Bu Blogda Ara

22 Aralık 2013 Pazar

Altan Çetin Röportajı


“Yalanın Batsın”, “Bebek, “Bence Talih”, “Kırmızı”, “Acele Etme”, "Telafi”, “Tabii Tabii” ve daha niceleri… 

Türk popunun 2000’li yıllarına damgasını vurmuş şarkıların bestecisi Altan Çetin’le Beylerbeyi’ndeki stüdyosunda ‘80’lerde piyanist şantörlükle başlayan müzik yolculuğunu ve ‘hit’ şarkı yazmanın püf noktalarını konuştum. 

16 Aralık 2013 Pazartesi

Türk Türk'e Eurovision ya da Kısaca Türkvizyon


Eurovision’dan neden çekildik; asıl sebep neydi, öne sürülen gerekçeler inandırıcı mıydı, yoksa altında başka bir çapanoğlu mu vardı tartışmalarını bir kenara bırakalım. Neden katılmalıyız, katılmasak ne kaybederizi de geçin bir kalemde. Şimdi başka bir gündemimiz var. Nur topu gibi bir alternatif Eurovision’umuz oldu. 


Adı Türkvizyon konulan bu yeni yarışmaya boşuna alternatif Eurovision demedim. Zira yarışmanın resmi internet sitesinden açıklamalarda da formatın Eurovision’dan esinlenildiği gizlenmiyor. Birçok detay da Eurovision formatına çok benziyor. En büyük fark ise Eurovision, Avrupa Yayın Birliği’ne mensup ülkelerin katıldığı bir yarışma iken, Türkvizyon’un çoğunlukla Türklerin yaşadığı ya da Türkçe konuşulan ülkelerin katıldığı bir yarışma olması. Bu sebeple de ülkeler yarışmaya kendi dillerinde veya Türkçe bir şarkıyla katılabiliyorlar. 

Azerbaycan'ı "Yaşa" adlı şarkıyla temsil edecek olan Ferid Hasanov.
Bu sene ilk kez düzenlenecek yarışmaya Türkiye ev sahipliği yapıyor. Yarışmanın amacı ise yine aynı internet sitesinde şöyle açıklanmış:

“Türkvizyon Şarkı Yarışması'nın amacı, Türk dili konuşan halklar ve ülkeler arasında dostane ilişkiler kurarak, ortak müzik kültürünü, dilini, sanatını, gelenek ve göreneklerini araştırarak ortaya çıkarmak, geliştirmek, korumak, gelecek kuşaklara aktarmak ve kalıcı kılmak amacıyla Türksoy'un almış olduğu bu misyon üzerinde kültürel ve sanatsal etkinlikler yaparak, kültürel birliği ve dayanışmayı sağlamaya çalışmak Türk dünyası barışına, uygarlığına ve sanata katkıda bulunmaktır.

Tataristan'ı "Üpkelemim" adlı şarkıyla temsil edecek olan Alina Şaripjanova.
Türk kültürünün sevgi, hoşgörü ve akılcılık ilkelerine dayandığının bilinci içinde, Türk kültürünün uluslararası düzeyde benimsenmesine, yaygınlaştırılmasına çalışmak, bu yolda uygarlığa, Türk dünya barışına ve insan haklarına hizmet etmektir.

Türk dünyası halklarının ortak geçmişini, tarihini, dil ve edebiyatını, kültür ve sanatını bir bütün halinde ele alarak güçlendirmektir.

Ulusal tarihi, ana dili, edebiyatı, kültür ve sanatı, gelenek ve görenekleri gelecek kuşaklara aktarmak için ortam hazırlamaktır.

Kazakistan'ı "Birlikpen Alğa" adlı şarkıyla temsil edecek olan Rin'Go Grubu.
Uluslararası ilişkilerde yeni dengelerin kurulmasını göz önüne alarak, bölge ve Türk dünyası çapında yeni kültürel yapılaşmayı desteklemek amacıyla planlanan büyük bir müzik yarışması düzenlemektir.”  

Bu şatafatlı ve epeyce idealist cümlelere bir itirazımız yok. Zira 1956 yılında ilk kez hayata geçirilirken Eurovision da benzer bir misyona sahipti. “Ortak Avrupa kültürünün inşası” diye bir ifade vardı hatta yarışmanın amaçları arasında. Fakat açıklamanın son paragrafındaki “uluslararası ilişkilerde yeni dengeler” ibaresini de es geçmemek lazım. “Madem Avrupa Birliği bizi bağrına basmak için kılı kırk yarıyor, engel üstüne engel çıkarıyor; biz de kendi birliğimizi kurar, Avrupa’ya nanik yaparız,” gibi bir alt metni okumak için siyaset bilimci olmaya gerek yok.
“Peki ama hani biz Eurovision’un en çok siyasetinden şikayetçiydik?” diye bir soru geliyor insanın aklına ister istemez. Neyse ne, o kadarına biz sıradan yarışma meraklılarının aklı ermez. Biz yarışmamıza bakalım.

Beyaz Rusya'yı "Son Hatıralar" adlı şarkıyla temsil edecek olan Gunesh Abbasova.
Bu arada yukarıdaki açıklamada bahsi geçen Türksoy’un Türk dili konuşan ülkelerin kültür ve sanat alanlarında işbirliğini sağlayan, üye ülkelerin yönetimine, iç ve dış politikalarına karışmayan uluslararası bir teşkilat olduğunu da belirteyim. Türksoy teşkilatının ev sahibi ülkesi Türkiye, resmi dili Türkçe, yönetim merkezi ise Ankara'da imiş.

Türkvizyon yarışmasına bu yıl 24 ülke/özerk bölge katılıyor. Bu ülkeler Altay Cumhuriyeti, Azerbaycan, Başkurtistan, Beyaz Rusya, Bosna Hersek, Çuvaş Cumhuriyeti, Gürcistan, Kabardino-Balkarya & Karaçay-Çerkesya, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Gagvuzya, Özbekistan, Romanya, Rusya, Uygur Özerk Bölgesi, Tataristan, Türkmenistan, Ukrayna, Saha Yakutistan ve Türkiye. Ne yalan söyleyeyim; bazı ülkelerin bırakın müzikleri hakkında bir fikir sahibi olmayı, adlarını bile ilk defa duydum. Zaten yarışmanın amacı da bu değil mi? Bu yarışma sayesinde bu ülke adlarını da ezberimize alacağız demek ki.

Bosna Hersek'i "Ters Bosanka" adlı şarkıyla temsil edecek olan Emir - Forzen Camels & Mirza
Beyaz Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Makedonya gibi bazı ülkelerin Türkçe şarkılarla yarışacağını da ekleyeyim.

Yarışma ile ilgili bugün (16 Aralık 2013) Eskişehir’de bir basın toplantısı yapıldı. Neden Eskişehir derseniz, 2013 yılı Türk dünyası kültür başkenti olması vesilesiyle yarışma Eskişehir’de düzenleniyor çünkü. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, basın toplantısında Türkvizyon’un Eurovision’a alternatif bir yarışma olmadığını söylemiş ve şöyle devam etmiş: “Çünkü Eurovizyon’un kendine has kuralları var biliyorsunuz. Ama müzik yarışması her zaman ülkeler arasında daha kapsamlı, geniş kapsamlı yapılabilir. Hukuki anlamda sıkıntı çıkartmayacak şekilde müzik yarışmasının yapılmasında bir mahsur yok. Biz Kültür Başkentliği uygulaması yapıyoruz. Bu Kültür Başkentliği uygulaması her sene bir başka ülkeye devir olacak şekilde yapılıyor ve Kültür Başkenti olan ülke bunu yapıyor. Eurovizyon’da biliyorsunuz o sene kim kazanırsa bir sonraki sene yarışma o ülkede yapılıyor. Bizde öyle bir şey söz konusu değil. Mesela önümüzdeki sene Kazan Kültür Başkenti, bu yarışma seneye orada yapılacak. Burada maksat birinci olmak falan değil, burada maksat Türk Dünyası’nın bir araya gelmesidir”

Kırgızistan'ı "Kaygırba" adlı şarkıyla temsil edecek olan Çoro.
Valinin konuşmasındaki “hukuki anlamda sıkıntı çıkartmayacak” ifadesi, yarışmanın neden Eurovision’a alternatif olarak gösterilmemesi gerektiğini açıklıyor aslında. Formatın birebir kopyalanması hukuki olarak sorun yaratabilir. Yoksa bal gibi alternatif olsun diye düzenlendiği ortada. Bu arada bizzat içeriden aldığım bilgilere bakılırsa, yarışmayı teknik anlamda Eurovision’la kıyaslamak için epeyce iyimser olmak gerekiyormuş. Doğrudur. Eurovision’daki yüksek bütçenin getirdiği teknik imkânların ve organizasyonu üstlenen ülkelerin gövde gösterisinin yanından geçmek bile kolay değil. Türkvizyon’un çok daha mütevazı olacağı aşikâr.
Gelelim Türkiye’yi bu yarışmada kimin temsil edeceğine…

Kırım'ı "Dağların Elları" adlı şarkıyla temsil edecek olan Elvira Sarıhalil.
İlk Türkivizyon yarışmasında Türkiye’yi temsil ederek müzik tarihine geçecek grubumuzun adı Manevra. Adı sanı duyulmamış demek yanlış olur; amatör bir grup da değil ama henüz albüm çıkarmamış bir grup ve bu nedenle de ismi kulağınız tanıdık gelmeyebilir. Öğrendiğime göre TRT yarışmanın organizasyonuna yaklaşık bir ay önce dahil olmuş ve böyle olunca da diğer ülkelerin yaptığı gibi bir yerel final yapma şansı kalmayınca, Eurovision’daki gibi doğrudan görevlendirme yapılmış. TRT Müzik Dairesi, belli ki dedikodu ve şaibelerin önüne geçmek maksadıyla, adı pek de bilinmeyen bir temsilci aramış ve Manevra’yı uygun görmüş.  


Manevra aslında 2001 yılında kurulmuş çalan bir grup. İlker Sipahi, Ekrem Yıldırım ve Fatih Konka’dan kurulu grup, 2006 yılında İlker Sipahi’nin 4 Yüz grubuna dahil olmasıyla çalışmalarına ara vermiş. 4 Yüz dağıldıktan sonra İlker Sipahi bir de solo albüm yapmıştı hatırlarsınız. 2011 yılında ise Manevra tekrar bir araya gelmiş ve sahneye çıkmaya başlamış. Son dönemin sevilen dizilerinden Güneşi Beklerken için yaptıkları şarkılarla bir dinleyici kitlesi edinen Manevra, bu vesileyle yakın bir zaman önce Beyaz Şov’da da boy göstermiş. İlk albüm çalışmaları için Avrupa Müzik’le anlaşma imzalayan grup, TRT’ye önerdiği iki şarkıdan biri olan “Sen, Ben, Biz”le Türkvizyon’da Türkiye’yi temsil edecek. Meraklısı için ekleyeyim: Şarkının sözleri İlkay Sipahi, Fatih Konka ve Cengiz Erdem tarafından yazılmış, bestesi ise İlkay Sipahi ve Fatih Konka’ya aitmiş.


Yarışma iki aşamada yapılacak. 19 Aralık Perşembe gecesi (Türkiye saati ile 18:30’dan itibaren) yapılacak yarı finalde 24 ülke yarışacak ve 12’si finale kalacak. 21 Aralık Cumartesi gecesi (Türkiye saati ile 18:30’dan itibaren) ise bu 12 ülke birincilik için yarışacaklar. Yarışmada büyük ödülün galibi yirmi bin Euro ve 150 gram ağırlığındaki altın heykelcikle ödüllendirilecekmiş. Onun ardından sıralanacak olan 3 yarışmacı ise onar bin Euro tutarında para ödülü alacakmış.

Bu yarışma sahiden Eurovision’a alternatif olur, bizi onun oyaladığı kadar oyalayabilir, gündem teşkil edebilir mi, en önemlisi de Eurovision kadar uzun ömürlü olabilir mi, tüm bunları zaman gösterecek. Şimdilik bize düşen organizasyonu gerçekleştireceklere ve yarışmada bizi temsil edecek Manevra başta olmak üzere bütün yarışmacılara bol şans ve kolaylıklar dilemekten ibaret. 

ARALIK 2013

11 Aralık 2013 Çarşamba

Of Deme Oh De; "Oh Oh" De!

Berksan'ı 2003 yılından bu yana tanıyoruz. O zamandan bu zamana hafif, uçucu, eğlenceli, "çilek" tadında şarkılar yazan ve söyleyen, 2000'li yıllar erkek Türk pop şarkıcısı klişeleriyle yürüyen bir şarkıcıydı. Geçtiğimiz yaz Hande Yener'e vediği "Ya Ya Ya Ya" ile "hit" şarkı yazarı kategorisine terfi edebilmek için önemli bir adım attı. Yakındır bir çok şarkıcının Berksan'ın kapısını aşındırmaya başladığını duyarız. Çünkü söz ve müziği yine kendisine ait ve de bu defa kendisinin seslendirdiği "Oh Oh", müzik dünyasının ve dahi dinleyicilerin depresif şarkılara meylettiği bu kış döneminde, eğlenceli dans şarkıları klasmanında prim yapacak gibi gözüküyor. 


Böylesi şarkılarda sözlerde bir hikâye, mantık, anlamlı bir kurgu filan aramak yersiz. Dünyada da örnekleri çok. "Oh Oh"u ilk duyduğumda ister istemez aklımdan yıllardır duyduğumuz/dinlediğimiz "Oh Oh" lu şarkılar şöyle bir geldi geçti. Gelin, birlikte hatırlayalım.

Bilinen en meşhur "Oh Oh"lu şarkı, Michael Zager Band'in 1978 çıkışlı "Let's All Chant" adlı şarkısı.Disko müziğinin tüm dünyada fırtına gibi estiği o yıllarda kıyametler koparmış, dilden dile dolaşmış bu şarkı Türkiye'de de çok sevilmişti. Sözler haliyle saçma sapan ama tekrarlar çok akılda kalıcı, çok eğlenceli. O yılları hatırlayanlar kadar hiç yaşamamışlar da bu şarkıya aşinadır bizim memlekette. Sebebi ise Kemal Sunal'ın 1979 yılında Osman Seden tarafından çekilmiş "Dokunmayın Şabanıma" adlı filminin disko sahnesinde bu şarkının kullanılmış olması. 


"Let's All Chant"le dünyada esen "Oh Oh" rüzgârının etkisi aynı yıllarda Türkiye'de de kendini gösterir. Önce Baha Boduroğlu, Güzin, Ercan Turgut, Fikret Arslan, Gülgün İlgen, Ülker Aksu ve Serpil Eroymak'tan oluşan İstanbul Şarkıcıları adlı grubun "Oooh Oooh" 45'liği çıkar piyasaya. 45'liğin A yüzünde şarkının sözlü, B yüzünde ise enstrümantal versiyonları yer almaktadır. Sözlerini Zeren'in yazdığı, bestesini Baha Boduroğlu'nun yaptığı "Oooh Ooh", o dönemde Türkiye'de yaşanan sıkıntıları, benzin, tüp gaz, yağ, mazot kuyrukları hicveden, bir parça siyasi, ironik bir şarkıdır. 


1979 yılında bir "Oh Oh"lu şarkı da Nilüfer tarafından yapılır. Bir yabancı şarkıdan Yeşil Giresunlu tarafından Türkçe'ye adapte edilen "Oohhh Oohhh", Nilüfer kariyerinin gelmiş geçmiş en alaycı, en esprili ve en abartılı  nispet şarkısıdır (şimdiki tabiriyle "giderli" bir şarkıdır yani.) Şarkı o yıl 45'lik plak olarak yayımlanır ve Nilüfer albümlerine girmez. Yıl oldu 2013 ama bu şarkı Nilüfer'in yeniden yayımlayan sayılı şarkısından biri olarak arşivlerde duruyor. (Bu şarkının orijinalini bütün aramalarıma rağmen bulamadım; hatta Türkçe sözleri yazan Yeşil Giresunlu'ya da sordum ama o da hatırlamıyor. Bir bulan olursa ve bana da söylerse mesut olurum.)


Türk popüler müzik tarihinin bir başka "Oh Oh"lu şarkısı ise 1993 yılında yapıldı. Söz ve müziği Selami Şahin'e ait olan "Sefam Olsun (Oh Oh)", Şahin'in o çok bildik esprili diliyle, tam da Bülent Ersoy söylesin diye yazılmış gibi duran bir şarkıydı. Özellikle "kuru sulu karıştırıp içiyorum" cümlesiyle hafızalara kazınan bu şarkının eğlenceli alaturka/arabesk şarkılar klasmanında bir klasik haline geldiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. 


"Oh Oh" kalıbını siyasi hiciv olarak kullanan Baha Boduroğlu'ndan yıllar sonra bu defa Sezen Aksu benzer bir kurguda bir "Oh Oh" şarkısı yaptı. Bu defa doğrudan siyasi göndermeler değil ama, anlayanı bam telinden vuracak toplumsal eleştiri içerikli cümlelerle dolu bu yeni "Oh Oh", Aksu'nun 2000 yılında yayımlanan "Deliveren" adlı albümünde yer aldı. Toplumca yaşadığımız onca travmaya, içinden geçtiğimiz onca acıya karşın nasıl delirdiğimizin hikâyesiydi aslında Sezen Aksu'nun "Oh Oh"u. "Suyundan da, şuyundan da, buyundan da koy," diye eğlenirken biz, aslında ağlanacak halimize göbek atıyorduk farkında olarak ya da olmadan.



Tabii "Oh Oh" diye diye, dertsiz tasasız eğlenmek, hatta belki sevgiliye beddua etmek de mümkündü. İşte onu da Ankaralı Coşkun yaptı. Şimdilerde "Ankara'nın Bağları"yla bir fenomene dönüşmüş Coşkun'un "Oh Oh"u 2009 yılında yayımlanan aynı adlı albümünde yer aldı. Tam Flash TV eğlence programlarına uygun bir şarkıydı. Yeni nesil Ankara havalarının her motifini taşıyordu. Pullu mendiller elde, şıkır şıkır oynayıp döktürmemek için bir sebep yoktu. Öyle de yapıldı zaten.


Hepsi bu değil. Ama "Oh Oh"lu şarkı deyince benim ilk aklıma gelenler bunlar oldu. Yoksa daha "Oh Olsun" kalıbından üretilmiş bir dolu şarkı, "Oh Be"ler, "Oh Ya"lar ve daha neler neler var. Onlar da başka bir incelemenin konusu olur belki.

NOT: Yazının başlığı mı? Vallahi ben uydurmadım; böyle de bir şarkı var. Meraklısı, arar bulur.

ARALIK 2013



30 Kasım 2013 Cumartesi

Şimdi Haberler!

MULTİTAP KONSERİNDE GERGİN ANLAR


Geçtiğimiz hafta Aloft Otel’in davetlisi olarak Bursa’ya düştü yolum. Kısıtlı zamanda şehri görmek, şöyle bir gezmek kısmet olmadı ama Sade İletişim’in organizasyonuyla gittiğimiz gezi neresinden baksanız ilham vericiydi, çünkü ucunda müzik vardı.

Ağırlıklı olarak Amerika’da olmak üzere, dünyanın çeşitli şehirlerinde hizmet veren Aloft Otel zincirinin Türkiye’deki ilk halkası Bursa’da Mart 2013’de hizmete girmiş. “Neden Bursa?” sorusunu sormadan edemedim haliyle. Aloft’un konsepti bekleneni değil, beklenmeyeni vermek üzerine inşa edilmiş meğer. Şaşırtmak, alışkanlıkları değiştirmek gibi bir iddiaları var. Zaten otel, dekorasyonundan işleyiş biçimine dek, bu hissi yaşatıyor müşterilerine. Tabii bu işin turistik tarafı… Bizi ilgilendiren tarafı ise Aloft’un müzikle olan yakın ilişkisi.


Bildiğimiz otel lobilerine hiç benzemeyen, geniş bir açık alan görünümündeki lobi, aynı zamanda çeşitli müzik etkinliklerine de ev sahipliği yapmak üzere tasarlanmış ki zincirin tüm otellerinde de aynıymış bu durum. Nitekim zincirin yurt dışındaki halkalarında geçtiğimiz yıllarda yapılan etkinliklere bu sene Bursa’daki Aloft Otel de dâhil olmuş. Spotlight Serisi adı verilen ve bir ay sürecek bu etkinlik için, Aloft Bursa Otel’in marka ruhuna uygunluk kriterini gözeterek seçtiği Türk grup ise Multitap olmuş.


26 Kasım akşamı etkinliğin tanıtım ve açılışını da Multitap yaptı. Doğrusu bu ya, otelin “retro” dekorasyonu, genç ve enerjik havasına Multitap’ın müziği çok yakışmıştı. Neresinden baksanız doğru bir seçim gibi görünüyordu. Köpük ve mukavvadan örülmüş bir duvarın ardına saklanmış sahnede gizlice yerini alan grup, her nedense bir şeylere kızmış bir müşterinin kokteyl alanına gelip önce bir masadaki tabakları yere fırlatması, ardından duvarı öfkeyle yıkmasıyla ortaya çıkıverdi. Bunun bir senaryo olduğunu o vakit anladık.

 
Eğlenceli ve sürprizli gece Multitap’ın şarkılarıyla devam ederken, Aloft’un alâmeti farikası enteresan kokteyller, biberon, şırınga, deney tüpü gibi şaşırtıcı materyaller içerisinde servis edildi davetlilere. Sonra Multitap bize bir ay sürecek etkinlikte neler yapacaklarını anlattı.


Öncelikle ödüllü bir kampanya var. Her hafta Multitap’ın ilan edeceği etiketleri takip edip, konuyla ilgili çektiğiniz kendi fotoğrafınızı internette etiketle birlikte paylaşarak Aloft Bursa Otel’de konaklama fırsatı kazanmak mümkün. Hatta daha da fazlası, Aloft Londra Otel’de konaklama fırsatı da var. Ancak asıl ilgi çekici olanı, Multitap’ın 21 Aralık’a dek gerçekleştireceği etkinlikler. Eğer müzikle ilginiz dinleyici olmaktan öteyse; mesela bir müzik grubu nasıl kurulur, bir beste nasıl yapılır, bir şarkı nasıl kaydedilir gibi teknik konularda bilgi sahibi olmak istiyorsanız Multitap’ın bu konularda yapacağı uygulamalı “work-shop”lar epeyce cazip olabilir sizin için. Tüm bunlar otelin lobisindeki alanda gerçekleştirilecek ve etkinlikler 21 Aralık’ta yine aynı yerde yapılacak Multitap konseri ile sona erecek.


Otel yetkililerinden aldığım bilgiye göre, lobideki müzik etkinlikleri bu kampanyayla da sınırlı olmayacakmış. Amatör müzisyenler, gruplar, haftanın belirli günlerinde lobide açık sahne usulüyle kendi müziklerini icra edebileceklermiş. Keşke Türkiye’de amatör müzisyenlere böyle fırsatlar veren başka mekânlar, oteller de olsa; bu fırsatlar yaygınlaşsa ve hatta otel lobilerinde ‘60’ların meşhur “beş çayı” geleneği yeniden canlansa diye içimden geçirmedim değil.

Bursa’da yaşıyorsanız ya da yolunuz bir sebeple Bursa’ya düşerse, Aloft’a bir uğrayın. Hem farklı bir otel, hem de farklı bir müzik deneyimi yaşamak için.

“LOKUM GİBİ KADIN”


İstanbul’da adını uzun süredir duyduğum, sahnesinden gelip geçen isimleri gördükçe “mutlaka gitmeliyim” dediğim mekânlardan biriydi Frankie. İkisi de çok sevdiğim sesler olan Barbaros ve Evrim Özkaynak zaten uzun süredir haftanın belirli gecelerinde ayrı ayrı program yapıyorlardı Frankie’de. Üstüne üstlük Pazar gecelerinde zaman zaman Neşe Karaböcek, Nükhet Duru, Seyyal Taner, Selçuk Ural gibi “timeless” isimlerin gelip geçtiği de olmuştu Frankie sahnesinden. Hep bir işim çıkmış, bir türlü gidememiştim. Kısmet Selen Servi’yeymiş.     


Öncelikle şunu söyleyeyim ki, Nişantaşı’nda City’s alışveriş merkezinin hemen karşısında, Sofa Otel’in en üst katında, 2012 yılında açılan Frankie, canlı müziğin nicedir bar ve meyhane türevi mekânlara hapsolduğu İstanbul gece hayatında adeta çölde bir vaha gibi. Müzik saat 22’de başlıyor; gece kulübü mantığına göre hayli erken ama buna karşın atmosfer tam bir gece kulübü havasında. Yani dikilip durmaktan ayaklarınıza kara sular inmeden, etraftaki kalabalığın bitmek bilmeyen sirkülasyonuna maruz kalmadan ve dahi yüksek volüm nedeniyle işitme kaybı yaşamadan, oturduğunuz yerde içkinizi yudumlarken keyifle müzik dinleyebileceğiniz, dinlediğiniz müziğin tadını alabileceğiniz bir mekân. Dekorasyon, manzara, servis de ona keza. Tabii bunca lüksün bir bedeli var; fiyatlar bir parça yüksek.


Ama bu kadarı sizin için lüks değilse, Frankie’de Selen Servi dinlemek için hiç tereddüt etmeyin. Çünkü çok iyi bir şarkıcı, çok iyi orkestra ve çok iyi bir repertuar var Selen’in programında. Bu üçü pek kolay kolay bir araya gelmez. Birinden biri aksar, işin tadı illa ki bir yerden kaçar. Ama Selen Servi, profesyonel şarkıcılığa popüler müzik kriterleri içerisinde geç sayılabilecek bir yaşta başlamasına rağmen, müziği iyi bilen ve yaptığı işe son derece saygı duyan bir şarkıcı. Caz standartlarından Latin şarkılarına, yabancı müzikle başladığı programını, ‘60’lardan bugüne Türkçe pop ‘hit’leriyle sürdürürken dinleyicilerin damağında sadece “eller havaya” tadı bırakmıyor. Tutup Zuhal Olcay’ın “Yalnızlığım”ını, Nükhet Duru’nun “Beni Benimle Bırak”ını sıkıştırıyor mesela araya. Şaşırtıyor, ters köşe yapıyor, böylece nabzı hep yüksek tutuyor.


Bunlar bir şarkıcı için şarkı söyleyebilmek kadar önemli meziyetler oysa ama pek de sık rastlanmıyor artık. Çünkü gelen herkes eğlenmek, sürekli göbek atmak, hatta mikrofonu şarkıcının elinden alıp kendisi şarkı söylemek istiyor. Herkesin bir “star” olası var ve sahnedeki şarkıcıların işi artık eskisinden çok daha zor. Bu şartlarda kendini dinletebilmekse bugünlerde sahip olunması gereken bir başka meziyet haline geldi ki Selen bunu da bir şekilde başarıyor. Çünkü çok severek söylüyor şarkılarını. Gözlerinden okunuyor bu. Vücut dilinden, yüz ifadesinden anlaşılıyor. Bu coşku izleyene de geçiyor doğal olarak. Geçenlerde Sezen Aksu gelmiş Selen’i dinlemeye ve bir çok övgü cümlesinin yanı sıra “Lokum gibi bir kadın bu,” demiş onun için sahnede. Sezen bu; sözünün üzerine başka söz söylenmez!

EUROVİSİON’A KATILSAK MI, N’APSAK?


Şu Eurovision meselesiyle olan hesabımız bitmedi bir türlü. Geçen yıl TRT’nin aldığı sürpriz kararla yarışmaya katılmadık. Puanlama sistemini protesto ettiğimiz söylendi ama işe sıradan bir izleyiciden biraz daha fazla vakıf olanlar aslında neyi protesto ettiğimiz, niye ettiğimiz, neden şimdi ettiğimiz sorularına hâlâ cevap bulabilmiş değil. Sanki protesto bahane de biz başka bir şeylerden kaçı(nı)yoruz gibi. Mesela Bonomo’nun katıldığı sene Malta’ya kadar gidip bize oy versinler diye türlü numaralar yaptığımızı TRT Genel Müdürü kendi ağzıyla anlattı TRT’nin Eurovision toplantısında. E Azerbaycan’a her yıl 12 puan verdiğimiz de gün gibi ortada. Yani bu ayak oyunlarına, politik puan hesaplarına bizim de karıştığımız bir sır değil. Hal böyleyken bu protestonun haklılığına gölge düşmüyor mu biraz? Neyse… Konumuz o değil zaten.


Geçtiğimiz günlerde TRT Haber kanalında yayınlanan 1000 Kişiye Sorduk adlı program için benden uzman görüşü istediler. Ben de dilimin döndüğünce anlattım düşüncelerimi. Enteresan bir programdı zira ülkenin 12 farklı şehrinde profesyonel bir araştırma şirketi olan Pollmark tarafından 1123 kişi üzerinde yapılmış anketlerden elde edilen sonuçlar doğrultusunda hazırlanmış bir çalışmaydı. Yani biz oturduğumuz yerde konuşup duruyorduk ama aslında sokaktaki insan ne kadar ilgiliydi bu yarışmayla, ne kadar önemsiyor; mesela katılmamız ya da katılmamamız onun gözünde ne kadar önem taşıyordu? Acaba hiç oy kullanmış mıydı mesela herhangi bir ülke için? Doğrusu bu soruların cevapları, bir müzik yazarı ve bir Eurovision meraklısı olarak benim ilgi alanımın tam da ortasındaydı. Cevapları, daha doğrusu anket sonuçlarını öğrendim ve aynı soruları benim için yeni bu bilgiler ışığında cevaplamaya gayret ettim. Ortaya şöyle bir şey çıktı, buyurun izleyin.


     

KASIM 2013 

29 Kasım 2013 Cuma

Bu Yaz Ne Çok Hit Yaptı!

…mı sahiden? Bence yapmadı. Yazının başlığı yanlış. Şöyle desek daha doğru olur belki: “Bu yaz hit olsun diye ne çok şarkı yapıldı!”


İşte DMC’nin büyük umutlarla piyasaya sürdüğü “Pop Yaz 2013” albümü elimde. İsim böyle iddialı olunca, yıllar sonra bu albümü çekip çıkardığınızda koyduğunuz raftan, dinlediğiniz şarkıların size 2013 yazını anımsatması lazım. Hani gittiğiniz deniz kenarında, yazlık mekânlarda, kulüplerde, radyolarda, televizyonlarda hep aynı şarkıları duyarsınız da, o yılın yaz aylarının hatıralarına fon müziği olur o şarkılar. Zaten sektördeki bütün çaba da bu yüzdendir. Her yaz başı çalışırlar, didinirler, sonra da boca ederler üstümüze yazlık şarkıları.

Bu yaz başı Gezi meselesi gündemi bir ay boyunca kilitleyince, yazlık şarkılar da biraz geç servis edildi haliyle. Birikti birikti ve birden taşıverdi. Ortalık yaz şarkısından geçilmiyor bu ara. Hepsinin iddiası yaza damgasını vurmak. “Pop Yaz 2013” albümü de bu gayedeki şarkıların arasına birkaç kıştan kalma şarkının da sıkıştırılmasıyla kotarılmış, kapağından da anlaşıldığı üzere bikiniyle bile rahatlıkla dinleyebileceğiniz ‘sıcak” bir albüm. Ama ne?..


Ajda Pekkan’ın Ozan Çolakoğlu’nu “featuring” ettiği yeni “hit” adayı şarkısı “Ara Sıcak”, geçtiğimiz günlerde önce dijital tekli olarak servis edilmişti. Artık “aranjör” tabir ettiğimiz müzisyenler şarkıları düzenlemekle kalmıyor, kliplerde de boy gösteriyorlar; böylece “featuring” gerçekleşmiş oluyor. Hatta genellikle aranjör şarkıcıyı “featuring” ediyor ama burada söz konusu şarkıcı koskoca Ajda olunca, tersini yazmışlar haklı olarak.

“Ara Sıcak” söz ve müziği Gülşen’e ait bir şarkı. Gülşen yine pop şarkıları lügatine pek fazla girmemiş kelimelerden devşirdiği şarkı sözlerini, akla kolay mıhlanacak bir melodiyle eşleştirip, hesaplı kitaplı bir “hit” yapmış. Ozan Çolakoğlu da nicedir sardırdığı İsveç usulü “sound”la güzelce soslamış elindeki malzemeyi. Sunan da Ajda olunca kimsenin bir itirazı olmayacağı düşünülmüş. Buyurun size kafadan bir yaz “hit”i!


Ama değil sanki. Niye mi? Bir kere bırakın yazını kışını bir kenara, şarkı başladığı gibi “jazzy” bitse (ki ilk dinlediğimde öyle olacak sanıp pek heyecanlanmıştım) fevkaladenin fevkinde bir şey olabilirmiş. Dinleyeni şaşırtmakla kalmaz, Ajda’nın farkını da ortaya koyar, herkese parmak ısırtırmış. Ama o kısım sadece 40 saniye sürüyor ve sonrasında şarkı adeta şaha kalkıyor, bir daha da inmiyor. Müthiş bir koşturmaca, bir kafaya çakma çabası, yorucu bir tekrar döngüsü…
Şarkı bir “Yakar Geçerim” değil. Olacağını da sanmam. Ne sözler ne de melodi, öyle herkesin bir arada bağır çağır eşlik edeceği türden. Yani “tiki” tabakadan ve Ajda ne yapsa sevengillerden gayrisini ne kadar yakalar, ne kadar dolaşımda kalır, şüpheliyim. Klip yayına girince şarkı ister istemez bir ivme gösterecektir ama yine de kıyametler koparacağını sanmıyorum.


Ha bir de neden şarkı boyunca Ajda koro halinde söylüyor onu anlamadım. Sesi yeterince güçlü olmayan kimileri için yaparlar bunu. “Duble” dediğimiz şey de değildir, yani kendi sesiyle iki üç kez söylememiştir şarkıcı, o ikinci, üçüncü kez söyleyenler başkalarıdır. Çok dikkat ettim, burada da öyle bir durum var. Ajda’ya başından sonuna birileri eşlik ediyor şarkıda (hatta o biri Gülşen olabilir.) Neden?.. Bilmiyoruz!

Albümde hemen bu şarkının ardından gelen “Yatcaz Kalkcaz” gerçek bir “hit” mesela. İlk dinleyişte hissediliyordu bu. On yıl sonra da çalınsa bir yerlerde, insanlar kalkıp dans eder, eşlik eder. O, yerini buldu.


Murat Boz’un ilk kez Türkiye Müzik Ödülleri gecesinde lanse ettiği yeni şarkısı “Vazgeçmem”in Boz için doğru bir şarkı olduğunu daha önce de yazmıştım. Son albümündeki şarkılar onun kariyerini başka bir yöne doğru götürmek üzereydi ki bu şarkıyla toparlandı, tekrar “star”lığa oynamaya başladı. Bu arada epeyce gırgır konusu yapılan fiziğini de forma soktu ki geç bile kalmıştı. Şarkının dijital teklisinde iki versiyon vardı. Ben birinciyi yeğlerim ama bu albüme ikincisi konulmuş.


Gülben Ergen de bu sene yazı kaçırmak istemeyenlerdendi. Hazır bir önceki teklide “rocker” imajına bürünmüş, şimdilerde de saçı başı Justin Bieber şekli şemailine getirmişken, bu ‘genç’ işi yoldan yürümeye devam etmemek olmazdı elbette. O da öyle yaptı ama "Sen" adlı şarkının teklisi Mayıs ayında yayımlanınca haliyle Gezi dalgasına çarptı. O yüzden klip geç servis edildi ve şarkının orijinal versiyonu “Pop Yaz 2013” albümüne konuldu. Meraklısı için söyleyeyim, teklide şarkının 5 farklı versiyonu daha var. Hani doyamaz da değişik değişik dinlemek isterseniz, aklınızda bulunsun.


Söz ve müziği Mert Ekren’e ait bu şarkıyı başka kim söylemiş olsa, “Ama bu bir Gülben şarkısı” diyebilirdik. O derece bir Gülben şarkısı. Onun kalbi pamuk gibi, ondan düşman olmaz ve hatta o kimseye kızamaz. Gülben Ergen’i Twitter’dan azıcık takip ettiyseniz kapılacağınız izlenim zaten bu. E o da bunun şarkısını yapmış. Fena mı? Değil. “Hit” mi?.. Gülben için evet.

Albümde bu yazın üç “Sultan Süleyman”ından biri olan Hüseyin Karadayı feat. Ferhat Göçer stili “Sultan Süleyman” da var. Tekli için bir şeyler yazmıştım. Burada yinelemeyeyim. Ama yeri gelmişken hakkında bir şey yazmadığım üçüncü “Sultan Süleyman”dan bahsedeyim biraz. Şarkının dört farklı versiyonun bulunduğu bu tekli Catwork imzası taşıyor. Catwork, İzmirli iki “remix engineer”ın (kendileri öyle tabir ediyorlar) oluşturduğu bir “remix team” (bu da onlara ait bir tanım.) Baran Akın ve Burak Keskin’den kurulu Catwork, özellikle “remix” işleri sevenlerin zaten internette uzun süredir takibe aldığı bir ekip. Hatta “Sultan Süleyman” da ilk internette duyulmuştu. Catwork ayrıca sahne performanslarıyla da tanınıyor.


Şarkıyı yine İzmirli bir müzisyen olan Funda Öncü seslendirmiş. İyi bir ses ama yine bir orkestra şarkıcısı tarzı, bir parça İngilizce vurgular taşıyan bir şarkıcılık tekniği duyuyoruz. Tabii “remix”in doğası gereği tempo da yüksek olunca, şarkının ‘ruhuna el Fatiha’ durumu var yine. Buna karşın ‘Hüseyin Karadayı feat. Ferhat Göçer mi, yoksa Catwork mü’ diye sorarsanız, ikincisi derim. Hem “remix” işçiliği, hem de solist performansı açısından böyle bu. Ama ‘şarkıyı kimden dinleyelim’ diye sorarsanız, Sezen’den bile önce Mabel Matiz derim. (“Kusura bakma Sezen” yazmıştı geçen birisi Twitter’da. Bence de bakmasın.)


Tekrar albüme dönüyorum ve sıradaki “cover”la devam ediyorum. Ceceli’ye o kadar çok 2000’li yıllar Erol Evgin’i imasında bulunduk ki, korkarım eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürdük (bu bir deyim elbette, Ceceli ve yapımcısını tenzih ederim.)Bu defa etrafında dolanmamış, doğrudan bir Erol Evgin şarkısını yeniden söylemiş Ceceli. Hem de en enine boyuna Evgin “hit”lerinden birini. Çünkü neden? Çünkü “Es” albümünde yazı sallayacak tempoda şarkı yoktu. “Aman”a klip çekip romantik hedef kitleyi de memnun edelim derken araya “Söyle Canım”ın sıkışmasının başka açıklaması yok. Kaldı ki şarkı zaten bir “hit” klasiği. Üzerine bir şey koymayın, alın aynen söyleyin yine olur. Bir de futbol göndermeli bir klip çekerseniz, “bakın bu aynı zamanda bir tribün slogan şarkısıdır”ı da gözümüze sokarsınız; bir taşla kaç kuş siz hesap edin.


Olmuş mu? Olmuş. Ceceli sevenleri memnun eder mi? Eder; hem de çok. Ama hepsi bu. Ben bin yıldır bu şarkıyı bilen ve dinleyenlerden olduğum için fena halde rahatsız olabilirim belki ama şarkıyla yeni tanışacaklar için belki de durum o kadar da fena değildir. Ne bileyim… (Ceceli “fan”larından korkuyorum evet; elimden geldiğince yumuşak yazdım.)

Unutmadan şunu da söyleyeyim; şarkının dijital teklisinde tek versiyon vardı ama bu albümde bir de Sinan Ceceli imzalı ikinci versiyon var.


“Pop Yaz 2013” albümünde bir tane de “previously unreleased” (daha önce yayımlanmamış) şarkı var ki, o da Nil Karaibrahimgil’in bir eseri (“eser” kelimesi pop şarkılarına hiç yakışmıyor değil mi?) Ben Karaibrahimgil’in henüz eskimemiş son albümünün daha fazla “hit” çıkarmasını beklerdim ama hemen hiç çıkarmadı. Bazı isimler hakkında zaman içerisinde edindiğimiz sevimsiz yargılar, ürettiklerinin önüne çıkabiliyor bazen. Hele bir de Gezi gibi bir turnusol kağıdı sınavından geçtiysek hep beraber -ki geçtik. (Geçenlerde birisi bana “politik görüşlerinizi müzik eleştirilerine karıştırmayın” diye yazdı. Okuyorsa beni bağışlasın. Politik biri hiç olmadım. Duyarsız biri de.)

“Senden Başkasının Yanında” söz ve müziği Nil Karaibrahimgil’e ait. Zaten bunu anlamak için kartonete bakmaya gerek yok. Hafif  “western” esintili, bir parça Alman karnaval şarkılarını anımsatan, ama en çok da izci marşlarına benzeyen “kompleks” bir eser. Parlak bir fikir mi bilmem ama bundan şahane bir reklam şarkısı olabilir. Olur da Karaibrahimgil’in ve eşleri beyefendinin aklına gelmez diye söylüyorum.


Albümün bundan sonrası daha önce hakkında bir şeyler yazdığım albümlerden devşirilmiş, nispeten eski şarkılardan oluşuyor. “Gül Kokusu”na çok bayılmamıştım ama her yerde çok fazla çalındığını duydum bu yaz; hakkını yemişim, kabul ediyorum. “Yaralı”yı zaten sevmiştim, o da zaten almış yürümüştü. Mustafa Sandal’ın DMC’ye transfer olduktan sonra muhtemelen “ara tekli” olarak yaptığı “2 Tas Çorba”, önceden de “hit” olmamıştı, bu yeni haliyle de değil. Sadece ‘90’lardaki Mustafa Sandal’a (2 değil) 1 tas çorba sıcaklığında bir selam olabilirdi ki, öyle olmuş. Kenan Doğulu’nun “Bal Gibi”si değil de bu albümden hemen sonra piyasaya çıkan “Kız Sana Hayran”ı albüme girseymiş daha iyi olurmuş diye düşünmedim değil.


Kenan Doğulu (pek tabii ki) feat. Ozan Doğulu teklisi “Kız Sana Hayran”, bunca zorlama “hit” adayının arasında, gerçekten “hit” olma potansiyeli en yüksek şarkı. Evet iki kardeş oturup buna çalışmış. Evet, onlar da hesap kitap yapmış, hatta her cümleyi öyle yerleştirmişler şarkıya. Müziği de “ilimizden yöremizden Anadolu ezgileri” tadında harmanlamışlar üstüne üstlük. Kaldı ki “ben sana hayran, sen cama tırman” edebiyatından senelerdir bir türlü vazgeçemediği için Kenan Doğulu’yu en çok eleştirenlerden biri de benim. Ama bu şarkının dokusunda eğreti durmamış. Tıpkı “Yatcaz Kalkcaz” gibi bir espri, bir ironi var orada. Bir de eğlenceli üstelik. Bir yerde çalınsa, hoplar zıplar eşlik ederim. Kulaklığımı takıp tekrar tekrar dinlemem, CD’yi çala çala eskitmem, o ayrı. Ama şarkı şimdiden tuttu, daha da tutar, benden söylemesi.


Yaz demişken Hande Yener’i de ihmal etmemek lazım. “Kraliçe” albümünü rafa kaldırıp “Ya Ya Ya Ya” teklisiyle yeniden uçuşa geçen, bu sırada da uzun süredir onu aşağı çekmekte olan safralarını da atıveren Hande Yener’e bu şarkının iyi geldiğini söyleyebilmek mümkün. Ben hâlâ “Ya Ya Ya Ya”nın bir “hit” olduğunu düşünmüyorum. Güzel, akılda kalıcı, tekrara dayalı, eğlenceli bir pop şarkısı ve uzun süredir Hande Yener’den duyduğumuz tuhaf şarkılardan sonra bunu haliyle sevdik. Ama kabul edelim, bir “Kırmızı” ya da “Romeo” değil. Yine de “Ya Ya Ya Ya” misyonunu yerine getirdi ve Hande Yener zevahiri kurtardı, yazı yakaladı. Umarım bu yolda devam eder ve bir daha asla “Kraliçe” çizgisine geri dönmez.


Bu arada şarkının 5 farklı versiyonun bulunduğu teklinin “Kraliçe” albümüyle birlikte aynı pakette satışa sunulması albümün satmadığının bir göstergesi olabilir mi? Kızmayın hemen, sadece sordum.   


Bir de son olarak bu yazın sürprizlerinden birini sıfır kilometre bir ismin yaptığını söylemek isterim. İrfan Özata’dan bahsediyorum, evet. Hem çok eğlenceli, hem çok akılda kalıcı iki şarkı var Özata’nın “Yanlış Fotoğraf” adlı teklisinde. “Yanlış Fotoğraf” zaten her yerde çalınıyor bir süredir. Diğer şarkı “Lafın Tamamı” da dolaşıma girer bir süre sonra. 


Her iki şarkının da sözleri Gökhan Şahin’e, bestesi Özata’ya ait. ‘90’lardaki Levent Yüksel’i anımsatan, enerjisi yüksek ve dinleyeni kolay yakalayan sesiyle İrfan Özata beni ilk dinleyişte etkisi altına aldı. Özellikle “Yanlış Fotoğraf”ın Ozan Bayraşa imzalı düzenlemesi hem çok müzikal açıdan çok yerli yerinde hem de fevkalade kan kaynatan cinsten, pek ticari. Bu iki ucu dengede tutmak zordur bilirsiniz. Hele ki müzikte dirsekleriniz henüz çok çürümemişse.


İrfan Özata ismini pop kategorisinde ‘en iyi çıkış yapanlar’ listesinin en üstüne yazdım şimdiden. Okuyucularım size söylüyorum, Kral TV sen anla.

AĞUSTOS 2013

31 Ekim 2013 Perşembe

Geç de Olsa... Dinlediklerim

PUL – “SANA ŞARKILAR YAZDIM”


Pul, 2000’li yılların ortalarında Denizli’de kurulmuş bir grup. O dönemdeki kadrosuyla yaptığı “demo” kayıtları internette paylaşan grup, kendi çapında bir şöhrete kazanmış. Ne ki grubun hayalindeki albüm projesini hayata geçirmesi biraz zaman almış. Pul’un ilk albümü “Sana Şarkılar Yazdım”, Arpej Yapım etiketiyle geçtiğimiz aylarda müzik market raflarında ve dijital platformlarda yerini aldı.

Ne var ki albüm piyasaya çıktıktan bir süre sonra grupta bir kez daha değişiklikler oldu. Pul’un şu andaki kadrosu, grubun kurucularından biri ve de solisti olan Yasin Aydın dışında albümde çalan kadro değil. Son kadroda Aydın’ın dışında Kemal Eren, Özkan Yılmaz ve Mehmet Taner var. Bu köklü değişikliğin grubun bundan sonraki gidişatını ne derece etkileyeceğini ise önümüzdeki süreçte göreceğiz zira şu sıralar Pul yeni kadrosuyla bir tekli çalışması içerisindeymiş.


10 şarkıdan oluşan “Sana Şarkılar Yazdım”da bütün söz, müzik ve düzenlemeler grup elemanlarının ortak çalışması imiş. Bu şarkıların bazıları Pul’un takipçileri tarafından bilinen ve hatta ezber edilen şarkılar iken, bazıları da bu albüm için revizyondan geçmiş, kimileri ise yeni yazılmış. Yani grup albüm sürecine kadar geçen zamandaki tüm birikimini ortaya dökmüş. Bundandır ki “cover” şarkı kullanmak ihtiyacı hissetmemişler.


Yakın geçmişte ilk albümlerini piyasaya çıkarmış birçok gruba kıyasla Pul’un hem söz ve müzikleri, hem “sound”u, hem de icrası bakımından gayet eli yüzü düzgün şarkılara imza attığı rahatlıkla söylenebilir. Özellikle solist performansı Türkçe “rock” kriterleri içerisinde dikkat çekecek kadar iyi. Buna karşın her yeni grubun karşısına çıkan engel Pul’un da önünde. Albümü alıp götürecek potansiyelde bir “hit” şarkı yok ve bu durum bunca kalabalık arasında fark edilmeyi ister istemez zorlaştırıyor. Bir de bunu kısıtlı imkânlar handikabını koyunca, yıllardır biriktirilmiş bir dinleyici kitlesi olsa bile beklenen patlama gerçekleşmiyor. Grup ileride Türkçe “rock”ın yeni yetmeler ligini atlamayı başarır ve yeni hayranları eski albümlerine bir göz atmak isterse, dinleyecekleri bu ilk albümden hoşnut kalacaklardır mutlaka ama şimdilik bu albümün daha fazla bir misyon üstlenmesi mümkün görünmüyor.


İlk klip şarkısı olarak seçilen “Hayal”, açılış şarkısı “Bugün Olmaz”, “Daimi Tekil Şahıs” ve Ayşegül İnci’nin solist olarak eşlik ettiği “Gitme” albümde nispeten ön plana çıkan şarkılar. Arda Kaynak’ın kayıtları ve Alen Konakoğlu’nun “mix”i tertemiz ve kulak yormayan cinsten. Bayram Tunç imzalı kapak fotoğrafları ve kartonet tasarımı ise açık renk tonları kullanılması dışında, standart bir “rock” grubu görselinden fazlasını vaat etmiyor.

İSTASYON – “İNSANSIZ ŞEHİRLER”


Pul’unkine çok benzer bir hikâye de Peron’un başına geldi. Ozan Barış ve Bekir Arslan’ın ortak projesi olarak 2011 yılında hayata geçen Peron, ilk albümü “İnsansız Şehirler”i geçtiğimiz aylarda OnAir Media Reflex etiketiyle yayımlamıştı. Ne var ki üç kişiden oluşan grup bir süre sonra dağıldı. Bekir Arslan şimdi yoluna Serhat Kıvrım, Yiğit Can Öztop ve Coşkun Umut Oruç’la devam ediyor. Grup bugünlerde yeni bir “EP” çalışması içerisinde.


“İnsansız Şehirler” albümünde prodüktörlüğü yapan Ozan Barış, albümdeki 9 şarkıdan 8’ine de söz ve yazarı ve besteci olarak imza atmış, aynı zamanda albüm kayıtlarında davul da çalmıştı. Grubun görünen yüzünde olmamayı tercih eden Ozan Barış’a karşın, Bekir Arslan gitar ve geri vokalde boy gösteriyordu. Dolayısıyla Peron’un belkemiği yerinde durduğuna göre, kadro değişikliğinin müzikal anlamda büyük bir değişim getirmeyeceğini tahmin ediyorum. Ne ki aslında böylesi bir değişikliğe de ihtiyaç var gibi gözüküyor. Zira albümdeki 8 Ozan Barış ve 1 Bekir Arslan şarkısının arasından sıyrılan etkileyici, dikkat çekici bir şarkıya rastlamak çok zor. 


Zaman zaman sertleşen gitarlara rağmen genellikle pop-“rock” sularında gezinen orta halli aşk şarkıları bunlar. Bunda grubun o günlerdeki solistinin vokal tekniğinin de etkisi var elbette. Her ikisi de ses mühendisi olan iki müzisyenin elinden çıkmış olmasına rağmen “mix”de vokalin çok fazla ön planda duyulması da bir tercih olsa gerek.

Bu albümle ne yazık ki pek de talihli bir başlangıç yapamamış Peron’un yeni kadrosuyla daha iyi işlere imza atacağını umut edelim.

MENTAL – KOYVER GİTSİN”


2003 yılında temelleri atılan Mental, Merzifon çıkışlı bir “rock” grubu. Özge Yüksel, Efe Ekşioğlu, Özkan Kaya ve Cihan Kahvecioğlu’ndan kurulu Mental’in ilk albümü “Koyver Gitsin”, geçtiğimiz aylarda Arpej Yapım etiketiyle piyasaya sürüldü.

8 şarkıdan oluşan albümde tüm şarkıların Özge Yüksel ve Efe Ekşioğlu’nun ortak imzasını taşıyor.. Kayıtlar Berk Kula, “mix” ise Mike Nielson tarafından yapılmış.


Yıllardır birlikte sahneye çıkıyor olmanın getirdiği ortak dil, albümün bütününde hissediliyor. Herşey son derece dozunda ve dengeli; özellikle de düzenlemeler. Grup, klasik “rock” klişelerinden yola çıkıp, “blues”, caz ve “soul” üzerinden yürüyor grup şarkılarında. Türkiye’de genç grupların pek de semtine uğramadığı bir tarz bu. Bu anlamda şanslılar; çünkü bir fark ortaya koyuyorlar. Buna karşın eksikleri de yok değil.


Solist Özge Yüksel’in kelimeleri hecelere bölerek şarkı söylemesi yer yer rahatsız ediyor dinleyeni mesela. Kelimeler anlamını bulmuyor ve bir süre sonra şarkının ne anlattığını dinlemez oluyorsunuz. Oysa iyi bir sesi var Yüksel’in ve sesini de iyi kullanıyor ama Türkçe “rock” yapmanın pek de kabul görmediği, yeni yeni denendiği günlerin acemiliğini çağrıştırıyor bu tekniği. Bir de yinelemekten sıkılmış da olsam bir kez daha yazmakta fayda var ki, bu albümde de etkili, ilk dinleyişte çarpan bir şarkı yok. Derli toplu, farklı tarzlar arasında dolaşan ama bir müzikal bütünlüğü olan bir albüm dinliyorsunuz ama bittiğinde hangi şarkıyı tekrar dinlemek istediğinizi bilemiyorsunuz. Birkaç kez üst üste dinlediğinizde ise “Fil” ve “Koş”a daha fazla takılmanız muhtemeldir; yani en azından benim için öyle oldu.


Yılmaz Yaşar Babür imzalı kapak fotoğrafı dikkat çekici. Görsel İletişim Teknesi tarafından yapılmış kartonet tasarımı ise olması gerektiği gibi; ne bir eksik, ne bir fazla.

Mental’in yukarıda bahsettiğim kusurları gidermesi kaydıyla, kendi kulvarında yakın vadede başarı kazanmaması için hiçbir sebep yok.

SIRMALI – “GENÇLİK RÜYASI”


Sırmalı, Ankara kökenli bir grup. Opera sanatçısı Oğuz Sırmalı’nın gitarist Deniz Sayman’la birlikte oluşturduğu proje, aralarına Erman Erkılınç, Serkan Alagök ve Olcay Demirci’nin katılmasıyla bir gruba dönüşmüş. 2011 yılında yola çıkan grubun ilk albümü “Gençlik Rüyası” geçtiğimiz aylarda Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.

Farklı bir misyon üstenme iddiasıyla işe koyulmuş Sırmalı. Bunu da şöyle özetlemişler resmi Facebook sayfalarında: “Sadece neler yapıldığını değil, neler yapılmadığını, toplum olarak nelerden uzak kaldığımızı, saklı kalmış müziklerimizi nasıl harmanlayabileceğimizi ve 80'lerin müziği ile günümüzün müziği arasında nasıl bir köprü kurabileceğimizi düşündük. İyi müzik yapabilmek tartışmasız müzik bilgisi ve yaratıcılık gerektiriyordu. Sıradanlaşan her şey zamanla monotonlaştığı için, bazen zaten renkli olan şarkılar da yeniden bizim duygularımızla renklenmeli diyerek çalışmaya başladık, Özgün ve özgür bir rock soundu yaratabilmek için...”


Bu niyetin ne kadar gerçeğe dönüştüğü ise göreceli. Şöyle ki; kendi içinde tutarlı ve mantıklı bir çaba ama Türk “rock” tarihinin bütünü içerisinden baktığımız zaman yapılan şeyin benzersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Zira operatik denemeler de, türkülerin “rock” formunda icra edilmesi de daha önce şahit olduğumuz şeyler. Elbette her müzisyenin kendi imzası vardır ve bu imza altında yapılan şey kendince yenidir. Buna bir itirazım yok. Nitekim Sırmalı, yabana atılmayacak bir müzikal donanım ve yeterliliğe sahip müzisyenlerden oluşuyor. Dolayısıyla grupça, bugünlerde eline gitar alıp “rock” grubu kuran bir dolu müzisyen adayından fersah fersah önde olmaları kaçınılmaz.


Bir problem var ki, o da solist Oğuz Sırmalı’nın vokal tekniğinden kaynaklanıyor. Aldığı eğitimin ve halen icra ettiği mesleğin hakkını sonuna kadar veriyor Sırmalı. Bir kez bile teklemeyen, zorlanmayan, yorulmayan bir sesten, her bir notanın üzerinde ustalıkla dolaşan bir opera solistinden “rock” formunda şarkılar dinliyoruz albüm boyunca. Ama o hep opera solisti olarak kalıyor. Sesinin frekansı, volümü, kelimeleri notalara yediriş biçimi ve prozodiyi göz ardı ederek söyleyişi tamamıyla bir opera solistinin özgürlüğü ve coşkusunda. Haliyle “rock” müzik için bile fazla sert, duygusunu geçirmeyen bir ses tınlıyor kulaklarımızda. Bu da dinleyeni yer yer zorluyor ister istemez.


Bunu bir yana koyarsak, gerek “Yalgızam” ve “Ah Bir Ataş Ver” gibi, “O Sole Mio” gibi denemelerde, gerekse Oğuz Sırmalı, Deniz Sayman, Erhan Seçkin ve ve Metin İmir imzalarının bulunduğu özgün bestelerde Sırmalı, hem düzenleme hem de icra bakımından çizgi üstü bir “rock” grubu olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor. Albümde ben en çok “Kimim Ben”e takıldım sanırım. Senfonik yürüyüşüyle “İlk Aşkımsın”, caza göz kırpan “Senden Vazgeçtim”, klasik “rock”a saygı selamı gönderen “Sevgi Yolu” gibi farklı tatlar Sırmalı’nın müziğini daha da cazip kılıyor. Kaldı ki dahası da var. Türkçe “rock”ın pop suyu katılmamış örneklerini sevenlerdenseniz bu albümde çok şey bulabilirsiniz.


Albümün Hayalgücü Tanıtım tarafından yapılmış oymalı kapak tasarımı müzik market rafları için oldukça albenili. Bu zamanda böylesi maliyet yükselten işler en “star” şarkıcılarımız/gruplarımız için bile yapılmıyor ki sırf bu özen için grubu ve Ada Müzik’i ayrıca tebrik etmek lazım.    

EKİM 2013