Bu Blogda Ara

31 Ekim 2013 Perşembe

Geç de Olsa... Dinlediklerim

PUL – “SANA ŞARKILAR YAZDIM”


Pul, 2000’li yılların ortalarında Denizli’de kurulmuş bir grup. O dönemdeki kadrosuyla yaptığı “demo” kayıtları internette paylaşan grup, kendi çapında bir şöhrete kazanmış. Ne ki grubun hayalindeki albüm projesini hayata geçirmesi biraz zaman almış. Pul’un ilk albümü “Sana Şarkılar Yazdım”, Arpej Yapım etiketiyle geçtiğimiz aylarda müzik market raflarında ve dijital platformlarda yerini aldı.

Ne var ki albüm piyasaya çıktıktan bir süre sonra grupta bir kez daha değişiklikler oldu. Pul’un şu andaki kadrosu, grubun kurucularından biri ve de solisti olan Yasin Aydın dışında albümde çalan kadro değil. Son kadroda Aydın’ın dışında Kemal Eren, Özkan Yılmaz ve Mehmet Taner var. Bu köklü değişikliğin grubun bundan sonraki gidişatını ne derece etkileyeceğini ise önümüzdeki süreçte göreceğiz zira şu sıralar Pul yeni kadrosuyla bir tekli çalışması içerisindeymiş.


10 şarkıdan oluşan “Sana Şarkılar Yazdım”da bütün söz, müzik ve düzenlemeler grup elemanlarının ortak çalışması imiş. Bu şarkıların bazıları Pul’un takipçileri tarafından bilinen ve hatta ezber edilen şarkılar iken, bazıları da bu albüm için revizyondan geçmiş, kimileri ise yeni yazılmış. Yani grup albüm sürecine kadar geçen zamandaki tüm birikimini ortaya dökmüş. Bundandır ki “cover” şarkı kullanmak ihtiyacı hissetmemişler.


Yakın geçmişte ilk albümlerini piyasaya çıkarmış birçok gruba kıyasla Pul’un hem söz ve müzikleri, hem “sound”u, hem de icrası bakımından gayet eli yüzü düzgün şarkılara imza attığı rahatlıkla söylenebilir. Özellikle solist performansı Türkçe “rock” kriterleri içerisinde dikkat çekecek kadar iyi. Buna karşın her yeni grubun karşısına çıkan engel Pul’un da önünde. Albümü alıp götürecek potansiyelde bir “hit” şarkı yok ve bu durum bunca kalabalık arasında fark edilmeyi ister istemez zorlaştırıyor. Bir de bunu kısıtlı imkânlar handikabını koyunca, yıllardır biriktirilmiş bir dinleyici kitlesi olsa bile beklenen patlama gerçekleşmiyor. Grup ileride Türkçe “rock”ın yeni yetmeler ligini atlamayı başarır ve yeni hayranları eski albümlerine bir göz atmak isterse, dinleyecekleri bu ilk albümden hoşnut kalacaklardır mutlaka ama şimdilik bu albümün daha fazla bir misyon üstlenmesi mümkün görünmüyor.


İlk klip şarkısı olarak seçilen “Hayal”, açılış şarkısı “Bugün Olmaz”, “Daimi Tekil Şahıs” ve Ayşegül İnci’nin solist olarak eşlik ettiği “Gitme” albümde nispeten ön plana çıkan şarkılar. Arda Kaynak’ın kayıtları ve Alen Konakoğlu’nun “mix”i tertemiz ve kulak yormayan cinsten. Bayram Tunç imzalı kapak fotoğrafları ve kartonet tasarımı ise açık renk tonları kullanılması dışında, standart bir “rock” grubu görselinden fazlasını vaat etmiyor.

İSTASYON – “İNSANSIZ ŞEHİRLER”


Pul’unkine çok benzer bir hikâye de Peron’un başına geldi. Ozan Barış ve Bekir Arslan’ın ortak projesi olarak 2011 yılında hayata geçen Peron, ilk albümü “İnsansız Şehirler”i geçtiğimiz aylarda OnAir Media Reflex etiketiyle yayımlamıştı. Ne var ki üç kişiden oluşan grup bir süre sonra dağıldı. Bekir Arslan şimdi yoluna Serhat Kıvrım, Yiğit Can Öztop ve Coşkun Umut Oruç’la devam ediyor. Grup bugünlerde yeni bir “EP” çalışması içerisinde.


“İnsansız Şehirler” albümünde prodüktörlüğü yapan Ozan Barış, albümdeki 9 şarkıdan 8’ine de söz ve yazarı ve besteci olarak imza atmış, aynı zamanda albüm kayıtlarında davul da çalmıştı. Grubun görünen yüzünde olmamayı tercih eden Ozan Barış’a karşın, Bekir Arslan gitar ve geri vokalde boy gösteriyordu. Dolayısıyla Peron’un belkemiği yerinde durduğuna göre, kadro değişikliğinin müzikal anlamda büyük bir değişim getirmeyeceğini tahmin ediyorum. Ne ki aslında böylesi bir değişikliğe de ihtiyaç var gibi gözüküyor. Zira albümdeki 8 Ozan Barış ve 1 Bekir Arslan şarkısının arasından sıyrılan etkileyici, dikkat çekici bir şarkıya rastlamak çok zor. 


Zaman zaman sertleşen gitarlara rağmen genellikle pop-“rock” sularında gezinen orta halli aşk şarkıları bunlar. Bunda grubun o günlerdeki solistinin vokal tekniğinin de etkisi var elbette. Her ikisi de ses mühendisi olan iki müzisyenin elinden çıkmış olmasına rağmen “mix”de vokalin çok fazla ön planda duyulması da bir tercih olsa gerek.

Bu albümle ne yazık ki pek de talihli bir başlangıç yapamamış Peron’un yeni kadrosuyla daha iyi işlere imza atacağını umut edelim.

MENTAL – KOYVER GİTSİN”


2003 yılında temelleri atılan Mental, Merzifon çıkışlı bir “rock” grubu. Özge Yüksel, Efe Ekşioğlu, Özkan Kaya ve Cihan Kahvecioğlu’ndan kurulu Mental’in ilk albümü “Koyver Gitsin”, geçtiğimiz aylarda Arpej Yapım etiketiyle piyasaya sürüldü.

8 şarkıdan oluşan albümde tüm şarkıların Özge Yüksel ve Efe Ekşioğlu’nun ortak imzasını taşıyor.. Kayıtlar Berk Kula, “mix” ise Mike Nielson tarafından yapılmış.


Yıllardır birlikte sahneye çıkıyor olmanın getirdiği ortak dil, albümün bütününde hissediliyor. Herşey son derece dozunda ve dengeli; özellikle de düzenlemeler. Grup, klasik “rock” klişelerinden yola çıkıp, “blues”, caz ve “soul” üzerinden yürüyor grup şarkılarında. Türkiye’de genç grupların pek de semtine uğramadığı bir tarz bu. Bu anlamda şanslılar; çünkü bir fark ortaya koyuyorlar. Buna karşın eksikleri de yok değil.


Solist Özge Yüksel’in kelimeleri hecelere bölerek şarkı söylemesi yer yer rahatsız ediyor dinleyeni mesela. Kelimeler anlamını bulmuyor ve bir süre sonra şarkının ne anlattığını dinlemez oluyorsunuz. Oysa iyi bir sesi var Yüksel’in ve sesini de iyi kullanıyor ama Türkçe “rock” yapmanın pek de kabul görmediği, yeni yeni denendiği günlerin acemiliğini çağrıştırıyor bu tekniği. Bir de yinelemekten sıkılmış da olsam bir kez daha yazmakta fayda var ki, bu albümde de etkili, ilk dinleyişte çarpan bir şarkı yok. Derli toplu, farklı tarzlar arasında dolaşan ama bir müzikal bütünlüğü olan bir albüm dinliyorsunuz ama bittiğinde hangi şarkıyı tekrar dinlemek istediğinizi bilemiyorsunuz. Birkaç kez üst üste dinlediğinizde ise “Fil” ve “Koş”a daha fazla takılmanız muhtemeldir; yani en azından benim için öyle oldu.


Yılmaz Yaşar Babür imzalı kapak fotoğrafı dikkat çekici. Görsel İletişim Teknesi tarafından yapılmış kartonet tasarımı ise olması gerektiği gibi; ne bir eksik, ne bir fazla.

Mental’in yukarıda bahsettiğim kusurları gidermesi kaydıyla, kendi kulvarında yakın vadede başarı kazanmaması için hiçbir sebep yok.

SIRMALI – “GENÇLİK RÜYASI”


Sırmalı, Ankara kökenli bir grup. Opera sanatçısı Oğuz Sırmalı’nın gitarist Deniz Sayman’la birlikte oluşturduğu proje, aralarına Erman Erkılınç, Serkan Alagök ve Olcay Demirci’nin katılmasıyla bir gruba dönüşmüş. 2011 yılında yola çıkan grubun ilk albümü “Gençlik Rüyası” geçtiğimiz aylarda Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.

Farklı bir misyon üstenme iddiasıyla işe koyulmuş Sırmalı. Bunu da şöyle özetlemişler resmi Facebook sayfalarında: “Sadece neler yapıldığını değil, neler yapılmadığını, toplum olarak nelerden uzak kaldığımızı, saklı kalmış müziklerimizi nasıl harmanlayabileceğimizi ve 80'lerin müziği ile günümüzün müziği arasında nasıl bir köprü kurabileceğimizi düşündük. İyi müzik yapabilmek tartışmasız müzik bilgisi ve yaratıcılık gerektiriyordu. Sıradanlaşan her şey zamanla monotonlaştığı için, bazen zaten renkli olan şarkılar da yeniden bizim duygularımızla renklenmeli diyerek çalışmaya başladık, Özgün ve özgür bir rock soundu yaratabilmek için...”


Bu niyetin ne kadar gerçeğe dönüştüğü ise göreceli. Şöyle ki; kendi içinde tutarlı ve mantıklı bir çaba ama Türk “rock” tarihinin bütünü içerisinden baktığımız zaman yapılan şeyin benzersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Zira operatik denemeler de, türkülerin “rock” formunda icra edilmesi de daha önce şahit olduğumuz şeyler. Elbette her müzisyenin kendi imzası vardır ve bu imza altında yapılan şey kendince yenidir. Buna bir itirazım yok. Nitekim Sırmalı, yabana atılmayacak bir müzikal donanım ve yeterliliğe sahip müzisyenlerden oluşuyor. Dolayısıyla grupça, bugünlerde eline gitar alıp “rock” grubu kuran bir dolu müzisyen adayından fersah fersah önde olmaları kaçınılmaz.


Bir problem var ki, o da solist Oğuz Sırmalı’nın vokal tekniğinden kaynaklanıyor. Aldığı eğitimin ve halen icra ettiği mesleğin hakkını sonuna kadar veriyor Sırmalı. Bir kez bile teklemeyen, zorlanmayan, yorulmayan bir sesten, her bir notanın üzerinde ustalıkla dolaşan bir opera solistinden “rock” formunda şarkılar dinliyoruz albüm boyunca. Ama o hep opera solisti olarak kalıyor. Sesinin frekansı, volümü, kelimeleri notalara yediriş biçimi ve prozodiyi göz ardı ederek söyleyişi tamamıyla bir opera solistinin özgürlüğü ve coşkusunda. Haliyle “rock” müzik için bile fazla sert, duygusunu geçirmeyen bir ses tınlıyor kulaklarımızda. Bu da dinleyeni yer yer zorluyor ister istemez.


Bunu bir yana koyarsak, gerek “Yalgızam” ve “Ah Bir Ataş Ver” gibi, “O Sole Mio” gibi denemelerde, gerekse Oğuz Sırmalı, Deniz Sayman, Erhan Seçkin ve ve Metin İmir imzalarının bulunduğu özgün bestelerde Sırmalı, hem düzenleme hem de icra bakımından çizgi üstü bir “rock” grubu olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor. Albümde ben en çok “Kimim Ben”e takıldım sanırım. Senfonik yürüyüşüyle “İlk Aşkımsın”, caza göz kırpan “Senden Vazgeçtim”, klasik “rock”a saygı selamı gönderen “Sevgi Yolu” gibi farklı tatlar Sırmalı’nın müziğini daha da cazip kılıyor. Kaldı ki dahası da var. Türkçe “rock”ın pop suyu katılmamış örneklerini sevenlerdenseniz bu albümde çok şey bulabilirsiniz.


Albümün Hayalgücü Tanıtım tarafından yapılmış oymalı kapak tasarımı müzik market rafları için oldukça albenili. Bu zamanda böylesi maliyet yükselten işler en “star” şarkıcılarımız/gruplarımız için bile yapılmıyor ki sırf bu özen için grubu ve Ada Müzik’i ayrıca tebrik etmek lazım.    

EKİM 2013

7 Ekim 2013 Pazartesi

Gruplar Çatıştı

BATTLE OF THE BANDS 2013


Geçtiğimiz hafta Battle Of The Bands yarışmasında ikinci kez jüri üyesi koltuğuna oturdum (Koltuk dediysem lafın gelişi, bildiğiniz sandalyeydi; üstelik ne dönme özelliği vardı ne de kırmızıydı.) İlk kez geçen sene layık görülmüştüm bu pozisyona ve pek de memnun kalmıştım amatör/yarı amatör grupların katıldığı bir yarışmada jüri üyeliğini deneyimlemekten. Bu sene de teklif gelince seve seve kabul ettim. Sonuçta müzik eleştirmenliği de bir nevi jüri üyeliği zaten; oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun. Hem yazı yazarken kahveni kendin hazırlıyorsun, jüri üyesi olduğunda önüne getiriyorlar; daha ne ister ki insan?


İşin şakası bir yana, daha yolun başındaki müzisyen adaylarını tanımak, yaptıkları işleri dinlemek, canlı performanslarını izlemek, onlar üzerinden memleketteki müziğin geleceği hakkında fikir edinmek filan üstüne on kahve pişirseniz ele geçmeyecek bir fırsat. Ondandır ki yağmur, poyraz demeden Ekim başında çıkıp gelmiş Kasım soğuğuna aldırış etmeden, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsünün açık alanında yapılacak final için yollara düştüm.


Üniversite kampüslerini hep sevmişimdir ama Boğaziçi Üniversitesinin kampüsü benim gibi Boğaz sevdalıları için dünyanın en klişe tabiriyle ‘adeta bir cennet’. Hani insan değil 4 sene, 8 sene bile okur böyle bir kampüste öğrenci olsa; yani en azıdan dışarıdan misafir gelince öyle gözüküyor. Boğaz’ın en güzel manzaralarından birine karşı yükselen tarihi binaları alabildiğine yeşilin, ormanın çevrelediği,  masal gibi bir yerleşke. Tabii insan içinde iken o kadar kıymetli bulmuyor yaşadığı yeri. Mesela ben öğrenci olsam, o şahane manzaraya karşı vaat edilen müzik dolu bir cumartesi öğleden sonrasını kampüste kalmak pahasına başka birçok hafta sonu planına yeğleyebilirdim. Ama hali hazırda öğrenci olanlar aynı şeyi düşünmemiş olsalar gerek ki, geçen sene gibi bu sene de yarışmanın pek fazla izleyicisi yoktu. “I’m at Battle Of The Bands” diye ‘check-in” yapmak pek havalı gelmemiş de olabilir; malum sosyal statülerimizi “check-in”lerimizin “tweet”lerimizin belirlediği bir dönemden geçiyoruz. Neyse ne, sonuçta gruplar ve jüri üyeleri olarak biz bir yarışmayı daha geride bıraktık; bu arada bir de birincimiz (yani önümüzdeki dönemde profesyonelliğe adım atmaya olmaya aday yeni bir grubumuz) oldu haliyle.


Tabii final gününün bir de öncesi var. Ama oraya gelmeden önce şunu izah etmeliyim ki; Battle Of The Bands, Radyo Boğaziçi’nin son derece profesyonel bir anlayışla yıllardır düzenli olarak sürdürdüğü bir yarışma. Nitekim bu sene on beşinci kez düzenlendi. Benzer yarışmalarla kıyaslandığında çok daha az destek alarak bu kadar uzun soluklu bir organizasyonu var edebilmek neresinden baksanız başarı. Bu sene Esen Entertainment, Power Turk ve Bubinga Records desteği vardı. Gönül isterdi ki daha fazlası da olsaydı. Mesela bizim “rock” tayfasının popüler yüzleri ile turneler düzenleyen büyük büyük meşrubat ve GSM firmaları böylesi yarışmalara da ilgi gösterseler, en azından birincileri turne sahnelerine dâhil etseler ve böylece sıfır kilometre grupları geniş kitlelerle buluşturup müziğe sahici bir katkı sağlasalar fena mı olurdu? Mesela dedim.


Şimdi gelelim final öncesine…

Duyurular yapıldıktan sonra gruplar kayıtlarını gönderiyor. Bu kayıtlarda kendi şarkıları da oluyor; bazen “cover”lar da. Hepsi toparlandıktan sonra da jürinin eline geçiyor tüm kayıtlar. Herkes tek başına dinliyor ve ön elemesini yapıyor. İşte bu noktada bu tip yarışmalara katılmış ya da katılacakları çok ilgilendiren birkaç hususa dikkat çekmem lazım.

Öncelikle bu işe sahiden gönül vermiş ve uzun ya da kısa vadede profesyonel olmayı, ne bileyim tanınmayı, duyulmayı amaç edinmişseniz, karşı tarafa bunu hissettirmeniz lazım. Bunun için de yarışmalara gönderdiğiniz kayıtların niteliği çok önemli. En iyi performans bile kötü bir kayıtla değersizleşebiliyor ve ister istemez dinlemekte zorlanabiliyorsunuz. Geçene sene olduğu gibi bu sene de öyle kayıtlar vardı ki gönderilenler arasında, “insan gerçekten hayret ediyor”du. Solistin sesi duyulmayanlar mı istersiniz, akortsuz gitarlar, tonsuz davullar mı?.. Bu durumda yarışmaya katılarak gösterdiğiniz iddia, Popstar kuyruğunda beklerken “Arkadaşlar ‘sesin güzel’ dediler, ben de geldim,” diyenlerinkinden farklı olmuyor. Evet, büyük şehirler dışında yarı profesyonel bile olsa “demo” kayıt imkânları çok kısıtlı, büyük şehirlerde ise imkân çok ama her grubun bu imkanları kullanacak bütçesi yok; buna amenna. Ama bir yarışmaya katılmak, ortaya bir iddia koymak demektir ve o iddianın içini dolduramıyorsanız, bu konuda çaba harcamadığınız ilk dinleyişte belli oluyorsa, kimsenin hakkınızı yediğini düşünmeyin lütfen. Bir sene bekleyin, iki sene bekleyin ama en azından eli yüzü düzgün bir kayıt yapana kadar boşuna ne jüriyi üzün ne de kendinizi.

Yarışmanın üçüncüsü Neft.
Tabii tek başına iyi bir kayıt da bir şey ifade etmiyor. Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, bir grubun gösterdiği yüzünün de en az müziği kadar önemli olduğunu düşünüyorum. ‘Yüz göstermek’ ne demektir bu devirde? İnternet âleminde var olmak demektir.

Ben bu sene de kayıtları dinlemeye başladığımda açtım bilgisayarı önüme ve her dinlediğim grup hakkında internetten bilgi edinmeye çalıştım. Bugüne kadar neler yapmışlar, videoları, “demo” kayıtları, konser fotoğrafları var mı?.. Size bir şey söyleyeyim mi? Bazı gruplar hakkında hiçbir bilgi edinemedim! Evet, şaka değil. Müzik yapıyorsunuz, profesyonelliğe adım atmak niyetindesiniz ve bu niyetle bir yarışmaya kayıtlar göndermişsiniz ama hiçbir sosyal medya platformunda hesabınız yok. Bu devirde bu kabul edilebilir bir şey midir? Ya da var ama yeterince etkin ve verimli değil. Nasıl mı?.. Şöyle.

Yarışmanın ikincisi Sıcak.
Şayet tanınmak isteyen bir grupsanız, temiz ve net bir ya da birkaç fotoğrafınız süslesin profilinizi. Yüzlerinizi bir görelim. Anlıyorum, mistik ve gotik illüstrasyonlar, siyasi görüşünüzü belli eden simge ya da ikonlar da çok havalı ama onu çok meşhur olduktan sonra yine yaparsınız. Önce sizi bir tanıyalım. Facebook’a şöyle doğru düzgün bir biyografi bilgisi koyun, konser fotoğraflarınızı paylaşın, bir Soundcloud ya da benzeri müzik dinletme hesabı açın, “demo” kayıtlarınızı koyun, o kayıtlara link verin, YouTube’da da bir hesabınız olsun, oradan da kayıtlarınızı dinleyebilelim. Mümkünse konserlerden videolar koyun. Twitter’da etkin ve işler bir hesap açın. Sadece duyuru yapmayın, takipçilerinizin sizinle yakınlık kurabilmesinin önünü açacak cümleler de sarf edin. Bütün bu ağı doğru bir şekilde kurmadıktan sonra, ne kadar iyi müzik yaparsanız yapın, oturduğunuz yerde keşfedilmeyi beklemek nafile çünkü. Tanınırlık adına gösterdiğiniz çabanın ciddiyeti en az müziğiniz kadar önemli bir kriter. En azından benim için öyle.

Mesela ben Facebook’ta hesabı olmayan ya da olan ama kolay erişilebilir olmayan gruplara kafadan bir eksi puan verdim. Bunu bir ciddiyetsizlik işareti olarak gördüm çünkü.

Yarışmanın ikincisi Sıcak.
Bu işin yarışma öncesi kısmı. Bir de final günü sahneden edindiğim izlenimler var. Mesela grup çok iyi, zımba gibi çalıyorlar ama sahneden bir nebze enerji geçmiyor izleyene. Öyle bir kasma hali, bir tutukluk. Hatta kimilerini kolundan tutup zorla oraya çıkarmışsın gibi. Oysa orası sizin er meydanınız ve ne hüneriniz varsa göstermenin tam sırası. Stüdyoda değilsiniz, sahnedesiniz ve ola ki kusurlu bile çalsanız, yaptığınız işten ne çok zevk aldığınızı, çalmayı ne kadar çok sevdiğinizi görmek belki de bize yetecek. Belki heyecanlısınız ki bu çok doğal ama heyecan hep olacak zaten; hiç bitmeyecek ki. Önemli olan o heyecanı kontrol edebilmek, yoksa sahnede olmanın bir manası yok zaten. Sahnedeyken sizi izleyenlerden bir sıfır öndesiniz; çünkü siz daha yüksektesiniz ve maharet sizde. Gösterin bunu izleyenlere. Nitekim bu yarışmada finalistler arasında bunu en iyi başaran iki gruptan biri birinci, diğeri ikinci oldu. Çünkü izleyenleri (yani jüriyi) hem müzikleriyle, hem de sahne duruşlarıyla etkilemeyi başardılar.

Yarışmanın birincisi Motto.
Tabii yeni grupların en büyük handikapı olan iyi şarkı üretmemek meselesine hiç girmiyorum. Yarışmada genellikle kendi şarkılarını seslendirdi gruplar ve içlerinde şöyle bir dinleyişte kulağa çarpan, sağlam bir şarkı ne yazık ki yoktu. Yerli ya da yabancı grupların bildik şarkılarının izleri, yani esinlenmeler ise yer yer çok belirgindi. Özellikle şarkı sözleri konusunda ciddi bir donanım ve yeterlilik sıkıntısı var yeni gruplarda. Bunu sadece bu yarışma için değil, piyasaya çıkan ilk albümler için de söylüyorum.

Müzik yapımcılarının büyük kısmı için aynı şeyi söylemek en azından şimdilik zor ama müzisyeninden eleştirmenine, yolun başındaki müzisyenleri önemseyen ve destekleyenlerin sayısı hiç de az değil. Üstelik internet gibi adınızı ve sesinizi duyurmak, duayen gördüğünüz, örnek aldığınız müzisyenlere kolayca ulaşabilmek gibi bir de lüks varken elinizin altında, sadece yarışmalardan medet ummamak, hep çalışmak, çok çalışmak lazım. Seni beni koyun bir kenara, Alper Erinç ve Tarkan Gözbüyük gibi iki ‘baba’ müzisyen, cumartesi günü işini gücünü bırakıp saatlerce o soğukta oturmaya razı olarak sizi dinleyip değerlendirmeye zaman ayırmışlarsa, bunun bir anlamı olmalı. Ben olsam, yarışmada sonuncu olduğumu bilsem de, ayaklarına kadar gider, en azından bir ellerini sıkardım.


Sözün özü 15. Battle Of The Bands yarışması sonuçlandı ve birinciliği Ankara kökenli bir grup olan Motto aldı. Bu da Motto için Esen Müzik etiketli bir tekli ve bir de albüm prodüksiyonu demek. Yani açılan bir yol. Elbette bu yolda ne kadar mesafe alacaklarını zaman içerisinde birlikte göreceğiz. Ama ben şu kadarını söylemekle yetineyim: Çok mesafe alacaklarını görmek benim için sürpriz olmayacak.

Yarışmanın birincisi Motto.
Yarışmada ilk üç dereceyi alan grupların birer şarkısıyla bağlayayım bu yazıyı.

İşte üçüncü olan grup Neft. Cengizhan Gazioğlu, Burak Davuloğlu, Arcan Akduman ve Mustafa Kemal Çilek’ten kurulu Neft, 2003 yılında kurulmuş. İki tane kendilerine ait beste ve bir de aşağıda yer alan Yavuz Çetin “cover”ıyla ilk “demo” çalışmalarını hazırlayan grup, Türk “rock” grupları arasında kalıcı bir yer edinme amacında imiş.


İkinci olan grup Sıcak 2007 yılında kurulmuş. Grubun kadrosu Kemal Çetkin, Berk Kılıç, Taner Öztonbul ve Emre Arslan’dan oluşuyor. Şu ana dek 4 beste kaydeden grup, 4 bestenin daha kayıtlarına devam ediyormuş.


Ve birinci Battle Of The Bands 2013 birincisi Motto. 2010 yılında kurulan Motto, o günden bugüne çok sayıda mekanda ve organizasyonda sahne almış. 18. Roxy Müzik Günlerinde 4. Olan grup, “Sen Gerçek Değilsin” adını taşıyan bir de EP hazırlamışlar. Grup, Can Büyükbaş, Ozan Hatipoğlu, Erkin Sağsen, Ozan Özgül ve Can Sürmen’den kurulu.



EKİM 2013