Bu Blogda Ara

11 Eylül 2018 Salı

Kenan Doğulu Röportajı

"BU ALBÜM BUNDAN SONRA YAPACAKLARIMIN HABERCİSİ"


93’de ilk albümüm çıkarken yapımcım bana “Artık plaklar satılmıyor. Yine de plak basalım mı?” diye sordu. Sonra yıllar geçti, “Artık kasetler satılmıyor. Albümü sadece CD olarak basalım mı?” dedi bir başka yapımcı. Aradan yine yıllar geçti. Geçenlerde bu yeni albüm için bu defa “CD’ler artık satılmıyor. Yine de CD basalım mı?” diye sordular. Son bir CD daha basmaya karar verdik.




Kenan Doğulu’nun yedi şarkılık yeni albümü “Vay Be”, Doğulu Productions etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Doğulu'yla yeni albümünü ve daha fazlasını konuştuk.


7 Eylül 2018 Cuma

"İlk Harbiye'm! Siz Ve Ben..."


EDİS HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 8 AĞUSTOS 2018


“Ege sen ne zaman Harbiye Açık Hava’da konsere çıkacaksın?”

Anne ve babası olarak kızımıza böyle bir soru sormak en doğal hakkımızdı. Zira yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, bu yaşına kadar getirmiştik. Bir de birkaç saat önce izlediğimiz konserde önümüzde oturan Edis’in anne ve babasına çok özenmiştik.


Bizim kız bunu kötü bir ebeveyn esprisi olarak alıp (ne zaman ona espri yapsam “dad jokes” deyip gülüyor zaten) güldü geçti, bir tarafına bile takmadı belki ama anne babaların kendi ilgi alanlarına bağlı olarak çocuklarından beklentileri, arzu ve ihtirasları farklı olabiliyor tabii; bizim kız da çocuğu olunca anlayacak nihayetinde. (Bunu okuyunca da “dad jokes” diyeceğini duyar gibiyim; kurt kocayınca kuzuların maskarası oluyor illa.)


Oysa Edis’in anne ve babası ne kadar “cool”du. Sevil Hanım (annesi) kuliste sohbet ettiğimizde “İki yaşından beri bizi karşısına oturtup şarkı söylüyor zaten. Sertab’ın ‘Sakin Ol’ şarkısını söylemeye çalışırdı. Dili de dönmezdi. Altı yaşında da sahneye çıkmaya başladı. Onun için bana o kadar doğal geliyor ki şimdi. Hep böyleydi çünkü,” diye anlatmıştı Edis’i.


“Bizim aile anaerkil bir aile,” demedi boşuna sahnede. Edis tam bir ana kuzusu. Bakmayın siz onun seyirci karşısında bir kurda dönüştüğüne. Ya da bakın. Hatta dikkatle bakın çünkü uzun zamandır olmayan bir şey oldu ve sahnelere bir kurt, kaplan, panter (ne derseniz deyin) düştü.


“Edis, sesi, şarkı söyleme biçimi ve klipteki görünümü, dans edişiyle filan da Türkiye’deki ortalama erkek popçu klişelerinin dışına çıkıyor. Çok dikkat çekici.”

Böyle yazmışım ilk teklisi “Benim Ol” çıktığında. İkinci tekli çıktığında ise şöyle: 

“Pop müzikle ilgili herkesin ortak kanaati, Edis’in önümüzdeki yılların pop yıldızı olacağı ve hatta şimdiden olduğu… ‘Star ışığı’ denilen şey tam da böyle bir şey. Ya da eskilerin deyimiyle ‘şeytan tüyü’ denilen şey. Nedenini niçinini açıklamak zordu ama Edis’de o ışık vardı ve kısa sürede herkesi etkisi altına kaldı.”


Gerçekten nedenini niçinini açıklayabilmek zor. Edis’in ilk Harbiye Açık Hava konserini izlerken, o gece en çok bunu anlamaya çalıştım. Daha salona girmeden önce, kapıdaki kuyrukta bekleyenlerin yüzlerindeki meraklı mutlulukta, konser başlarken, ışıklar söndüğü anda kopan çığlıklardaki heyecanda, gece boyu hiç susmayan alkışlardaki coşkuda… Bir tek albüm ve birkaç şarkıyla kırk yıllık star etkisini yaratabilmişti Edis. Orada sahte hiçbir şey yoktu.

Işıklar sönüp çığlıklar koptuğunda sahneyi örten perdede Edis’in albüm kapağındaki pozuna benzer videosunu gördük. Önce gözleri kapalıydı, sonra yavaş yavaş açıldı. 


Sonra “Olmamış mı?”nın ilk notaları duyuldu ve perde açıldı. Sahnede dans grubu vardı, Edis yoktu. Çünkü o, sahneyi protokol sıralarına bağlayan platformun ortasındaki boşluktan bir anda “fırlayarak” çıkıverecekti. Daha önce yapılmamış bir şey değildi belki ama sahneye ilk çıkış için çok etkili bir efekt yarattığı bir gerçekti bu numaranın. Hele ki birdenbire sahnede belirivermenin arkasını dans grubuyla koreografiye dâhil olarak getirince.


Lamı cimi yok; Edis fişek gibi dans ediyor. Sahnedeki profesyonel dansçılardan eksiği yok, fazlası var. Dahası dans etmek onda çalışılmış, zorlama, eğreti bir şey gibi durmuyor; aksine çok yakışıyor. O kadar ki ancak dans etmediği anlarda fark ediliyor sahnedeki heyecanı, yer yer tecrübe eksikliği.

“Olmamış mı?”nın ardından yine dans koreografisiyle Edis’i bize ilk tanıtan şarkı, “Benim Ol” geldi ve böylece konser sıkı bir açılışla başlamış oldu. Dansçılar sahneden çekildiğinde ise Edis albümünün çıkış şarkısı “Roman”ı söyledi.


“İlk Harbiye’m! Siz ve ben…”

Edis’in üç şarkıdan sonra ağzından dökülen ilk cümleler bunlardı. Çok heyecanlıydı. Olacaktı o kadar. “Ân”, “Köle” ve “Bana Ne” ile devam etti albüm şarkıları. Bu üç şarkıdan sonra ise bu defa albümde birlikte çalıştığı aranjörlere, bestecilere teşekkür etti. Osman Çetin ve Gürsel Çelik orada, protokol seyircilerinin arasındaydı zaten. Onur Özdemir de öyle. Ozan Çolakoğlu gelememişti ama adı anıldı haliyle.


“Doldur İçelim” sahnede albümde parladığından çok daha fazla parlayan bir şarkıymış, onu gördüm. Albümde Yasemin Mori ile düet söylediği “Sevişmemiz Olay”ı ise konserde solo söyledi Edis. Son ana kadar Mori bir yerlerden çıkıp gelir mi dedim ama gelmedi.


Bu şarkıda da koreografi olunca ve Edis dans edince bir kez daha, seyircilerden biri şarkının sonunda sahneye doğru bağırıverdi: “Sen dünya starısın!” Düşünün ki Edis’in dans etmesi nasıl ateşliyor izleyenleri; öyle bir yıldız çarpması. Edis güldü. “Dünya starıyım ama dünyanın bundan haberi yok!” Sonra içinden asıl geçeni söylemeden de edemedi: “Âmin!”


Protokol seyircileri arasında Simge ve Ece Seçkin de vardı. Pop müziğin bu yeni kuşağının birbirine verdiği desteğe ve aralarındaki samimiyete bayılıyorum, daha önce de yazmıştım. Yapay gelse bayılmam; içten geldiği için bayılıyorum. Nitekim Edis sahneden onlara geldikleri için teşekkür ettikten sonra Simge’ye “Ne güzel bir albüm yaptın. Senin albümün bana ilham verdi,” dedi. Sonrasında kuliste Simge de anlatacaktı bana: “Aynı dönemlerde ikimiz de albüm çalışması içindeydik. Sık sık birbirimize yaptıklarımızı dinletiyor, dinledikçe de birbirimizi gaza getiriyorduk.”


“Ân” albümünün çok sevdiğim iki yavaş şarkısını arka arkaya söyledi sonra Edis: “Sen Özgür Ol” ve “Dur De”. Peşi sıra Edis’in bir sinema filmi için seslendirdiği Sezen Aksu şarkısı “Vay” geldi. “Vay”ı sadece sahnedeki dört müzisyen (gitar, bas gitar, davul, klavye) çaldı.


Tam burada şunu söylemem lazım: Ben dahil birçok kişi Edis’in konserde “playback” yaptığını düşündü. Özellikle de dans ettiği şarkılarda. Bunun birinci nedeni bu kadar dolu dolu dans edip nefesi kesilmeden şarkı söylemenin pek de kolay olmadığını düşündüğümüzdendi. İkinci nedeni “Vay”a kadar söylenmiş şarkıların ve sonrasında da söylenecek bir dolu şarkının albüm ya da teklilerde duyduğumuz “sound”la çalınmasıydı. Dört kişilik bir orkestrayla bu mümkün değildi. Ve yer yer Edis’in sesi dubleli geliyordu ki bu da kaydın üstüne canlı söylediği hissi yarattı.


Konserden sonra Edis’e bunu sormadan edemedim. “Playback var mıydı Edis?”

“Altyapı desteği vardı abi. Altyapıda ‘back’ vokaller de vardı ama ben hep canlı söyledim. Bu şekilde dans edip şarkı söyleyebilmek için haftanın dört günü kondisyon çalışıyorum, şan dersi alıyorum. Hatta konser sonunda alkışlar kesilmeyince bir şarkı daha söyleyecektim ama artık nefesimin çıkmayacak diye tedirgin olup söylemedim. ‘Playback’ olsa söylerdim.”

Nitekim altyapı desteğinin olmadığı, sadece orkestranın çaldığı “Vay” ve sonrasındaki başka birkaç şarkı daha Edis’in bu performans, bu volüm ve hacimde şarkı söyleyebildiğini göstermişti.


İlk yarı “Yalan”la biterken, “Edis’in albümünde ‘hit’ yok,” diyenlere inat, seyircinin eşliği ile “Yalan”ın nasıl çoktan “hit”e dönüştüğünü görmüş olduk.

İkinci yarı başladığında perde yine kapalıydı ve bu defa perdede bir video klip yayınlandı. Edis’in Emina ile düet seslendirdiği ve Türkçe sözlerini de yazdığı “Güzelliğine” adlı şarkının klibiydi bu. Şarkının ve klibin asıl amacı Emina’nın Türkiye’de bir türlü parlamamış yıldızını parlatmak olsa da (ki biliyorsunuz kendisi memleketi Sırbistan’da çok sayıda albüm ve tekli yayımlamış, tanınmış bir şarkıcıdır) bu şarkının parlayanı yine Edis olmuş ne çare. Klibi ilk izlediğimde düşündüğüm buydu, o gece bir kez daha izleyince yine aynı şeyi düşündüm.


Derken perde açıldı ve Yıldız Tilbe Şarkıları projesi için seslendirdiği “Buz Kırağı” ile Edis bir kez daha sahnede belirdi. Ardından “Çok Çok” geldi ve haliyle seyirci epeyce coştu. Onlar hazır coşmuşken, daha ilk notaları duyulduğunda dinleyeni yerinden hoplayan “Çakkıdı” ile devam etti Edis. Bu şarkıyı yarım söyledi ve söyledikten sonra ilk “demo” kaydını Kenan Doğulu yaptığını anlattı. Bu vesileyle seyirciler arasında oturan (tam da yanımızda oturan) Şebnem Özberk’e teşekkür etti Edis. Zira Şebnem Özberk onu bir kareoke barda keşfedip Kenan Doğulu ile tanıştıran ve müzikte yolunun açılmasını sağlayan ilk menajeriydi.


Konserden sonra kuliste konuşurken “Siz bana söylemiştiniz,” dedi Şebnem Hanım. Birkaç yıl önce, henüz sadece iki şarkısı yayımlanmışken, Liselerarası Müzik Yarışması finaline hem jüri üyesi hem de konuk olmuştu Edis. O gün “Edis büyük bir yıldız olacak,” demişim Şebnem Özberk’e. Ben unutmuşum; o unutmamış.


Yine kendine ait olmayan bir şarkıyla, “Bir Derdim Var” ile devam etti konsere Edis. Ve bu şarkıdan sonra “Hayatımın en büyük aşkı,” diyerek annesini alkışlattı seyircilere. Sonra da o gece orada bulunanların ve benim de bilmediğim bir şey anlattı. Yakın zaman önce anneannesine, teyzesine ve annesine peş peşe kanser teşhisi konulduğunu. Güçlerini, cesaretlerini ve morallerini hiç bozmadan işlerine devam etmelerini… O zor günleri, o zor günlerin ona öğrettiklerini... Albümünün adının bu yüzden “Ân” olduğunu…


O an içinden geldiği gibi, hesapsız kitapsız, tüm samimiyeti ve gerçekliğiyle bunları anlatırken Edis, sadece annesini değil, bizi de ağlattı. Sezen’e selam olsun; “acıdan geçmeyen” şarkılar değil sadece, insanlar da biraz eksik kalıyor. Acı büyütüyor, öğretiyor, sevincin kıymetine uyandırıyor insanı. Benzer şeyler yaşamış biri olarak sahnede genç adamı hem çok iyi anlıyor hem de bu genç yaşta erdiği olgunluğu can-ı yürekten alkışlıyordum o dakika.


Sırada yine “cover” şarkılardan oluşan akustik bir sekans vardı. “Esmer Günler”, “Deli Mavi”, “Yerine Sevemem” ve “Pamuk”la ’80 ve ‘90’lara selam çakarken, şarkıcılığının kalibresini de bir kez daha göstermiş oldu Edis. Sonra Kalben’in “Sadece”si ile devam etti. Ne yalan söyleyeyim, Kalben’in kendine has ses ve yorumu bir yana, bu şarkının Edis’e de ayrı yakıştığını düşünmeden edemedim.


Sonra Edis gitti ve biz “Thriller” ve “We Will Rock You”dan kısa pasajlar dinledik. Sanırım bu iki yüksek enerjili, ateşleyici şarkının buraya konuma maksadı seyirciyi bir kez daha ateşlemekti. Ben yersiz buldum. Sahne boş kalmamalıydı bu kadar süre. Evet, Edis belli ki kostüm değiştiriyordu ama en azından vokalistlerden biri olmalıydı sahnede ve seçilen şarkı ya da şarkılar konserin bütününün dışında olmamalıydı.

Kostüm değiştirip tekrar sahneye geldiğinde “Dan Dan”la sıkı bir giriş yaptı Edis. Oradan da Justin Timberlake’in “SexyBack”ine geçti. Sırada yine albümden bir şarkı, “Eyvallah” vardı.


Albümün tek “cover” şarkısı “Gün Ola Harman Ola”yı albüme alış nedeninin babası olduğunu söyledi sonra. Çocukluğundan beri babası ile bu şarkıyı dinlerlermiş meğer. Bu şarkıyı vokalistlerini de yanına davet edip onlarla birlikte söyledi Edis.

Konser burada bitecekti ama bitmedi. Bu kadar coşkulu bir seyirci kolay kolay ikna olmazdı bittiğine. Alkışlar ve tezahüratlarla tekrar sahneye çıktığında “Yalan” ve “Dudak”la “bis” yaptı. O ara hepimiz ayaktaydık zaten. Ben de gaza gelip not almayı bırakmışım, başka şarkı söyledi mi, emin değilim valla yalan yok.


Yaş kemale erdikçe inandığın, güvendiğin, beğendiğin ve destek verdiğin gençlerin başarıları karşısında başka türlü bir heyecan ve mutluluk duyuyor insan. Bir ebeveyn şefkati, gururu duyuyorsunuz ister istemez. Mabel konserinde de yaşamıştım bunu, bizim müzikalin gala gecesi Lider’i (Şahin) sahne arkasından izlerken de. O yüzden Edis’in anne ve babasıyla henüz yeni tanışmış olsam da ahbaptım, gönül bağından, duygudaşlıktan akrabaydım artık. Onlara özenmekte ve kendi kızımdan Edis performansı beklemekte de sonuna kadar haklıydım velhasıl. Yazının başında bahsettiğim kötü şaka boşuna değildi anlayacağınız.


Konser sonrası kulisi de her zaman gördüğümüz konser sonrası kulislerinden farklıydı doğal olarak. Bir başarı kutlanıyordu orada ama daha önce çok kez kutlanmış bir başarının değil; bir ilkin kutlamasıydı şahit olduğumuz. Üstüne bir de Simge’nin doğum günü kutlaması eklendi sonra. Gülündü, eğlenildi, bol bol da kritik yapıldı tabii. Hiçbirimiz ayrılmak istemedik oradan. Onca yorgunluğuna ve menajerinin birkaç kez “Hadi artık,” demesine rağmen Edis’in bile daha durası vardı. Sabahlar olmasındı!


Taksiye binmiş eve dönerken konserden ve Edis’ten konuşuyorduk haliyle. Ege yurt dışında yaşıyor olmasından mütevellit sadece tek bir parçasını bildiği Edis’e basbayağı hayran olmuştu ki öyle kolay kolay kimseleri beğenip de hayran olmaz (yine yurt dışında yaşıyor olmasından mütevellit.) Ne çok beğendiğini anlatıyordu ha bire. Bense Sevil Hanımla Ayhan Beyin gururuna, sevincine takılıp kalmıştım. Takside önde oturuyordum. Arkama döndüm ve sordum: “Ege sen ne zaman Harbiye Açık Hava’da konsere çıkacaksın?”


NOT: Bu yazıyı aslında konserin hemen ertesi günü yazmaya başlamıştım ama sonrasında bizim müzikalin turne öncesi provaları, turnesi, bir de küçük bir bayram tatili girdi araya. Bu arada Edis Harbiye Açık Havada ikinci konserini de verdi, yani yazının haber değeri eskidi. Yine de tamamlamak ve yayımlamak istedim; öyle yarım haliyle bilgisayarımda kalmasına gönlüm razı olmadı. Gecikme için (yazıyı bekleyen vardıysa şayet) özür dilerim.


AĞUSTOS - EYLÜL 2018

7 Ağustos 2018 Salı

Kenan Bizi "Beach"e Götür!


KENAN DOĞULU HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 2 AĞUSTOS 2018


“Millet kendini ‘beach’de sanıyor!” diye söylendim bir ara. Herkes ayakta, ikişerli üçerli gruplar halinde sohbet halinde. Oturacağımız yere ulaşamıyorum bir türlü. Aşırı kalabalık sinir yapıyor bende. Bir Kenan Doğulu konserine geldiysen bunu göze almış olman lazım; İngiliz Kraliyet Orkestrası konseri değil nihayetinde. Öyle olsa frak giyerdik. Şort giyip gelmişsin, bir Birkenstock terlik eksik ayağında, el aleme laf ediyorsun beach meach diye.


Neyse ki oturabildik nihayetinde. Fakat o da ne, sahne önündeki orkestra çukuruna birtakım platformlar konulmuş. Konser başladı başlayacak derken bir sürü insan o platformlara doluşuvermesin mi? Meğer orada öyle bir düzen alınmış, konseri ayakta izleyeceklermiş sahne önündekiler (davetliler miydi biletli mi onu bilmiyorum.) Sen söylenir misin öyle? Al sana bedavadan “beach” atmosferi. Bereket görüşümüzü engellemiyorlar da daha fazla söylenmiyorum.

Ama dahası da var. Konserin ilk şarkısı “Issız Ada”. Haliyle “led” ekranlarda tropikal bir hava; deniz, kum, güneş tadı. Şarkının sonunda bir de Kenan demez mi “Bu bir rahatlama seansıdır,” diye. Çaresiz tatile çıkacağız bu gece; “beach”den kaçış yok yani.


Hakikaten bir tatil, bir festival, bir şölen, bir karnaval havasında başlayacak ve bitecek konser. Hani çok aksiyonlu, atraksiyonlu filmlerden çıkınca insan bir sersem olur da bir “huh” çeker ya; aynen o nidayı savuracağız salonu terk ederken. “Huh! O neydi be?”


Yeni albümün çıkış şarkısı “Issız Ada”nın ardından “İlk Adımı Sen At” ve “Yaparım Bilirsin” geliyor. Kenan da şarkı çok; “hit” de çok. Bakalım bu konserde hangilerini dinleyeceğiz derken anlıyoruz ki eskiler de olacak en yeniler de. Ama nasıl? Mesela “Yaparım Bilirsin” başka bir düzenlemeyle bugüne ayak uydurmuş bir “sound”la çalınıp söyleniyor. Konser boyu böyle olacak bu. Eski şarkılar da yeni tınlayacak.


Bunun ipucunu geçtiğimiz günlerde yaptığımız röportajda vermişti aslında Kenan. “Ken On The Beach” adını verdiği (yine “beach” yine “beach”) konser serisinden bahsederken aynen şöyle demişti: “Orkestradaki elemanlara söylenen de şu: "Şarkıları bildiğimiz şekillerde değil, bilmediğimiz ve keşfedeceğimiz yerlere götürmek üzere çıkın sahneye.’ ‘Jam-session’ gibi oluyor yani. O bana heyecan veriyor.”

Harbiye Açık Hava konserinde de işte aynen böyle oldu.


“Ara Beni Lütfen”in ardından yeni albümden iki şarkı arka arkaya geldi: “Yapma” ve “Boş Sayfa”. Sonra Kenan dedi ki “50 kişinin koltuğunun altında ‘sticker’ var. Onlara imzalı albüm hediye edeceğim.” Salon şöyle bir dalgalandı, herkes yerinden kalkıp poposunun altına bakmak mecburiyetinde hissetti kendini. Aynı röportajda Kenan bir de “Son bir kez CD basalım dedik,” gibi bir laf da etmişti. Artık CD’ler basılmaz olunca ne olacak diye düşündüm ister istemez. Dijital imzalı dijital albüm?.. Öf, düşünmesi bile sıkıcı.

“Tencere Kapak” şarkısı söylenirken sahnenin yukarısından yuvarlak aynalar indi, o aynalara yansıtılan ışıklarla sahnede masalsı bir görsel yaratıldı. Dikkat ettim, aynalar sadece o şarkı için kullanıldı konserde. Öyle bir ince düşünüş, detaycılık.


“Baş Harfi Ben”, “Olmaz”, “En Kıymetlim”, “Dön Gel”, “Sorma”yla romantik ama bir o kadar da ateşli devam etti konser. Her parçanın alışık olmadığımız biçimde çalınması, orkestranın müthiş enerjisi, “led” ekranlardaki görseller ve sahne ışıklarının göz alıcı renkleri, arada bir ama asla rastgele değil, belli ki yeri ve zamanı planlanmış bir biçimde sahne önünden çıkan ateşler, patlayan fişekler, sisler vs… Büyük bir şov izliyoruz. Hem üzerinde çalışılmış hem de iyi para harcanmış bir şov.

Bir de şunu söylemeliyim ki bu seneki Harbiye Açık Hava mesaimde şimdiye dek duyduğum en iyi sesi Kenan Doğulu konserinde duydum. Net, temiz, dengeli ve çapaksız.


Sırada “Çakkıdı” var. Arkasından da sıkı bir ‘90’lar sekansı. “Sımsıkı Sıkı Sıkı”, “Tak Etti Canıma”, “Tek Kürekçim”. Kenan oradan oraya koşuyor, atlıyor, zıplıyor, adeta ateş çıkarıyor sahnede. Sahne önündeki “beach” tayfası gibi arkamızdaki seyirci de ayaklanmış, kaptırmış kendini. İki yanımda oturan Simge bile ayakta eşlik ediyor şarkılara. Ne güzel tatil!


Bak yine kendimle çelişeceğim. Daha birkaç gün önce Duman konserini izledikten sonra şov yapmadan da konser oluyormuş diye yazmıştım. Ama ben şimdi şovdan da pek memnunum, nasıl olacak? Şöyle ki Kenan ve ekibinin yaptığını yapabilene pek rastlamadım bugüne dek. Bu başka bir şey. Kesintisiz ve aksaksız, hiç durmayan, teklemeyen, büyük bir prodüksiyon mantığıyla kotarılmış her şey. Sahne sahne, şarkı şarkı, parça parça değil. Böyle olsa hepsi, can kurban. (Sonrasında basın bülteninden öğrendim ki konserin şov direktörlüğünü Uğurhan Akdeniz yapmış ve Türkiye’de ilk defa bu konserde kinetik ışık ve lazer şov kullanılmış.)


Konserin ikinci yarısı yeni albümden şarkılarla başlıyor. Açılışta kanunuyla Hakan Güngör ve viyolonseliyle Yasemin Özler eşlik ediyor orkestraya ve “Vay Be”yi söylüyor Kenan. Bu şarkıda da bu defa sahnenin yukarısından kocaman beyaz küreler iniyor aşağı. Asimetrik bir biçimde inip çıkıyor, renkten renge giriyorlar. Görüntü muhteşem.


Ardından bu defa Cenk Erdoğan’ı sahneye davet ediyor Kenan. Cenk Erdoğan orkestraya perdesiz gitarıyla eşlik ederken Kenan “Yosun”u söylüyor. “Boğazımdan Geçmiyor”a da eşlik ediyor Erdoğan, sonra alkışını alıp gidiyor. 


Sadece bir şarkı, iki şarkı için enstrümanının virtüözlerini konsere davet edip sahneye çıkarmak işin sadece şovdan ibaret olmadığını gösteriyor aslında. İyi icra edilen müzik dinliyoruz çünkü başından sonuna dek. Konuk müzisyenler bir yana, Ozan Doğulu’su, Orhan Topçuoğlu’su, Murat Çekem’i, Nedim Ruacan’ı, Toygun Sözen’i, Mustafa Nuri Haybat’ı, Abbas Karacan’ı, Gökay Semercioğlu’su ile orkestra zaten yıldızlar takımı ve her biri maaşlı memur gibi değil, müzisyenliğin tadını çıkararak çalıyor, eğleniyor.


Sırada Ozan ve Kenan kardeşlerin şovu var. Orkestra susuyor, sadece Ozan piyano çalıyor, Kenan da söylüyor. Ama ne çalmak ve ne söylemek. Bir caz albümü olan “İhtimaller” hakkında yazarken şu cümleleri kurduğum geldi aklıma oracıkta: “Elbette Kenan Doğulu bir caz şarkıcısı gibi şarkı söylemiyor. O kadarını beklemek hata olurdu. Yine kendi gibi ya da belki bir parça daha bir pop şarkıcısının şımarıklığından, yersiz ve şuursuz neşesinden, kırılıp dökülmelerinden arınmış gibi ama hepsi bu.”

Kenan buna mı alındı da azmetti yoksa kendiliğinden tekâmül mü etti o zaman bu zaman bilemem ama tüm konser boyunca yer yer bir caz şarkıcısı gibi kullandı sesini. Özellikle de Ozan’ın piyanosu eşliğinde seslendirdiği bu iki şarkıda: “Kurşun Adres Sormaz ki” ve “Aşk Oyunu”. Ozan da caz çaldı zaten, bir “jam session” patlattılar orada ki dinlemelere doyulmaz. “Aşk Oyunu”nun sonuna doğru orkestra tekrar yerini aldı, şarkıyı hızlı bir ritimle bitirdiler ve hemen ardından “Kandırdım”a girdiler.


“Şans Meleğim” başladığında Açık Hava kocaman bir kulübe dönüştü. Özellikle Ozan’ın “synthesizer”ı bu tarz şarkıları ateşledikçe ateşledi gece boyu. Ben de bayılırım ya “synth” seslere, ufak ufak elim ayağım oynamaya başlamış o ara, neden sonra fark ettim.

Ardından tempoyu hiç düşürmeden “Harika”yı vokalistleri Duygu Soylu ve Sinem Akkaya ile birlikte seslendirdi Kenan. İki ses ki ikisi de yırtıcı birer kaplan gibi. Bakakaldık öyle.

Artık dur durak yoktu; belliydi. “Doktor”, “Kız Sana Hayran”, yeni albümden “Dansa Kaldır” ve olmazsa olmaz “Güzeller İçinden” arka arkaya geldi. Açık Havada herkes ayaktaydı, ayıptır söylemesi, ben bile.


“Bis” kaçınılmazdı çünkü gazımız gitmemişti daha. Alkış kıyamet geri geldi Kenan ve “Tutamıyorum Zamanı” ile yaptı “bis”ini. Yine gitti, yine geri gelmek zorunda kaldı. O ara söylediği “Herkes kendi diskosunu kendi yaratsın” lafına takıldım ben. İşte onu yapmak hiç kolay değildi be Kenan. Onun için koşa koşa geliyordu insanlar konserlerine. Kenan bizi diskoya (ya da “beach”e) götürsün diye. Götürmüştü de nitekim. Şimdi de o diskodan (ya da “beach”ten) çıkmak istemiyorduk işte.


O ara bütün orkestra sahne önünde gelip hep beraber selam verirken arkadaki ekranda, hani filmlerin sonunda künye akar ya, aynen öyle bir künye yazısı belirdi. Prodüksiyon ekibi, konsere emeği ve katkısı olanların isimlerinin yazıldığı koca bir künye. Böyle bir şeye daha önce rastladım mı bilmiyorum ama çok hoşuma gitti. Sonrasında Kenan yaklaşık seksen kişinin bu konser için emek verdiğini söyleyecekti. “Büyük bir prodüksiyon mantığıyla kotarılmış” diye yazarken tam da bunu kast ediyordum işte.


İkinci “bis”te “Pamuk” ve “Issız Ada” çalındı, söylendi. Bu arada Kenan’ın da dâhil olduğu gitar emprovizasyonlarıyla yine bir “jam session” havası hâkim oldu. Bu kısım konser sonunda adrenalini tavan yapmış müzisyenlerin kapıp koyverdiği anlardı ya da basbayağı bir son vuruş. Başta da dedim ya sersem olmuştuk zaten. Salon aydınlanırken “Huh! O neydi be?” demedik boşuna.


Bu arada “Issız Ada” ikinci kez çalınırken sahneye kocaman bir panda maskotu çıktı. Evet evet bildiğiniz panda. WWF Türkiye’nin maskotuymuş meğer. (Detaylı bilgi için  http://www.wwf.org.tr ) Konserin başlangıcı ve ikinci yarısında “led” ekranlarda izlediğimiz bazı filmlerle dengesi bozulan doğaya ve tek kullanımlık plastiklerin dünyamıza verdiği zarara da dikkat çekilmesinin ve WWF işbirliğinin bu şekilde vurgulanmasının yansı sıra bir de D&R işbirliği ile yapılan bir başka kampanya (Sen Konsere Çocuklar Okula Kampanyası) ile konsere gelenlerden kitap bağışı istenmiş ve en çok kitap bağışlayan beş kişi kuliste Kenan’la tanışma fırsatı yakalamış. İşe sosyal sorumluluk projelerinin dahil edilmesi ama doğrudan gözümüze sokulmaması da pek hoştu.


Yazının sonunda yine Kenan’la Milliyet Sanat dergisi için yaptığımız röportajdan bir bölümü buraya alıntılamak istiyorum. Bu yazının özeti Kenan’ın bu cümlelerinde saklı çünkü: 

“Eğlendirici insanların her şeyden önce kendilerinin eğlenmesi lazım ki karşılarında oturan seyirciye enerji ve heyecan yükleyebilsinler. İçerisinden geçtiğimiz dönemin üzerimize döktüğü ölü toprağı, bu renksizlik, tatsızlık, tekdüzelik hepimizi olumsuz yönde etkiledi. Bu seferki niyetlenişimde, pozitif bir dünya, sevginin kazanacağına emin olduğumuz, kötülüğün bir noktada, bir yerde kaybedeceğine inandığımız, insanların doğayla, dünyayla bir arada tek bir vücut olabileceğinin hatırlatılması ve ufukta bir umut olduğunu tekrar hatırlatmak göreviyle yola çıktım.”

AĞUSTOS 2018

6 Ağustos 2018 Pazartesi

N'aber Lan Erol?


EROL EVGİN HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 31 TEMMUZ 2018


Benim Tarkan’ım Erol Evgin’di. Sadece benim mi? Benim çocuk yaşlarımda çocuk olanların, yeni yetme yaşlarımda yeni yetme olanların… Hepimizin… Erol Evgin kadar güzel şarkı söyleyebilmemiz ve yakışıklı olabilmemiz mümkün değildi. En fazla Erol Evgin kadar beyefendi olabilmeye çalışabilirdik. O da efendiliğin kabul gördüğü, yüceltildiği o zamanlarda bile kolay değildi. İnsanın içinde olacaktı her şeyden önce.

“Eskiden genç kızlar beni yolda görünce imza isterlerdi. Şimdi yine istiyorlar ama anneleri, hatta anneanneleri için,” diye anlatıyor Erol Evgin. Konserlerine serpiştirdiği anekdotların değişmezlerinden biri bu. “Bu yaşta olur böyle şeyler,” diyor bazen… Kendisiyle, yaşıyla ince ince dalga geçiyor. Bu yaşa gelene dek biriktirdiği müthiş anıları, yaşanmışlıkları da yeri geldikçe anlatıp olgunluğun en büyük kazancına bizi ortak ediyor.


Onun kuşağından hâlâ popüler ve hâlâ saygın kalabilmişlerin sayısı bir elin parmakları kadar bile değilse, bunun şifrelerini sadece şarkılarında aramak yanlış olur. Evet, genci yaşlısı Erol Evgin şarkılarını seviyor yıllardır bu ülkede ama şarkılarından bağımsız olarak Erol Evgin’i de seviyor. İkisi bir araya her zaman kolay gelmez.

Geçtiğimiz günlerde Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda bir Erol Evgin konseri daha izledim ve buna bir kez daha şahit oldum.


“Daha” dedim zira bana kalsa nerede bir Erol Evgin konseri olsa giderim. Bunun “benim Tarkan’ımdı” takıntısıyla, nostaljik bir vefa duygusuyla ilgisi yok. Ben Erol Evgin konserlerinde mutlu insanlar görüyorum ve mutlu oluyorum. Bunu da bu zamanda her şeyden kıymetli buluyorum. Sanırım benim gibi düşünen çok ki, Erol Evgin’in iki yıldır sadece Açık Hava’da değil, ülkenin farklı şehirlerinde verdiği amfi tiyatro ve büyük salon konserlerinin hepsi tıka basa dolabiliyor. Nitekim o gece Açık Hava yine doluydu.


Konser Erol Evgin – Çiğdem Talu – Melih Kibar ortaklığından yadigâr kalmış şarkılarla başlıyor. “Söyle Canım”la yapılan coşkulu açılış, yüksek tempolu alkışlar eşliğinde bütün şıklığıyla Erol Evgin’in sahneye çıkışı… Sonra ardı ardına “Neydi O Yıllar?”, “Rüya”, “İçimdeki Fırtına”, “Bir Bakışın Yetti”, “Aldım Başımı Gidiyorum”.


Yılların tecrübesiyle seyircinin nabzını elinde tutmayı çok ama çok iyi biliyor Erol Evgin. Yavaş ve hızlı, coşkulu ve hüzünlü şarkılar arasında gidip gelirken öyle bir denge kuruyor ki seyircinin konserden kopmasına asla müsaade etmiyor. Şarkı aralarındaki şiirleri, sohbeti, anıları, fıkraları da cabası. Bir başkası çıkıp anlatsa sakil duracak o yarı müstehcen fıkralarda anlatılanlardan çok Erol Evgin’in bütün edepliliği ile onları anlatıyor olmasının müthiş tezadına gülüyorsunuz. Ya da daha önce pek çok kez dinlediğiniz Bedia Muvahhit – Vasfi Rıza Zobu hikâyeleri her defasında ilk kez dinliyormuş gibi güldürebiliyor sizi. Anlatan bu kadar beyefendi bir (tabirimi mazur görün) “fırlama” olunca.


Yine bizi kâh güldürüp kâh hüzünlendirerek devam ediyor konsere Erol Evgin. Zamansız yitirdiğimiz Çiğdem Talu ve Melih Kibar’ın oralarda bir yerde olduğunu ve aslında gitmediklerini, sadece suretlerinden sıyrıldıklarını hissediyorsunuz şarkılarını dinlerken. Derken o muazzam üçlünün Çiğdem Talu’nun ölümüyle yarıda kalan ortaklığı sonrasında Erol Evgin’in Bedri Rahmi Eyüpoğlu dizelerinden bestelediği “Sitem”e geliyor sıra. Ondan sonra da yıllar sonra Sıla düetiyle tekrar popüler olan “Ateşle Oynama”ya. Bu şarkıyı vokalisti Ezgi Gürbüz ile birlikte seslendiriyor Erol Evgin.


Geçen seneki konserde Sıla konuk sanatçı olarak çıkmış ve “Altın Şarkılar” albümündeki düet seyirci önünde tekrarlanmıştı ama bu sene konuk sanatçı bir başkası. Onun kim olduğu ise şimdilik sürpriz.

“Gelevera Deresi” ile anne memleketi Karadeniz’e doğru bizi şöyle bir götürdükten sonra, iki klasikleşmiş Erol Evgin şarkısı peş peşe geliyor: “Her Şey Seninle Güzel” ve “Hep Böyle Kal”. İkinci şarkıyı bu defa bir diğer vokalisti Yasemin Mira ile birlikte seslendiriyor Evgin. 


Bu romantik sekansın ardından “Bir Başkadır Benim Memleketim”le yine gaza getiriyor bizi. “İşte Öyle Bir Şey”le ezberlerimizi yokluyor (ki ezbere bilmeyen yok gibi salonda). 


“Aldırma Gönül”ün içinde Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan “Şayak Kalpaklı Adam” diye bildiğimiz kısmını okuyor, İzmir Marşı’yla herkesi ayağa kaldırıp ilk yarıya noktayı koyuyor.


Arada oturduğumuz yerden şöyle bir kalkalım derken Gamze’yle karşılaşıyoruz. Konuk sanatçı sürprizini o dakika öğreniyorum tabii. Ama ondan önce size Gamze’den bahsetmeliyim. Gamze Karaman Bostan ve eşi Ali Bostan ya da nam-ı diğer Maksimum Medya. Müzik sektöründe “PR” alanında faaliyet gösterip de işini hakkıyla yapan üç firma say deseniz birisi Maksimum Medya olur. Zira Gamze ve Ali yaptıkları işlerle “PR” tanımının içini doldurabilenlerden. Her önlerine gelenle çalışmak yerine faydalı olabilecekleri, doğru işbirliği yapabileceklerine inandıkları isimlerle çalışıyorlar. Çalıştıkları isimler için bir yol haritası çiziyor, bir kariyer planı yapıyor ve arkasını takip ediyorlar.


“Arkasını takip etmek” kısmı özellikli önemli zira “PR”, sanıldığı gibi sadece basın bülteni göndermekten ibaret bir şey değil. İhtiyaç olduğu an ulaşılabilir olması, sorduğunuz bir soruya en kısa zamanda cevap, bir talebinize en akılcı yoldan karşılık verip üstüne bir de size alternatifler sunabilmesi bir “PR” danışmandan beklenenlerin başında gelir. Güleryüz, samimiyet ve incelik de olmazsa olmazdır. Ve de “PR” denilen şey (kaba tabirle yazacağım, mazur görün) eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmektir; eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesini beklemek ya da aklına karpuz kabuğu düşmüş eşeği oyalamak değil. Didaktik olmak pahasına bunları yazmam gerekiyor zira bu şartları yerine getirebilen çok az “PR” şirketi var müzik sektörüne hizmet veren.


Neyse, lafı uzatmayayım… Arada Gamze’den tüyoyu alıp kulise de geçince, sahne çıkışının önünde mavi elbisesi ile hazır bekleyen Kalben’i görüyorum ki onun orada olması bir sürpriz değil artık. “Üç gündür uyumadım Yavuz Abi,” diyor. Bunu söylememiş olsa da beden dili ele veriyor zaten heyecanını.


Kalben hemen ikinci yarının başında sahneye çıkacak. Ama ondan önce Gökçe Sönmemiş’in koreografisiyle Zuhal Balkan Karaca ve Olcay Tunçeli’nin “1+1=3” isimli aşk ve doğum temalı dansını izliyoruz. “Ben İmkânsız Aşklar İçin Yaratılmışım”ın ilk notalarıyla beraber önce Erol Evgin, ardından Kalben çıkıyor sahneye. Kalben seyircide sahiden sürpriz etkisi yaratıyor, alkışlardan belli. Öyle ya ben de önceden bilmesem ve dahi kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi (ki üstelik daha önce başka bir sebeple ikisinin bir araya gelmesi için uğraşmışlığım vardı ama kötü bir zamanlamaydı; olmamıştı.)


Birlikte söylerlerken Kalben kendine ait bölümlerde şahsına münhasır şarkıcılık tekniğiyle öyle başka türlü bir ruh getiriyor ki şarkıya, Erol Evgin dayanamayıp “Ben de senin gibi söyleyeceğim,” diyerek Kalben gibi söylemeyi deniyor esprili bir biçimde. İkisinin sesinin birbirine çok yakıştığı da alkışlarla tasdik ediliyor seyirci tarafından.

Kalben oracıkta uçtu uçacak. Heyecandan ve mutluluktan (e biraz da elinde gitarı olmadan şarkı söylüyor olmasından) elini kolunu nereye koyacağını, nereye bakacağını, ne yana döneceğini bilemiyor. Bu sarsak hali o kadar sahici ki güldürüyor izleyen herkesi.


Şarkıdan sonra “Bayılıyorum Kalben’in sesine, yorumuna,” diyor Erol Evgin. Sonra da ondan bir de kendi şarkısını söylemesini rica ediyor. Bu defa gitarını alıyor, rahatlıyor ve “Sadece”yi tek başına, sadece gitarı ile çalıp söylüyor Kalben.

Erol Evgin kıdeminde bir solistin Kalben gibi genç bir isme Açık Hava konseri gibi önemli bir konserde zaman ayırması tek başına çok kıymetli. Belki Kalben de birkaç yıla kalmadan Açık Havada solo konser verecek ama eminim ki bu iki şarkılık konukluğu hiç unutmayacak. Keza buna şahit olan bizler de öyle.


Konserin ikinci yarısında kendi döneminden önemli müzisyenlerin şarkılarını da seslendiriyor Erol Evgin. Sezen Aksu’dan “Beni Unutma”yı söylüyor örneğin. Ardından “Deli Divane”ye geçiyor ve bu defa yanına bir diğer vokalisti Yeşim Vatan’ı alıyor. Sonra Zülfü Livaneli’den “Yiğidim Aslanım”ı seyirci ile beraber seslendiriyor. Baba memleketi Van’a selamını ise “Aman Avcı Vurma Beni” ile gönderiyor.


“Bir de Bana Sor”, bir Erol Evgin klasiği olarak her konser gibi bu konserin de olmazsa olmazlarından biri olarak yine seyirci eşliğinde söyleniyor. Sonrasında Cem Karaca ve Barış Manço’ya birer selam çakıyor Erol Evgin. “Namus Belası” ve “Dağlar Dağlar” yitip gitmiş bir dönemden bugüne ulaşabilmiş şarkılar zincirinin bir halkası oluyor konserde. Nitekim peşi sıra birbirine bağlı olarak seslendireceği Yeşilçam şarkıları da öyle: “Şimdi Uzaklardasın”, “Yıldızların Altında”, “Bir İlkbahar Sabahı”, “Son Mektup” ve “Adını Anmayacağım”.         


Erol Evgin “Sevdan Olmasa” ile veda ediyor ama konser tabii ki burada bitmiyor. Alkışlarla tekrar sahneye geldiğinde “bis”i “Etme Eyleme” ile yapıyor. Konser sonunda herkes mutlu. Gülen gözler, gülen yüzlerle ağır ağır çıkarken Açık Havanın taş merdivenlerini, herkes bir başka Erol Evgin şarkısını mırıldanıyor.


Ne şanslıyım ki Erol Evgin’le defalarca bir arada olup sohbet etmişliğim, yemek yemişliğim, hatta onun iş toplantılarına katılmışlığım var. “İşte Öyle Bir Şey” 33’lüğünü pikabına takıp bütün şarkılarını onunla birlikte ezbere söyleyen, hatta kız arkadaşlarını çağırıp vokalistleri yapan, “neye yaradı, nere yaradı” diye onlara vokal yaptıran 8 yaşındaki çocuk bunu hayal bile edemezdi. Bundandır ki en yakınında olduğum anlarda bile erişilmezdir benim için. O gece de öyleydi. Hep öyle olacak.


Konser sonrası kuliste onu gördüğümde “N’aber lan Erol?” demediysem, sosyal medya çağının getirisi (ya da götürüsü) olarak herkesin dakikasında yüz göz olduğu, enseye tokat durumuna geçtiği bu zamanda ben yine “Nasılsınız Erol Bey?” diyerek söze başladıysam tek bir sebebi var: Çünkü o hâlâ benim Tarkan’ım. Ve Erol Evgin kadar güzel şarkı söyleyebilmem ve yakışıklı olabilmem hâlâ mümkün değil (çünkü aradan geçen bunca yıla rağmen bu konularda ne o bir tık geriye gitti ne de ben bir tık ileriye gidebildim.) Lakin Erol Evgin kadar beyefendi olabilme ihtimalim ve ümidim hâlâ var.

AĞUSTOS 2018