Bu Blogda Ara

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Neden Gittin Toplantıya?


“Sapla saman hiç bu kadar birbirine karışmamıştı,” yazdım geçen gün Twitter’a. Sahiden öyle. İnsan ne düşüneceğini, neye inanacağını şaşırabilir bugünlerde. Şaşırdık da galiba. Hem de birimiz, ikimiz değil; hepimiz birden.

Benim de karınca kararınca yazılar yazdığım Hayat Müzik adlı müzik “blog”u için 2012 yılında Ahmet Erten, sanatçı-siyaset ilişkisini irdeleyen bir dosya hazırlamıştı. Ki o günlerde ortada ne Gezi vardı, ne de bu günkü kadar belirginleşmiş bir siyasi kutuplaşma. Şöyle bir şeyler karalamışım ben de o dosya için:  


“Teorik olarak sanatı siyasetten ayırmak mümkün değildir elbette. Sanatın varoluş nedeni siyasidir zaten. Her sanatçının da toplumda yaşayan bir birey olarak mutlaka bir siyasi görüşü vardır. Kimisi bu görüşü çerçevesinde biçimlendirir hayatını ve sanatını, kimisi için siyaset hep geri plandadır, az önemlidir. Bunu açıklamak ya da saklamak ise herkesin kendi tasarrufundadır.

Barış Manço, Ajda Pekkan, Zeki Müren gibi isimlerin hiçbir siyasi duruş göstermeden popüler müziğin ikonik isimleri haline geldikleri bir gerçek. Buna karşın Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya gibi isimler de belirgin siyasi duruşlarıyla en az onlar kadar popülerlik kazandılar. Kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamayı doğru bulmuyorum. Kaldı ki yaygın klişenin aksine sanatçıların topluma örnek olması, yol göstermesi gerektiğini de düşünmüyorum.

Ben kendi adıma gerek ürettikleri, gerekse yaşayışı, duruşuyla beni düşündüren, sorgulayan, sorgulatan, zihnimi açan sanatçıları başka türlü; beni eğlendiren, neşelendiren ve hatta yeri geldiğinde melankolik eden sanatçıları başka türlü seviyorum. Zeki Müren’den Ahmet Kaya duruşu beklesek, sakil durmaz mıydı? Kolpa’dan da Redd duruşu bekleyemeyiz dolayısıyla. Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”


Bu konudaki fikrim bugün de değişmiş değil. Hâl böyleyken geçtiğimiz günlerde bir Cumhurbaşkanı adayının yaptığı “vizyon” toplantısına katılan “sanatçı”lara çevremdeki herkes gibi ben de kızdım, içerledim. Peki ama neden? Hani isteyen istediği kadar siyasi olabilir, siyasi duruşunu gösterebilirdi? Hani kimseyi siyasi duruşunu gösterdiği ya da göstermediği için suçlamak doğru değildi?


Bunu çok düşündüm. Yazılan yüzlerce yorumu okudum, verilen hırçın ve öfkeli cevaplara göz gezdirdim. İşin ucu toplantıya katılan ünlülerin “sanatçı” sıfatına layık olup olmadığına kadar gidiyordu. Öncelikle bu konuyu açmakta fayda var. “Sanatçı” kelimesi bizim için bir dil alışkanlığı artık. Yukarıdaki görüş beyanında da olduğu üzere zaman zaman fazla düşünmeden ben de kullanıyorum bu kelimeyi. Oysa “şarkıcı”, “sunucu”, “besteci” gibi daha belirleyici sıfatlar elbette en doğrusu. Ancak tabii ki bu, neyin sanat olup neyin olmadığına kadar uzayacak başka bir tartışmanın konusu. Sanatçı sadece üreten (yazan/çizen) midir mesela? O halde ellerine verilen teksteki rolü canlandıran tiyatro oyuncularına sanatçı demeyecek miyiz? Ya da popüler iş yapanlara sanatçı diyemez miyiz? Dedim ya, tamamen başka bir tartışma konusu.


Gelelim şu meşhur toplantı meselesine…

Bir kere o toplantıya müzik camiasından katılan isimlerin bir ortak paydası var ki bunun üzerinde nedense pek durulmuyor. Hepsi aynı müzik ve menajerlik firmasına bağlı ya da o firmayla bir şekilde gönül bağı olan kişiler. Tuhaflık burada başlıyor zaten. Yani bu savunulduğu gibi “beni davet ettiler, daveti geri çevirmek ayıp olur, gideyim bari” durumundan ziyade “hadi bakalım hep beraber, şirketçe vizyon toplantısına gidiyoruz” durumu gibi görünüyor. O noktada “davet edildim de gittim” ya da “özgür irademle gittim” cümleleri biraz havada kalıyor. Mesela yakın geçmişte Cumhurbaşkanlığı köşkünde 30 Ağustos resepsiyonları yapılırdı ve hemen her kesimden sanatçı davet edilirdi. Kimi katılır, kimi katılmazdı ve biz bunu da tartışırdık. Ama burada öyle bir davet yok gibi. Neden diğer müzik firmalarından bir kişi olsun yok mesela, hiç düşündünüz mü? Daha önce bu konuda çok eleştirilmiş Ajda Pekkan, Sertab Erener, Sinan Çetin gibi isimler niye yok mesela?

Peki toplantıdan iki gün önce basına düşen haberi kim servis etti? Ve o haberi servis edenler toplantıya katılacak isimleri nereden biliyordu ya da biliyor muydu; yoksa bahis konusu firmanın tüm şarkıcılarının isimleri mi sıralandı o haberde? Peki gideceği söylenen sanatçıların bundan haberi var mıydı?


İşte bu soruların karşısına yukarıda geçen şu cümleyi kesip yapıştırmak çok mümkün: “Bence asıl mesele siyasi duruş dürüst mü değil mi, onu görmek/göstermekte.”  Zira burada planlı, hesaplı ve elbette “samimiyetsiz” bir destek gösterisi söz konusu gibi…

Tepkiler zıvanadan çıkınca, karşı tepki olarak bir “linç” lafı türetildi sonra. Evet, sosyal medyada zaman zaman asılsız ve yersiz haberlerle başlayan ve gerçekten “insaf yahu” dedirten linç girişimleri oluyor. Ya da haber doğru bile olsa, lafın niye söylendiği, eylemin niye yapıldığı sorgulanmadan, sadece bizim gibi düşünmediği/davranmadığı için linç ediyoruz birilerini. Bu tavrın “demokrasi” arayışımızla ve anlayışımızla çeliştiği bir gerçek… Ne ki Gezi sürecinde Mehmet Ali Alabora için meydanlarda, mitinglerde söylenenlerin, “havuz” medyasında yazılıp çizilenlerin, “sözde sanatçılar”, “sanatçı müsveddeleri” laflarının dumanı hâlâ tüterken, “linç” savunması tuhaf bile değil, düpedüz komik kalıyor.


Mehmet Ali Alabora ya da Halit Ergenç ya da Şebnem Sönmez ne yaptı? Sadece inandıkları gerçekleri savunup, savundukları gerçekler doğrultusunda hareket ettiler. Yani Alabora’nın “Mesele sadece Gezi Parkı değil, sen hâlâ anlamadın mı?” cümlesiyle Zerrin Özer’in “Kim ne derse desin, ben Başbakanımı seviyorum,” cümlesi tamamen eşdeğerdi. İkisi de birer fikir beyanıydı. İkisini de alkışlayabilir, “tu kaka”layabilirdik kendi görüşlerimiz doğrultusunda ama linç etmeye hakkımız yoktu.


Ama…

Ben “sanatçı” olsam… Bir sahici hak arama mücadelesine karşı sürdürülen haksız ve orantısız müdahaleyi  “emri ben verdim,” diyerek meşru kılmaya yeltenen, sükûneti ve barışı sağlamak şöyle dursun, insanı insana daha da düşman eden, yangına körükle giden birinin, o kıyamda göz göre göre öldürülmüş çocukların yıkamakla çıkmayacak kanına bulanmış ellerini sıkmamak için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… Meydanlarda yuhalatılan o annenin ahını almamak için o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Aynı fikirde olmasam bile, aynı gemide olduğum arkadaşlarımın; alenen hedef gösterilen tiyatro oyuncularının, aforoz edilen yazarların, eserlerine “ucube” denilen, sanatının içine tükürülen heykeltraşların, resimleri sergilerden kaldırılan, galeri açılışlarında içki içtiği için saldırıya uğrayan ressamların, kurumları dağıtılmaya, yok edilmeye çalışılan opera sanatçılarının, ekranda dekolte kostüm giydiği için günlerce konu edilen sunucuların, sadece başka taraftan olması nedeniyle işsiz bırakılan gazetecilerin, köşe yazarlarının ve hatta “billboard”lardaki resimlerine “edep yahu” yazısı yapıştırılan mankenlerin, dizi oyuncularının yanında durur ve bir gün gemi battığında benim de boğulacağımı bilir, o toplantıya gitmezdim.


Ben sanatçı olsam… Müzik kulağı olan birisi olarak, “bunların hepsi montaj” denilen o kayıtların montaj olmadığını adım gibi bildiğim için o toplantıya gitmezdim.

Ben sanatçı olsam… O güne dek söylediklerime, yazdıklarıma, çizdiklerime ve yaptıklarıma ters düşmekten, ikiyüzlü görünmekten korkar, o toplantıya gitmezdim.


Hepsini geçtim, kendimi düşünürdüm…

Bir gün sen de içkiyle belki de baş edemediğin, istesen de üstesinden gelemediğin bir problemin olduğu için “alkolik/ayyaş” diye anılabilirsin…

Bir gün sen de cinsiyet değiştirdiğin için “edep yahu”lanabilirsin…

Bir gün sen de “gay” olduğun için ya da nikâhsız aşklar yaşadığın için ya da dekolte kıyafetler giydiğin için “ahlaksız, günahkâr, cehennemlik” damgası yiyebilirsin.


Yapmazsın ama ola ki yanlış bir anına denk gelir, olmadık bir şey yaparsın da hiçbir yeterliliğin olmadığı halde tepeden inme sana emanet edilen koca koca televizyon, radyo kanalları, nasılsa yoktan var ettiğin servetin aynı hızla geri alınabilir.

Belki de tüm bunlar olmasın diye oradaydın. Aysel Gürel’in deyimiyle “her yöne yanlı” olmanın “çamurda kaymaz, ateşte yanmaz” kalmanın kaygısıyla, kolaycılığı, garanticiliğiyle oradaydın. Belki de değildin. Belki de sahiden sadece çağırdılar ve gittin. Ama bunları hiç düşündün mü giderken? Ütopik değil çünkü bu ihtimaller. Dün olan pekala yarın da olabilir. Dün başkasının başına gelen, yarın senin de başına gelebilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Dopdolu…


Tekrar söylüyorum; kimseye oraya git, buraya gitme, ona katıl, buna katılma, öyle düşün böyle düşünme demeye hakkımız yok. Şöyle ya da böyle hepsi aynı kapıya çıkıyor çünkü; “mahalle baskısı”na. Ama kırılırız, üzülürüz ya da umurumuzda olmaz, (hakaret etmemek kaydıyla) bunu dillendiririz ya da dillendirmeyiz, o bizim bileceğimiz şey. Saygı duymak ya da duymamak da öyle…

TEMMUZ 2014, İSTANBUL

1 yorum :