Bu Blogda Ara

Sibel Tüzün Röportajı

"ÖNEMLİ OLAN TIKLANMAK DEĞİL, ANI YARATMAK"


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2017 sayısında yayımlanmıştır. Aşağıdaki röportaj, dergide yayımlanmamış bölümleri de içermektedir.)

Onu ilk tanıdığımızda elleri bir ağaca bağlı olduğu halde “Bağlamaz beni, beni bağlamaz,” diye bir şarkı söylüyordu. Sonra kâh hamamda peştemalle “Kaçın Kurası”nı söyleyen genç kız oldu, kâh dazlak bir “rock” yıldızı… Bir gün sarışın bir “süper star” olarak çıktı Eurovision sahnesine, başka bir gün Survivor yarışmacısı olarak göründü ekranda… Hepsi Sibel Tüzün’dü ama insanlar acaba hangi Sibel’i sevmişti daha çok?

“Hamamdakini doğal olarak,” diye cevaplıyor bu sorumu gülerek. ““Kırmızı” albümü dönemindeki Sibel’i de çok sevdiler. Türkiye’de genel olarak bir ‘Akdenizli kadın’ sevgisi var tabii.”


2014’de “Le Le Le” ve “Kaç Yıl Geçti Aradan” adlı şarkıları birer tekli olarak yayınlayan Sibel Tüzün üç yıl aradan sonra yeni bir şarkıyla, bir kez daha ‘Akdenizli kadın’ olarak çıkıyor karşımıza. Ossi Müzik etiketiyle yayınlanacak şarkının söz ve müziği Saadettin Dayıoğlu’na, düzenlemesi ise Tansel Doğanay’a ait. Aslında iki şarkı birden hazırlamış Tüzün ama iki şarkı arasına biraz zaman koymayı tercih etmiş. Sibel Tüzün’le hem yeni şarkısını, hem de geçmişten bugüne Sibel Tüzün’ü konuşmak için bir araya geldik.


YAVUZ HAKAN TOK: Geriye dönüp baktığınızda siz hangi Sibel’i daha çok beğeniyorsunuz?  

SİBEL TÜZÜN: Bilmem… O değişimi seviyorum ben ve sevdiğim şeyi işime de yansıtıyorum. Ben hiçbir zaman hiç değişmeyen kadınlardan olmadım. Bazı öyledir; ojesinin rengi, saç kesimi filan hiç değişmez. Ben hiç öyle hissetmedim.

YHT: Ama ne yapsanız ‘seksi kadın’ olmaktan kurtuluş yok galiba?

ST: Bir ara kafamı kazıttığım halde onu kıramamış olmam çok ilginç gerçekten. Eskiden çok rahatsız olurdum. ‘Türkiye’nin en seksi kadını’ diye bir anket yaptı bir gazete bir ara. Ayşegül Aldinç, Candan Erçetin ve ben finale kaldık ve ben kazandım. Ben bakıyorum, onlar varken beni nasıl seçtiler diye. Kolsuz Venüs heykelim var evde benim, ‘Türkiye’nin en seksi kadını’ heykeli.


YHT: Yeni şarkıdan bahsedelim mi biraz?

ST: Saadettin aslında uzun yıllardır benim avukatım. Besteler yapıyor, sözler yazıyor. Hep yollardı bana. Ben bazen fikir veriyordum yazdığı şarkılar hakkında, şuna gönder buna gönder diye. Bir akşam bana bu şarkıyı yolladı. 



Çok güzel şarkı bunu birisi söylemeli ama kim diye düşünüyorum ama hiç kendi üzerime alınmıyorum. O sırada yakın bir arkadaşım geldi. Ona da dinlettim şarkıyı. “Kızım bu tam senlik, ben senin sesini duyuyorum bu şarkıda,” dedi. Gecenin üçünde biz şarkının klibini filan tasarlamaya başladık. Hemen Saadettin’e mesaj attım bu şarkıyı ben alıyorum diye. Çok sıcak, pozitif bir şarkı. Benim bakış açımı, daha önce söylediğim şarkılardaki tarzımı yansıtan da bir şarkı. Ben çemkiren şarkılardan kişisel olarak hiç hoşlanmıyorum. Karşındakine niye kötü bir şey söyleyesin ki? Niye ağzının payını veresin? Öyle ya da böyle sevmişsin onu, bu hırs niye? Ben o duyguyu ulaştıramam insanlara, yakıştıramam kendime.


YHT: “Milyonlarca” tıklanır mı bu şarkı? Tedbirinizi aldınız mı?

ST: Organizasyon tamam, satın alacağız bütün tıkları (gülüyor.) Madonna filan, hepsinden fazla tıklanmayı planlıyorum. Şaka bir yana, işin o kısmını hiç önemsemiyorum. Çünkü ben yoğun bir şekilde sahneye çıkıyorum ve sahnede “Kaçın Kurası”nın daha ilk cümlesine girdiğimde herkes benimle birlikte söylemeye başlıyor. Arkasından “Beni Bağlamaz”ı giriyorum; o da öyle. Bu şarkılar çıktığında daha doğmamış olanlar bile eşlik ediyor. Bence bir şarkının ölçümlenme şekli bu olmalı. Ne kadar uzun soluklu olduğu, dinleyicide ne kadar anı yarattığı… Şu an evet, reelde tıklamaya bakıyoruz. Tabii reelde derken onun ne kadar reel olduğu da tartışılır. Ben bu şarkının insanlara tıklamaların filan ötesinde ulaşacağını düşünüyorum.


YHT: Siz kendi şarkılarınızı da yazıyorsunuz ama bu defa başka bir şarkı yazarından şarkı almışsınız.

ST: Yazıyorum ama kendime yazıyorum şu anda. Belki onları da kaydederim sonra, şu anda bilmiyorum. Bu ara eski yaptığım ‘rock’ albümleri dinliyorum çok. Oradaki çoğu şarkının söz ve müziği bana ait ya. Ama şarkı güzel olduktan sonra, kalbe dokunduktan sonra kimin yazdığı çok da önemli değil. Zaten şarkı bizden çıktıktan sonra herkesin oluyor artık.


YHT: Neden bir “pop-star” olmayı tercih etmedi Sibel Tüzün?

ST: Ben müzisyenim. “Pop-star” olmak başka bir şey. Onun başka dinamikleri var. Bütün hayatını ona göre yaşaman gerekiyor. Müzik dışında reklam, pazarlama gibi konularda sana destek verecek bir sürü insanla çalışman gerekiyor. Markalaşmak durumu yani. Benim bu işe başlama sebebim sadece şarkı söylemekti. Beş yaşındayken de böyleydi bu, konservatuara girerken de. Bu işi meslek olarak yapmak ve insanlara bu şekilde ulaşmak istiyordum. Şu anda da öyle. Bir arkadaşım geçenlerde “Sen şarkı söylerken bizim ruhlarımıza dokunuyorsun,” dedi. E onu yapabiliyorsam orada “pop-star” ya da başka bir unvan sahibi olmanın bir önemi yok bence. 


YHT: İstediğiniz gibi şarkı söyleyebilmek için konservatuvardan ayrıldığınızı okumuştum yıllar önce.

ST: Uzay Heparı’yla sınıf arkadaşıydık konservatuvarda. Uzay’ın teyzesi Ova Sünder de konservatuvarın başındaydı. Ben bir yerlerde bir nota kitabı bulmuştum. Barbra Streisand şarkıları filan vardı. Uzay’la okulun şan odalarından birine girdik, o şarkıları çalışıyorduk. Birileri bizi şikâyet etmiş, caz söylüyorlar, pop söylüyorlar diye. Konservatuvarda aryantik söylememiz gerekiyordu ya sadece. Biz bir ihtar aldık oradan. O dönemde klasik müzik dışındaki hiçbir müzik türüne hoşgörü göstermiyorlardı konservatuvarda. Sonra ben kendi isteğimle bıraktım okulu.

YHT: Hikâyenin başı konservatuvar değil ama. Daha öncesi de var bildiğim kadarıyla.

ST: 16 yaşındayken Milliyet’in Liselerarası Müzik Yarışmasına katılmıştım. Jüride Melih Kibar da vardı. Ben üçüncü oldum. Melih Kibar’ın yanına gittim. “Ben sizinle çalışmak istiyorum,” dedim. O da “Ailenle tanışayım,” dedi. Babamla tanıştıktan sonra da ben Melih Kibar’la çalışmaya başladım. Reklam müzikleri seslendiriyordum. Melih Kibar ve Zeynep Talu’nun birlikte yeni çalışmaya başladığı bir dönemdi. Birlikte çıkardıkları ilk şarkıların “demo” kayıtlarını hep ben seslendirdim. O çok güzeldi. Okul formasıyla okuldan çıkıp gidiyordum stüdyoya, şarkı kaydediyorduk. Çok güzel zamanlardı onlar.


YHT: Sonra ne oldu?

ST: O dönemde İstanbul Gelişim Orkestrası ile çalışmaya başladım. Onlar kiminle çalarsa ben de vokalist olarak yanlarında gidiyordum. Ajda Pekkan, Erol Evgin, Nükhet Duru… Konservatuar zamanında ise küçük küçük gruplarla restoran tarzı yerlerde yemek müziği filan yaptık bir dönem. Bir ara rahmetli Ajlan’la birlikte çıktık sahneye. Sonra Kapkara Bar dönemi başladı ve ben birdenbire haftada yedi gece tek başına solist olarak sahneye çıkarken buldum kendimi.


YHT: İlk albüm nasıl ortaya çıktı?

ST: Raks firmasından teklif geldi. Raks o dönemde hem var olan starlara hem de yeni isimlere yatırım yapıyordu. Solistlerin arkasında vokal yapan kim varsa hepsine albüm teklifleri geldi zaten o sıralar. Ben çok şaşırdım, hoşuma da gitti bir yandan ama yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Yakın çevremde en tecrübelimiz İskender Paydaş’tı çünkü Kayahan’la çalışıyordu. İskender’i aradım anlattım durumu. “Müzik direktörüm olur musun?” dedim. Kabul etti. Sonra işte Kenan’ı aradım bana verebileceği şarkı var mı diye. Kenan’ın annesi evde bize dolma, börek ikram ederken biz oturmuş şarkıları dinliyoruz filan. Yani çok arkadaş işi başladı ilk albümün çalışmaları. Sonra Şehrazat, Atilla Şereftuğ filan da girince işin içine, profesyonel bir yere doğru gitti tabii iş. 


YHT: ”Beni Bağlamaz” klibinin enteresan bir hikâyesi vardı, değil mi?

ST: Evet, çok komik. Raks Amerika’dan bir klip yönetmeni getirtti. Sadece benim için değil, o dönem Raks bünyesindeki birçok şarkıcıya klip çekmek üzere. Fatih Erkoç, Bendeniz, on beş yirmi kişi aşağı yukarı. Yönetmen geldi ama Türkiye’nin dinamiklerinden pek de haberdar değil doğal olarak. Bizde de henüz video klip kavramı yok, bilmiyoruz tam olarak. Neyse biz üç şarkıya klip çekmek üzere yola çıktık. Sabah altılarda filan… Şaşkın şaşkın bakıyorum biz ne yapıyoruz diye. Dolmabahçe’de bir helikopter iniş yapıyormuş gidip onun önünde çekiyoruz. Tekneyle Adalara giderken Heybeliada’nın önünden geçiyoruz, yönetmen manzarayı çok beğeniyor, orada çekiyoruz sonra askeri alan diye askerler gelip bantlara el koyuyorlar filan. Neyse işte gün boyu bir orada bir burada, bir o şarkıyı bir bu şarkıyı söyleye söyleye ben çekimleri yaptık bitti. Ama sonra yönetmenle Raks arasında bir anlaşmazlık yaşandı ve bütün çektiğimiz görüntüler Kahraman Afyonoğlu’na devredildi. Kahraman Abi de mecburen elindeki görüntülerden montajladı klibi. Bana da önceden göstermemişlerdi. İlk kez televizyonda izledim. Şarkı “Beni Bağlamaz” ama aslında ben kimi yerde “Şamata”yı, kimi yerde “Ah Biz Kızlar”ı söylüyorum, dudak hareketlerim tutmuyor. Üç kliplik görüntüden bir klip çıkartabilmiş mecburen. Bir şey diyecek durumum da yok tabii. Şimdi izleyince çok komik geliyor ama biz ‘90’lı yıllarda sektör olarak birçok şeyi hep birlikte keşfettik. Biz, radyocular, müzik kanalları, klip yönetmenleri… Biz gerçekten hiçbir şey bilmiyorduk. Bugünkü kliplere baktığımızda vardığımız noktaya aslında şimdi komik bulduğumuz o hikâyelerin sonucunda geldik.


YHT: Türkiye’de ‘90’lı yılların müziğine müthiş bir övgü ve özlem var bu aralar. Siz de özlüyor musunuz o yılları?

ST: ‘90’larda top gençlere gelince biraz da bilgisizlikten, çünkü ne satar, ne tutar bilmiyorduk, her şeyi denedik biz de. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki şimdiden çok daha çeşitliymiş o zaman yapılanlar. Çok daha farklı, yaratıcı, çok daha özgür… O dönem çıkanların hiçbiri birbirine benzemiyor. Aşkın’ın şarkısı Sertab’ınkine benzemiyor. Levent ve Harun, ikisi de basçı mesela ama şarkıları birbirine benzemiyor. Herkes son derece kendi karakterini yansıtan ve cesur işler yapmış. Bunun iyisi de kötüsü de olur, çünkü bir şeye cesaret ediyorsan risk alırsın ve iyiye de kötüye de gidebilirsin. Biz risk aldığımızı bile bilmeden tamamen hislerimizle ve birlikte bir şeyler oluşturmanın getirdiği enerjiyle hareket ettik. Bu yüzden ‘90’ların kesinlikle farklı bir lezzeti var. 2000’lerle birlikte daha fabrikasyon işler üretilmeye başlandı. Prodüktörler “Şunun şarkısı gibi olsun, bilmem kim gibi şarkı yap bana,” demeye başladı. Bu, müziğin yaratıcılığını ve özgürlüğünü öldüren bir durum ve beni çok rahatsız ediyor. ‘90’larda böyle bir şey yoktu. O zaman da eskiler bizi eleştiriyordu “patlamış mısır gibi döküldüler ortaya” diye. E çıksın zaten ama insanlar farklı şeylerle çıksınlar, o yelpaze bir açılsın şöyle.


YHT: Bir gün bir baktık, Sibel Tüzün “Hayat Buysa Ben Yokum Bu Yolda” adını taşıyan bir ‘rock’ albüm çıkarmış. Şaşırdık tabii. O yıllar için fazla radikal bir hamleydi çünkü.

ST: O benim söz ve beste olarak kendimi gösterebildiğim bir albümdü. Tarz çok da önemli gelmiyor bana o noktada. Evet ‘rock’çı oldum ama çok da severek oldum, hâlâ da çok severim o albümlerimi. Sting’in albümlerine bakın mesela, beş benzemez. Adam her tarzda, her şeyi söylüyor ama kendi sözünü söylüyor. Müzikal de yapıyor,’rock’ da yapıyor, caz da yapıyor. En popüler olana bakın, Lady Gaga’ya. Madonna’ya bakın. Yurt dışında bu çok alışılmış bir şey. Ve aslında bu, o müzisyenin kalitesini ve vizyonunu da belirleyen bir şey. Kimse artık bir tarza bağlı kalayım, ona takılayım diye bir kaygı taşımıyor. Herkes sözünü söyleyebileceği, ulaştırabileceği alanı arıyor. Eğer senden ‘rock’ çıkıyor ise bunu alıp altına darbuka filan koymanın anlamı yok. Ben ne çıkmışsa, o samimiyetle onu vermeyi tercih ediyorum. ‘97’de bunu tercih ettim, şimdi de bunu tercih ediyorum.


YHT: Bugünkü aklınız olsa o albümü yine yapar mıydınız?

ST: Yapardım yine. Bugün olsa yerini çok daha iyi bulurdu. Zaten bu sene bitmeden “Hayat Buysa Ben Yokum Bu Yolda” albümünü dijital platformlara koymayı ve o albümdeki şarkılara videolar hazırlayıp paylaşmayı düşünüyorum. Çünkü çok güzeller. Baktığınız zaman o dönemin en iyi müzisyenlerinin yer aldığı özel bir albüm o. Müzikal olarak kuvvetli ve güzel.


YHT: Ya dazlaklık meselesi?

ST: Dazlaklığımın bir sebebi vardı aslında. Bir anda olmadı. Ben saçımı rasta yaptırmıştım. Rastada şöyle bir sıkıntı var. Saçlar o kadar cansızlaşıyor ve yıpranıyor ki rastadan sonra saçları çok kısa kestirmek durumundasın. Ben de kısacık kestireceğime kazıtayım dedim, oradan çıktı o olay.


YHT: Bize mi öyle görünüyor yoksa “savaşçı” bir kadın mı Sibel Tüzün?

ST: Biraz amazonluk var galiba. Aslında kendi içinde sakin bir kadınım. Öyle hırslı, “Oooo baltaları çıkarayım hemen,” diyen biri değilim yani. Ama evet, özgür hissetmeyi seviyorum. Gerçek olan duygularda kalmayı tercih ediyorum, “miş gibi” yapmıyorum. O “miş gibi” yapmama durumu bir noktada seni savaşçı konumuna getiriyor. Günümüz dünyasında, hem işte hem de özel hayatında gerçekten istediğin şeyi yaşayabilmek için savaş vermek durumundasın. Bakıyorum çevremde benim yaş grubumda birçok insan anti-depresan kullanıyor çünkü o “miş gibi”yi kabul etmek de zor. Ben neyi hissediyorsam onu yapmak istiyorum.


YHT: Fince öğrenmeye çalışmak, ralli yapmak, Survivor’a katılmak filan bunun bir uzantısı mı?

ST: Ben temelde çok meraklı bir kadınım. Mesele oradan çıkıyor aslında. Bir şeyle karşılaştığım zaman onu sorguluyorsam kafamda hemen merak edip öğrenmeye çalışırım. Dolayısıyla bir sürü lüzumsuz bilgiyle donanmış durumdayım, hatta bazı zamanlarda Google’la yarışabilirim. Ben merak ediyorum ama bazen hayat da getiriyor. Mesela benim hayatta Survivor’a gitmek gibi bir amacım yoktu hiç. Seyretmişliğim bile yoktu, o kadar yani. Ama Acun arayınca araştırdım şöyle bir. Dominik’e gidilecek filan. Parayla satın alamayacağın bir deneyim. Bunun içinde olabilirim dedim ve gittim. Sonuç odaklı değilim, ben yolculuktayım hep. Bir arkadaşımın arkadaşı ralliye girecek, “co-pilot”u ayrılmış. Beni aradılar, onlara kahveye gittim, bir saat sonra “co-pilot”tum. Türkiye Ralli Şampiyonasına katıldım, evde kupalarım filan var. Geçen sene bir otelde program yapıyorum, “sailing camp” var dediler, çağırdılar, gittim orada da derece aldım. Yani aslında hayata karşı cesur olduğunuzda hayat da size bunları getiriyor. Merak ettiğiniz, yapmak istediğiniz şeyleri.


YHT: Yorulmuyor musunuz bütün bunlara zaman yaratırken?

ST: Çocuklar da olduktan sonra özellikle, her şeyi idare ediyor olmak biraz zorlayıcı bir şey ama ben kendimde buna bir çözüm bulmuşum, sonradan fark ettim. Mesela bir toplantıdan çıktım ve diyelim kızı yüzmeye götürmem gerekiyor. İçgüdüsel olarak yolu tercih ederken sahil yolunu seçiyorum. Giderken arabayı kenara çekip bir beş dakika öyle oturuyorum denizin kenarında. Denizi seyrediyorum, bulutlara bakıyorum. Bütün o koşuşturmanın içerisinde hayattaki güzellikleri pıt pıt pıt alıyorum, onlardan besleniyorum. Öyle bir şey gelişmiş bende. O zaman hem hayatı kaçırmıyorsun, yapman gereken şeyleri yapıyorsun hem de o aldığın küçük soluklar seni rahatlatıyor ve yaptığın işlerin devamını sağlıyor. Daha bir sürü hayallerim var, onlar da bir gün gelecekler bence. Mesela Finlandiya’ya kadar gittim ama kutup ışıklarını göremedim, denk gelmedi. O kadar çok seyretmek istiyorum ki onları. Bir gün yapacağım ama mutlaka. İşle ilgili de bir sürü hayallerim var.


YHT: Sosyal medya üreten insanlar için, ünlü insanlar için, göz önünde insanlar için giderek hem vazgeçilmez hem de çekilmez bir yer haline geldi. Siz takılır mısınız sosyal medyada hakkınızda yazılıp çizilen şeylere?

ST: Eleştiri meselesi işi aslında sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle rayından çıktı. Ondan öncekilerin işi aslında çok daha kolaydı. Anında böyle geri dönüş yoktu çünkü. Şimdi her şey çok hızlı. Bir şey yapıyorsun, iyisi kötüsü, osu busu filan bir anda dökülüyor ortaya. Sadece müzik yapanlar için değil, ünlü olan herkes için geçerli. Bu çok çabuk geri dönüşün çok tepkisel olduğunu ve gerçek olmadığını düşünüyorum. Ve bu tepkiselliği de doğru bulmuyorum açıkçası. Bizim geçmişte bulduğumuz lezzetler, hep duygusal bağ kurularak oluşmuş şeyler aslında. Anı yaratma meselesine çok inanıyorum ben. Şarkılar gerçek anlamını dinleyicide öyle buluyor çünkü. Birlikte anı oluşturuyorsun. O dinleyenin öyle bir anına denk geliyor ki mesela çocuğu yeni doğmuş, televizyonu açıyor, “Kaçın Kurası”na denk geliyor, birlikte söylüyor. Sonra o bebek büyüyüp yıllar sonra bana mesaj atıyor, “Annem sizin şarkınızı bana ninni olarak söylemiş,” diye. Şu andaki sürat buna müsaade etmiyor. Hemen, her şeyi yargılıyoruz. Hepimiz yapıyoruz. Sosyal medyadan çat diye yapıştırınca ne oluyorsa artık, nasıl bir tatmin yaşıyorsak? 



Bazen bakıyorum sosyal medyaya, arkadaşlarımın paylaştığı şeylere de… Herkes aslında özgür olmak, yaratıcı olmak istiyor. Herkes güzel fotoğraf çekmek, güzel şarkı söylemek istiyor. Tamam, ama o zaman niye yaratıcı ve özgür olanı eleştiriyorsun? Bir yandan özgürleşmeyi savunurken bir yandan da o özgürleşmeyi eleştiren tutucu bir bakış açısı. Dengeli ve gerçek gelmiyor o zaman bu bana işte. Sen de güzel fotoğraf çekebilirsin, ben de çekebilirim ve ben senin çektiğini beğenebilirim. Peki niye bir çekişme halindeyiz sürekli, onu gerçekten bilmiyorum. Galiba onun toplumsal, başka bir sebebi var ve bu müziğe, televizyona, kitaplara, her şeye yansıyor. Biraz daha rahat olsak keşke. Üç dakikalık bir müzik yapıyoruz. Bunun neyini, ne kadar eleştirebilirsin? Bırakın o öyle söylesin, öbürü öyle söylesin, birisi yirmi yıl aynı şarkıyı söylesin. Söylesin yani. Bütün bu insanlar hayatın renkleri. Kırk yıldır hayatımızda olan bir şarkıcı çıkıp bugünkü gençlerle yarışmak için onların şarkılarına benzer şarkı söylüyor. Ama ben seni zaten kırk yıldır seviyorum. Bunu yapmak zorunda kalmasın kimse.


YHT: İletişim çağı iletişimsizliği getirdi sanki daha çok.

ST: Bazen sahnede söylediğim şarkıyı durduruyorum, “Bakın bu şarkının burası çok güzel, neden yanınızdakine bakarak eşlik etmiyorsunuz?” diye soruyorum. “Ben buradayım işte, gördünüz kılığımı kıyafetimi, şimdi dönün yanınızdaki sevdiğiniz kişiye, onun gözlerine bakarak eşlik edin şarkıya.” Hiç böyle bir şeyle karşılaşmamışlar. Müthiş mutlu oluyorlar. Çünkü insanların birbirlerinin gözlerine bakmaya, birbirlerini anlamaya, birbirlerine dokunmaya ihtiyacı var. Bundan sonra çıkacak olan şarkım da bunu anlatıyor zaten. Hepimiz anlaşılmayı, şefkati, sevilmeyi istiyoruz. Ben de istiyorum ki şarkılar bunu söylesin ve ben o şarkıları söylerken insanlara bunu vereyim. 


YHT: Biraz da tiyatrodan bahsedelim mi? Çünkü bir de o konuda yaptığınız ciddi işler var.

ST: İki sene üst üste yaz aylarında gidip İngiltere Kraliyet Akademisi’nde müzikal tiyatro eğitimi aldım. Çocuklar burada anneanneleriyle kalırken bir git gel yaparak devam ettim. Orada sahneye de çıktım müzikal tiyatro oyuncusu olarak. Bu sene Zülfü Livaneli’nin Mutluluk adlı kitabı bir müzikale dönüştürüldü. Prömiyeri İngiltere’de yapıldı. Türkiye’de de Zorlu’da sahnelendi. O müzikalde 70 yaşlarında Vanlı bir ebe kadını oynadım ben. O kadını oynamak için fizyoterapistle çalıştım ben. Yaşlı bir kadının nasıl oturup nasıl kalacağını, nasıl duracağını anlamak için. Ses tonumu yaşlandırabilmek için hocalarımdan ders aldım. Bunlar çok lezzetli işler. Daha önce Garaj İstanbul’un Histanbul diye bir projesinde oynadım. Orada da yedi farklı kadın karakteri canlandırıyordum ama iki saat boyunca hiç sahneden inmeden. Değişik kadınları oynuyorsun, kadınların ses tonları, konuşmaları, vücut dilleri, verdikleri duygular farklı… Böyle işler yapmak benim için çok değerli ama tabii bunlar sadece belli kitlelere ulaşıyor. Popüler kültüre gitmiyor. Mesela Caz festivallerinde konser yapıyorum. Her ay en az iki tane caz konserim oluyor ve Türkiye’nin en iyi caz müzisyenleriyle sahneye çıkıyorum. Bu da yine beni “Kaçın Kurası” ile bilen kitleye ulaşmıyor. Bana özel bir şey değil tabii bu, genelde böyle bir durum var.


YHT: Kaç senedir katılmadığımız halde Eurovision Şarkı Yarışması her sene gündemimize geliyor. Ola ki TRT tekrar katılmaya karar verse ve siz teklif gelse, kabul eder misiniz bir kez daha katılmayı?

ST: Solist olarak değil ama “supervisor” olarak gitmek isterim çünkü oradaki tecrübe kıymetli bir tecrübe aslında. O tecrübenin TRT tarafından her yeni gidecek olana aktarılması gerekiyor ama aktarılmıyor. Benim yaşadığım öyle bir deneyimdi. Sıfırdan başladım. Ama benim hâlâ Eurovision zamanından kalma yurt dışı bağlantılarım var. Eminim diğer gidenlerin de vardır. Dolayısıyla önceki tecrübelerden faydalanılması gerekiyor ama herkes birbiriyle gereksiz bir rekabet halinde olduğu için olmuyor. İki sene önce bu soruyu sorsaydınız Model gitsin derdim. Bence bu yarışmaya genç insanların gitmesi gerekiyor. Ve bunu kurgularken de yarışmadan sonra atılacak adımların da önceden planlanması lazım. Yoksa bir şey olmuyor. Neden dünya arenasında bizim müzisyenlerimiz yok diyorsak, o insanları, projelerle o platformlara sokmak lazım. Şu anda bir isim veremem kim gitsin diye. Kimin böyle bir hazırlığı var ki? Gitmek isteyenler aslında hep iç piyasada prim yapmak için istiyor. Ama işin yurt dışındaki gerçekliği bu değil.


YHT: Hayat mı önemli Sibel Tüzün için kariyer mi?

ST: Hayat tabii. Hayat olmazsa kariyer de olmaz. Bir gün her şeyin bittiğini biliyoruz hepimiz. Ne kadar ünlü olursan ol, ne kadar paran olursa olsun, ne kadar başarıların, ürettiklerin olsa da bunların hepsi bitiyor. O noktada hayattan biriktirdiklerin önemli. Ve gerçekten o sırada yanında seni sevene ve senin sevdiğin insanların olması önemli. Yani senin ünün yüzünden, başarıların yüzünden ya da parayla satın aldığın için yanında olan insanlar değil, gerçekten bir şeyler paylaştığın insanlar olması önemli. Ben herhalde bunu çok gençken hissettim. Hepsi gelip geçici ama şurada şarkı söylediğin zaman yarattığın anı kalıyor. Ya da çocuklarınla kurduğun ilişki, onlarla yaşadığın anılar kalıyor. O yüzden hayat ama orada iyi hissediyorsan zaten bir şekilde kariyerin de yürüyor. Bana hep “sen hak ettiğin yerde değilsin,” diyorlar. Hak ettiğim yerde olmak için çok başka dinamiklerle hareket etmem gerekiyor. Bu kuralları da çok iyi biliyorum. Ama o zaman benim hayatım ne olacak?  


YHT: Bunca şeyin arasında evliliği birden fazla kez denemiş bir kadın olarak, aşkın başladığı ve bittiği yer neresi Sibel Tüzün için?

ST: Aslında başladığı ve bittiği yer aynı nokta. Bunu sadece ben söylemiyorum, okuduklarımda da, konuştuğum insanların hikâyelerinde de hep bu var. Hepimiz kendimizi tam ve bütün hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla kendimizi eksik gördüğümüz ya da o anda kendimizde eksikliğini hissettiğimiz şey neyse aşk oradan başlıyor. Bunu biz mi başlatıyoruz evren mi bize sunuyor onu bilmiyorum. Büyük ihtimalle evrenin burada bir parmağı var. Ama emin değilim. Maalesef aşkın bittiği yerde aynı yer oluyor. Çünkü karşındakinde fazla olan duyguyu görüyorsun ilk başta. Ona ihtiyacın da varsa ona dokunuyorsun. Ama o hep fazla ve fazla olmaya devam ediyor. Bir süre sonra da sen onun fazlalığından yoruluyorsun. Neden bu kadar çok aşk üzerine şarkı söyleniyor, kitap yazılıyor, film çekiliyor diye merak ettim mesela. Üretimlerin çoğu hep aşk üzerine. Satan o ama insanlar sadece satsın diye yapmıyor onu, derdi o aslında. Alan da o yüzden alıyor. Hepimizin derdi o. İkinci çıkacak şarkımda bir cümle var : “Ne sebepten sevdiysem, o sebepten gidiyorsun,” diyor. Hakikaten öyle.   


Röportaj bittiğinde saat sabaha karşı 3'ü geçiyordu. Röportaj kariyerimin ilk 'gece yarısından sonra' röportajı olmuştu bu çünkü o tarih aralığında Sibel'in İstanbul'da bulunacağı tek gündü ve o gün de sahnede olması gerekiyordu. Haliyle sahnesi bittikten sonra oturup konuşabildik. Ahbaplığımız eskidir; dert değildi yani. Zaten röportaj gibi değil de kulis sohbeti gibiydi konuşmamız. Buraya kadar okuduysanız, fark etmişsinizdir zaten. Ben yine de not düşmek istedim.   

AĞUSTOS 2017

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder