Bu Blogda Ara

3 Nisan 2013 Çarşamba

Dinlediklerim Nisan 2013

CEM BAŞAK – “TEK KİŞİLİK”


İsmiyle maruf, “Tek Kişilik” bir albüm bu. Cem Başak albümdeki bütün şarkılara imza atmış, bütün enstrümanları çalmış, kayıtlardan “mix” aşamasına, kapak tasarımından klibine dek albümü neredeyse tek başına ortaya çıkarmış. Albüm Ecce Müzik Yapım etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Endüstriyel tasarım ve animasyon alanında bir meslek edinmiş iken, bir yandan müzikle haşır neşir olmaya devam eden Cem Başak, gitar çalarak başladığı yolculuğunu çeşitli gruplarda çalarak sürdürmüş, sonra şarkı söylemeye ve kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Bu kısaca özetlenmiş hikâye bile onun müziğe ne denli gönül verdiğini ortaya koymaya yetiyor aslında. Bu işi şöhret olma, hayran kazanma hevesiyle değil, kafasında ve gönlündeki müziği çalıp söyleme derdiyle yaptığı çok açık. Hem müziği, hem de tavrı bunu hissettiriyor.


‘90’larda Mor ve Ötesi (baş harflerini küçük yazmayı inatla reddediyorum, evet), Şebnem Ferah, Teoman, Duman gibi örneklerle suyu çıkmadan/çıkarılmadan ana akıma girmeye başlayan Türkçe “rock” müziğin bugün içine düştüğü durum ortada. Artık ne kadar iyisi varsa bir o kadar da (hatta daha fazla) kötüsü var bu müziğin kulağımıza yerli yersiz çarpan. Hal böyleyken “rock” müzik kültüründen nasibini almamış, bu müziği dinleyerek büyümemiş bir kuşak için neyin doğru neyin yanlış, neyin aslında “rock” ve neyin değil olduğunu ayırt etmek pek mümkün değil. Bilen birilerinin işaret etmesi gerekiyor belki de; kafası karışık dinleyici için yön tayin etmesi ama bu karmaşada o da pek kolay değil. Çünkü sektörde fırsat eşitliği yok. Ne radyolar, ne televizyonların müzik kanalları ne de bizzat sektörün kendisi iyiden, doğrudan yana.

Didaktik olma pahasına bütün bunları neden yazdım; çünkü Cem Başak’ın albümü müzikal kriterler açısından bakıldığında “rock” müzik kulvarında dosdoğru duran, eli yüzü düzgün bir albüm. Ama dinleyici cephesinde bunun ne kadar hakkı verilir, işte onu kestirmek çok zor. Su katılmamış “rock” dinleyicisi için albümdeki her şey pek ala ama alaturka-arabesk sos sevenler “Tek Kişilik”te kendilerini memnun edecek bir şarkı bulamayacaklar.


Genellikle aşk teması üzerinden yürüyen şarkı sözlerindeki edebi dil, bazı şarkılarda sorgu sual etmekten, içinde yaşarken düşünemediklerimizi düşündürmekten de geri kalmıyor. Albümün de ismi olan “Tek Kişilik” adlı şarkıdaki soru cümlesi (“Etrafına bak, neden kimse mutlu değil?”) boşuna kurulmamış. Ya da “Bir Tek Engel”deki “Teslim olup bir hayale, başka bedende yaşamayı, kendine yabancılaşmayı öğrendik,” diyen adamın belli ki bir bildiği var. Bu küçük doneler kadar, içinden “kahır, elem, keder, efkâr, yar, beden, ten, nefes, sıcak” kelimeleri geçmeden ifade edilebilen âşık olma hallerinin şarkılara dökülüşü de ferahlık verici. Melodik yapılar sağlam, düzenlemeler de ona keza; belki yer yer bazı şarkıların istediğinden daha sert ve gürültülü ama albümü tek başına kotaran Cem Başak’ın bunu özellikle tercih ettiği de ortada. Yoksa “Sadece Sen” gibi, “Yaşamaksa” gibi bazı şarkılar daha sakin ve akustik versiyonları da pekala kaldırırmış.

Bir yaz gecesi kumsalda ateş başında söylenecek şarkılar rafına rahatlıkla kaldırabileceğiniz “Kaş’ta”nın albümde en ısınamadığım şarkı olduğunu da söylemeliyim. “Akdeniz Akşamları”ndan yeterince çektik; bir yenisine daha ihtiyacımız olduğunu hiç mi hiç düşünmüyorum.


Her ne kadar kendisi öncelikle gitarist olduğunu vurgulasa da, şu sıralar duyduğumuz birçok “rock” şarkıcısından daha iyi şarkı söylüyor Cem Başak. En azından doğru vurgular kullanıyor, şarkı sözlerinde anlam kayması yaratmıyor, duygusunu dinleyene geçiriyor. Buna karşın stüdyoda yer yer zorlanmış olsa gerek ki bazı şarkılarda teknik müdahaleler yapılmış. Mesela “Tek Kişilik”te belirgin düzeltmeler, kes-yapıştırlar var. “Yarım Adam”da sesinin bir filtreden geçirildiği yine belirgin şekilde hissediliyor. Bu zamanda büyük kusur değil belki ama yine de böylesi rötuşlar ister istemez kulağa takılıyor.

Cem Başak kartonet tasarımını da kendisi yapmış; künyeye yazılmamışsa da bunu biliyoruz ama fotoğrafları kim çekmiş onu bilemiyoruz. Daha ilk bakışta iç kapak ve kitapçıktaki örme kasketli fotoğraflar keşke hiç kullanılmasaymış diye düşündüm ister istemez. Kliplerde ve albüm kapağında gördüğümüz Cem Başak’ın o fotoğraflardaki “Almanya’dan gelen “rap”çi çocuk”la ilgisi yok çünkü. 


“Hadi üç beş kişi toplanalım, bir grup kuralım da “rock” müzik yapalım, meşhur olalım” devrinde “Hadi artık bir albüm yapayım da yıllardır biriktirdiklerimi dökeyim, müziğimi duyurayım” demek ve kolları sıvamak kolay değil. Sadece bu nedenle bile Cem Başak’ın şarkılarına kulak vermenizi öneririm.

ERDEM TEKELİ – “HAYAT MEMAT”


Yukarıdaki yazının son paragrafındaki önermenin gerekçesini aklınızda tutun. Çünkü orada yazılanlar, Erdem Tekeli’nin ilk albümü “Hayat Memat” için de geçerli. O da tıpkı Cem Başak gibi kendini değil, müziğini sunma derdinde zira. Bundandır ki gayet yakışıklı bir genç adam olmasına karşın albüm kartonetine fotoğraflarını koymamış, klibinde sadece şöyle bir görünmekle yetinmiş. Bunu onaylıyor değilim; bu derece görünmez olmak, müziğini kimliksiz, yüzsüz bırakmak riskini de taşıyor çünkü. Yine de bu tavrı ve cesareti önemsiyorum.

“Hayat Memat” geçtiğimiz günlerde Noiseist etiketiyle yayımlandı. Noiseist hem kendi etiketiyle albüm yayımlayan bir yapım firması, hem de birçok albümün kayıt, “mix” ve “mastering” aşamalarının kotarıldığı bir müzik stüdyosu. Sektörden teyit edilmiş bir bilgidir ki Noiseist stüdyosundan kötü iş çıkmaz ve bu fikrin oluşmasında özellikle Noiseist’in demirbaşı Çağan Tunalı’nın payı büyüktür. Nitekim Erdem Tekeli de albümünün kayıtlarını Çağan Tunalı ve Burak Serter’e emanet etmiş ve dahası Tunalı, “Hayat Memat”a prodüktör olarak da imza atmış.


Bu ön bilgi, ister istemez albümü dinlemeden önce neyle karşılaşacağımız konusunda bir fikir veriyor. Gerçekten de tertemiz kayıtları, parlak gitar ve davul “sound”ları ile yurt dışındaki emsallerini aratmayan bir “rock” albümü bu. Aynı şey müzikal bütünlüğü için de geçerli. Türk usulü “rock” değil, düpedüz Türkçe “rock” bu dinlediğimiz. Epeyce sert; bundandır ki ortalamadan ziyade meraklısına hitap ediyor.

Albümün ilk klip şarkısı olarak seçilen “Soluk”, bana sorarsanız da 8 şarkı arasında en etkili olanı.  “Platonik” ve “Aslında” aşkın karanlık yüzünü kurcalayan, ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılar. “Tekrarlar Hayat” ve “Çalış” şarkı sözlerinde anlatılanlarla birbirini tamamlayan, soru sorduran, kafa yoran iki şarkı. Hayat dediğimiz şey aslında sadece bir boşa döngü mü?.. Ve biz onun içerisinde dönüp dururken; çalıştığımızı, yetiştiğimizi, yakaladığımızı zannederken, aslında tekrarlayan hayata şahit olmaktan başka bir şey yapmıyor muyuz?.. İkisinin hemen arkasından “Parantez”i de dinlemenizi öneririm. Hem parantezin içinde ne var, onu düşünmek, hem de melodik yapısıyla albümün en akılda kalıcı şarkılarından birine kulak vermek için.


Albümün nispeten daha az sevdiğim şarkıları ise “Uzak” ve “Teninin Altında” oldu. Her ikisi de düzenlemelerin ve icraların gücüyle en az diğer şarkılar kadar sağlam duruyorlar ama sözel ve müzikal anlamda diğerlerinden daha orta halli geliyorlar kulağa.

Erdem Tekeli, şarkı yazarlığı kadar şarkıcılığıyla da dikkat çekiyor bu ilk albümünde. Alaturka gırtlak nağmelerine, kafa seslerine ya da baştan ayağa “brutal”e yaslanmış vokal teknikleri, İngiliz telaffuzuyla Türkçe şarkı söyleme, kelimelere gereksiz vurgular, uzatmalarla eziyet etme gibi yaygın eğilimlere sırtını dönmüş, doğru düzgün Türkçe şarkı söyleyen, yeri geldiğinde sertleşip, yeri geldiğinde sakinleşen, ölçülü, kontrollü bir solist dinliyoruz albüm boyunca. Doğrusu bu olmalıyken, doğruyu o kadar az duyuyor ki kulaklarımız son zamanlarda, bunun altını özellikle çizmek gerekiyor.


Yine başa döneceğim belki ama, ne bu albümdeki şarkılar, ne çekilen klip, ne de albümün iddiasız kapak resmiyle müzik market rafındaki duruşu Erdem Tekeli’ye kısa vadede popülerlik ya da en azından dikkat çekme vaat ediyor. Burada bir kasıt var elbette. Bilinen bütün formüllere sırt çevrilmiş ve başta da söylediğim gibi bu, bile isteye yapılmış. O vakit “rock” müziğinin bu halini (orijinal halini mi demeliyim, ne demeliyim) sevenlere düşüyor iş. İyiyi her zaman uzakta aramamalı. Memlekette de pekala böyle işler yapılabiliyor işte. Dinlemek, keşfetmek lazım.

CAN BONOMO – “AŞKTAN VE GARİPLİKTEN”


Eurovision olmasaydı, Can Bonomo müzik piyasasında alternatif bir müzisyen olarak kalacak ve belki de hiçbir zaman geniş kitlelere adını duyuramayacaktı. Bu delibozuk yarışma yıllar sonra memleket müziğine böyle bir fayda sağladı. Sonucu ne olursa olsun, Can Bonomo’nun henüz yolun çok başında iken oraya gitmesi, bu ‘görevi’ üstlenmesi ona hem de kolay kolay yaşayamayacağı büyük bir tecrübe kazandırdı, hem de ülkede adının duyulmasını çok ama çok hızlandırdı. Hepimiz gördük ki ilk albümü yayımlanalı neredeyse bir yıl olmak üzereyken albüm tekrar müzik market raflarına çıktı, listelerde yükseldi, klipleri “hit” aldı.

Kendisini “Team Bonomo” olarak adlandırmış Can Bonomo ekibinin, Eurovision sürecinde bir takım taktik hatalar yaptığını düşünüyorum. Bunların başında da o günlerde piyasaya çıkan “Ali Baba” teklisi geliyor. Eurovision şarkısı bu kadar prim yapmış iken, spesifik, üstelik “cover” bir şarkının satışa sunulması yanlış karardı. “Love Me Back”in Türkiye’de tekli olarak satışa sunulmamış olması da öyle. “Ali Baba” olsa olsa o teklinin içinde yer alabilirdi.


Yarışma sürecinde TRT ekibiyle yaşanan gerilim ve çıkan krizin iyi yönetilememesi de Bonomo’nun lehinde haberler olarak yansımadı buralara. Kimin haklı, kimin haksız olduğu önemli değildi (ki oradaydım, biliyorum aslında); ortaya çıkan tablo her iki taraf için de göze hoş görünmüyordu. Ve elbette çıkacak albüm ile yarışmanın arası bu kadar açılmamalı, iyi ya da kötü, esen rüzgârın etkisi kaçırılmamalıydı.  

Ben Bonomo’nun o çok kendine has şarkılarını, o şarkıların çetrefilli trafiklerini, şaşırtıcı iniş çıkışlarını, zengin melodik yapılarını ve esprili, zeki, yer yer tekerlemeli, sözünü dolandıra dolandıra söyleyen şarkı sözlerini sevenlerdenim. Bir de buna Can Saban’ın klişelere saplanıp kalmayan, türler arasında özgürce dolaşmaktan, denemekten çekinmeyen düzenlemeleri eklenince ortaya çok nevi şahsına münhasır bir Can Bonomo stili çıktığını düşünüyorum ve bu neden bile tek başına Bonomo müziğini ilginç ve takip edilesi kılıyor. İlk albüm bu anlamda bir yenilik, bir farkılıktı ve peşinde koşmaya değerdi. Eurovision macerası da ona keza. Nitekim ben Bonomo’nun o yarışmada olmasını çok doğru buldum ve çok da destekledim.


Şimdi ise elimizde ikinci albüm var. Adı “Aşktan ve Gariplikten”. We Play etiketiyle yayımlanan bu ikinci albüm de birincinin izinden gidiyor. Şarkılar yine Bonomo’ya ait. Düzenlemeleri ise Can Saban (bazı şarkılarda Emre Kula ve Ali Rıza Şahenk ile birlikte) yapmış. 

Ve aynı yoldan yürüyor Bonomo. Sadece bu kez daha profesyonel. Daha kendinden emin ve rahat çalışmış gibi; hem şarkı yazarken, hem de stüdyoda şarkıları düzenlenir, kaydedilirken. İlk albümde sevdiğim ve bir önceki paragrafta bahsettiğim her şey bu albümde de var. Sanırım buraya kadar okuyan herkes şimdi bir “ama…” bekliyor. Evet, bir “ama…” var; hatta bir değil, birkaç “ama…” var.


Herhangi bir şarkısını duyduğunuzda “Evet bu Bonomo şarkısı” diyebilmeniz çok mümkün. Çok karakteristik özellikleri var çünkü müziğinin. Kullandığı kelimelerden, bulduğu melodilere ve de şarkı söyleyişine dek bir yandan kişilikli, ama bir yandan da tekrara düşme, kendini yineleme riski yüksek bir stil bu. İlk dinleyişte cazip gelen, zamanla dinleyeni yorabilen bir ‘kendi olma’ hali. Nitekim bu albümde duyduğunuz melodilerin bir kısmı hem birbirlerine, hem de ilk albümdeki şarkılara yakın akraba. (Mesela “Başkan” ve “Defol”un “A” kısımları çok yakın yerlerden yürüyor.) Bu da dinleyende yer yer kafa karışıklığı yaratmıyor değil.

Aynı şey Bonomo’nun şarkı söyleme stili için de geçerli. Evet, ilk albümde sevdik, orijinal bulduk ve hoşumuza da gitti ama ben hâlâ onun şarkılarını dinlerken sözleri anlayabilmek için kartonete bakmak zorunda kalıyorum. Şarkılarda bu kadar kelime cambazlığı yapıyorken, onları bu kadar anlaşılması zor bir biçimde seslendirmek bir yerden sonra sevimli gelmeyebiliyor kulağa. Artık biraz artikülasyon çalışmanın zamanı gelmiş olabilir Bonomo için (onları biraz tanıdıysam, bu son cümle epeyce makara konusu olacaktır Team Bonomo cephesinde ama olsun; en azından illüminati geyiğinden daha gerçekçi.)


Bütün bunları görmezden gelirseniz ve de ilk albümü benim gibi sevenlerdenseniz, elinizdeki albümden memnun kalmamanız için bir sebep yok. Albüme çok güçlü bir açılış yapan “Başkan” ilk favoriniz olabilir mesela. Adından anlaşıldığı üzere, bir efkar dağıtma şarkısı olarak listeye alabileceğiniz “Derda (Koy Bi’ Rakı Şişeden)” ve eğlenceli bir “ska” olan ve bu defa rakıyı maşrapadan içmeyi öneren “Maşrapa” neşenizi bulmanıza yardımcı olabilir. Albümün en bayıldığım şarkısı olan “Olmaz Sensiz”in eski stil “rock’n roll” tadına bakmadan geçmeyin mesela.

‘70’li yıllar Cem Karaca şarkılarını seviyorsanız “Min-el Aşk ve Min-el Garaib”i “playlist”te başa koyun. “Veysel”i de hemen arkasına ki Anadolu-pop ruhuna selam olsun. Politik söylemi ve kara mizahı tercih ederseniz “Haberler İyi Paşam”da tekrara geçin. “Abla”nın “A” kısmını dinlerken bir parça Duman’ın “Sor Bana Pişman mıyım?”ının nakaratını anımsayabilirsiniz. Ben baktım; 8 mezuru geçmiyor, rahat olun. “Son”u ben çok sevdim; muhtemelen siz de seversiniz. Bonomo’nun menajeri, “küçük kız kardeşi ve de ablası” Ece Çelebioğlu’na ithaf ettiği “Basması Pembe”yi de eğlenceli bulmanız muhtemeldir. Alternatif bir doğum günü şarkısı olarak “İyi ki Doğdun”u dinleyebilir, hatta doğum günü ortamlarında kullanabilirsiniz, sözlerin aslında ne anlattığına çok da takmazsanız kafayı.


“Ali Baba”yı Bonomo’ya çok yakıştırmakla beraber (ki onun da bir Sadri Alışık takıntısı olduğunu en çok Eurovision sahnesindeki Turist Ömer selamından hatırlarsınız), bu şarkının albüme bir şey kattığını düşünmüyorum. Onun yerinde Alışık’ın zamanında plak yaptığı “Tophane  Rıhtımı” olsaydı şayet, fikrim tamamen değişebilirdi, o ayrı.

Velhasıl bütünde, her şarkıdan ayrı keyif duyabileceğiniz, iyi bir Bonomo albümü bu. Ama yukarıda sıraladığım çekinceler benzer bir üçüncü albümünden aynı derecede hoşnut kalmamı engelleyebilir. Beni engellesin ne gam ama dinleyiciyi de sıkabilir. Bunu dışında her şey yerli yerinde. Belirtmeden geçemeyeceğim; kapak tasarımı, fotoğraflar ve kompozisyon başından sonuna gayet bütünlüklü ve şık bir görsellikle albüme büyük katkı sağlıyor. Bunun için de Emrah Kavlak, Merve Bolulu, Hatice Gökçe ve bizzat Bonomo’nun kendisini tebrik etmek lazım. Onu ilk tanıdığımızdan beri görmekte olduğumuz kendine has giyim tarzını bu kadar kısa sürede (ama kasıtlı ama değil) alamet-i farika haline getirmek ciddi bir başarı, onun da altını çizeyim.

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

NİSAN 2013

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder