Bu Blogda Ara

26 Haziran 2017 Pazartesi

Kenan Köfte Yedi mi?

KENAN DOĞULU HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
21 HAZİRAN 2017


“Kenan Doğulu bile buradan yedi!” diye bağırıyordu seyyar köfteci. Hava çok güzeldi. Köfte kokuları da öyle. Konser bitmişti. Etraftaki bütün taksiciler uzak mesafeye götürecek müşteri arıyordu. Ancak bir konser kadar, bir film kadar, bir albüm, bir kitap kadar sürerdi hayatın sertliklerinden uzaklaşmanız. Sonra hoooop tekrar içine çekerdi sizi gerçekler. Taksicilerin “Bakırköy, Bostancı, Bakırköy!” köftecinin “Gel abi gel, Kenan Doğulu bile buradan yedi!” nidaları gibi.


Geçen yaz caz albümünün konserinde izlemiştim Kenan Doğulu’yu. Bu yaz bir de pop halini görmek istedim. Son birkaç yıldır, ‘90’lardan bu yana yaptıklarının üzerine daha iyilerini, daha olgunlarını koyarak yoluna devam kaç şarkıcımız, müzisyenimiz var ki? Tam da yeni yeni albümler çıkmışken üst üste, bu soruyu daha sık soruyor olmuşken... Sağdan say, soldan say hesap aynıyken… (Ve evet, benim başka derdim yok iken.)


Konserden sonra eve bir geldik ki Kenan Doğulu Twitter’da “trend topic” olmuş. Neden? Çünkü Kenan konserde düştü. Oraya sonra geleceğim ama konserde Kenan’ın düşmesinin dışında haber değeri taşıyan ne vardı, hemen ilk ağızda onları sıralayayım…

İlk yarı ve ikinci yarı için görkemli açılışlar, sahneye gidip gelen farklı müzisyenler, hangi şarkının hangi dakikasında yapılacağı milimetrik hesaplanmış görsel sürprizler… Patlayan havai fişekler, çıkan ateşler, dumanlar, sisler, uçuşan konfetiler, “video-wall” görselleri… İyi düşünülmüş ve çalışılmış bir repertuar sıralaması, zımba gibi çalan bir orkestra, taş gibi şarkı söyleyen bir şarkıcı…


Bütün bunları topladığınız zaman izlediğimiz konser Kenan’ın düşmesiyle ya da ne bileyim konseri izlemeye gelen ünlüler nedeniyle filan konuşulacak bir konser değildi. Ama tabii bir pop yıldızının sahnede düşmesi dünyanın her yerinde haber değeri taşır, bunu da bilmiyor değilim ki yapacak bir şey yok.


Zubizu sponsorluğunda Atlantis Yapım organizasyonuyla gerçekleşen konser, orkestranın girişi ve peşi sıra gece boyu vokalde Kenan’a eşlik edecek üç solistten biri olan Sibel Gürsoy’un tüyleri diken diken eden vokaliyle başladı. Hemen ardından Kenan sahnenin geri ortasındaki platformun üstünde elinde gitarıyla belirdi ve bu albüm kapak fotoğrafı misali tablo, şarkı söylemeye başlamasıyla birlikte ete kemiğe büründü. Açılış şarkısı “Susma” idi. Şarkı boyunca orkestraya eşlik eden bendir grubu da açılışa hem ses hem de görüntü olarak ihtişam kattı.


Peşi sıra iki “hit” şarkısıyla ateşi harladı Kenan: “Ben Senin Her Şeyinim” ve “Yaparım Bilirsin”. Ardından da en yeni şarkısı “İlk Adımı Sen At” geldi. Kenan’ın bu yeni şarkısını ne kadar sevdiği anlaşılabiliyordu gözlerinden, coşkusundan. Şarkı yazanlar için en iyi şarkı genellikle en son yazılandır ama bu şarkı gerçekten iyi. Seyirciden gördüğü karşılık da çoktan kulaklara yer ettiğini gösterdi zaten.


İlk şarkıların arasında yaptığı hoş geldiniz konuşmasında Harbiye’nin kendisi için ne kadar önemli ve özel olduğundan bahsetti. Nedenini biraz sonra öğrenecektik. Şimdi sırada en sevilen yavaş şarkılarından oluşan bir seçki vardı: “Bir İleri İki Geri”, “Kurşun Adres Sormaz ki”, “Rica”, “Aşka Türlü Şeyler”, “Ara Beni Lütfen” ve “Baş Harfi Ben” bu sekansta kısa kısa ardı ardına geldi. Külliyat kallavi olunca böyle bir formül bulmuş, az zamana çok şarkı sığdırmak için repertuarı bu şekilde (Kenan’ın deyimiyle) “projelendirmiş”lerdi. İyi de oldu. Sıralama, bağlantılar ve geçişler iyi planlanınca su gibi akıp gitti bu bundan sonraki “medley”ler nitekim.

Bu arada “Baş Harfi Ben”in “rock” formundaki konser düzenlemesi bir şekilde bir Kenan albümünde ya da teklisinde kullanılmalı, konserde kalmamalı çünkü çok iyiydi diye not düşeyim de dinleyemeyenler azıcık merak etsin.


Sonra “Rüzgâr”la devam etti konsere Kenan. Ve ardından Açık Hava anısını anlattı. 15 yaşındaymış. Kültür Koleji orkestrası olarak Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmasında dereceye girmişler. O yıl dereceye giren grupların yer aldığı bir Açık Hava konseri yapılmış ve Kenan, Açık Hava’da ilk kez o gece sahneye çıkmış.


Geçen yıl da yazmıştım. Bazı binalar, mekânlar, artık işlevlerini yitirseler, eskisi gibi kullanılmıyor olsalar bile (ki Açık Hava öyle değil) sadece durdukları yerde, varlıkları ve değişmemiş, değiştirilmemiş görüntüleri ile bir şehrin, bir ülkenin, bir toplumun ortak hafızasında, tarihinde, anılarında yer ederler. Aradan yıllar geçse de onların orada duruyor olmaları güven vericidir her şeyden önce. Ve bir şehrin, bir ülkenin, bir toplumun kimliğinin tescili, belki de garantisidirler. Ancak kimliksizleşmeye başlamış toplumlarda onları yok etme, yıkma, yenileme eğilimi görülür. Bizdeki gibi yani…


Çocukluğumda, Ajda’nın o meşhur Süper Star konser serisi var iken Açık Hava’da, sadece yanından geçerken bile “Bu Akşam burada Ajda Pekkan şarkı söyleyecek,” diye içim titreyerek baktığım o taş duvarlarının yerine ne koysalar şimdi aynı yere dokunmayacak kalbimde, anılarımda, geçmişimde. Kenan Açık Hava’da her konser verdiğinde 15 yaşındaki Kenan’ı görecek orada. Ama ne yazık ki bu ve buna benzer nice mekânın, binanın kaderi oralarda hiç anısı olmamışların, yanından geçerken hiç içi titrememişlerin elinde nicedir. Tabii ki Kenan bu yazdıklarımı sahnede söyleyemezdi doğal olarak ama ben ilave edeyim dedim.


Aslında Kenan’ın bu anısını anlatmasının bir sebebi daha vardı çünkü sahneye bir konuk müzisyen davet edecekti hemen peşinden. 11 yaşında bir müzisyen: Hakan Başar. Hakan takım elbisesi ve olanca sevimliliği ile gelip piyanonun başına kuruldu ve kısa bir solo geçti önce. Ardından da sahneye Ferit Odman, Ozan Musluoğlu ve Tolga Bilgin geldi. Kenan Doğulu’nun sahnesinde, dünyaca tanınmış usta müzisyenlerle birlikte Kenan’a eşlik etmek 11 yaşında bir çocuk için öyle kocaman bir gurur ve o kadar izi silinmeyecek bir anı ki, benim o yaşlarda Ajda afişlerine filan bakıp iç geçirmemin lafı bile edilmez.


Bu şahane dörtlüyle birlikte caz albümün tek yeni ve en caz şarkısı “İhtimal”i seslendirdi Kenan. Ardındansa bu defa sahneye Bade Karakoç’u davet etti. O Ses Çocuklar yarışmasında da birinci olmuş Bade. Hiç izlememiş, duymamış olmak benim ayıbım. Genç kızlığa yeni yeni adım atan bir kız çocuğu Bade ama nasıl büyük bir ses, nasıl iyi şarkı söylüyor, inanılmaz. Öyle ki Kenan bile gözlerini sildi Bade’nin şarkısı sonrası.


Övgüde de yergide de ifrada kaçılmasından haz etmem ama gel de kaçma. Sen Kenan Doğulu olacaksın, yılda iki bilemedin üç Açık Hava konseri yapacaksın ve bir konserin iki saatlik zamanı içinde genç yetenekleri lanse etmeye zaman ayıracaksın. Kusura bakmayın da pek öyle her starım diyenin harcı değil böyle şeyler. Vokalistinin, enstrümanistinin bile adını anlamaya zaman ayırmayanlar var sahnede.

Sahneden alkışlar içinde uğurladığı Bade’nin arkasından “Ne güzel değil mi? Bu yaşında ne kadar güçlü. Ben ayakları üzerinde duran, güçlü kadınları seviyorum,” diyerek “dünyayı tersyüz eden kadın”ın şarkısına, “Sorma”ya geçti Kenan. “Aşk İle Yap” ise ilk yarının final şarkısı oldu.


Konserin ikinci yarısı yine orkestranın gümbür gümbür girişiyle “Sımsıkı Sıkı Sıkı” ile başladı. Ardından da “Tak Etti Canıma” ve “Tek Kürekçim”le ‘90’lı yıllarda gezinmeye devam etti Kenan. Sonra yine yavaş şarkılardan oluşan ikinci bir sekans başladı. Ardı ardına “Olmaz”, “En Kıymetlim” ve “Dön Gel” söylendi bu bölümde. Ardından ise sahneden seyirci sıralarına doğru uzanan merdivenin başında oturup sadece gitarıyla çalıp söylemeye başladı Kenan. Bunu geçen sene de yapmıştı. Bu akustik bölümde ise “Aşkım Aşkım”, “Aklım Karıştı”, “Bal Gibi” ve “Tencere Kapak” vardı ki şarkıların hepsine seyirci de var gücüyle eşlik etti.


İşte o dakikaya kadar kusursuz bir akış ve performansla devam eden konserin talihsiz anları da bundan sonra yaşandı. Geçen seneki konserinde Kenan Doğulu’nun sahnesinde sürpriz bir evlilik teklifi yapılmış ve epeyce de coşku yaratmıştı. Bu sene de benzer bir sahne yaşanacaktı. Kenan’ın sahneye davet ettiği genç “Kandırdım”dan bir kuble söyledi sonra kız arkadaşını sahneye çağırdı. Kenan da onları biraz daha ortaya bir yere almaya çalışırken geri geri iki üç adım attı. Ne yazık ki tam da arkasında, sahne üzerindeki iki derin çukurdan biri vardı.


Açık Hava’da sahne önündeki orkestra çukuru kimi konserlerde açık bırakılıyor, kimilerinde kapatılarak sahne genişletiliyor. Aslında bu konserde de kapatılmış, ancak iki boşluk bırakılmıştı. Bu boşluklara sis ve ateş çıkaran cihazlar yerleştirilmiş ve konser boyunca da kullanılmıştı. Kenan da konserin başından beri oradan oraya gidip geliyor, dans ediyor, o çukurların etrafında dolanıyordu. Elbette temkinliydi ama o anın heyecanıyla olsa gerek, bir an boş bulunmuştu işte.


Hiç basit bir düşme değildi. Zira konser sonrasında sahne sökülürken de gördük ki epeyce derindi çukur ve zemin betondu. Orada duran cihazlar da cabası. Çok ciddi şeyler olabilirdi. Seyircilerden çığlıklar yükseldi, orkestra sustu. Beren Saat kulisten sahneye fırladı can havliyle. Biri onu tutmaya çalıştı, kolunu hışımla kurtarıp çukura doğru yöneldi. Sadece seyirciydik, öylece bakakaldık. Ne yapılır bilemedik. Zaten görevliler hemen sahnenin altına koşup aldılar Kenan’ı, yan merdivenlerden çıkarıp kulis kapısından içeri soktular. İki dakika ya geçti ya geçmedi, “İyiyim iyiyim bir şeyim yok” diyerek, elinde mikrofonuyla sahnedeydi Kenan.


Dedim ya, basit bir ayak kayması, dans ederken düşme filan olsa güler geçer, komiğini çıkarırdık ama hiç de öyle değildi ve şahsen ben Kenan kadar soğukkanlı olamadım ve konserin geri kalanını asabım bozuk geçirdim. Şarkılara değil, Kenan’a odaklandım. Muhakkak ki canı yanıyor ama zerre belli etmiyor, bir şey olmamış gibi devam ediyordu. Profesyonellik böyle bir şeydi. Daha fazla alkışladım her şarkıdan sonra.

Tabii bu arada Kenan’ın tekrar sahneye çıkması ile evlilik teklifi tamamlandı ve ardından “Gelinim”le konser devam etti. “Çakkıdı” çalmaya başlayınca da seyirci kaldığı yerden eğlenmeye, şarkı söylemeye devam etti.


Sonra Tahribad-ı İsyan’ı sahneye davet etti Kenan. Bu üç çakı gibi gençten oluşan bu “rap” grubunun ilk albümüne prodüktör olarak imza atmıştı birkaç ay önce. “Rap” müziğin doğduğu yerden, sokaktan yetişmiş ve henüz çok genç yaştaki bu çocukları desteklemesi boşuna değildi zira “rap”e yakın mesafede olmama rağmen albümü dinlediğim zaman şarkılarında söylediklerine, kendilerini ifade ediş biçimlerine, kendilerince felsefelerine filan ben bile hayran olmuştum. Ne var ki konserde seslendirdikleri tek şarkı, “Hamam” dinleyici tarafından pek anlaşılamadı zira ya orkestra fazla “forte” çaldı ya çocuklar mikrofonları fazla yakın kullandılar bilmiyorum, söyledikleri seçilmiyordu.


Tahribad-ı İsyan’ın ardından Konser “Şans Meleğim” ile devam etti. Sonra bu defa konser boyunca kendisine vokal yapan solistleri yanına çağırdı ve “Harika”yı onlarla birlikte söyledi. Yani albümdeki Ajda Pekkan’ın yerini konserde Sibel Gürsoy, Tuba Önal ve Sinem Yalçınkaya aldı. Üçü de şahane sesler zaten ve üçü de kendi başına birer solist aslında. Hâl böyle olunca da o benim pek de sevmediğim “Harika” başka türlü güzel oldu sahnede.

video

Ardından “Doktor”, “Bunlar da Geçer”, “Kız Sana Hayran” ve “Güzeller İçinden” geldi. Yani anlayacağız eğlence dozu arttı, tempo iyiden iyiye yükseldi, halaylar çekildi, göbekler atıldı. Ama konser burada bitmedi. “Aşk Kokusu” ve Kenan’ın artık klasiklerinden biri olmuş “Tutamıyorum Zamanı” ile gelecekti final. Ya da final değil de “bis” öncesi diyelim.


Bu sene konserlerde yeni bir şey fark ettim. “Bir daha bir daha” tezahüratının modası mı geçti nedir?.. Ya da tempolu alkışın?.. Sahneden inmiş şarkıcıyı geri çağırmak için bunlar yapılırdı oysa. Ama şimdilerde herkes bir ıslık tutturmuş gidiyor. Benim bildiğim ıslık iyi bir manaya gelmez oysa. Daha ziyade protesto anlamı taşır, hatta yuhalamanın kibarcasıdır. Nereden çıktı bu ıslıkla beğeni ifade etmek bilmem.

Neyse ki Kenan geri geldi. Puantiyeli gitarıyla “Pamuk”u çaldı söyledi ve ardından da “Kalp Kalbe Karşı” ile konseri bu kez gerçekten bitirdi.


Ne kadar profesyonel davranmış olsa da etkilenmişti tabii düşmeden. Yüzüne bir bulut inmişti bir süre. Konserin sonuna doğru onu da sildi attı. O kadarcık morali bozulduysa o da can acısından çok güzel giden bir konserin bu talihsizlikle sekteye uğraması nedeni ileydi muhtemelen. Anlayabiliyordum o hayal kırıklığını. Yine de gösteri nasıl devam edere yakından şahit olmuştuk biz seyredenler. Önünde şapka çıkarsak yeriydi.


Açık Hava her yıl nelere nelere şahit oluyor. Kimisi bir bar sahnesinden ya da bir ekstra sahnesinden farksız kullanıyor o sahneyi, kimisi ise kendini ispat ve de el âleme nispet meydanı olarak. Açık Hava’yı Kenan Doğulu kadar bilinçli ve doğru kullanana ise çok az denk geliyoruz. Ne kendini ispata, âleme nispete ihtiyacı var çünkü ne de bir ekstra programı ya da ücretsiz belediye konseri kurgusunu Açık Hava’ya taşıyacak kadar özensiz. Bir de yazının başında bahsettiğim gerçek var. Yani yıllardır ördüğü duvara sırtını yaslayıp rahata ermek varken hâlâ üzerine birkaç taş daha koymaya çabalaması.


Tam bu noktada alkışlar artarak sürer ve Açık Hava tamamen boşalana dek devam eder. Dışarı çıkarız ve mırıldandığımız Kenan şarkılarına köftecinin sesi karışır: “Kenan Doğulu bile buradan yedi!”  


Peki Kenan sahiden o gece o köfteciden köfte yemiş miydi? İnanın bilmiyorum zira konserden sonra kulise girmedim. Hem zaten yeterince kalabalıktı hem de Kenan'ı görseydim "Ah ne fena düştün öyle, ölümü öp bir doktora görün," filan deyip anca düzelmiş moralini oracıkta yeniden bozmam ihtimal dahilindeydi ki bunu istemezdim. Ama çok merak ediyorsanız bir ara sorup öğrenir, size de söylerim.

video

HAZİRAN 2017 

22 Haziran 2017 Perşembe

Ciddi Ciddi Athena

ATHENA HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 
16 HAZİRAN 2017



Bu zamanda akustik konser vermek mümkün müdür? Ne saçma bir soru değil mi? Akustik konserin zamanı mı olur? Türkiye’de yaşıyorsanız olur. Zira biz ne kadar bar bar bağırsak, “müzik sadece eğlence değildir,” diye söylenip dursak boş… Bu ülkede yaşayan insanlar müzikle eğlenmek istiyor. Buna olan ihtiyaçları her zamankinden fazla. Haksız da değiller. Sıkıldılar, bunaldılar, daraldılar ve dahi içleri karardı yıllardır.


Ama öte yandan müzisyen de müzik yapmak istiyor; sadece eğlendirmek değil. Her zaman yaptığından farklı bir şeyler yapmak, yeni şeyler denemek, müzisyenliğini daha çok göstermek, müzisyen tatmini yaşamak istiyor. Zira ayan beyan ki sahnede tek bir darbuka çalınsa insanlar eğlenecek ama müzisyen bunu doğal olarak kendi başarısı kabul etmeyecek.

Akustik konseri barda yapsan olur mu? E oralara da eğlenmeye gidiyor insanlar. Eğlenmeye, bol bol sohbet etmeye ve piyasaya yapmaya. Aslına bakarsanız canlı müzik yapılan mekânlar arasında en az müzik dinlenilen mekânlar barlar. Bunu herkes biliyor.


Geriye bir tek biletli, oturmalı küçük salon konserleri kalıyor. Tiyatro ya da sinema salonları filan gibi. Onların da getirisi malum. Yani müzisyen tatmininin parasal karşılığı varla yok arası bir şey. Ne yazık ki gerçek bu.

Geçtiğimiz günlerde 2017 Açık Hava yaz konserlerinin ilkinde, Zubizu ve Atlantis Yapım ortaklığında gerçekleştirilen Athena konserindeydim. Yukarıda yazdıklarımın sebebi de o konserin “akustik” alt başlığı taşıması idi zaten.


“Ska” ve “punk rock” arasında gidip gelen bir dolu eğlenceli şarkısı var Athena’nın. O kadar çok ki isteseler bir konser boyu zıplatabilirler gelenleri. Onlarsa bir süredir, sanırım iki yıldır bu akustik konseptle çıkıyorlar kimi konserlere, bar programlarına. Konser bakımından çok rağbet gören, sevilen bir grup Athena. Sıklıkla da kapalı gişe yapıyorlar zaten. Nitekim Açık Hava da tıklım tıkış doluydu o gece. “Akustik” alt başlığına rağmen böyleydi bu.

Ama sanırım gelenler o alt başlığı pek de umursamamış hatta belki de görmemişlerdi. Zira seyirci konser boyu hep bildik Athena şarkılarının bildik icralarını duymaya odaklanmış gibiydi. Ucundan yakaladıklarında hemen ayağa fırladılar nitekim. Yakalayamadıklarındaysa sahneye istek şarkı adlarıyla seslendiler.


Dedim ya, iki taraf da haklı aslında. Ama benim kantarım müzisyenden yana ağır basıyor. Müzisyenler kendi istediğini değil de halkın istediğini yapsaydı hep (ki öyle yapanlar da yok değil) nice olurdu halimiz? Mesela Athena’nın 1998 tarihli ilk “official” albümü “Holigan”ın ‘90’lar Türkçe pop “sound”unda (Korg klavye “sound”u da denilebilir ona) kaydedildiğini hayal edebiliyor musunuz? Evlerden ırak!


Sonuçta konsere eğlenmeye gelenler belki umdukları kadar coşup taşamadılar ama o gece Açık Hava’da bulunan herkes iyi müzik dinledi. İyi, saf, arı müzik. Çünkü Athena müziğinin bildik katmanlarını açmış, aşmış, siz deyin saykodelik, ben diyeyim tasavvufi türlü çeşitli renklere boyanmış çıktı karşımıza. Bildik ya da daha az bildik şarkılarına biçtikleri bu yeni formlar, eğlenmeyi filan bir kenara koyup dikkat kesilerek izlenecek, tadına varılacak türdendi. Böyle bakarsanız meseleye, akustik ya da değil ama bir konserde bir grubun ya da şarkıcının şarkılarını albümlerdekilerden farklı biçimde dinlemek şahane bir şey değil mi aslında?


Grubun mevcut kadrosu Gökhan ve Hakan kardeşlerin yanı sıra (ki onlar demirbaş zaten malum) davulda Sinan Tinar, bas gitarda Umut Arabacı ve klavyede Emre Ataker’den oluşuyor. Konserde kadroya ilaveten perküsyonda Hüseyin Cebeci eşlik ediyordu gruba. Bu kadarcık bir ekipten çıkan “sound” Açık Hava’yı çınlatmaya yetti de arttı bile. Sahnede senfoni orkestrası çalarken bile altyapı kullanan müzisyenlerimiz var biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz.) O sebeple bu durum altı çizilesi bir şey oldu artık.


Tabii bir de konserin konseptine uygun olarak son derece minimalist bir sahne yerleşimi ve kullanımı söz konusuydu. Televizyondaki malum yarışmadan da bilindiği üzere doğal hali hiperaktif bir çocuktan farksız Gökhan’ın daha sahneye çıkar çıkmaz “Ben bu kadar ciddi yapamam yahu,” demesi boşuna değildi. Şurada ciddi ciddi Athena izleyecektik ve Gökhan’ın da konsept gereği oturması gerekiyordu. Oturabildi mi? Eh işte, zaman zaman. Ama etrafında çevrili cihazlar nedeniyle hareket alanı o kadar dardı ki istese de sahnede şöyle bir turlayamadı. Zaten o ne zaman rayından çıkmaya niyetlense, Hakan bakışlarıyla hizaya sokuyordu Gökhan’ı. Öyle bir etkileşim vardı aralarında. Bunca yıldır fark etmişsinizdir nitekim; fiziksel olarak da pek benzemeyen ikizler aynı insandan iki tane gibi değil de bir tek insanın iki ayrı parçası gibiler. Biri yanı uslu diğer yanı yaramaz, bir yanı planlı programlı, diğer yanı dağınık iki parçası.


Sahnenin tepesine asılı duran ve sadece “Dilek Taşı” şarkısı için aydınlatılan disko topundan yayılan ışıltının klavyenin sesiyle bir olup yarattığı ambiyans ne kadar ‘80’lere benzettiyse Açık Hava’yı, “Kara Toprak”, “Ötme Bülbül”, “Çanakkale İçinde” gibi türküler, düzenlemelerinin sosuyla bir o kadar ’60, ‘70’lerden, yani Anadolu “rock”ın altın çağından ses verir gibiydi. Ama bir taklit, bir öykünme gibi değil, Athena kokusu belirgin denemelerdi bunlar.


Bir ara seyirci kendiliğinden başlayıverince “İzmir Marşı”nı çalmak zorunda kaldılar. Öte yandan son dönemde cesur klibiyle çok konuşulmuş “Ses Etme” ve Nazım Hikmet şiirinden bestelenmiş “Geberiyorum” da vardı repertuarda. Hatta konserin “bis” kısmında “Kanlı Pazar”ı bile söylediler. “Bis”ten hemen önce konserin vedasını “Daha güzel, daha aydınlık günlerde görüşmek üzere,” diyerek yaptı Gökhan. Bütün bunlar protokol sıralarının şerefiyesi en yüksek koltuklarından birinde oturan Acun Ilıcalı’nın gözü önünde cereyan etti. (Bazı fotoğrafların, karikatürlerin altına YORUMSUZ yazılır ya hani, paragrafların altına da yazılabilmeli bence. Mesela bu paragrafın.)


Özetle ya da (Hande Yener ve Mert Ekren’in güzel Türkçemize yakınlarda armağan ettiği kelime ile) “özeten”, müzikal açıdan doyurucu, damakta tat bırakan, diş kamaştıran, kulak dolduran güzel bir konserle Açık Hava 2017 sezon açılışını yaptı Athena. Oldu olacak “set-list”i de yazayım da tam olsun.

"                    “Davet” 
                      “Kafama Göre”
                      “Aşk Meşk Yok”
                      “Bu Adam Fezadan”
5                   “Geberiyorum”
6                   “Her Şey Güzel Olacak”
7                   “Yaşamak Var Ya”
8                   “Dilek Taşı”
9                   “Kime Ne”

          ARA

1                  “Yalan”
1                  “Ses Etme”
1                  “Beni Hor Görme Kardeşim” ve bağlı olarak “Ötme Bülbül”
1                  “Arsız Gönül”
1                  “Kara Toprak”
1                  “Bahçe Duvarını Aştım”
1                  “Çanakkale İçinde”
1                  “Kalem”
1                  “Serseri Mayın”
1                  “Öpücük”
2                  “Ben Böyleyim”

          BİS

2                  “Kanlı Pazar”
2                 “Arsız Gönül”

video

Bu arada son noktayı koymadan bir detayın üzerine gitmek istiyorum birkaç cümleyle. Athena ile başlayan ve Zubizi sponsorluğundaki bu konser serisinin etkinlik organizatörü Atlantis Yapım idi. Bu alanda epeyce deneyimli ve daha önce başka Açık Hava konserleri de yapmış bir firma Atlantis Yapım. Bu yüzden yönetici ve çalışanlarının bu konuları iyi biliyor olması lazım. Konserlerde protokol koltukları (her ne kadar bir kısmı biletli satılıyor olsa da) büyük yüzdeyle sahnedekilerin eşini dostunu, tanıdığını ya da bir şekilde konserle bağlantısı olanları (mesela benim gibi konser hakkında yazacak olanları) ağırlar ki o gece de öyleydi.


Haliyle bu insanlar konserden sonra sahnedekileri tebrik etmek, onlarla iki laflamak isteyebilirler (şahsen ben şayet çok kalabalıksa bu konuda hiç ısrarcı olmam, çıkar giderim.) Konser girişinde zaten güvenlik araması yapılıyor ve bugüne kadar hiçbir şarkıcı da konser kulisinde suikasta uğramadı bildiğim kadarıyla. Yani bu kadar korkacak, kulis girişlerine korumalar yığacak, demir parmaklıklar koyacak kadar tehlikeli bir durum yok ortada. Kulis kapısında “görevli kartı olmayanı almıyoruz” deyip görevli olmadığı çok belli ama meşhur olması hasebiyle tanıdık simaları içeri alıp diğerlerine kabalık yapmak oraya dikilmiş korumaların haddi değil. En kötü ihtimalle bilen birileri kapıda durur ve içeri girmek isteyenlerden kimin iyi niyetli kimin kötü niyetli (ne demekse o) olduğuna onlar karar verir; korumalar değil. Ya da gerçekten hiç kimseyi almazsınız ki bu da sanatçının ya da ekibinin tercihi olabilir, kimse de bir şey diyemez.

Bunları yazarken hicap duyuyorum ama demek ki yazmak gerekiyormuş demek.

HAZİRAN 2017

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Funda Arar Röportajı


“Gazino zamanlarına geri dönmek mümkün olsa, yine pop söyleyen bir şarkıcı mı olurdunuz, yoksa assolist mi?” diye soruyorum. “Tabii ki assolist,” diyor gülerek. “Hiç kendimi yormazdım. Nasıl olsa eğitimini de almışım, direkt Türk müziğini patlatır giderdim.”


Funda Arar’la geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan (Kıraç’la yaptığı düet mini albümü saymazsak) on birinci stüdyo albümü “Aşk Hikâyesi”ni konuşmak için bir araya geldik. 

Röportajın tamamını okumak için bu cümlenin üzerini tıklayabilirsiniz. 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

İki Film Birden

"ACILARIN KADINI" DALİDA


Trajik bir hayat hikâyesi… Etkileyici sesi, çarpıcı fiziğiyle kendine baktıran, izleten, büyülü bir kadın… Dünya çapında bir şöhret, milyonlar satan plaklar, ihtişam, para, tutkulu ama hep fırtınalı aşklar, hayran bakışlar ve çılgınca alkışlar içinde yaşanan çaresiz bir yalnızlık, güçlü görüntüsünün ardında, zaafları ve yoksunluklarıyla hayata tutunmaya çabalayan ve bunu başaramayacağını anladığında hayatına kendi isteğiyle son veren bir kadın.


Kahire’nın fakir semtlerinden birinde yaşayan İtalyan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir Dalida ya da gerçek adıyla Yolanda. Küçük yaşında taktığı gözlükleri nedeniyle arkadaşlarının dalga geçtiği Yolanda, genç kızlığa doğru yol aldığında kendine has arızalı güzelliğiyle önce bir güzellik yarışmasında birinci olur, sonra da sinemada boy gösterme fırsatını yakalar. Valizini toplayıp Paris’e uçtuğunda, gün gelip dünyanın görüp göreceği en görkemli yıldızlardan biri olacağını hayal etmiş midir bilinmez. Kader ağlarını örer ve Barclay firmasıyla imzaladığı sözleşmenin ardından 1956 yılında ilk 45’liği “Madona / Guitare Flamenco” piyasaya çıkar. Aynı yıl yayımlanan beşinci 45’liği “  Bambino / Aime-Moi” ile bir anda Fransa çapında şöhreti yakalar. Bir Napoliten halk şarkısı olan “Bambino”, Dalida’nın dilinde dönemin en popüler şarkılarından birine dönüşür.


Böyle başlar Dalida’nın romanları, film senaryolarını aratmayan hikâyesi. Olsa olsa filmlerde olur, romanlarda olur diyeceğiniz türden bir olay örgüsüyle devam eder sonra. 1987 yılında hayata veda eden Dalida’nın hayat hikâyesinin 30 yıl sonra karşımıza bir sinema filmi olarak çıkması boşuna değil. Öyle bir dramatik örgü var ki hikâyede, bir belgesel film yetersiz kalırmış anlatmakta ya da Dalida’yı yakından tanımak, anlamakta.


Dalida filmi Türkiye’de geçtiğimiz günlerde gösterime girdi. Film bir Fransız kadın yönetmen, Lisa Azuelos tarafından çekilmiş. Azuelos aynı zamanda filmin senaryosunu da yazmış. Senaryoyu yazarken Jaquess Pessis ve Dalida’nın erkek kardeşi Orlando’dan destek almış, ayrıca Catherine Rhoit’in Dalida hakkında yazdığı kitaptan da istifade etmiş. Filmde Dalida’yı ona epeyce benzeyen İtalyan manken ve oyuncu Sveva Alviti canlandırıyor.


Buraya kadar tamam. Eldeki malzeme müthiş. Hem dramatik, hem görsel, hem de işitsel yönden. Dalida’nın sadece müzik kariyerini anlatsanız bile etkileyici bir müzikal film çıkarmış. Çünkü Dalida 1956 yılından 1987 yılına kadar müzikte, müzikal anlayışta, gösteri dünyasında ve modada, giyim kuşamda yaşanan bütün değişimlere kendini adapte edebilmeyi bilmiş bir yıldız. Sesi ve görüntüsündeki kendine haslığı hiç değiştirmeden değişebilmiş ve zamana ayak uydurabilmiş ki bundan da tek başına bolca malzeme çıkarmak mümkün.


Ama bir de çok dramatik bir özel yaşamı var Dalida’nın. Hani “acıların kadını” dense yeri. Ne ki tam da bu noktada zorlanmaya başlamış film. Çok fazla şey anlatmaya çalışırken karakterlerin derinine inmeye fırsat bulamamış. Başta Dalida’nın hayatından geçen erkeklere hangi itkilerle ve nasıl âşık olduğu olmak üzere, ne onu keşfeden menajeriyle sevgili olduktan ve hatta evlendikten sonra aralarının neden bozulduğunu, ne menajeriyle evliyken âşık olduğu genç şarkıcı Luigi Tenco ile ilişkisinin boyutlarını, ne Luigi’nin neden intihar ettiğini filan anlayabiliyorsunuz tam olarak. 


Dalida annesi ölünce ağlıyor ama annesinin Dalida’nın hayatındaki yeri ve önemine dair neredeyse hiç vurgu yok. Seyirci için annesi bir yabancı sadece. Aynı şekilde babasıyla ilişkisi sorunlu belli ki, hatta erkeklerle ilişkilerindeki sorunun temelinde de bu var ama onun da detayları yok.

Bunlar ve bunlara benzer nice mesele var ki hep havada kalıyor ve siz filmden çıktıktan sonra Dalida’nın hayatına dair detaylı bir biyografi okuyarak eksikleri tamamlama ihtiyacı hissediyorsunuz.


Yine de her müzikseverin izlemesi gereken bir film Dalida. Çünkü çok başarılı imitasyonlarla bir dönemi yeniden canlandırıyor her şeyden önce. Bunu şahane şarkılar eşliğinde yapıyor üstelik. Sizi bir şeylerden haberdar ediyor, uyarıyor, dürtüyor bir yandan. O şarkıları dinlemek, o görüntülerin orijinallerini izlemek, o hayat hiâayelerini daha ayrıntılı öğrenmek hevesiyle çıkıyorsunuz filmden. 


Film Türkiye’de “Yere iner mi gökteki yıldızlar?” alt başlığıyla gösterime girdi. Sebebi belli: Filmde kullanılan şarkılardan biri de Dalida’nın Alain Delon’la birlikte seslendirdiği “Paroles Paroles” adlı şarkı. Bu şarkının Fikret Şeneş tarafından “Palavra Palavra” adıyla Fransızca versiyonundan etkilenerek son derece zekice yazılmış Türkçe sözlerinde geçen cümlelerden biridir bu. Aslına bakarsanız Dalida bir “cover” şarkıcısı, bir yorumcu ve yıllar boyunca hep daha önce başka dillerde söylenmiş şarkıları Fransızca sözlerle yeniden seslendirdi (Ajda Pekkan’le tek benzerlikleri bu değil.) “Paroles Paroles” de bunlardan biri. Şarkının orijinal İtalyanca versiyonunu ilk seslendirense Mina ve Alberto Lupo.

Bu şarkı cümlesinin filmin afişinde de kullanmış olmasına bir hoşluk olarak mı bakarsınız yoksa ticari bir akıllılık mı, orası size kalmış.

HÜZÜNLÜ VE DERİN MAVİ: "BLUE"


Belgesel yapmanın nasıl zor iş bir iş olduğunu ucundan kıyısından biliyorum. Tabii televizyon ve sinema çok başka disiplinler ve çok farklı tekniklerle çalışan iki mecra. Benim belgesel tecrübemse hep televizyon tarafında oldu. Bir de yazılar, araştırmalar işte biliyorsunuz. Ancak o kadar tecrübemle bile diyebilirim ki Türkiye şartlarında geçmişe dair bir şeyleri derleyip toplayıp okunur ya da izlenir hale getirmek epeyce uğraş istiyor.


Hangi birini anlatayım? Dönemsel olarak artan veya azalan ve ne çare ki belirli kütüphaneler ve sayılı arşivci haricinde arşivlenmemiş basılı yayın eksikliğini mi, olan kısıtlı basın yayın arşivindeki bilgilerin gerçekleri ne kadar doğru anlattığının teyit edilememesi çaresizliğini mi? Konuşmak, röportaj yapmak üzere görüştüğünüz kişilerin (araştırdığınız dönemin şahitlerinin) detayları hatırlamaması neyse de yanlış hatırlaması ya da bile bile farklı anlatmasının işi içinden çıkılmaz hale getirmesini mi yoksa bir amaca hizmet etmeye değil, yapılacak işten kar gütmeye niyet edenleri mi? Çok zor çok…


Bu zorlukları biraz bilen birisi zaten Türkiye’de çekilecek ve geçmişte kalmış bir dönemi anlatacak bir belgesel filmi çok da büyük beklentilerle izlemeye koyulmaz. Ben koyulmadım şahsen. Blue filminin galasına gittiğimde de beklentim düşüktü nitekim.


Filmin çalışmalarından bir süredir haberdardım. Film yapım ekibinin epeyce zorlu yollar aştığını da duyuyor, okuyordum. Filmi tamamlamak için gösterdikleri insanüstü çabayı ne kadar alkışlasak az. Kim bilir kaç benzeri proje yarı yolda kaldı böyle yıllardır. Belki de ilk kez birileri yolun sonuna kadar gitme cesaretini gösterdi. Güverte Film, yapımcı Suzan Güverte, yönetmen Sertan Ünver ve bütün ekip, yapıma çeşitli aşamalarda destek çıkan tüm sponsorlar sayesinde Blue filmi geçtiğimiz hafta sinemalarda gösterime girdi.


Blue, dünyaca çapında iki Türk müzisyeni, Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı ve onların çaldıkları Blue Blues Band ekseninde Türkiye’nin ’90 yıllardaki “rock” müziğini, ve bu müziğin (tabiri caizse) yeraltından yerüstüne çıkışını anlatıyor. Oldukça enteresan ve bence dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir müzikseverin bile ilgisini çekebilecek bir hikâye bu. Bilmeyenler için epeyce şaşırtıcı, öğretici, bilenleri epeyce duygulandıracak, burunlarını sızlatacak detaylar içeriyor. Dahası hem Kerim Çaplı hem de Yavuz Çetin’in birbirine de benzeşen dramatik ve mutlu sonla bitmeyen hayat hikâyeleri müziksever olmasanız bile ilginizi çekecek, kalbinizi burkacak detaylarla dolu.


Tüm bunları bir film boyunca (bir metin ve bir anlatıcı olmaksızın ve dahi canlandırma yapmaksızın) anlatırken bunu elinizdeki çok az görsel malzeme ile yapabilmekse filmin en büyük başarısı. Evet, çokça röportaj var ve röportajlar için Amerika’ya dahi gidilmiş, epey uğraşılmış ama röportajlarda sarf edilmiş cümleleri bir kurgunun içine yerleştirirken dramatik yapıyı koruyabilmek çok ciddi bir mesele. Pekala çok dağınık, sıçramalarla dolu bir şey de çıkabilirdi ortaya. Ama öyle olmamış. Kimsenin başından sonuna anlatmadığı dört ayrı hikâyeyi, Yavuz Çetin’in, Kerim Çaplı’nın, Blue Blues Band’in ve ‘90’larda Türkiye’de “rock” müziğinin hikâyelerini çok akışkan ve zekice yapılmış bir kurguyla birbirinin içine geçmiş bir şekilde ayrı ayrı öğrenmiş olarak çıkıyorsunuz filmden. Röportajlardan seçilmiş her cümle, kullanılan her görsel, her müzik yerli yerinde bütünü tamamlıyor çünkü.


Bazen gülüyorsunuz, bazen gözleriniz buğulanıyor. Bazen hayıflanıyorsunuz, bazen mutlu oluyorsunuz. Yani bir belgesel film değil, bir kurgu film izlemiş kadar oluyorsunuz ki bence bir belgeseli izlettirecek en önemli unsur da bu. Hele ki kuru bilginin giderek gözden düştüğü bu zamanda.

Tabii ondan da önemli bir şey varsa, kullandığınız geçmişe dair her bilginin mutlak doğru olması, faraziyelere, yuvarlamalara, öyle hatırlamalara dayanmaması. Blue filmi bu açıdan da çok özenli, çok temiz bir iş. Bu noktada filmin danışmanlığını üstlenen Yekta Kopan’ı da tebrik etmek lazım.


Ne eksik ya da ne kusurlu? Bence filmin en büyük dezavantajı ismi. Türkiye’deki ortalama sinema seyircisini tavlayacak, filmde ne anlatıldığını bilmeyenlere de cazip gelecek, izlemeyi önerecek bir isim değil Blue. Sanatsal açıdan çok doğru, filmi çok iyi anlatan bu isim, gişe açısından bir risk olmuş bence. Ona keza afiş de öyle.


Kusur derseniz de böylesi işler hakkında hep bir vıdı vıdı etme bahanesi bulunur. Ama bence önümüze kırk yılda bir getirilebilmiş böylesi bir işe vıdı vıdı etme lüksümüz yok, olmamalı da. Ona harcayacağımız enerjiyi filmi daha çok insan izlesin diye harcamak yerinde olur.

MAYIS 2017