Bu Blogda Ara

27 Ocak 2013 Pazar

Dinlediklerim

AYŞEGÜL İNCİ – “ZAMANI TAMİR EDEN ADAM”


Lise yıllarında şarkı yazmaya başlayan Ayşegül İnci, Eskişehir’de üniversite eğitimi aldığı yıllarda basgitar çalmayı da öğrenip, çeşitli gruplarla birlikte sahne deneyimi yaşamış. Bir dönem Teoman’ın orkestrasında da basgitar çalan ve vokal yapan Ayşegül İnci’nin Arpej Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümü “Zamanı Tamir Eden Adam” geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.

Saat tamircisi olan babasının mesleğinden yola çıkarak zaman kavramıyla süregelen bağını albümüne isim olarak vermek istemiş Ayşegül İnci. Yoksa albümde bu adı taşıyan bir şarkı yok. Dokuz şarkıdan oluşan ve prodüktörlüğü Alen Konakoğlu tarafından yapılan albümde şarkı yazarı olarak Ayşegül İnci’nin yanı sıra Barlas Erinç’in de imzasını görüyoruz.

Nicedir Türkçe “rock” müzikte vokal tekniği hep birbirini andıran kadın sesler duyuyoruz. Hatta buradan yola çıksak, “Şebnem Ferah’a benzeyenler” ve “Fatma Turgut’a benzeyenler” diye iki kategori yaratmak mümkün; bir üçüncüsü neredeyse yok. Yer yer kafa seslerini kullanmaları ortak  özellikleri olsa da, Şebnem Ferahgillerde daha yırtıcı, daha dominant bir tutum, Fatma Turgutgillerde ise daha edilgen, daha içli ve “tiki genç kız” telaffuzu temel özellikler olarak ayırt edilebiliyor. Sıkıcı mı? Evet! Ama gerçek bu.


Sadece bu yukarıdaki genelleme bile Ayşegül İnci’nin bu ilk albümüne kulak kabartmak için yeterli sebep olabilir. Zira Ayşegül İnci bu iki kategorinin dışında durmayı başaran açık, net ve temiz vokal tekniğiyle dikkat çekiyor öncelikle. Elbette “rock” müzik kadın şarkıcıları için artık bir dünya standardı haline gelen kafa seslerini o da kullanıyor ama en azından yerinde ve dozunda. Hatta biraz da abartmak gerekirse, şarkılarda ne dediğinin anlaşılıyor olmasının dinleyici için büyük lüks olduğu bile söylenebilir.

Alaturka melodik yapısı ve yaylılarıyla tuzaklı bir şarkı olan “Hatırlıyor musun?” albüme ticari gücü yüksek bir başlangıç yapıyor. Ardından gelen Barlas bestesi “Kahır” da aynı gücü Kenan Vural düetinin de katkısıyla devam ettiriyor. Yakınlarda Yüksek Sadakat’le yollarını ayıran Kenan Vural ve Ayşegül İnci’nin seslerinden yakalanan uyum kadar şarkının ‘70’li yıllar düğün salonu orkestralarının “sound”unu anımsatan elektro gitarlı ara nağmeleri de kulağı çabuk yakalıyor.


Ayşegül İnci’nin üniversite yıllarını geçirdiği şehre bir güzellemesi olan “Eskişehir”, şehirle şu veya bu şekilde anısı olan herkese ama en çok da dün, bugün ve yarın Eskişehir’de üniversite okumuş/okuyan/okuyacaklara hitap edebilecek, naif bir öğrenci şarkısı. Bir albüm şarkısından ziyade, gitarla kendi halinde besteler yapan bir amatörün arkadaşlarına verdiği konserde çaldığı şarkılardan biri gibi dinlenilebilir.

“Yalnız Kahvaltı” söz ve müziği kadar eski stil ritmik yapısıyla da etki yaratabilecek bir şarkı. Ayşegül İnci’nin Barlas’la ortak yazdığı “Kör Kuyu” albümün ön plana çıkabilecek şarkılarından biri. Tıpkı “Kör Kuyu” gibi albümdeki diğer şarkılara kıyasla “rock” tarafı daha ağır basan Barlas bestesi “Bir Haber Ver”  ve hemen ardından gelen “Bilmesen de” de eli güçlü şarkılar. Ayşegül İnci’nin sesini daha volümlü ve daha agresif kullanabildiği ve bu anlamda albümün içerisindeki tek şarkı gibi duran “Eskisinden”i ayrı bir yere koymak lazım. Son şarkı “Sarhoş” ise bir yaz gecesi kumsal ateşinde gitarla söylenirken eşlik edilebilecek sade, basit ve melodik bir pop şarkısı.


Albümün en büyük kusuru ise Alen Konakoğlu tarafından yapılan “mix” ve Michael Zimmerling tarafından yapılan “mastering” aşamalarına yeterince özen gösterilmemiş olması. Enstrümanlar tek bir kanal üzerine kayıt yapılmış gibi duyuluyor, özellikle davulun sesi albüm boyunca hemen hiç parlamıyor. Birçok şarkıda stüdyonun dip sesi (ya da enstrümanlardan birinin yarattığı “noise”) açık bir biçimde duyuluyor ve bazı şarkılar “fade-out” tamamlanmadan bitiveriyor. Tüm bunlar Konakoğlu ve Zimmerling gibi ehillerin göz göre göre yapacağı hatalar olamayacağına göre, olsa olsa aceleye getirilmişlikten bahsedilebilir sanıyorum.

Gökhan Palas imzası taşıyan kapak fotoğrafları Ayşegül İnci’yi bize olduğu gibi göstermiyor ve işe bir parça gizem katıyor. Albümdeki şarkıların bütünü düşünüldüğünde kartonet tasarımının gereğinden fazla karanlık olduğu da söylenebilir.

BAŞIBOZUK – “KARANLIKTA”


2002 yılında kurulan Başıbozuk, Tibet Çakar, Cüneyt Aykuteli, Cemal Kayaoğlu, Onur Yıldırım ve Ozan Hasan Çoruk’tan oluşan, İzmir kökenli bir grup. 2006 yılında Nokia Supersound yarışmasına katılan grup, ilk albümünü piyasaya sürene kadar İzmir’de yaptığı sahne çalışmaları ve internet ortamından yayımladığı “demo” kayıtlarıyla hatırı sayılır bir kitle edinmiş. Başıbozuk’un “Karanlıkta” adı verilmiş ilk albümü 2012’nin Aralık ayında Arpej Yapım etiketiyle piyasaya sürüldü.

Albümdeki on şarkının sekizinde söz ve müziklere Tibet Çakar imza atmış. İki şarkıda ise Tibet Çakar’a grubun diğer elemanları da katkı sağlamış. Düzenlemelerde ise grubun yanı sıra Alen Konakoğlu’nun da imzası var.


Tıpkı Ayşegül İnci’nin albümünde olduğu gibi bu albümde de “mix” ve “mastering”de Alen Konakoğlu ve Michael Zimmering’in imzası var ama bu albümde kayıtların belirgin şekilde daha iyi olduğu duyuluyor. Bu temiz kayıtların tadını kaçıran tek şey, solist Tibet Çakar’ın yer yer detone olması. Ne yazık ki yeni şarkıcı ve grupların müzik yapım şirketlerinden finansal destek almadan albümlerini kotarmaya çalışmaları böyle sonuçlar doğuruyor. Maddi sıkıntılar nedeniyle yeterince prova yapamadan, yeterince kayıt saati doldurmadan yapılan albüm kayıtlarında benzer hatalara sıklıkla rastlanır oldu son zamanlarda. Grup sahnede ne kadar deneyim kazanmış ve kendine bu anlamda ne kadar güveniyor olursa olsun olursa olsun, stüdyo şarkıcılığı ya da stüdyo müzisyenliğinin başka bir deneyim olduğu ve bu nedenle albüm kayıtlarında stüdyoda geçirilecek zamanın çok önemli olduğu gerçeğini burada bir kez daha vurgulamakta fayda var.


Bunu göz ardı edersek, Başıbozuk’un bu albümle iyi bir başlangıç yaptığını söyleyebiliriz. Türkçe “rock”ın handiyse gerekliliği haline gelen alaturka temalardan beslenen (ve bu bakımdan ister istemez yer yer Duman’ı andıran) şarkılar da yok değil ama albümün bütünü dinlenildiğinde Başıbozuk’un kendi müziğinin peşinde koştuğunu ve bunu yakaladığını hissetmek mümkün. Bunda grubun uzun süredir bir arada olmasının ve bu şarkıların geniş bir zaman diliminde ortaya çıkıp demlenmesinin de büyük payı var kuşkusuz.

Huzursuz, kaygılı, öfkeli, kızgın, umutsuz ve agresif bir müziği var Başıbozuk’un. On şarkıdan dördünde “ceset” kelimesine rastlıyorsunuz mesela. Kâbuslar, ölüm, soğuk ve karanlık temaları hemen her şarkının içinden geçiyor. “Vitrinlere işemeyi sever arsız yalnızlığım,” gibi “Gördün mü ne kadar iğrenç olabilirim,” gibi cesur sayılabilecek şarkı sözleri de var. Ama bütüne baktığınızda tüm bunlardan rahatsız olmuyorsunuz. Yaşadığımız hayatta zaman zaman hepimizin kapıldığı benzer ruh halleri, isyanlar ya da kabullenişler tanıdık geliyor çünkü. Ama aşklı meşkli ve dahi ağlamaklı “rock” şarkılarını  sevenlerdenseniz ya da “rock”da İngiliz usulü bir steril politize tavra yakınsanız bu albümde duyacaklarınız kulağınıza ters gelebilir biraz. Çünkü Başıbozuk bu iki tanımdan da uzak bir yerden ses veriyor. Daha içeriden, daha bireysel, daha gerçekçi ve daha yerli…

Fonetik açıdan riskli bir kelimenin üzerine çatılmış olmasına karşın albümün kulakta yer edebilecek şarkılarından biri “Eksik”. Bir sahne performansında dinleyiciyi en çok galeyana getirebilecek şarkı olması bakımından “Kes” ve alaturka yaylılarla yürürken çarpıcı şarkı sözleriyle de dinleyeni tavlayan “Ben Yaptım” da albümde dikkat çekebilecekler arasında.


Albüm kapağında “Şimdi Git”, kartonet kitapçığında ise “Git” olarak adlandırılan şarkının suya dokunmayan bir aşk şarkısı olması nedeniyle birinci sıraya konulduğunu düşündüm; yoksa albümün en iyisi değil. “Yak Işıkları”, “Bizden Geçti” ve “Karanlıkta” ayağı yere basan şarkılar. “Kimsecikler”deki yüksek arabesk dozunu sevdiğimi söyleyemem.  “Renkli Rüyalar” ise albümün olmasa da olurmuşu.

Albümde bir de “Sokarım Politikana” diye bir şarkı var ki biliyorsunuz aynı isimde bir de Nazan Öncel şarkısı var ama iki şarkının birbiriyle bir ilgisi yok. Yine de bu isim benzerliğinin en azından Nazan Öncel’in şarkısına bir göndermeyle ya da kartonete yazılacak bir cümleyle vurgulanmasını beklerdim. Çünkü bu tabiri şarkıda kullanmak bir buluş ve haliyle ilk bulanın bu buluş üzerinde üzerinde hakkı var. Bir de bu şarkının nakarat melodisinde Neyse’nin “Hokkabaz”ını anımsatan bir şeyler var ama buna ‘esinlenme’ diyebilir miyiz, bilmiyorum.


Başıbozuk’un şarkılarını her dinlediğimde bende uyandırdığı his şu oldu: Cem Karaca hayatta olsaydı ve bugün bir albüm yapsaydı, sanki böyle bir şey yapardı. Bu tamamen öznel bir yaklaşım şüphesiz ama ben bazı şarkılarda Cem Karaca’nın sesini duyabiliyorum ki ilk albümünü yayımlamış bir grup için bu algıyı yaratmak fena bir şey olmasa gerek.

Bakmayın siz sektörün krizde olmasına. Bu aralar herkes elini cebine atıyor ve zar zor da olsa çok fazla grup, çok sayıda albüm yayımlıyor. Hal böyleyken dikkat çekmenin en önemli şartlarından biri de albümün vitrini kabul edebileceğimiz kapak fotoğrafı ve tasarımı oluyor. Başıbozuk’un Gökhan Palas imzalı fotoğrafları ve kapak tasarımıyla bu şansı yakalayabildiğini söylemek çok zor. Piyasaya çıkan beş “rock” albümünden dördünde benzeri bir fotoğraf ve tasarım var çünkü. Bunu da söylemeden geçemedim.

DEYİŞ DEVRAN – “UZAKTAKİ YAKINLIK”


Yukarıda bir yerlerde de bahsi geçtiği üzere, şimdilerde albüm yapabilmek için yapımcı firma desteği almadan elini taşın altına koymak zorunda kalan yeni grup ve şarkıcıların işi zor. Büyük çoğunluğu yıllarca çabaladıktan sonra bu şansı yakalıyor ama bu arada elinde avucunda ne var ne yoksa da döküyor. Bir ilk albümü bu gerçeği bilerek dinlemeye ve yazmaya oturduysanız, ister istemez pozitif ayrımcılık yapmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Ama elbette bir yere kadar.

Müziğe olan ilgisi nedeniyle üniversitede arkeoloji eğitimini yarıda bırakıp Londra’da müzik teorisi  ve kompozisyon dallarında eğitimi alan Deyiş Devran halen Zafer Doğulu ile birlikte çalışıyor, Doğulu Stüdyolarında bir yandan aranjörlük ve prodüktörlük yaparken, bir yandan da müzik eğitmenliğini sürdürüyormuş. Bu süreçte albüm çalışmalarına da devam eden Deyiş Devran’ın ilk albümü “Uzaktaki Yakınlık”, geçtiğimiz günlerde Arpej Müzik etiketiyle yayımlandı.
Neresinden baksanız ‘eksik’ bir albüm bu. Düzenlemeler ve kayıtlar ne yazık ki albüm olarak piyasaya sürülecek yeterlilikte değil; olsa olsa “demo” niyetine dinlenilebilecek düzeyde.


Albümün tamamında ses dengelerinin sorunlu olmasını bir kenara bırakın, on şarkı arasında dönüp tekrar dinlemek isteyeceğiniz tek bir şarkı bile yok. Şarkı sözleri çok sıradan, besteler zayıf. Birçok şarkıda kullanılan ‘megafon’ efekti yersiz ve rahatsız edici, başta “Elimde Gitarım” olmak üzere birçok şarkıda da prozodi hataları var. Yıllar önce İpek Oteli’nden dinlediğimiz, daha sonra Akrep Nalan ve Nazlım tarafından yeniden seslendirilen “Güneşlerime Kar Yağdı” albümdeki tek tanıdık şarkı. Fakat şarkının bu düzenlemesindeki “intro”su başka bir tanıdık şarkıyı, Teoman’ın “Paramparça”sını fena halde çağrıştırıyor.

Sözleri Ömer Faruk Güney’e, bestesi Bahattin Ceylan’a ait olan ve albümün ilk klip şarkısı olarak seçilen “Elimde Gitarım” (ki 2009 yılında Nermin Timuçin tarafından da seslendirilmiş ancak pek fazla duyulmamıştı) albümde nispeten dikkat çekebilecek şarkılardan biri. Biraz iyimser bakarsak, Ortaçgil’in “Yüzünü Dökme Küçük Kız”ına uzak akraba gibi dinleyebileceğimiz “Pembe Kurdeleli Kız” da öyle. Bir üçüncü şarkı daha sorarsanız, “Anlatır Gitmelerin”i de sayabilirim. Ama hepsi bu. Belli ki Kutsi’nin “İlan-ı Aşk”ı gibi düğün törenlerine marş olsun diye yazılmış “Benimle Evlenir misin?” ise bence albümün en uzak durulması gereken şarkısı.


Yakından takip edenler bilirler ki, şarkıları defalarca dinlemeden, tam anlamıyla içine girmeden herhangi bir albüm hakkında kalem oynatanlardan değilim. Bu dinleme deneyimleri zaman zaman beni epeyce zorlasa da, bu hep böyle oldu. Nitekim bu satırları yazmadan önce de Deyiş Devran’ın albümünü de handiyse hatim ettim. Ve tam da yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı, bu ilk albüm hakkında birkaç cümle olsun övgü yazmak isterdim. Ne çare, albüm bana o fırsatı vermedi.

Deyiş Devran’ın hem solist hem de şarkı yazarı olarak biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu düşündüm özetle. Şartlar yeterince olgunlaşmadan çıkarılmış bu albümü ise bu yolda erken döşenmiş bir kilometre taşı olarak görmekten başka yapacak bir şey yok.

22 Ocak 2013 Salı

Yazmadıklarım 2



2011’in Aralık ayında piyasaya çıktığı için aslında 2012 yılı albümleri arasında saymamız gereken “Aşka Dair” adlı yeni Alpay albümü de yazmadıklarım arasındaydı. Türk popunun ilk büyük yıldızlarından biri olan Alpay yıllardır hiç ara vermeksizin albüm yapmaya ve şarkı söylemeye devam ediyor. Pasaj Müzik etiketiyle yayımlanan “Aşka Dair” ise elli yıllık bir zaman diliminde pek çok müzik akımının, türün ve tarzın içinden geçmiş Alpay kıdeminde bir müzisyenin geride bıraktığı yıllara rağmen nasıl dimdik ayakta durabileceğinin, hâlâ nasıl kendini dinletebileceğinin benzersiz bir örneği, dersi gibiydi.

Ha bugün ha yarın derken dinlemeyi ve yazmayı ertelediğim albüm, sonra nedense masamın üzerinde unuttuklarım ve yazmadığım için üzüldüklerim arasında kaldı. Yine de popüler müziğin gündelik seyrinden, modasından, “trend”lerinden etkilenmemiş/etkilenmeyecek bu albümü keşfetmek için hiçbir zaman geç değil. Etkili ve güçlü bir ses, her bir satırı şiirle dudak dudağa şarkı sözleri, nefis melodiler ve müzikal tadı yüksek düzenlemelerle bu albüm 2012’nin en iyi pop albümlerinden biri idi kesinlikle. Pek duyulmamış, kıyamet koparmamış olmasına bakmayın siz. O bizim hatamız; albümün değil.

Bu arada tıpkı Hakan Eren’in Ayten Alpman’a yaptığı “Bir Başkadır Ayten Alpman” projesi gibi bir proje daha yapılacaksa önümüzdeki yıllarda, bu mutlaka Alpay için olmalı diye düşünüyorum. Caz düzenlemelerle bildik şarkıları Alpay’ın eşsiz sesinden dinlemek şahane olur. Bu yazdıklarım kimin kulağına kar suyu kaçırır, orasını bilemem.


2012’de Yeni Türkü’nün yıllardır heyecanla beklediğim "Şimdi Ve Sonra" adlı yeni albümü de piyasaya çıktı ve kendimden bunu beklemezdim ama ben onu da yazmadım. Isınamadım galiba albüme. Albümden önce servis edilen “Böyle Gitmez”i çok sevmiş, Derya Köroğlu’nun sesini ne kadar özlediğimi fark etmiştim etmesine ama albümü öyle enine boyuna, uzun uzun dinleyemedim.

“Bayramlar mı eskidi, bizler mi yaşlandık?” diye sorar ya şarkıda hani adam, benimki de o hesap. Yeni Türkü’nün şarkıları ‘80’lerin o tam da büyümeye çalışırken yol aradığımız, yön aradığımız, bir ışık, bir iz peşinde koştuğumuz günlerinde mi güzeldi?.. O şarkılar onun için mi hâlâ ince ince dokunurken yüreklerimize, yenileri içeri sızmıyor bir türlü?.. Yoksa biz aynıyız da Yeni Türkü mü değişti?.. Değişti elbette, kadro aynı kadro değil nicedir. Formül aynı olsa da tat biraz kekremsi mi ne?..

Geçenlerde müzisyen ve prodüktör Alen Konakoğlu’nun bir röportajını okudum. Elemanları değişen grupların adlarının da değişmesi gerektiğini, çünkü artık aynı müziği yapamayacaklarını savunuyordu Konakoğlu. Yeni Türkü albümünü neden yazmak istemediğimin yanıtını galiba bu cümlede buldum.

Bu arada haksızlık etmiş olmak da istemem, Yeni Türkü’nün “Şimdi Ve Sonra” adı verilmiş yeni albümü, 1998 çıkışlı “Yeni” adlı bir önceki albümüne kıyasla fersah fersah daha iyi, eski Yeni Türkü tadına çok yakın bir albümdü. DMC etiketiyle yayımlanan albümün kapak tasarımı ise bu kategoıride bir ödül verirse, o ödülü tartışmasız kazanacak bir işti. Ama tıpkı MFÖ gibi Yeni Türkü de geçmişte o kadar iyi şeyler yaptı ki, onlar galiba bu saatten sonra ne yapsalar yaranamayacaklar bize.


2012’de bana hayal kırıklığı yaşatan albümlerin başında Nisan ayında yayımlanan Funda Arar’ın “Sessiz Sinema”sı geliyordu. Arar’ın bir önceki albümünü yazarken acaba haksızlık mı ediyorum diye düşündüğüm olmuştu. Ama bu albüm gösterdi ki, hiç de haksızlık etmemişim.

Firma değişikliğinin Funda Arar’ın yeni albümüne olumlu etki edeceğini düşünmüştüm ama belli ki Hüseyin Emre (Emre Plak), Funda Arar - Febyo Taşel çiftinin işine karışmamış, onlar da daha önce ne yapıyorlarsa yine aynısını yapmayı uygun görmüşlerdi. Tam da bahar aylarında ortalık cıvıl cıvılken Funda Arar’ın ağır romantik, iç çekişli, hüzünlü ve hatta karanlık yeni şarkıları açıkçası bana hiç hitap etmedi. Eğer albümü yazsaydım, önceki albüm için yazdıklarımı tekrar etmek durumunda kalacaktım ki bari ben tekrara düşmeyeyim deyip kalemi elime almadım.

Şu sıralar albümün dördüncü klibi “Yoksun” dönüyor televizyon kanallarında. Arar yine ağır çekim görüntüler eşliğinde melankolik bir uyuşukluk içerisinde şarkısını mırıldanır gibi yapıyor kamera karşısında. Yapabileceklerinin en iyisinin bu tür şarkılar olduğunu düşünüyorsa mesele yok. Ama bence öyle değil.


İlk albümünü büyük bir beğeniyle dinleyip yazdığım Barbaros’un yine Sony Müzik etiketiyle yayımlanan ikinci albümü “Hayırdır”ın da bana hayal kırıklığı yaşattığını söyleyebilirim. Bu kadar iyi bir ilk albümün ardından ne yapsa kuşku yaratacaktı belki ama bu albümde Barbaros’un ağırlıklı olarak kendi şarkılarına yer vermesi, albümü baştan sona dinledikten sonra, erken alınmış bir karar gibi geldi bana. Çıkış şarkısı “Yeter”i beğenmiştim. Ne ki o da pek ses getirmedi. En güzel şarkısı “Borcun Var” için henüz klip çekilmediğine göre albümün henüz miadını doldurmamış olduğunu düşünebiliriz. Az bulunur donanımda bir şarkıcı, az bulunur nitelikte bir ses Barbaros. Çok daha fazla dikkat çekmeli. Bunun için ihtiyacı olan tek şeyse daha etkili şarkılar.


Benzer şeyler Yonca Lodi için de söylenebilir. 2010 yılında kariyerinin en parlak çıkışını yakalayan Lodi, 2012’yi sadece Mart ayında yayımlanan bir tekliyle geçirmeyi tercih etti. Bir Soner Sarıkabadayı şarkısı olan “Ton Farkı”nın üç ayrı versiyonla yer aldığı dijital tekli Lodi’ye hiçbir şey kazandırmadı. Sertab Erener “Bu Böyle”,  “Açık Adres” ve “Koparılan Çiçekler”le Sarıkabadayı’nın bu tarz şarkılarına son noktayı koymuştu zaten. Bir dördüncüyü Sertab bile söylese olmazdı ki Yonca Lodi söyleyince hiç olmadı. Lodi’nin 2013 yılında piyasaya çıkacak albümünün bu şanssız işi unutturmasını umuyorum.


Yine sadece dijital platformlarda piyasaya çıkan, üç şarkı ve bir versiyondan oluşan yeni Niran Ünsal teklisi “İnce Ayar” ise kendi klasmanında dikkate değer bir çalışmaydı. Söz ve müziği kendisine ait iki şarkı ve bir de “cover” barındıran bu tekli ile Niran Ünsal onun sesini ve şarkılarını sevenleri ziyadesiyle memnun etti. İlk klip şarkısı olarak seçilen ve hayli enteresan bir şarkı olan “Bir Şans Daha” Ünsal’ın eğlenceli yanını bir kez daha ortaya çıkarırken, “Çıkmaz Sokak” ise onun yıllardır alışageldiğimiz pop-arabesk çizgisinde yine alabildiğine parladığı bir şarkı olarak kulaklara takıldı. Ama en çarpıcı olanı Niran Ünsal’ın “Kader Diye Diye” adlı şarkısına getirdiği tüyler ürperten yorumdu. Bu tekliden aylar sonra yayımlanan Orhan Gencebay’a saygı albümünde Niran Ünsal neden yoktu, onu hiç bilemedim ama keşke olsaydı diye düşünmeden de edemedim.


Niran Ünsal’ın kardeşi Nida Ünsal ilk albümü “Dıptıs Dıptıs”ı 2006 yılında yayımlamış, sonrasında bir daha sesi soluğu çıkmamıştı. O da tıpkı ablası gibi 2012 yılında üç şarkılık bir dijital tekliyle dinleyici karşısına çıktı. Nü Müzik imzalı taşıyan bu prodüksiyonda kendi yazdığı şarkıları seslendiren Nida Ünsal epeyce ümitliydi ama tekli yeterince ses getirmedi.

Ablasına kıyasla daha pop, daha genç bir müzik türünün peşinde koşuyor Nida Ünsal. Nitekim bu teklide de özellikle “90’s” ve “Stereo” adını taşıyan şarkılarıyla günümüz dans müziği standartlarını yakalamaya niyetli olduğu belliydi ama bu riskli bir denemeydi elbette. Bu tür şarkılar yurt dışındaki namzetlerini aratmayacak bir düzenleme ve “sound”la kaydedilmediği sürece ‘hafif’ gelebiliyor türün meraklılarına; çünkü her an her tür müziği dinleyebildiğimiz bir zaman diliminde yaşıyoruz artık ve ister istemez fark ayırt edilebiliyor.

Nida Ünsal müziğini bu yönde sürdürmeye kararlı ise daha güçlü ve etkili bir “sound” yakalamak zorunda. Bu da daha iddialı ve pahalı bir prodüksiyon demek elbette.

Dijital teklileri yazmamamın çok açık bir sebebi var: Onlara el süremiyor olmam. Henüz buna alışmış değilim. Hakkında bir fikir sahibi olmak için hâlâ albüm kutusuna, kompakt diske dokunmanın, kartoneti gözden geçirmenin şart olduğuna inanıyorum. Bu zamanda bunu söylemek komik belki ama Allah’ın bildiğini de kuldan saklayacak değilim.


2012’nin çok konuşulan üç “dj” albümünü de yazmak gelmedi içimden. Çünkü herkes ama herkes bir şekilde fikir beyan etti, yazdı, çizdi haklarında. En çok konuşulan sanırım Ozan Çolakoğlu’nun “01” adlı albümü oldu. Albümde Tarlan, Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Gülşen, Göksel, Yalın ve de Sertab Erener varken bunca konuşulmasından daha doğal bir şey olamazdı herhalde. Bir de düşünün ki Ozan Çolakoğlu bugüne dek yaptığı işlerle rüştünü kim bilir kaç kez ispatlamış. Sürpriz olmadı ortaya çıkan işin bunca parlak olması.

Albümde Tarkan’ın şarkısı “Aşk Gitti Bizden” ve Gülşen’in şarkısı “Seyre Dursun Aşk”, 2012 yılına “hit” olarak yazıldılar. Aynı başarıyı Ajda Pekkan’ın seslendirdiği Tarkan bestesi “Ben Yanmışım” gösteremedi ve radyolar ve eğlence yerleri 2012 boyunca da Ajda’dan “Yakar Geçerim”i çalmayı tercih ettiler. Albümde yama gibi duran Sezen Aksu şarkısı “Gizli Aşk”ı bir kenara koyarsak, elektronik dans müziği standartları açısından Türkiyeli değil dünyalı bir çizgideydi Çolakoğlu’nun düzenlemeleri. Ama albümden çıkan en büyük “hit”in en arabesk eksenli şarkı (“Seyre Dursun Aşk”) olması enteresandı tabii.


Erdem Kınay’ın “Proje” adlı albümünü aynı derecede sevdiğimi söyleyemeyeceğim. İçinde İngilizce sözlü şarkıların da olduğu bu projede Kınay’ın ağırlıklı olarak kendi bestelerini kullanması doğru bir tercih değildi. Kınay iyi bir aranjör olduğunu gösterdi belki ama çoğu kişi besteciliği için aynı şeyi düşünmedi. Albümden “hit” gibi gözüken bir tek “Rota” çıktı ki ben onun kerametini de şarkıda değil, Demet Akalın’da arıyorum. İlk klip şarkısı olarak seçilen ve Aynur Aydın tarafından seslendirilen “İşporta”nın bir “hit” olduğunu ise asla düşünmüyorum.  

Bu aralar Merve Özbey’in seslendirdiği “Duman”la tekrar rotasyona giren albüm belli ki bir süre daha rafa kaldırılmayacak. Tıpkı “Seyre Dursun Aşk” gibi, hem sözleri hem de melodik yapısıyla sırtını arabeske dayamış, alaturka sazlarla da rahatlıkla icra edilebilecek bir şarkıyken, “kop kop kop” ritimlere bulanarak dans edilebilir hale getirilmiş bu şarkının da tutmaması için bir neden yok. Ne de olsa içine bir parça arabesk sürülmüş her şeyi seviyoruz; “rock” da olsa, dans müziği de bize olsa fark etmez.


Volga Tamöz’ün “Tam 90’dan” albümü ise bence yılın en akıllıca yapılmış projelerinden biriydi. ‘90’lı yılların “hit”lerini ve şarkıcılarını bugüne taşımak ve bu fikri bir aranjör albümü konseptinde kullanmak ve bu projeye “Tam 90’dan” adını vermek kabul etmek lazım ki kıskanılacak bir işbilirlikti. Ama albümü dinlerken o kadar da coşmadığımı itiraf etmek zorundayım. Bunun sebebi tamamen kişisel olabilir. Belki de bu şarkılar benim için o kadar da eski ve dolayısıyla heyecan verici değillerdir. Hatta içlerinde “Hadi Yine İyisin” gibi hatırlamak bile istemediklerim dahi vardır. Belki de bugünün elektronik dans müziğinin ‘90’ların kulak tırmalayan elektronik altyapılarını bile arattığını düşündürmüştür bana bu albüm. Oysa ki Volga Tamöz sevdiğim bir aranjördür. Kim bilir, belki de sevdiğim aranjörleri albümlerinin kliplerinde “dj” setinin başında çalıyormuş ve de çalarken kopuyormuş gibi görmek sinirlerimi bozuyordur. Ne desem yalan olur.

DEVAM EDECEK 

18 Ocak 2013 Cuma

Yazmadıklarım



Her yıl bittiğinde ‘geride kalan yılda ne yaptım, ne yapamadım’ diye oturup bir muhasebe eder ya insan… Benimki de o hesap. Şöyle bir baktım… Yıl içerisinde yayımlanan bir sürü albüm hakkında yazı yazmışım ama bazılarını da her nedense atlamış, görmezden gelmişim. Bazı albümler için açıklanabilir ve anlaşılabilir yazmama gerekçelerim var ama bir kısmı için samimiyetle söylemek gerekirse, “canım istemedi’den öte bir gerekçem de yok. Çalışma masamın bir köşesinde giderek yükselen ‘yazılmamış albümler tepesi’ni biraz alçaltmak gayesiyle eşeleyince bugün, içlerinden bazılarını haklarında bir iki cümle düzmeden rafa kaldırmak gelmedi içimden. Budur bu yazının gayesi.


Pop müzikte 2000’ler ve sonrası döneminin en popüler erkek şarkıcıları arasında adlarını sayabileceğimiz Mustafa Ceceli, Yalın ve Özgün, 2012 yılında birer albümle dinleyici karşısına çıktılar. Her biri birbirinden iddialı bu üç albümün üçü de eli yüzü düzgün, standart pop albümleriydi. Zaten o kadarla da kaldılar. Her üçü de ciddi anlamda yerinde sayan, bahis konusu şarkıcıların daha önce yaptığı işleri birebir tekrar (hatta taklit) eden, yeni bir söz söylemeyen albümlerdi çünkü. Belki Yalın’ı, Ozan Doğulu aranjörlüğünde daha sakin, daha akustik ağırlıklı bir tarza yöneldiği için bu genellemeden ayrı tutabilirdik; şayet şarkıları yine o bildik, orta karar Yalın şarkıları olmasaydı.


Yalın’ın Temmuz 2012 çıkışlı “Sen En Güzelsin” albümünden şu sıralar “Olmasa da Olur” adlı şarkı yükselmiş durumda. Klip çekilince şarkı dikkat çekti. Zaten Yalın ne yapsa peşinden koşacak hazır bir kitle de var; listelerde bir anda yükselmesi boşuna değil. Ama özellikle nakarat kısmı Sertab’ın (söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait) “Söz Bitti”sinin çok yakınlarından geçen bu şarkının bir Yalın şaheseri olduğunu söyleyebilmek çok zor.


Ceceli ise 2012 Mart’ında piyasaya çıkan albümünün isim şarkısı “Es” ile epeyce güçlü bir rüzgâr estirdi ama ne çare, diğer şarkıları aynı güçte değildi. Temmuz ayında albümdeki bazı şarkıların “remix” versiyonları içeren ikinci bir diskle birlikte albüm “Es Remixes” adıyla yeniden basıldı. Bu yeni baskıya (biri “cover” olmak üzere) iki de yeni şarkı konulmuştu. Hatta “cover” olan şarkıya, yani Sezen Aksu’nun “Bir Zamanlar Deli Gönlüm”ümüne bir de klip çekildi. Ancak bu çaba, Mustafa Ceceli “overdose”undan öte bir etki yaratmadı sıradan dinleyici üzerinde. Aslına bakarsanız bu yeni baskıdaki en dikkat çekici çalışma “Es” için bestecisi Ender Çabuker’in yaptığı ve “rap”çi Pit10’un da katkıda bulunduğu ters köşe “remix”ti ama o da her nedense güme gitti.


Havalar soğuyunca, romantik bir Ravi İncigöz bestesi olan “Sevgilim”le albümü bir kez daha gündeme çıkarmayı başardı Ceceli. Tıpkı Yalın gibi, onun da bir kitlesi var ve her yaptığını hemen sahipleniyorlar. Ancak ben olsam daha fazla o kitleye sırtımı dayamaz, müzisyen olarak sahip olduğum donanımla daha ciddi maceralara yönelir, riske girmeyi denerdim. Çok üst üste ve birbirinin benzeri işler bir süre sonra en sadık dinleyiciyi bile bıktırıyor. Ceceli nicedir o noktada.

Yeri gelmişken hemen burada Ziynet Sali ve Ferhat Göçer’in “remix albümlerinden de bahsetmek lazım. Sali’nin “Sonsuz Ol” adlı albümü Mart ayında çıkmıştı ve ben yazmıştım. Ağustos ayında ise albümdeki şarkıların “remix”lerinden oluşan ilave bir diskle albüm yeniden piyasaya sürüldü ama albümdeki şarkılar neydi ki “remix”leri ne olsundu?.. Nitekim tıpkı Ceceli gibi, Ziynet Sali’nin “remix” albümü de kış gelince bir kenara kondu ve tekrar albümdeki şarkılardan birinin üzerine oynandı.


“Hadi beni duy, bu ne biçim huy, yaşlanınca hasta olunur, yan yanaysak hep çare bulunur,” şeklinde sürüp giden ortaokul terk sözleriyle Sinan Akçıl bestesi “Her Şey Güzel Olacak” dinleyici nezdinde iyi tepki alınca sanırım Sali cephesinde keyifler yerine gelmiştir. Oysa dinleyicinin iyi tepkisi, coşkulu alkışları ve yüksek beğenisi her zaman doğru yolu göstermediği gibi aksine bazen çok yanıltıcı da olabilir. Ben Sali’nin yerinde olsam yukarıda sıraladığım şaka gibi şarkı sözlerini ciddi ciddi söylemektense kariyerimden bir ticari başarıyı eksik etmeyi seve seve tercih edebilirdim. Zira kısa vadeli kazançlar uzun vadeli zararlara dönüşebilir siz hiç ummazken.

Ferhat Göçer’in Ekim 2011 çıkışlı “Seni Sevmeye Aşığım” albümünü o günlerde yazmış ve Göçer için de kendini tekrar etmenin tehlike çanlarına dikkat çekmiştim. Ancak o, bu albümün etinden sütünden bir süre daha istifade etmeye kararlı görünüyor. Bu maksatla Temmuz ayında “Dj All Stars Feat. FG” gibi çok havalı bir isimle piyasaya sürülen “remix” albümde aynı şarkıların farklı “dj”lerin elinden geçmiş “remix”leri vardı.


Ya aceleye getirildiğinden ve “dj”lere verilen siparişin süresi kısa tutulduğundan ya da “dj”lerin bu tür işleri çok da önemsememesinden, artık bilinmez neden, bu tür “remix” albümler, içinde yer alan büyük isimlere rağmen genellikle başarısız hatta kötü oluyor. Göçer’in “remix” albümü de bu kaideyi bozmadı. O da baktı olmadı, “remix”leri bir kenara koydu ve albümdeki “Yanına Kalmaz” şarkısına yeniden bir düzenleme yaptırıp klip çekti. Şimdilerde aynı şeyi bu defa “Esirinim” adlı şarkı için yapıyor. En azından “remix”ten daha akılcı ve mantıklı bir yöntem. “Yanına Kalmaz”ın aldığı “hit”e bakılırsa, işe de yaramış olmalı. “Remix” albüm ne oldu peki?.. Ne olacak; 2012’nin en kötüleri listesine girdiğiyle kaldı (bence.)

Sözün özü bu “remix” işinin yapana da yaptırana da, dinleyene de bir fayda sağlamadığını 2012 yılında bir kez daha gördük. Umarım artık “remix” albümleri (en azından bu kalitede) raflarda olabildiğince az görürüz. Neyse, “remix” bahsini şimdilik kapatıp konumuza geri dönelim.    


Özgün’ün “Konu Senden Açılınca” adlı yeni albümü de alıştığımız Özgün çizgisindeydi. Albüm “Şike” gibi stadyumlarda slogan olsun diye yazılmış bir şarkıyla açılıyordu ama ne çare bu şarkı beklenen ilgiyi görmedi. İlk klip için seçilen “İnsaf”dan sonra Özgün ikinci klip için her nedense acele etmedi. Haziran ayında piyasaya çıkan albüm, yakınlarda çekilen yeni klip “Dur Gitme” ile listelerde ikinci turunu atıyor atmasına ama dijital platformlardaki tıklanma sayılarına bakılırsa albümdeki herhangi bir şarkının, daha önce tekli olarak yayımlanan “Sadece Arkadaşız”ın ya da “İstiklal”in başarısını yakalaması zor görünüyor.

Buradan yola çıkarsak Özgün’ün de tıpkı yukarıda bahsi geçen meslektaşları gibi ciddi bir taktik değişikliğine, bir şaşırtmacaya ihtiyacı olduğu söylenebilir. Bu tarzın ve türevlerinin peşinden giderek varacağı yer yine bulunduğu yer olacak çünkü; daha ötesi veya yükseği değil.


2012’nin bence en kötü albümlerinden birini Mustafa Sandal yaptı. Hayatımızın bir dönemine kulağa hoş gelen, kolay ezbere düşen, Türkçesi epeyce özürlü ama nedense bir şekilde de sempatik, şekerli su tadında şarkılarıyla eşlik eden Mustafa Sandal, Haziran 2012 çıkışlı “Organik” adlı yeni albümüyle yine ‘90’lı yıllardan ses verdi. Oysa artık “şahane bir kelime buldum, hadi buna şarkı yazayım,” devri çoktan geçmişti. Kaldı ki “Ego” diye bir şarkı zaten daha önce yazılmıştı. “Kafası Bu”, “Organik” ve “Çek Gönder” gibi adlarından başka malzemesi olmayan şarkılarla da bu iş yürüyecek gibi değildi. Yürümedi de. Sanırım “Organik”e dair yıllar sonra hatırımızda kalacak tek şey o mahalle arası fotoğraf stüdyolarında çektirilmiş vesikalıklardan hallice kapak fotoğrafı olacak. O da kalmasa daha iyi zaten.


‘90’lardan 2010’lara belli ki gelememiş iki de hanım şarkıcımızın albümü düştü 2012 yılında müzik piyasasına… “Of Aman” lakabıyla tanıdığımız Nâlân, “Aşk” adını verdiği yeni albümüyle dinleyici karşısına çıkarken, Nadide de (artık “Sultan”ı kullanmıyor) “Hayat Aşktan Yana” isimli albümüyle 2010 yılından beri sürdürdüğü suskunluğunu bozmak istedi.  Her iki şarkıcımızın bir önceki albümleri bekledikleri etkiyi yaratmamıştı ve bu anlamda ikisinin de ciddi birer çıkışa ihtiyacı vardı ama ne çare bu albümler de bu anlamda işe yaramadı. Bu albümleri neresinden baksanız son derece tatsız bulduğum ve uzun uzun dinleyecek sabrı gösteremediğim için yazamadım; doğrusunu söylemek gerekirse bundan pişman da olmadım.


2009’da piyasaya çıkan ilk albümü “Kibar İsyan” sayesinde o güne dek adının başına konulan “İkili Delilik”in bestecisi sıfatından öte, iyi şarkılar yazan ve hiç de fena şarkı söylemeyen bir müzisyenle tanışmıştık: Halil Koçak. O günlerde Ajda Pekkan’la düet yaptığı “Nikâh” adlı şarkıyla dikkatleri üzerine çeken Halil Koçak’ın buram buram Sezen kokan şarkılarına bakınca, özellikle söz yazarlığı anlamında Aksu’nun fazlasıyla etkisinde kaldığı söylenebilirdi. Buna karşın şarkıları, sağlam yapılarıyla onu dönemdaşı pop bestecileri arasında bir adım öne çıkarabilecek güçteydi. Fakat ne olduysa oldu, Halil Koçak bu albümün arkasını getirmedi. Ta ki 2012 yılına kadar.


2012 yılında prodüktörü Erol Köse’nin internet ortamındaki yoğun viral reklamlarıyla servis edilen “Nerde Kaldın” adlı yeni Halil Koçak albümü bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Albümde 12 şarkı ve 2 de versiyon vardı ama aslında bakarsanız sadece 7 yeni şarkı vardı; zira geri kalan 5 şarkı bir önceki albümden alınmıştı. Bu 7 yeni şarkının bazıları ise belli ki “demo” olsun diye yapılmış, adeta “amatör” denilebilecek kayıtlardı. Kartonetinin özensizliği, Koçak’ın fotoğraf bile çektirmemiş olması, hiçbir şarkıya klip çekilmemesi filan sanki albümün zorla yapıldığı/yaptırıldığı kanısını uyandırdı bende. İçimden yazmak gelmedi.


Aynı şekilde Eflatun’un 3 şarkı ve 2 versiyondan oluşan mini-albümünü de görmezden geldim. 2011 yılında Burcu Güneş’e verdiği “Oflaya Oflaya” epeyce ilgi görünce, Güneş’le düet yaptığı “Çıkmaz Sokaklar” adlı şarkının da yer aldığı aynı adlı albüm, ‘fena halde romantik adam’ şarkılarının fena halde prim yaptığı bu dönem için biçilmiş kaftandı belki ama ben hâlâ Eflatun’un şarkı söylemek konusunda ısrar etmemesi gerektiğini düşünenlerden olduğum için olsa gerek, albümü bir türlü sevemedim.


Bir başka ‘fena halde romantik adam’ Gökhan Türkmen için ise 2012 çok parlak geçti. Adı üzerinde bir ara çalışma olarak tanımlanabilecek “Ara” adlı 5 şarkılık mini albümü, Türkmen’in popülerliğini sürdürmesine yetti. İlk albümünü 2008, ikincisini 2010 yılında çıkaran Gökhan Türkmen geç keşfedildi ama kısa sürede sıkı bir hayran kitlesi edindi.

Tamamen kişisel beğeni kriterlerimle, bu derece nazal bir sesle şarkı söyleyen şarkıcıları uzun süre (mesela bir albüm süresince)dinleyebilenlerden değilim. Buna karşın Türkmen’in ilk albümünden bu yana sürdürdüğü müzikal tavrı, şarkıdan ziyade enstrümanı ön plana çıkaran pop-caz düzenlemelerini çok beğendiğimi de söylemeliyim. Ana akım pop içerisinde böylesi bir tarzla popülerlik yakalayabilmek ciddi bir başarıdır, bunu görmezden gelemeyiz. Keşke şarkıların düzenlemelerine gösterdiği özeni şarkı sözlerine de gösterse ve “gitme, bitmesin diye bütün gece ağladım,” gibi klişe dolu cümlelerden hem kendisini, hem de bizi kurtarsa.    


Bir dönem iyi albümler yapmış, adını iyi sesler arasına yazdırmış Nilgül’ün, uzun bir aradan sonra yayımladığı üç şarkılık teklisi “Okyanus” da yazmadıklarım arasındaydı. Daha önce yaptığı işleri sevdiğim Nilgül’ün daha iddialı bir geri dönüş yapmasını beklerdim. Hem bu teklideki şarkılar yeterince etkili değildi, hem de hemen hiç tanıtım yapılmayarak tekli adeta kaderine terk edildi. Bir de kapak fotoğrafları vardı ki, Nilgül’ü tanıyabilene aşk olsun! Umarım Nilgül 2013 yılında işe daha sıkı sarılıp, parlak bir albümle (ya da en azından birkaç şarkıyla) karşımıza çıkar.

DEVAM EDECEK