Bu Blogda Ara

5 Ocak 2016 Salı

5 Ocak 2016


Aylin Aslım’ın Kiamore için yazdığı “Memleketimden Konser Manzaraları” başlıklı yazısını okudum dün. Yazının konusu kısaca seyircinin sahnedeki müzisyene saygısızlığı olarak özetlenebilir. Evet, böyle bir gerçek var nicedir memlekette. Biz eskiden konserlerde bağıra çağıra her şarkıya eşlik edenlerden şikayet ederdik. Sahnedeki şarkıcıyı duyamıyoruz diye. İş keşke o kadarla kalsaydı. Gel zaman git zaman, bırakın şarkılara eşlik etmeyi, sahnede olan bitenle ilgisiz, salonun içinde sürekli gezip dolaşan, sohbet eden, fotoğraf çeken, sahnedeki müzisyeni bile rahatsız edecek kadar çok gürültü çıkaran bir seyirci profili oluştu.


Yazıda yerden göğe kadar hak verdiğim detaylar var ki Çiğdem Erken, Ceyl’an Ertem, Melis Danişmend ve Cem Adrian da birebir deneyimlerini anlatarak Aslım’ın yazdıklarını onaylamışlar. Ben de kendi yaptığım işlerde benzer durumlarla karşılaşıyorum kimi zaman. Bazen çok sinirlendiğim, sahneyi bırakıp gitmek istediğim zamanlar da oldu. Ama elbette çözüm bu değil. Üzerine konuşmak, kafa yormak lazım. Aylin Aslım bunun fitilini ateşlemiş. Oradan devam edeyim ben de. Çünkü yazıda altı çizilmeyen, ancak bence sorunun temelinde yatan bir takım başka sebepler de var.


“Saygısız seyirci” diye bir kavram var, bunu yok sayamayız artık. Bunun suçu biraz da müzisyende ne çare. “Artık ‘star’lık mı kaldı kardeşim?” diyen bir bohem kesim buna karşı çıkacaktır ama sahnedeki insanın salonda onu izleyen insandan bir fazlası var. Ya da “en azından” bir fazlası var. Bunu çoğaltalım; müzik yapan, yazan, çizen, üreten insanın, onun ürettiklerini tüketen insandan bir fazlası var. İstediğin kadar ‘star’ olma, doğal davran bilmem ne… Farklısın işte. Özel bir yeteneğin var. Bunu bir kusur gibi hasıraltı ederek mütevazılık maskesine bürünmek, sosyal medyada, şurada burada insanlarla sürekli bir enseye tokat halinde yaşamak sana duyulması gereken saygıyı baştan sıfırlıyor bir kere. Buna fırsat verme. Ukala ol demiyorum ama herkesin kendini çok yetenekli, çok şair, çok yazar, çok şarkıcı zannettiği bir devirde gerçekten yetenek sahibi olanların bunun vurgusunu yapması, bu mesafeyi koyması gerektiğini düşünüyorum.


Çok basit bir Zeki Müren mantığını işletelim. Salondaki seyircilerden biri bile sahnedeki senden daha bakımlı, daha şık, daha özgüveni yüksek, daha cesur duruyorsa, senin sahneye çıkmanın ne manası var ki? Sen en pespaye halinle, gündüz sokakta gezdiğin kotunla, koltuk altları terden beyazlanmış tişörtünle sahneye çıkacaksın, herkesin ezbere bildiği şarkının sözlerini unutacaksın ya da unutmamak için önüne tomar tomar şarkı sözü yazılı kağıt koyacaksın, orkestran tekleyecek, hazırlıksızlığın, provasızlığın gözümüze gözümüze girecek ve seyirci seni hayran hayran izleyecek. İzlemiyor işte. Saygı uyandırmıyorsun çünkü.


Seyircinin saygısızlığı kadar, müzisyenin kendi saygınlığını sağlaması ve koruması gibi de bir mesele var. Pek konuşmadığımız, göze görünmeyen…

Tabii işin bu kısmı devede kulak. Her müzisyen için de genelleyemeyiz bu durumu. İsmini çok saygınlar arasına yazdırmışlara da yapılıyor saygısızlık. Ya da bu saydığım mesafeyi koymadan, tüm palas pandıraslığı ile saygınlık kazanmışlar da var. İstisna kaydıyla.


Ama asıl sorunun kaynağı, canlı müzik yapılan ve fakat konser salonu değil, bar olarak işletilen mekânlar. Müzisyenler bu mekânlara mecbur, çünkü alternatif yok. Harbiye Açık Hava’da konser verme şansları var da onlar mı çıkmıyor? Yok. O da ayrı bir tartışma konusu. Ana akımın tam ortasındaki şarkıcı ve gruplar dışındakilerin hem sevdikleri işi yapmak, hem hayatlarını geçindirmek, hem de namlarını yürütmek için mecbur kaldığı mekânlar hep aynı ve onların da sayısı çok fazla değil zaten.   

Ne var ki bu mekânların neredeyse hepsinde benzer teknik sorunlar var. Bir kere konser salonu olacak minimum şartlara bile sahip değiller. Nedir bu minimum şartlar? Öncelikle akustik, iyi bir ses ve ışık düzeni, tesisat. Sahne odaklı bir salon ve elbette kulis…


Ben bu tip mekânlara müzik dinlemek, performans izlemek maksadıyla gidenlerden biriyim. Ve açıkça söyleyeyim, çoğu zaman dinlediğim müzikten hiçbir şey anlamıyorum. Bunun birinci sebebi ses düzeni. İstediğiniz kadar iyi bir ses düzeni kurun, salonun akustiği uygun değilse, kalabalıkta duyacağınız şey sadece uğultudur ki birçok mekânda öyle oluyor. Bırakın enstrümanları net ve temiz duymayı, şarkıcının ne söylediğini bile anlamıyorsunuz eğer sözlerini bilmediğiniz bir şarkı söylüyorsa. Bir izleyici olarak dikkatim baştan dağılıyor bu yüzden.


Sahne odaklı bir salon yerleşimi ise hemen hiçbir mekânda yok. Genellikle geniş ve uzun bir hol şeklindeki mekânlarda belli bir mesafeden sonra sahneyle iletişiminiz doğal olarak kopuyor. Hele ki sahne, salona daha fazla yer açmak için küçük tutulduysa ki çoğunlukla öyle, sahnedeki müzisyen için seyircinin kavranması imkânsız hâle geliyor. Bu sahne küçüklüğü meselesinin müzisyenlere çektirdiği cefa da ayrı… Yerinden kımıldamadan çalmaya çalışan gitaristlerden tutun sahnede iki adım atamayan solistlere, davulun “kick”i her vurduğunda yanı başında yerinden hoplayan klavyeye kadar türlü hikâye.


Mesela bir mekânda “vip” diye daha pahalı giriş ücreti alınan bir bölüm var. Sahneyi ya masalarda oturarak, kumanda masanın arkasından kuş bakışı izliyorsunuz ya da daracık bir balkonda sıkış tıkış ayakta dikilerek. Buranın nesi “vip”, onu anlamak mümkün değil.  


Konser verilen mekânlarda her şeyden önce müzik dinlenir. Yerinde dans da edersin, hoplar zıplarsın icabında ama bir kulüpteki kadar hareket etme özgürlüğün olmayabilir. Olmamalıdır da zaten. Ama bu mekânlarda var. Neden var? Çünkü daha fazla insan sığsın diye mümkün olduğunca az oturma yeri olması gerekiyor. Oturmayı da geçtim, ayakta dikilirken yaslanacak, elindeki kadehi, şişeyi koyacak bistro bile bulamıyorsunuz çoğu zaman. Böyle olunca da kimse durduğu yerde durmuyor. Bir masanız, bistronuz, oturacak yeriniz yoksa saatlerde aynı yerde ayakta dikilemiyorsunuz çünkü. Sonra da başlıyor salon içinde bir sirkülasyon. Misal, ‘90’larda İstanbul’da genellikle güncel pop müzik yapılan sayısız bar vardı. Bir kısmında küçük masalarla oturma düzeni, bir kısmında ise bistro çevresinde ayakta durma düzeni vardı ama herkesin bir şekilde masası/bistrosu olur, haliyle herkes kendi alanında kalırdı. Sonradan gelip (Aslım’ın yazısında bahsi geçtiği üzere) kocaman çantalarınızla sahne önüne geçemezdiniz.


Kulis meselesinin seyirciyle bir ilgisi yok belki ama müzisyenlerin seyirciden şikâyet ederken, kendisine minimum kulis şartlarını bile sağlayamayan mekânların bu kusurunu da konuşması gerekiyor. Şu anda İstanbul’un en bildik mekânlarından birinde kulisten sahneye önce asansörle, sonra da normalde seyircinin durduğu bir balkondan yürüyerek, ardından da merdivenlerden inilerek ulaşılabiliyor. Bir başka mekânda orkestranın kulise ulaşması için doğrudan salondan geçmesi gerekiyor. Bir diğerinde sahneye bildiğiniz yangın merdiveni gibi bir döner merdivenden inip çıkabiliyorsunuz. Kulis odaları istediği kadar konforlu olsun (ki değil), bir konser mekânında kulisten sahneye kolayca ulaşılamıyor ise, geriye ne kalıyor ki?


Hadi artık kapandıkları için isimlerini de vereyim, Asmalımescit’teki Babylon’un kulis bile denemeyecek o küçücük, in gibi odasını, Ghetto’nun yer altında, merdivenle inilen, üç kişinin zor sığdığı kulisini o mekânlarda sahneye çıkanlar çok iyi hatırlar. Eski Hayal Kahvesi ise hem sahne, hem mekân geneli hem de kulis açısından tam bir felaketti, bilen bilir.


Neyse… Biz kulisten salona dönelim tekrar. Bu mekânların neredeyse tamamında aynı uygulama var. Kapı açılış saati diye bir şey var ama konserin kaçta başlayacağı pek belli değil. Mesela kapı 21’de açılır ama konser 23’de başlayabilir. Bu neden? Elbette seyirci biraz kaynaşsın, içki içsin, para bıraksın, biraz da sabırsızlansın ve müzisyenler sahneye çıktığında hazır olsun diye. Bu gayet doğal, anlaşılabilir bir şey. Peki bu, içki içip eğlenmekten, eş dost tanıdıkla sohbet emekten önce müzik dinlemeye, performans izlemeye gelmişlere haksızlık değil mi? Ben kendi adıma kırk yılda bir, o da sevdiğim ya da seçtiğim müzisyenleri, profesyonel gözle izlemek, dinlemek için gidiyorum böyle mekânlara. Yani bir yerde yemek yedikten sonra çıkıp “hadi şuraya da bir uğrayalım”cılardan, bir gecede beş mekân dolaşanlardan değilim. Ben mecbur muyum saatlerce beklemeye? Kapı açılış saati nasıl yazılıyorsa afişe, şarkıcının ya da grubun sahne saati de yazılmalı. İsteyen ona göre gelmeli mekâna.


Sahne çıkış saati ne kadar geciktirilirse, seyirci de o kadar içki içmiş, sohbete dalmış, konudan kopmuş oluyor ayrıca. O saatten sonra sen müzik yaparak onun muhabbetine meze oluyorsun sadece. Konu sen olmuyorsun artık. Senin için geldiğini dahi unutabiliyor. Oysa gecenin öznesi sensin. O salon senin için açıldı, gelenler senin için geldi. Hayır, bizde öyle değil. Öyle olduğu hissettirilmiyor çünkü. Çoğu mekânın tek derdi içki satışı çünkü. Kapı giriş ücretini müzisyene veriyor zira. Kimi kez bir sebepten geç kaldığımda, konser başladıktan sonra kapı giriş ücreti alınmadığına bile şahit oldum. Zira mekânın umurunda değil. Mekân içki satmaya bakıyor. Bu nedenle kimi mekânların barları sahneden bile daha fazla yer kaplıyor.


Şayet bir mekânda sahnede canlı müzik yapılıyorsa, birinci öncelik sahne olmalıdır ve seyircinin dikkatini sahneden başka hiçbir şey çekmemelidir. Bu gerekliliğin tek istisnası, sigara sorunsalı oldu yasaklar başladıktan sonra. Çünkü içki içtikçe daha fazla sigara içmek ihtiyacı duyan tiryakiler, illa ki ikide bir dışarı çıkıp gelmek durumda kalıyorlar ve salondaki seyirci sirkülasyonunun sebeplerinden biri de bu oluyor. Bunun bir çözümü, çaresi var mı ben de bilmiyorum. Ama mesela bir mekânın sigara içilen bölümünde sahnenin büyücek bir ekrana yansıtılması, en azından sigara içmeye çıkanların konseri izlemeye devam etmesini sağlıyor. Gerçi bunun salondaki sirkülasyonun azalmasına bir faydası yok. Ya da şöyle bir faydası var diyelim; kimileri bütün geceyi o bölümde geçirip, konseri başından sonuna ekrandan izlemeyi tercih edebiliyor ki böylece salona sürekli girip çıkmamış oluyor.


Daha bunun üzerine çok detaylı bir sürü şey yazılabilir. İlk ağızda aklıma gelenleri yazdım şimdilik sadece. Belki devamını da getiririm sonra. Varacağım nokta da şudur ki, seyirciyi eğitmek, derlemek, toparlamak evet gerekli ama bir o kadar da mekânları eğitmek, derlemek, toparlamak önemli. Ve bunun yükü de yine müzisyene düşüyor. Çünkü ticari işletmeler için öncelik kârdır her zaman. Kaldı ki bazen dünyanın en iyi ses düzenini kursanız, en şahane mekânını yapsanız bile mekân tutmaz, kabul görmez, türlü sebeplerle kapanır gider. Örnekleri var. Mesela bu sahne odaklı salon ve büyük sahne meselesine en çok yaklaşanlardan biri Ghetto’ydu ama artık yok. Buna mukabil eski Hayal Kahvesi o berbat haliyle dolup dolup taşardı her gece. Yani denklem çok karışık. Çözebilen varsa, bana da yazarsa sevinirim.   

NOT: Yazıda kullanılan mekân görsellerin, yazının içeriği ile doğrudan bir ilgisi yoktur.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder