Bu Blogda Ara

24 Ekim 2014 Cuma

"Dilim, Vicdanım Benim"*


Şu “gayrimüslim” lafını sevmem oldum olası. Bu yaşıma kadar tanıdığım hiçbir insanın hangi dine mensup olduğuyla ilgilenmemi gerektirecek bir durumla karşılaşmadığımdan olsa gerek. Belki resmi ya da akademik literatür için, ne bileyim istatistikler, bilimsel araştırmalar devşirmek, tarih yazmak için filan bir kriterdir; belki de değildir. Ama gündelik hayatın insan ilişkileri içerisinde bir dinin/mezhebin/cemaatin mensubu olma mefhumunu kriter kabul ederseniz, sıradan faşizmin ayak sesleri er ya da geç kulağınıza kadar gelir. Uzağa gitmeye gerek yok; ülke tarihinin son on yılı bu tezin türlü vesilelerle ispatı ile geçti zaten. Hâlâ da artarak sürüyor.


Hayır, maksadım müslimi gayrimüslimi ile yüzlerce yıldır bu topraklarda nasıl kardeş kardeş yaşadığımızı anlatmak, ders vermek değil. Onu hep beraber yaşadık, gördük, hatta halen yaşıyor ve biliyoruz zaten. Siyasetin ayrıştırıcı dili sırça kümesteki fil misali kırıp dökse de hassasiyetlerimizi, varlık vergisi gibi, teçhir gibi, 6-7 Eylül gibi silinmesi zor kara lekeler sürülmüşse de tarihimize, aynı coğrafyanın, aynı iklimin, aynı kaderin suyundan, ekmeğinden, duyarlılıklarından pay almanın bağı galip gelir sonunda. Gelmiştir. Gelecektir. Misal mi? Bu bir müzik yazısı olduğuna göre, hadi gelin Türkiyeli Ermenileri silelim müzik tarihimizden birlikte.


19. yüzyıl sonlarında geliştirerek kullanmaya başladığı nota sistemi sayesinde hem Osmanlı saray müziğinin ve Mevlevi ayin müziğinin hem de Ermeni kilisesinin binlerce yıllık şaraganlarının önemli bir bölümünün bugüne ulaşmasını sağlayan Hampartzum’u silelim.

Aynı şekilde Hampartzum nota sistemini kullanarak Osmanlı ve Rus İmparatorlukları topraklarında yaşamış kaynak kişilerden ve yazılı kaynaklardan binlerce şarkı derleyen Kütahya doğumlu müzikolog Gomidas Vartabed’i de silelim.  


Besteledikleri sayısız eser bugün dahi çalınıp söylenen Tatyos Efendi’yi, Bimen Şen’i, Udi Hrant’ı, Artaki Candan’ı, Sarkis Efendi’yi, Nubar Tekyay’ı, Udi Kirkor’u silelim… “Hastayım Yaşıyorum”u, “Bu Akşam Gün Batarken Gel”i, “Kimseye Etmem Şikayet”i, “Gamzedeyim Deva Bulmam”ı ve daha onlarca, yüzlerce şarkıyı, semaiyi, peşrevi filan da sileceğiz mecburen.


Kemençeye bugünkü klasik şeklini veren Baron Baronak, yaptığı kanun ve tamburlarla ünlü Harutyan (Artin) Uzunyan, ud, kemençe ve santur ustası Niğde’li Mihran Keresteciyan, Hasköylü Mıgırdıç, Arşak Çömlekçiyan, Zeron Çakıcıyan, Garabet Mikailyan, Arşak Köseyan ve daha onlarca “lütiye”yi (müzik enstrümanı yapan zanaatkârı) da silelim bir çırpıda.

Klasik müziğimizden Jirayr Arslanyants’ı, Edgar Manas’yı, Dikran Mamigonyan ‘ı silelim. Caz müziğinde Dikran Karagözyan’ı, Burak Bedikçiyan’ı, Varujan Zilciyan’ı, Herrman Hallaçoğlu’nu, Sevan Agoşyan’ı da silelim.


Sonra Mine Koşan’ı, Asu Maralman’ı, Hayko Cepkin’i silelim.

Garo Mafyan’ı, Onno Tunç’u, Arto Tunç’u silelim sonra. Ne “Üzgünüm” kalsın, ne “Abone”, ne “Sen Ağlama” ne de “Git”… “Sarışın”ı, “Vazgeçtim”i filan da unutmayalım. Onlar da Ara Dinkçiyan’ın besteleriydi çünkü…


Cenk Taşkan ve Norayr Demirci de var mesela. “Beni Benimle Bırak”tan, “Anılar”a sayısız şarkıyı, Türk popunun yüzlerce şarkındaki o eşsiz düzenlemeleri de silelim…

Bu liste uzar gider… Daha bunun Rum’u var, Yahudi’si var, Süryani’si var… Var oğlu var…

Yok, hayır! Elbette silmeyelim. İstesek de silemeyiz zaten. Biz en iyisi sadece müziğe kulak verelim. Dini, dili, mezhebi, ırkı, cinsiyeti, ten rengini bir kenara bırakarak… İnsanın en saf haline, kalbine giden yol oradan geçiyor çünkü. Resimden, şiirden, öyküden, ama en kolayından da müzikten…

GOMIDAS VARTABED - “YERKARAN”


Bir zamanlar ve bugün üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kültürel geçmişini gün ışığına çıkarmak için bugüne dek sayısız albüm yayımlamış Kalan Müzik, Hampartzum notasyonunu yaratan Baba Hampartzum’u 2010 yılında hem bir albüm, hem de bir sergiyle gündeme getirmişti. Çift diskten oluşan bu albümde Hampartzum tarafından kayda alınan Ermeni kilisesinin sevilen şaraganlarından örnekler ve onun tarafından bestelenmiş, varlığından çok az sayıda kişinin haberdar olduğu klasik Osmanlı müziği eserleri bulunuyordu. Yaklaşık 200 yıl öncesinde kalmış bu kültürel mirasın tekrar ortaya çıkarılması neresinden baksanız heyecan vericiydi.


Kalan Müzik  2014 yılının Ocak ayında ise bu defa Gomidas Vartabed’in derlemelerinden oluşturulmuş bir albüm yayımladı. Albüm, ‘Resounding Gomidas’ Legacy’ (Gomidas’ın Mirasını Yeniden Seslendirmek) adlı bir projenin bir uzantısı olarak “Yerkaran” üst başlığı ile piyasaya sürüldü. 2010’da başlayan ve Anadolu Kültür, Kalan Müzik ve Hollanda’dan Prince Claus Fund’un desteğiyle, Burcu Yıldız, Melissa Bilal, Saro Usta ve Ari Hergel tarafından yürütülen projenin ikinci aşamasında ise, Gomidas Vartabed’in akademik çalışmalarının Türkçe çevirilerini ve bazı arşiv belgelerini içeren bir kitap yayımlanacakmış.


Ancak albüm de hem projeyle, hem Gomidas’la, hem de albümde bulunan şarkılarla ilgili çok detaylı ve kapsamlı bir kitabın içerisinde satışa sunulmuş. Gomidas’ın transkripsiyonlarından örnekler de var kitabın içinde, fotoğraflar ve şarkı sözleri de. Ermenice, Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan bu kitap, albümü dinlemeye başlamadan önce bilgi ve fikir sahibi olmanızı sağladığı gibi, albümün arşiv değerini de yükseltiyor.


Ermenice “Yerkaran” kelimesi, “şarkı defteri” anlamına geliyormuş. Gomidas’ın derlemelerini barındıran 14 ciltlik şarkı defterlerinden bu albüm için seçilenler arasında Zeybek formunda Türkçe bir türkü de var, dengbej tavrı ile okunan Kürtçe bir şarkı da… Ermenice bir dini ezgi de var, Gomidas’ın ‘Yerevan Ezgisi’ notu ile notaya aldığı Şii ezanı da… Şarkıları yüzlerce yıl sonra notalarından yola çıkarak yeniden hayata geçirenler arasında ise İstanbullu Ermeni, Türkiyeli, Ermenistan’dan ve diasporadan, aralarında Aram Kerovpyan, Murat Aydemir, Ara Dinkjian, Murat İçlinalça, Aşuğ Bingöl, Ali Tekbaş, Ertan Tekin, Aytekin Ataş ve Şevval Sam’ın da bulunduğu çok sayıda müzisyen var.


Tuhaf bir biçimde hepsi kulağınıza da kalbinize de çok tanıdık gelecek melodiler, notalar, sesler duyacaksınız albüm boyunca. İçinize işleyecek her biri. Sınırların, dinlerin, mezheplerin, dillerin, ırkların, renklerin ayrıştıramadığı, bölemediği notalara kapılıp gideceksiniz. Bir yandan yeniden ortaya çıkarılmış bir dünya mirasının küçücük bir kısmına da olsa şahitlik ederken, bir yandan da dünya üzerinde insan olarak yaşayıp giderken sıkı sıkıya tutunduğunuz aidiyetlerin ne kadar yersiz olduğunun farkına varacaksınız.

Hepsi bir kenara, sadece bir müzik tutkunu olmanız bile bu kıymetli albümü arşivinize katmanız için yeterli sebep.

SİBİL – “SER”


Bu toprakların kadim müzik kültüründe yeri yadsınamaz Ermeni müziğinin bir de bugünleri ve bugünlerinin bir temsilcisi var. Adı Sibil.

Sibil Pektorosoğlu ile ilk kez Nükhet Duru’nun Surp Vartanants korosu ile birlikte verdiği “Sevgiyle El Ele” konserinde tanışmıştım. Hem koronun solistlerinden biriydi, hem de solo bir şarkı seslendirmişti o konserde. Majak Toşikyan’ın bir bestesi idi o şarkı; ya da bildiğimiz adıyla Cenk Taşkan’ın. Zaten Cenk Taşkan, Sibil’e el veren müzisyenlerden biriydi ve nitekim 2010 yılında piyasaya çıkan ilk albümünün de müzik direktörlüğünü yaptı.


Evet Sibil’le o konser vesilesiyle tanıştık ve arkadaş olduk ama benim için Sibil, dostluğu bir yana, sesine hayran olduğum, doğru ve iyi şarkı söyleyen bir şarkıcı. Nitekim kendi adını taşıyan ilk albümü de hem onu ve sesini geniş kitlelere tanıtmakla kalmadı, yayımlanmış ilk popüler Ermenice albüm olarak müzik tarihimize geçti. Albümdeki “Namag” adlı şarkıya çekilen klibin TRT ekranlarında gösterilmesi de bir başka ilk oldu. O günden bu yana yurt dışında ve içinde yaptığı konserlerle de adından söz ettiren Sibil, 2012’de Moskova’da düzenlenen Ermeni Müzik Ödülleri töreninde “Magical Voice (Büyüleyici Ses)” dalında ödül kazandı ve Türkiye’de yaşayıp da bu ödülü kazanan ilk kişi oldu.


Ne yalan söyleyeyim, Sibil’in müzik yolculuğunda giderek yükselen çizgisini göğsüm kabararak izledim, izliyorum. Bence önemli bir boşluğu doldurdu ve bileğinin/sesinin hakkıyla Ermeni müziğinin yeni yıldızı oldu.


Sibil’in ikinci albümü “Ser”, 2014 yılının Ocak ayında Ossi Müzik etiketiyle yayımlandı. Albümde 11 şarkı ve 1 farklı versiyon var. Bu şarkıların 7’si Cenk Taşkan tarafından bestelenmiş, diğerleri ise tanınmış Ermeni bestecilerin eserleri. Levon Abrahamyan, Ara Gevorkyan,Aleksey Hekimyan bu isimler. Şarkı sözlerinde ise Hovhannes Shiraz, Artur Safaryan, Avet Barseghyan, Makruhi B. Hagopyan, Tuma Çelik, Vahan Teryan, Hamo Sahyan ve Ashod Krashi’nin isimlerini görüyoruz kartonette.


Albümde bir de anonim şarkı var.  “Adanayi Voghpi” adını taşıyan bu şarkıyı Türk pop müziğini yakından takip edenler dinler dinlemez hatırlayacaklardır. Zira şarkının Türkçe versiyonu 2002 yılında “Sebebim Aşk” adıyla seden Gürel tarafından seslendirilmişti. Türkçe versiyon her ne kadar aşk üzerine yazılmış olsa da, bu şarkının orijinali aslında 1909 yılında Adana’da yaşanan olaylar sonrasında can veren Ermenilere adanmış bir ağıtmış. Sözlerini hiç anlamasanız, kartonetteki çeviriyi okumasanız bile şarkının notalarına sinen acıyı hissetmemek mümkün değil zaten.


Bilenler bilir, Cenk Taşkan hem uluslararası standartlarda besteler yapan, hem de yerel motifleri de yeri geldiğinde ustalıkla kullanan bir bestecidir. Nitekim Sibil’in bu albümünde de Taşkan’ın hem senfonik kalıplarda, hem de Ermeni halk müziğinin etkilerini taşıyan besteleri var. Ermeni halk müziği dediysem, hiç öyle uzaklara bakmayın; kulağımıza çok aşina ritimler, melodik yapılar var tüm şarkıların içinde. Aynı topraklarda yaşamışlığımızı, aynı duygulardan geçmişliğimizi her dakika hissediyorsunuz bu albümü dinlerken. Sibil’in su gibi sesi de cabası.


Albümdeki düzenlemeler de Cenk Taşkan tarafından yapılmış. Sadece “Siro Hekiyat” adlı şarkının düzenlemesi, bestecisi de olan Ara Gevorkyan imzasını taşıyor. Bir de “Avedyats Yergir” adlı şarkının “remix” versiyonu Mercan Dede tarafından düzenlenmiş.

Kendi inanç ve düşünce biçiminden başka türlüsünü benimseyeni “Çok af edersiniz, bilmem ne…” diye nitelendiren bir zihniyete, bir dile, bir üsluba inat daha çok dinlemek, anlamak, farkında olmak lazım. Hiçbir şey olmadıysa, bu albüm buna bir vesile olabilir. Çünkü müzik, aslında topyekûn sanat, en çok hatırlatandır bize “sadece insan” olduğumuzu.

ARA DİNKJİYAN – “FINDING SONGS” & “CONVERSATIONS WITH MANOL”


Ara Dinkjiyan, Türkiye’de daha ziyade Sezen Aksu ile birlikte yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Yakın bir tarihte bir kez daha İstanbul’a geldi ve Aksu ve Fahir Atakoğlu ile birlikte Zorlu Center PSM’de bir konser verdi hatta. Dinkjiyan Amerikalı bir Ermeni ama ailesi Diyarbakır kökenli. Yani kökleri yine bu topraklardan. Haliyle de ses verdiği notaları hep sevdik biz. Bir kaçını sayayım mesela: Sezen Aksu’dan “Vazgeçtim”, “Sarışın”, “Yine mi Çiçek”, “Son Sardunyalar”, “Hoş Geldin”, Ahmet Kaya’nın “Ağladıkça”sı en çok bilinenler olarak sıralanabilir.


Türkiye’de bir çok müzisyenler ortak çalışmalar yapan Dinkjiyan, dünyada ise en çok, Arto Tunçboyacıyan’la birlikte kurdukları Night Ark topluluğu ile yaptığı albümlerle biliniyor. Besteleri 13 farklı dilde kaydedilmiş, yanı sıra enstrümanistliği ile tanınmış bir müzisyen. İsmi dünya çapındaki ud virtüözlerinin en başında sayılıyor.

Kalan Müzik, geçtiğimiz Haziran ayında, Dinkjiyan’ın iki albümünü birden, tek bir ambalajla piyasaya sürdü. 2011 yılında kaydedilmiş “Conversations With Manol” ve 2013 çıkışlı “Finding Songs” adlı albümler bunlar.


“Conversations With Manol”, dünyaca ünlü ud yapımcısı Manolis Venios’un ürettiği bir uddan ilham almış bir proje albümü. Manos olarak da tanınan Manolis Venios’un ürettiği bir uda sahip olmak, dünyadaki her ud çalan enstrümanistin hayali imiş. Dinkjiyan, elindeki 1907 üretimi Manos udla tamamen emprovize, kendisinin “conversations” olarak adlandırdığı parçalar çalıyor albüm boyunca. Bunlar birer beste değil, ya da birer ud taksimi. Manos udunun kusursuz tınısı ile Dinkjiyan virtüözitesinin sohbeti sadece.

Ara Dinkjiyan, 1914 yılında İstanbul’da ölen ve çok sayıda ud ustası yetiştiren Manos başta olmak üzere, tüm “lütiye”lere adamış bu albümü.


“Finding Songs” albümü ise Dinkjiyan tarafından bestelenmiş ve düzenlenmiş 12 parçadan oluşuyor. Ara Dinkjiyan Quartet olarak Dinkjiyan’ın udun yanı sıra cümbüş, saz ve elektro cümbüş de çaldığı albümde, ona kemençesi ile Sokratis Sinopoulos, piyanosu ile Yannis Kirimkiridis ve perküsyonu ile Vangelis Karipis eşlik etmiş. İsimlerden de anlaşıldığı üzere, Yunan müzisyenlerle, Atina’da kaydedilmiş bir albüm bu.

Albüm kartonetinde yazdığını göre, Ara Dinkjiyan besteci sıfatından pek hoşlanmaz, kendisini “şarkı bulucu” olarak nitelendirmeyi tercih edermiş. Eh, bu da albümün ismini (“Finding Songs”) açıklıyor sanırım.


Diğer albümdeki eserler şarkı formunda olmadığı için bir şey diyemem ama bana kalırsa “Finding Songs”tan Türk popuna en az bir, muhtemelen birden fazla yeni şarkı çıkabilir; demedi demeyin.

İyi müzik dinlemek için, müzik beğeniniz doğrultusunda farklı alternatifler bulmak hiç de zor değil artık. Dinjkiyan’ın bu iki albümü de iyi müzik vaat ediyor. Aklınızda bulunsun.

YAVUZ HAKAN TOK, EKİM 2014, İSTANBUL   

* Yazının başlığı Sibil’in albümünde yer alan “Mer Lezun (Dilimiz)” adlı şarkının çevirisinden alıntıdır. 

4 Ekim 2014 Cumartesi

Kırk Yılda Bi Gelir Tarkan Gibisi


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2014 sayısında yayımlanmıştır.)

“O yemyeşil gözler Karadeniz yamaçlarında sürgün veren fidanları anımsatmaz mı? Karadeniz leventleri horon teperken Tarkan gibi coşmaz mı?”

Hayır, yukarıdaki cümleler divan edebiyatından kalma bir kasideden alıntı değil; Tarkan’ın resmi internet sitesinde Sevgi Sanlı tarafından kaleme alınmış biyografisinin iki cümlesi sadece. Bizim kuşak bunun bir benzerini 1984 Bodrum konserinde Zeki Müren’i anons eden TRT sunucusu Cemile Kutgün’den duymuştu: “Sanatçıların en büyüğü, insanların en iyisi, güzellerin en güzeli. Huzurlarınızda Zeki Müren!” Evet, popülerliğin de bir eşiği var ve tıpkı Tarkan ya da Zeki Müren gibi o eşiğin ötesine geçmiş iseniz, hakkınızda methiyeler düzenler ister istemez ifrat tuzağına düşmekten kaçınamıyor. “Mega Star” payesinden pay biçin. Ya da “Sanat Güneşi”nden, “Süper Star”dan, o da olmazsa “Diva” dan… Hak etmek ya da etmemek ayrı bir konu ama tüm bunların baş döndürücü yakıştırmalar olduğu kesin.


Peki ne oldu da Tarkan ‘90’ların onlarca yeni türedi popçusu arasından sıyırılıp “Mega Star”a dönüştü ve öyle kaldı? Tayfun’un nesi eksikti mesela? Ya da o dönemde en büyük rakibi olarak gösterilen Burak Kut’un? Galiba bu soruların tek bir cevabı yok. Hikâye öyle üç beş ahkâm cümlesiyle tamamlanabilecek gibi değil. Neyse ki “Allah vergisi” diye bir tabir var.

KENDİNE BAKTIRIYORDU


Öyle ya; Tarkan’ın “Allah vergisi” ışığı olmasa, 1992’yi ‘93’e bağlayan yılbaşı gecesi onu televizyonda ilk kez ekose desenli sarı pantolonu, ayrık ön dişleri, ergenlikten yeni çıkmış hali ve tavrıyla, üstelik “Kıl Oldum Abi” gibi kulağa hiç de sempatik gelmeyen bir acayip şarkı söylerken gördüğümüzde birdenbire hayranı oluvermezdik. Gerçi her yeni çıkan pop şarkıcısına hayran olmak için çok mantıklı sebepler aramadık yıllar yılı ama Tarkan’ın gelip geçici heveslerimizden biri olmayacağı daha o geceden aşikârdı. Çünkü başka bir şey vardı onda. Kendine baktırıyordu. Kendini dinletiyordu. Ve işin doğrusu, böylesi kırk yılda bir geliyordu. Ama asıl mesele bu avantajı cebe koyduktan sonra, o ağırlığı taşıyarak yürünecek yoldu. Tökezlemenin, düşeyazmanın, hatta düşüp kalkamamanın çok mümkün olduğu o uzun ve meşakkatli yol…


Mayıs 1994’ta yayımlanan ikinci Tarkan albümü “Acayipsin”, Tarkan’a umulanın da ötesinde bir ivme kazandıracak ve onu henüz 22 yaşındayken zirveye taşıyacaktı. Bebek yüzlü temiz aile çocuğunu, bıçkın mahalle delikanlısı jargonuyla buluşturarak bir taşla çok kuş vuran, bir Sezen Aksu muzırlığı “Hepsi Senin mi?” başta olmak üzere, dinleyene şifa verdiğine inanılan rast makamından “Gül Döktüm Yollarına”, o yılların Türkçe pop anlayışında çok yenilikçi duran “Dön Bebeğim”, “Kış Güneşi” ve “Şeytan Azapta” gibi şarkılarla sapasağlam bu albüm, aranjör Ozan Çolakoğlu’nun da marifetiyle acemi Tarkan’ı star Tarkan’a dönüştürdü ve arkası geldi. Artık onu ne canlı yayında olduğunu bilmeden kameraların önünde sarf ettiği “çişim geldi” lafı yıkabilirdi, ne hakkında kaleme alınacak kitaplar, ne günün birinde ortaya çıkarılacak fotoğraflar ne de bini bir para dedikodular. Ülke çapındaki hayran konseyi dokunulmazlık vermişti ona. Tıpkı Zeki Müren’e, Türkan Şoray’a ya da Can Dündar’ın deyimiyle, halkın suretlerinde kendini gördüğü tüm “aynalar”a verdiği türden bir dokunulmazlık. Kusurları, hataları, günahlarıyla kabulümüzdü artık. Bunu hak edenin sırtı yere gelmezdi. Tarkan’ın da gelmedi.         

MEGA STAR OLUP DÖNDÜ


Nitekim 1997 yılında yayınlanan “Ölürüm Sana” albümü, bir önceki albümü de aşarak Tarkan’ın şöhretini uluslararası düzeye taşıyacaktı. Yine bir Sezen Aksu muzırlığından, Tarkan’ın da katkısıyla türemiş “Şımarık”, dünyanın her yerinde duyuldu, dinlendi, sevildi, Tarkan’ın sesinden, üstelik de Türkçe sözlerle dünya listelerine girdi ve dahi birçok dilde yeniden söylendi.


Bütün bunlar olup biterken Tarkan çoktan bir star gibi davranmaya, yaşamaya başlamıştı bile. Her şeyden çok, bir menajerlik başarısıydı bu. Ortalıkta çok az görünüyordu. Daha ziyade yurt dışındaydı zaten. Gelişi, gidişi, görünüşü, kayboluşu olay oluyordu. Dönemdaşlarından da ayırmıştı kendisini. Kolay erişilemiyordu artık ona. Nasıl Ajda ‘70’lerde bir Fransa macerası yaşayıp, dönüşünde “Süper Star” koyduysa yeni çıkacak albümünün adını, Tarkan da tüm bu hesaplı hesapsız sürecin içinden “Mega Star” olarak çıkacaktı. Yani ta ilk günlerinde başında durduğu o çetrefilli yolu, atılabilecek en doğru adımları atarak, en akılcı kriz yönetimleri, en zeki kariyer planlamalarının desteğiyle kat etmişti. Artık bu saatten sonra tökezlese bile, kalkıp kaldığı yerden devam edebilirdi. Nitekim öyle de oldu.

LADY GAGA'DAN PAHALI


2001’de “Kuzu Kuzu” teklisi ve “Karma” albümü, 2002 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın üçüncülüğüyle sonuçlanacak heyecan fırtınasına başından sonuna dek eşlik eden “Bir Oluruz Yoluna” şarkısı, 2003’de piyasaya sürülen “Dudu” adlı albüm, Tarkan’ın zirveden inmediği yılların ürünleriydi. Öyle ki ne 2006 çıkışlı İngilizce teklisi “Bounce”un ve de hemen ertesi yıl yayınlanan “Come Closer” albümünün, ne de 2007 çıkışlı “Metamorfoz” albümünün başarısızlığı gölgeledi memleketteki Tarkan sevgisini. 2010 yılı geldiğinde önce “Sevdanın Son Vuruşu” teklisi, ardından da bu şarkının da içinde bulunduğu “Adımı Kalbine Yaz” adlı albümle Tarkan yine liste başıydı.


Bugünlerde İskender Paydaş’ın yeni albümünde seslendirdiği “Hop De” adlı şarkıyla avunan Tarkan hayranları, çıkış tarihi meçhul yeni Tarkan albümünü bekliyorlar merakla. Ama artık hiç yeni albüm yapmasa bile konser verdiği her mekânı doldurmaya azmetmiş kitle için Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesindeki konserlerin ayrı bir önemi var. 3-4-5 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek konserlerin biletleri Lady Gaga’nın konser biletlerinden daha pahalıymış, kimin umurunda?  “Karadeniz yamaçlarında sürgün veren fidanları anımsatan o yemyeşil gözler” için değmez mi? Değiyor olmalı ki, biletler satışa çıkar çıkmaz tükenmiş.

NOT: Yazının kaleme alındığı günlerde konserlerin 9 gün boyunca süreceğini ve Açık Hava'nın 9 gün boyunca dolacağını bilmiyordum doğal olarak. 

AĞUSTOS 2014