Bu Blogda Ara

27 Nisan 2014 Pazar

Bir Radyo Düşleyelim


Geçtiğimizin yılın son günlerinde duyduğumuz bir haber müzik piyasasıyla uzak yakın herkesi ziyadesiyle memnun etti. Artık babasının hayrına mı, yoksa iddia edildiği gibi Müyap’tan gelen baskılardan dolayı mı bilinmez ama Kral TV yeni yılla birlikte yayınladığı kliplerden para almayacağını duyurdu.

Hatice’ye değil neticeye bakmak gerekirse, bu gelişmenin sektörü içine düştüğü kısır döngüden bir nebze de olsa kurtaracağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. En azından bunu umuyoruz. Çünkü biliyorsunuz Kral TV’de yıllardır paralı tarifeler nedeniyle hep aynı isimlerin klipleri dönüyor, piyasaya yeni girenlerinse hemen hiç şansı olmuyordu. Ya da tam tersine, yüzüne bakılmayacak işler sadece parası peşin ödendiği için saat başı yayınlanıyordu. Radyolar da sadece klipleri dönen şarkıları “playlist”lerine dâhil ettikleri için bir “dön baba dönelim” durumu hâsıl olmuştu.


Bundan sonra ne değişeceğini, Kral TV’nin yayın politikasını ne merkezde değiştireceğini ve bunun radyoların yayın politikalarına nasıl etki edeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz. Ama gelin şimdi tereciye tere satalım ve radyolara aslında yapmaları gerekeni, olması gerekeni sanki yeni bir buluşmuş gibi bir kez daha önerelim. Ya da o kadar iddialı da olmayalım; sadece hayal edelim.

Bir radyo düşleyelim. Bütün yayıncıları kendi alanında yetkin isimler. Türkçe müziğin sadece bugününe değil, geçmişine de hâkimler. En az bir o kadar tecrübeli bir de müzik direktörleri var. Yeni albümler müzik şirketleri ve “PR”dan sorumlu kişiler/firmalarca radyoya düzenli olarak gönderiliyor. Radyonun genel yayın yönetmeni, müzik direktörü ve programcıları haftada bir gün bir araya geliyor. İki elleri kanda olsa, bu haftalık toplantı hiç aksatılmıyor. Çünkü toplantıda, o hafta radyoya ulaşan yeni albümler değerlendiriliyor.


Öncelikle albümün türüne, şarkıcının kimliğine bakılıyor. Radyonun müzik formatına uygun olup olmadığı konuşuluyor. Uygun olmayanlar baştan eleniyor. Uygun olanlarsa sırayla dinlenmeye başlanıyor. Hangi şarkıların öne çıkabileceği, radyonun dinleyici kitlesine hitap edebileceği tartışılıyor. Bu değerlendirme, yapım firmasının ya da şarkıcının/grubun özellikle öne çıkarmak istediği, klip çektiği şarkıların ne olduğuna bakılmaksızın, tamamen radyo programcılarının müzikal öngörüleri ve deneyimleriyle şekilleniyor.

Ve bu tamamen müzikal içerikli, yayıncılık kaygılı tartışmaların sonunda her bir albümden radyonun “playlist”ine girecek şarkılar belirleniyor. Hangilerinin, hangi kuşaklarda, hangi sıklıkla yayınlanacağı karara bağlanıyor. Böylece hiçbir albümün ve albümlerdeki hiçbir şarkının hakkı yenmeden, albümlere emek verenlere ve dinleyicilere haksızlık edilmeden oluşturulan “playlist”lerle radyo yayınlarına devam ediyor. Bu işten hem müzik üretenler, hem dinleyiciler, hem de müzik sektörü kârlı çıkıyor.


Hatta öyle oluyor ki radyonun öne çıkardığı ve desteklediği bazı şarkılara firmalar klip çekmek, müzik kanalları da o klipleri yayınlamak zorunda kalıyor. Yani şu anki kısır döngü kırılıyor ve çark tersine (aslında olması gereken yöne) dönüyor.

Aynı radyoda bir de yeni olmadığı halde belirli periyotlarla “playlist”lere dâhil edilen albümler/şarkılar var elbette. Bu toplantılarda onlar da konuşuluyor. Çünkü radyo sadece bugünün değil, geçmişin en iyi işlerini de dinleyicilere sunmaktan, böylece yayın akışını çeşitlendirmekten, genç kuşağın dışındaki kitlelerin de ilgisini çekmekten imtina etmiyor.


Peki böylesi bir uygulamadan zararlı çıkanlar olur mu? Olur! Kimler mi?.. Elbette bir takım özel ilişkiler ağı, ahbap çavuş muhabbetleri sonucu belirli şarkıcılara ve firmalara ayrıcalık tanıyan, onlardan hediyeler, ikramiyeler alan radyocular, bir yandan radyoculuk yaparken, bir yandan da “radyo danışmanlığı” gibi dünyanın en saçma (ve en ayıp) işine soyunanlar ve gemisini bu şekilde yürüten şarkıcılar/gruplar böylesi adil ve hakkaniyetli bir yayıncılık anlayışından zarar görecektir. Görmesinler mi?.. Bence görsünler!

Başta da söylediğim gibi bu anlattıklarımı şimdilik sadece hayal edebiliyorum. Çünkü aslında son derece gerçekçi bu sistem Türkiye’de ne yazık ki yıllardır uygulanmıyor ve hatta konuşulmuyor bile. Yine de çıkmadık candan ümit kesilmezmiş. Sektörde bazı tekellerin kırılması, dengelerin değişmesi belki de böylesi bir sonucu kaçınılmaz kılacak önümüzdeki süreçte. Bunu dilemekle kalmayıp, ilgililerin kulağına kar suyu kaçırmak da boynumuzun borcu.

2013 herkese sağlık, mutluluk, bolluk ve bereket getirirken, Türkiye’deki müzik sektörüne nice olumlu gelişmeler ve radyo yayıncılarına da sağduyu, hassasiyet, zekâ ve hem sektöre hem de dinleyiciye saygı getirsin inşallah. Âmin!..    

OCAK 2013

1 yorum :

  1. Mükemmel,hem gerçek hem de eğlenceli bir yazı olmuş.

    Bir müziksever olarak asla radyo, televizyon raitinglerine inanmıyorum,

    Çıkar ilişkileri doğrultusunda yapılan bu yayın politikaları sayesinde ne iyi bir ses ne de kayıt dinleyebiliyoruz. 2015 yılında 80 li yılların kaliteli albümlerini hayranlıkla dinliyorum, günümüz albümlerini teneke sesi gibi dinliyorum, şükretmelimiyim bilmiyorum ama birkaç istisna var, ki onlar bile "Seyyal Taner'in Naciye, Ajda Pekkan'ın Superstar" albümlerine kalite olarak yaklaşamıyor...

    YanıtlaSil