkıları söyler, hatta bazen onun gibi giyinerek de sıklıkla telaffuz edilen benzerliğin altını çizerdi. Orkestra şarkıcılığı deneyimi nedeniyle döneme göre eski/yeni yabancı sözlü hitlerin hemen hepsi repertuarında vardı ama o, plaklarında aranjman şarkılar söylemeye asla niyetli değildi. Nitekim daha ilk plağından itibaren çizdiği yolu hiç değiştirmedi; hatta herkesin gittiği yolun tersinden giderek, aranjmandan vazgeçilip arabeske meyledildiği günlerde, Thedorakis şarkılarını Türkçe sözlerle seslendirerek aranjman geleneğine başka türlü, hiç de alışılmadık bir selam gönderdi.

14 Kasım 1977 tarihli Hey dergisi, bir tam sayfa ayırdığı Ersan Erdura’dan bahsederken, şöyle diyordu: “Geçtiğimiz yıl Tele Pazar programında iki İngilizce parçayla izlediğimiz Ersan Erdura geçtiğimiz hafta da “Çocuk Gözler” adlı şarkısıyla ekrana geldi.” Devir böyle bir devirdi. Bir şarkıcı senede bir kez televizyona ya çıkabilir ya çıkamaz, çıktığında da böyle akılda kalır, ezber edilirdi.  

77,78, 79 ve 80 yıllarını her biri çok başarılı birer 45’likle geçiren Ersan Erdura, orkestra şarkıcılığından da gazino solistliğine terfi etmişti artık. Ünü giderek artıyor, hayran kitlesi günden güne çoğalıyordu. Ne ki seksenli yıllar da gelip çatmıştı bu arada. Pop müzik adına her şeyin gittikçe daha kötüye döneceği, o meşum, o bedbaht, o zor günler…

İstese, repertuarını biraz arabesk, biraz da alaturka sosuna bulayarak pekala daha çok plak satabilir, daha fazla gazinoda iş bulabilirdi. Oysa o, 1981 yılında yayınlanan ilk 33’lüğünde TRT denetiminden geçmeyeceğini  de bile bile üstelik, Mikis Thedorakis şarkılarını birebir çevirileriyle seslendirecek, Selmi Andak’ın pop-caz klasiği “Ve Ben Yalnız”ı da albümüne de isim olarak verecekti. O günlerin popüler müzik camiası için bu tavır çok ters köşe, hatta düpedüz protestti.

Plak defterini, 1984 yılında yayınlanan “Can Bakışlım / Beni Hatırla” 33’lüğüyle kapattı, 90’lı yıllara kadar da albüm yapmaya niyetlenmedi. Bunun nedenini, yıllar sonra bir gazete röportajında şöyle dile getirecekti: “ Arabesk patladı. Ben karşıydım. Hâlâ da karşıyım, sevmiyorum. Biraz da idealist biriyim. İdeallerimin uğruna birçok şey kaybettim, inandığım şeylerin arkasındayım hep. Ama bana tersti. Birçok arkadaşımız arabeske koyuldular. Onlar yaptılar, ama ben yapmadım.”*

Kısa vadede kaybedilmiş görünenler, uzun vadede kazanç oluverecekti oysa. Kaybetmemiş, aksine çok şey kazanmıştı. Pop müzik gibi çer çöpe çabuk dönüşen, kolay kirlenen, kolay tükenen, tüketilen bir mecrada, uzun yıllar boyunca hem temiz kalmak, hem de kalıcı olmak, sevilmek ve bu sevgiyi sonuna dek hak edebilmek hiç kolay değildi. Kim bilir o şarkıda bahsedilen, masumiyetini, temizliğini ve çocuk güzelliğini hiç yitirmeyen o “bayramlık gözler” belki de benim sandığım gibi, sahiden  Ersan Erdura’ya aitti.

Bu albüm, çok engebeli yollardan geçtiği halde, sapasağlam ayakta kalmayı başarmış bir müzik adamının en çarpıcı işlerini yıllar sonra yeniden dinleyenlere sunarken, bir albüm dolusu sürprizi de beraberinde getiriyor. Yayınlanmamış kayıtlar, prova kayıtları, televizyon programları için hazırlanmış özel bantlardan oluşturulmuş ikinci disk, Ersan Erdura sevenlerin olduğu  kadar Türk pop müziğinin tarihine meraklılarının da ayaklarını yerden kesecek türde.

“Duman ışığı saklayamaz” der ya Ersan Erdura, “Acılar Sürekli Olamaz”ın bir yerinde… O ve onun şarkıları da bir ışıktır Türk pop tarihinde. Bu albüm tek başına dumanı dağıtmaya yeter de artar bile. Dinleyin, bana hak vereceksiniz.

EKİM 2010

Nesrin Sipahi'den Türküler

“SENİ BEN YAMAN SEVİREM”

O vakitler, alaturkayı da popu da, türküyü de alabildiğine akademik, susuz sabunsuz, sadece nota nota basarak, kelimelerin hakkını hemen hiç gözetmeksizin okumak pekala mümkün, hatta çoğunluğun nezdinde, daha muteberdi. Onları da severdik, sevmez değildik. Ama Nesrin Sipahi başka söylerdi. O, söylediği şarkıyı severdi. İşte bu yüzden, herkesin söylediği bir çok şarkıyı biz en çok ondan dinlemeyi severdik. Onun başkalığını severdik. Onun kırılmayan, bükülmeyen, su gibi çağlayan, rüzgar gibi esen, şarkının nabzına göre ya sakin, sütliman duran, ya kararınca efelenen, nağmeleri yersiz gırtlak oyunlarıyla macunlamadan, dinleyen kulağı zora sokmadan, hüner gösterisine dönüştürmeden işi, kendince, tam da “nevi şahsına münhasır”ın kelime anlamına denk düşen tavrını severdik.

ODEON Müzik, Nesrin Sipahi’nin alaturka külliyatının önemli bir bölümünü bugünün teknolojisiyle piyasaya sürerek bu işlerin öncüsü olduğunu zaten bir kez daha ispat etmişti aslında. Ancak arşivci talepkarlığının sonu yoktu haliyle. Nesrin Sipahi’nin alaturka kategorisinde yer almayan şarkılarının da yayınlanması için Odeon Müzik’in başını az ağrıtmadım; çok yazdım, çok söyledim, bunu itiraf ediyorum. Ama işin başa düşeceğini aklımın köşesinden bile geçirmemiştim doğrusu. Bu albümün repertuarını oluşturmak, benim için dünyanın en keyifli işiydi. Her bir şarkıyı, hiç sıkılmadan, bin kere filan dinlemiş olmalıyım.

Bu albümde ta ellili yıllardan bu yana sayısız plak doldurarak gerçek bir rekorun sahibi olmuş bir büyük yorumcuyu çok farklı bir kulakla dinleyeceksiniz. Laf aramızda bu kadar çok plak doldurmak demek, çok ama çok satmak, yani sevilmek, beğenilmek, dinlenmek demektir ki bu rekor, Zeki Müren ve Nesrin Sipahi’den başka, parmakla sayılacak kadar az isme nasip olmuştur. 

 
Bu albümde türküler var. Ankara türküsü de var, İstanbul türküsü de. Ama en çok Azeri türküleri var. Nesrin Sipahi’ye Azeri ağzının çok yakıştığı gün gibi aşikar. O da belli ki bunun tadını çıkarmış. Yıllardır ezberimizden düşmemiş, bir çoğunu çok iyi bildiğimiz türküler, onun yorumuyla yeniden tatlanmış. Popa benzeyeni de var içlerinde, alaturkadan hallicesi de. Ama ortak payda, Nesrin Sipahi’nin benzersiz sesi ve alabildiğine içten dokunuşlarıyla şarkılara kattığı yeni hayat.   
Nesrin Sipahi ile hiç tanışmadım. Onu sahnede ilk ve son kez sadece “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” albümleri için yapılan partilerden birinde izleme şansım oldu. Ama ben, çocukluğumdan beri onu ve sesini hep sevdim. Aranjman çağı çocuğu olmama rağmen, karşı konulamaz bir şekilde onun alaturkalı, türkülü plaklarını da severek taktım çıkardım pikabıma. Herkes gibi, bizim evde de çok sayıda plağı vardı zira.

Bütün bu koskoca arşivi, zamanın onca kötü etkisine rağmen olağanüstü bir titizlikle saklamayı başarmış ODEON Müzik, sadece bunu yaptığı için bile avuç dolusu alkışı hak ediyorken, neredeyse kaybolup gitti sandığımız koca bir tarihi gün yüzüne çıkarmaktaki üstün gayret ve çabası nedeniyle de -ki bu gayret ve çabayı hem dışarıdan, hem içeriden görmüş biri olarak- ayakta alkışlanmalı kuşkusuz. Ucundan kıyısından bu albüme imza koymaksa benim için hiçbir şeyle kıyaslanmayacak bir onur.

Dani Grunberg ve Zeynep Göktürk müthiş ikilisinin daha nice büyük işlere imza atacağını söylemek malumun ilanı olur belki, aksi mümkün değil. Nesrin Sipahi’nin bundan sonra gelecek albümünün ipucu ise bu yazının içinde saklı, onu şimdilik ilan etmeyeyim.

Nesrin Hanım… İyi ki şarkı söylemişsiniz. Siz şarkılara, şarkılar size çok yakışmış. Hayatlarımızı güzelleştirmişsiniz, güzelleştirmektesiniz hala. Sizi ben “yaman sevirem” ! Alkışın en kuvvetlisi size… 

KASIM 2009

Selmi Andak - "Bal Gibi Olur"

BAL GİBİ OLDU!
...

İki ayrı diskten oluşan “Müzik: Selmi Andak” albümünün elinizde tuttuğunuz bu diskinde 17 Selmi Andak klasiği yer alıyor. Bu diskin sürprizi, yıllar önce Asu Maralman’ın sesinden plak yapılmış ve kulaklarımıza öyle yer etmiş “Toprak ve Ana”nın üçlü yorumu. Dönemin en popüler isimleri Asu Maralman, Sibel Egemen ve İbo, daha önce hiç  yayınlanmamış bu kayıtta şarkıyı birlikte söylüyorlar. Bu kayıt 1979 yılı Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemeleri için hazırlanmış ancak şarkı ilk elemeyi geçemeyince plak yapmak Asu Maralman’a nasip olmuş.

Albüm Selmi Andak’ın geleneksel motiflerle popu çok ama çok ustaca ve adeta sezdirmeden bir araya getirdiği bir hitle; “Bal Gibi Olur”la açılıyor ve sonra arkası olanca şenliğiyle geliyor. “Çek Kayıkçı”, “Olmaz Olmaz Deme”, “Gönlüm Çok Zengin”, “Geli Geliver” gibi yetmişli yıllar eğlencelikleri de var sırada, “Sen Şu İşe Bak” gibi, “Yaşasam İlk Gülüşünü” gibi sanki seksenlerin o ağdalı karanlığına inat yazılmış katıksız pop şarkılar da.


Selmi Andak’ın yıllar süren Eurovision macerasından; “Gramofon” ve “Bir Sevgi Yeter” de renkli ve çekici iki Eurovision şarkısı olarak albümü şenlendiriyor.

Diğer albümde bu defa, daha düşük tempoda ama aynı yüksek kalitede Selmi Andak şarkılarını bulacaksınız. “Ve Ben Yalnız”, “O Şarkıyı Henüz Yazmadım”, “Kandil” gibi bir çoğu yıllardır dilimizden düşmemiş, birer klasiğe dönüşmüş şarkılar. 
...
Şarkılarla aramdaki bağın bilincine varmaya başladığım günlerde, dinleye dinleye fark etmeden ezberime aldıklarımdan biri de “Bal Gibi Olur”du. Yıllar boyunca “bal gibi olur” deyiminin bu şarkıdan türediğini zannettim ve nerede, kimden duysam, sözgelimi bana o an kim bilir neden çok kızmış annemin ağzından ya da dersin en koyu kıvam anlarından birinde, en ciddi öğretmenimizin didaktik imlasından, anında şen şakrak notalanırdı kelimeler beynimde: “Olur olur, bal gibi olur, olur olur, bal gibi olur”… Ne ders kalırdı, ne ciddiyet, ne yediğim azar, ne de kızgınlık…  Bu albümün adı da aynı etkiyi yaratıyor şimdi ben de. Sonra şarkıları ardı ardına dinledikçe: “Sen çok yaşa Selmi Baba !” diyorum …  “Hayat bal gibi oldu, sayende !”

MAYIS 2009

Selmi Andak - O Şarkıyı Henüz Yazmadım

O ŞARKI ÇOKTAN YAZILDI

Bazı insanlar suyu hiç azalmayan, gürül gürül, çağıl çağıl akan nehirlere benzer. Yaşam enerjileri, coşkuları ve heyecanları hiç azalmaz. Kimileri ürettikçe tükenirken, onlar ürettikçe çoğalır, beslenir, daha çok üretirler. Tek tüklerdir, çok kolay rastlanmaz öylelerine. Seçilmişlerdir adeta. Hayata üretmek için, güzellik katmak için, kim bilir belki de kanı ağır akanlara ibret olsun diye, örnek olsun diye gönderilmişlerdir. Selmi Andak onlardan biri, hatta bu tarifin bizzat kendisidir.

Fazla söze ne hacet, yıllar boyunca yaptıklarını şöyle bir dizseniz yan yana, Selmi Andak’ın sıradanın çok ötesine çoktan geçivermişlerden olduğunu hilafsız kabul edersiniz. Doğum tarihi olan 1921 yılından bu yana, neredeyse bir asra yaklaşan yaşamı boyunca dünyada ve Türkiye’de neler olup bitti düşünsenize. Bunca zaman, gün gün değişen, yenilenen, erişilmez bir hızla devinen dünyaya yorulmadan ayak uydurabilmek kaç sıradan insanın harcıdır ?

İzmir’de dünyaya gözlerini açan Selmi Andak, orta öğrenimini Galasaray Lisesinde tamamlar, ardından hem Hukuk Fakültesi, hem de Konservatuarda okur. Yetinmez, Konservatuardan mezun olduktran sonra kalkar Paris’e gider ve orada Yüksek Müzik Okulunda ihtisas yapar. Altmışlı yıllarda Türkiye’de parmakla sayılacak kadar az sayıda popüler müzik bestecisi vardır ve Selmi Andak ilklerden biri olur. Aynı zamanda sanat ve müzik eleştirmenliği yapmakta, gazeteci kimliği ile de tanınmaktadır. O günlerin önemli şarkıcıları tarafından ardı ardına plak yapılan bestelerinde bir yandan dönemin popüler akımlarını yakalarken, bir yandan hem klasik hem de otantik müziğin kalıplarından yararlanmaktadır. Aranjman furyasının tam da ortasında ortaya konulan bu tavır, onun adeta bir milli besteci gibi yurt dışında yapılan bir dolu festivalde besteleriyle yarışmasına yol açmakla kalmaz, henüz emekleme çağındaki popüler müzik piyasasına da ne yönde ve nasıl büyüyüp serpileceği konusunda çok aydınlık bir çıkış yolu gösterir, adeta kılavuz olur.

Başından itibaren sadece bir müzisyen, bir besteci olmanın çok ötesinde, yazıp çizdikleriyle bir müzik teorisyeni, MESAM; POPSAV gibi meslek birliklerinde gösterdiği faaliyetlerle de adeta bir müzik emekçisidir. Hep projeler üretir, hep yeni bir şeyler yapmak ister. Çevresindekiler ona ayak uydurmakta zorlanırlar her defasında. Uluslar arası standartlardaki besteciliği yurt dışındaki festivallerde her defasında ödüle layık görülse de, Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye tarihinin yarışmaya üst üste en çok ve en fazla sayıda şarkıyla katılan bestecisi olmasına rağmen ülkeyi temsil etme şansı bir türlü ona verilmez. Kırgın değildir yine de. Geriye dönüp bakmaz, eskileri değil, yeni projeleri konuşur hep.


İki ayrı diskten oluşan “Müzik: Selmi Andak” albümünün elinizde tuttuğunuz bu diskinde 17 Selmi Andak klasiği yer alıyor. 1968 yılında Yunanistan’da yapılan Apollonia Müzik Festivalinde Sevinç Tevs ile birlikte yarıştığı “Ve Ben Yalnız”ın albümün açılışında yer alması boşuna değil. Bu şarkı hem Selmi Andak’ın pop alanında yaptığı ilk beste denemesi, hem o günlerde plağa basılmamış bu kayıt ilk kez yayınlanıyor. Üstelik Türkiye’nin ilk kadın caz şarkıcılarından biri olan Sevinç Tevs’in dijital ortama aktarılabilen ilk kaydı bu.

Ardından inanılması güç bir resmi geçit başlıyor. Altmışlar, yetmişler ve seksenlerin o her on yılda şekli, şemali, usulü ve üslubu değişen müzik anlayışlarının kaygan zeminine inat, dimdik ayakta duran ve durduğu yere çok da sağlam basan, daha ilk notalar tınladığında ayırt edilebilen Selmi Andak melodileri, armonileri… “Acılar Sürekli Olamaz”, “Çıkmaz Sokak”, “O Şarkıyı Henüz Yazmadım” ve diğerleri… Hani İngilizce ya da Fransızca sözlerle Bir Frank Sinatra, bir Gilbert Becaud şarkısına dönüşmesi pekala mümkün, dünya çapında besteler, Türk popunun hiç eskimeyecek klasikleri.

Bir piyano konçertosu havasında başlayıp bir pop-folk bestesine dönüşen “Yiğidin Türküsü”, beklenmedik bir blues denemesi,  “Dur Biraz”, alaturka makamlara şöyle bir dokunup geçen “Zavallı Bir Gece”  ve “Kandil”, Selmi Andak’ın çok renkli, çok yetkin ve çok geniş bir müzikal kültür ve birikimin izlerini taşıyan besteciliğinin seçilmiş birer örneği olarak albümü alabildiğine heyecan verici kılıyor.

Diğer albümde bu defa, yüksek nabızlı ve eğlenceli Selmi Andak şarkılarını bulacaksınız. “Olmaz Olmaz Deme”, “Bal Gibi Olur”, “Anya Manya Kumpanya” gibi bir çoğu duyulur duyulmaz dile dolanmış, adı üzerinde “popüler” şarkılar.

Her iki albümün toplamında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir ayrıntı var. Cazın ve popun ilk kadın seslerinden Sevinç Tevs ve Rüçhan Çamay, sonrasında her biri ekol olmuş Ajda Pekkan, Gönül Turgut, Nükhet Duru, Sezen Aksu, Ayla Algan, Esin Afşar, Füsun Önal, Gökben, Asu Maralman, Yeliz, Sibel Egemen…  Ve dönemin en kalbur üstü erkek sesleri: Erol Evgin, Ersan Erdura, Coşkun Demir, Gökhan Abur, İbo, Ferdi Özbeğen… Bu ülkede bu kadar ünlü isim kaç başlık altında bir araya getirilebilir ki ? Selmi Andak şarkılarının tek başına ne denli büyük bir başlık olduğunu bu iki disklik seçki tek başına gösteriyor.

Şarkıların mırıldanılarak bestelendiği, enstrümanların bilgisayar klavyeleriyle çalındığı, akorların kes yapıştırla sıralandığı bu devirde, müziğin gitgide bir dijital sanata dönüşmesi kaçınılmaz olacak. Armoninin yerini sadece ritmin, melodinin yerini bir takım atonal seslerin alması an meselesi, hatta yer yer aldı bile. Çağın gereği bu, alışıyoruz. Ondandır ki bu albümü dinlerken karşılaşacağınız melodi zenginliği, ruh taşıyan, kanlı canlı besteler, kusursuz değil belki ama samimiyetinden bir an bile kuşku duyurmayan icralar, en popüler olanında dahi hiç ucuza kaçılmamış şarkı sözleri ve her biri çok ama çok iyi şarkı söyleyen şarkıcılar sakın ola şaşırtmasın sizi. Tek bir neden var şaşırmamanız için zira, tek ama çok geçerli bir neden ki o da albümün adında saklı zaten: “Müzik: Selmi Andak” !

Selmi Andak, Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemelerine bilinmez kaçıncı kez, bu defa “O Şarkıyı Henüz Yazmadım”la katıldığında takvimler 1984 yılını göstermektedir. Onun yıllardır katılıp da bir türlü kazanamaması, buruk bir espri konusudur TRT koridorlarında. Yapımcı Bülent Osma, Andak’ın finalde yarışacak şarkısının adını duyunca şöyle der: “Selmi Ağabey, artık yaz şu şarkıyı da, kazan şu yarışmayı !” Ne Eurovision, ne başka yarışmalar ne de gelip geçen onca şey… Geriye kalan sadece şarkılar ve sadece şu albümde dinlediklerimiz bile gösteriyor ki; Selmi Andak o şarkıyı çoktaaaan yazmış !

MAYIS 2009

Leblebi

"LEBLEBİ”NİN TADI

20 Mayıs 1972 tarihli Ses Dergisinde “Folk Akımı Müziğimize Ne Getirdi, Ne Götürdü” başlıklı bir haber yayınlanır. Soru farklı çevrelerden müzisyenlere sorulmuş, farklı cevaplar alınmıştır. Klasik Türk Müziği cephesinden Yalçın Tura “Bir alay şarkıcı özentisi, bir sürü besteci taslağı, bir yığın zevksizlik şaheseri getirdi folk akımı...” derken, Türk Halk Müziği cephesinden Neriman Altındağ Tüfekçi “Biz halk verilerinin aynen alınarak, üzerinde oynanmasına, kökeninden koparılmasına razı değiliz,” demektedir. Bu iki önemli müzik ustasının beyanatlarındaki alenen muhafazakar yaklaşım, uzun yıllar boyunca ülke popüler müziğinin atar damarlarından biri olacak Anadolu-pop türünün o günlerin televizyon ve radyo yayınlarında neredeyse hiç çalınmamasına neden olan anlayışın ta kendisidir aslında. Ne ki halk sevmiştir bir kere. Anadolu-pop, kah rock sosuna bulanır, kah cazla armonize edilir, ne moog kalır, ne gitar... Senelerce sentezlerden sentez beğenir durur artık folklorik popa gönül veren kim var kim yoksa...

Elinizde tuttuğunuz bu albüm, pop-folkun şenlik kıyamet günlerinden Odeon arşivine girmiş epeyce çeşitli örneği bir araya getiriyor.


Gruplarına verdikleri adla daha en başından niyetlerini belli eden Modern Folk Üçlüsü’nün İspanyol-türkü sentezleri: “Leblebi”,

Erkut Taçkın’ın sesinden altmışlı yıllar rock müziğinin bütün ihtişamıyla stilize edilmiş yanık bir türkü: “Mühür Gözlüm”,

Adından da anlaşıldığı üzere “saykodelik” rock müziğine gönül indirmiş Bunalımlar’dan “telli sazın hakkını” vermeye azimli “Kınalı Gelin”...

Öncesinde birkaç ayrık deneme, sonrasında bütün bir Altın Mikrofon yarışma külliyatı sayesinde memleket müzik literatürüne yer etmiş “türkü düzenlemesi” klişelerine sonuna kadar sadık, Cevat Sedef imzalı “Uyan Sunam Uyan”...

Memleketin çağdaş pop-folk müziğini yaratma gayretinde, epeyce akademik bir çok sesli türkü formu denemesiyle Ayla Algan ve “Selvi Boylum”,

Müzik yolculuğu boyunca çoğunlukla koyu Akdenizli şarkılara sesini verecek Tanju Okan’dan bol kemençe soslu katıksız bir “Karadeniz Türküsü”,

Anadolu türkülerinin dilinden ziyadesiyle ilham almış bir bestenin, Afrika kıtasının ritimleriyle kucaklaşmasının çok şaşırtıcı deneyeni Mesut Aytunca ve “Ley Ley Leylo”,

 TPAO Batman Orkestrasından, yine Altın Mikrofon geleneğiyle şekil verilmiş, yetmişler cilasıyla parlatılmış çok eğlenceli bir türkü orkestrasyonu:“Şeker Alalım”

Klasik gitar formunu bir Azeri türküsüne sarıp sarmalayan Güzin ile Baha’dan,“Ay Gız Adın Amandır”,

Moog ve elektro-saz’ın muzır atışmalarıyla dinleyeni coşturan, tüm zamanların en çarpıcı popüler türkü denemesi, Esin Afşar’ın sesinden,“Zühtü”

Yabancı bir şarkıya yazılmış Türkçe sözlerle, Ayferi’nin aranjman ve pop-folk akımlarını bir kalemde bir araya getirdiği pop-deyiş: “Yavaşça Yavaşça”,

Tipik bir Anadolu-pop şarkısında olması gereken ne özellik varsa, hepsine fazlasıyla sahip beste ve sözüyle Rıfat Öncel’den “Bir Yar İçin”,

Pop-folkun “eline gitar alıp halk şairlerinin dizelerini besteleyenler” kategorisinde adı öncüler arasında sayılacak Bora Ayanoğlu ve kendi bestesi: “Dönmem Senden”,

Alaturkanın kuyruklu yıldızlarından Nesrin Sipahi’den pop suyuna batırılmış bir Azeri türkü: “Reyhan”,

Ve geleneksel bir halk oyunu ezgisine, Durul Gence 10 Orkestrasının getirdiği “avant-garde” yorumla, “Şeyh Şamil”.

Tanju Okan ve Mesut Aytunca’yı yıllar önce kaybetmiştik. Ayla Algan, asıl mesleği olan tiyatro oyunculuğunu müziğe tercih etti, Bunalımlar kuruluşundan kısa bir süre sonra dağıldı. TPAO Batman Orkestrası ve Güzin ile Baha ikilisi yollarını ayıralı, Ayferi ve Nesrin Sipahi sahneleri bırakalı çok oldu. Diğerlerinin ise müzikle ilgileri hala bir şekilde devam ediyor, aktif ya da değil. Yıllar sonra yapılan bu derleme de ortaya koyuyor ki farklı araçlarla da olsa, aslında hepsi aynı amaca hizmet etmişler. Aşıkların, ozanların yetiştiği bu topraklarda, deyişlerin, manilerin, türkülerin, ezgilerin dilini, soluğunu bir ucundan yakalamış, gelenekçilerin tüm itirazlarına rağmen, tutup popun içinden geçirmişler.

Bu albümün şarkılarını seçerken, mümkün olduğunca farklı denemeleri bir araya getirmeye özen gösterdik. Çünkü doksanlardan bu yana Anadolu-pop denince akla hep aynı gitar akorlarıyla bestelenmiş tatsız tuzsuz şarkılar ve onları bağır çağır seslendiren bir takım adamlar geliyor ve altmış ve yetmişlerin o muazzam ruhunun, deneyselliğin, cesaretin, yenilikçiliğin esamisi okunmuyordu. Kaldı ki Anadolu-pop, asla Anadolu rock’tan ibaret değildi, hiç olmamıştı. Bu seçkide dinleyenler her şarkıdan ayrı bir tat alırken, bütünde hep aynı mis kokulu Anadolu havasını duysunlar istedik ki zaten seçtiğimiz şarkılar bu fikirden hareketle yerlerini bir bir kendileri buldular. 

Adı üstünde “Leblebi” gibi bir albüm bu. Yani hem çok doyurucu, hem de eğlencelik. Muhteşem Odeon arşivinin çok sürprizli bir bölümünü daha gün ışığına çıkıyor böylece.    
Ne duruyorsunuz, dokunun diskçalarınızın tuşuna. Sonra oturun ve “Leblebi”nin tadını çıkarın !

MART 2009