Bu Blogda Ara

18 Haziran 2015 Perşembe

"O Kurnadan Bu Kurnaya Çirkef Sıçramış"


2013’ün sondan bir önceki gününe Erol Büyükburç sendromuyla başlayacağımı aklımın ucuna bile getirmezdim. Ama oldu işte. Bu ülkede yaşayan herkes için er ya da geç bu sendromu kaçınılmaz olabilir. Beni de 45 yaşıma bir ay kala vurdu, ne yaparsınız.

Saate bakarsanız öğle vakitleri, benim biyoritmimde ise günün ilk saatleri idi. Sabah haberlerini almak için gazeteleri değil Twitter’ı karıştırmaya başladım her zaman yaptığım gibi. Sonra bir “tweet” çarptı gözüme. Gülümseyerek okudum. Şuna benzer bir şeydi: “Ünlü müzik eleştirmeni Şuben Dudak 2013 yılının müzik değerlendirmesini yaptı. Saat bilmem kaçta Hayal TV’de!” Haliyle hemen alıntıladım söz konusu “tweet”i  ve kelimesi kelimesine şunu sordum Hayal TV’ye: “Biraz abartmamış mısınız?”


Aslında gayet açık ama yine de bu cümlenin alt metnini yazının tam da burasında açıklamalıyım. Bu ülkede Naim Dilmener, Murat Meriç, Tolga Akyıldız ve Murat Beşer başta olmak üzere adının başına “müzik eleştirmeni” sıfatı koymakta tereddüt etmeyeceğimiz bir dolu isim var. Tarzları çok farklı olsa da, zaman zaman fikirleri çatışsa, birinin beğendiğini öbürü beğenmese de nihayetinde müzik okumak isteyenler için son derece yol gösterici, kafa açıcı, zekice ve içi dolu yazılar yazan adamlar bunlar. (Ben de o isimler arasında sayılabilirim ya da sayılamam; o başka bir tartışmanın konusu.) Ama hepsinin ortak bir noktası var ki o da, “ay çok beğendim, çok şahane” ya da “aman hiç beğenmedim, berbat” gibi yüz kırk vuruşluk Twitter cümleleriyle değil, ciddi bir bilgi birikimi, bir kültür, bir yeterlilikle yazı yazıyor olmaları. Yoksa şu sıralar hemen hemen bütün gazetelerde mekânlar, sinema filmleri, tiyatro oyunları, kitaplar, televizyon programları, magazin haberleri ve eğlence dünyası üzerine (evet evet hepsini aynı köşede) yazan bir dolu “yazar” da var. Onun da bir adı var hatta; “life-style” yazarı deniyor; eğer yerseniz. Hatta bu kişiler illa ki kitap da çıkarıyor ve kitaplarının içeriği illa ki seks oluyor; o da ayrı. Tam da bu kategoride her nasılsa nam salmış Şuben Dudak’ı “ünlü müzik eleştirmeni” diye lanse ederseniz, hem abartılı bir paye vermiş, hem de o payenin içini alabildiğine boşaltmış olursunuz. Üstelik de bunu Hayal TV gibi müziğe verdiği değer açısından diğer müzik kanallarından çok farklı bir yerde duran bir kanal yaparsa, ortada tepki gösterilecek bir şey var demektir. Bırakın benim müzik yazarı olmamı bir kenara, bir izleyici olarak bu tepkiyi gösteriyorum a benim canım.


Tepkime Hayal TV’den önce Şuben Dudak’dan cevap geldi. Aynen şöyleydi: “pardon keşke sizi çağırsalardı doğru.” Şimdi buradaki alt metne de bakalım. Çok kısa ve net aslında. “Seni değil beni çağırdıkları için beni kıskanıyorsun.”

İşte benim film o dakika kopmuş olmalı. Bir anda kendimi o meşhur yarışmada “Ben saksı değilim, en çok bana soracaksınız!” diye bağıran Erol Büyükburç’un yerinde buldum. En son Hayal TV’nin genel yayın yönetmenini aradığımı hatırlıyorum. Bana hak verdiğini söyledi. Sonra o “tweet”in silindiğini gördüm. Yani yorgan gitti. Peki kavga bitti mi? Hayır. Çünkü Şuben Dudak o sırada benim evde “o müzik eleştirmeni değil, ben müzik eleştirmeniyim,” diye ağladığımı bildiğini “tweet”ledi. Arkadaşı mıdır, hayranı mıdır bilmem, ilgisiz birinin lafa karışıp bu ülkede müzik eleştirmeni olmak için yaşlı, çirkin ve sıkıcı olmak gerekmediğini, Şuben Dudak’ın bugüne dek yaptıklarıyla mevki ve para kazandığını ve bunun bir başarı olduğunu iddia etmesine ise hiç girmiyorum. Ha bir de Dudak’ın bir radyocu arkadaşına “Hayal TV öyle yazmış, benim haberim bile yok,” demesi de ayrı. Bu durumda benim Hayal TV’nin abarttığı konusundaki tezime katılmış olmuyor mu, orasını anlamadım. Zaten içine ister istemez düştüğüm tartışmanın “o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış” seviyesine gelmesi yeterince utanç vericiydi. Cevap yazmadım hiç birine haliyle.


Aslında genel olarak hep sakin ve dengeli dururum ama “uysal atın çiftesi pek olur” lafını da boşa söylememişler tabii. Çünkü böyle böyle, yanlış etiketlemeler, bol keseden dağıtılan payelerle giderek daha aşağı çekiliyor hayatlarımız. Ucuza tamah ediyor, kötüyle yetiniyoruz. Üstelik bazen buna doğru dürüst sandığımız mecralar da çanak tutuyor; misal Hayal TV. Biz tepki göstermedikçe, ses çıkarmadıkça da kırk kere söylenen yalan gerçeğe dönüşüyor. Tıpkı birilerinin ceplerini ve güçlerini arkasına almak uğruna nice yatak odasında mesai yapan, yükselmek için üstüne basmadığı sırt kalmayan kimilerinin bir süre sonra yaygın kullanımla “sanatçı”lığa terfi etmesi gibi. Ne çok örnek var değil mi? İsim vermeyeyim, siz anladınız onları.


Hâl böyleyken sus sus sus nereye kadar? Erol Büyükburç bardak kırmakta haklıymış abi. Az bile yapmış. Ha Büyükburç’un “en çok bana soracaksınız,” kısmına katılmıyorum, o ayrı. Kimse sorarlarsa sorsunlar. Ama izlenirliği arttırmak için Banu Alkan’ı ekrana çıkarıp, sonra da “ünlü Hollywood starı Banu Alkan” diye anons ederseniz, birileri de aptal yerine konulmaktan rahatsız olabilir. Bu hikâyede o ben oldum işte; mesele bu kadar basit aslında. Yoksa herkesin kariyeri, yaptığı ettiği, tuttuğu yol, izlediği strateji ve kazandığı “mevki ve para” kendini ilgilendirir. Hayatını doğru düzgün işler yapmaya adamış, bu uğurda kalemini ve kendini hiç satmamış insanların kimseyi kıskanmak akıllarına gelmez zaten. O başka bir “mahalle”nin jargonu.


NOT: Kişi ve kurumları rencide etmemek adına isimleri değiştirerek kullandım. Affınıza sığınıyorum.

OCAK 2014


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder