Bu Blogda Ara

26 Ekim 2012 Cuma

"Acıların Kadını" Bergen

Burada okuyacağınız bir yazı dizisidir. Bergen'in "Acıların Kadını Bergen" adıyla kitap haline getirilmiş hayat hikayesi ise bir belgesel-romandır ve bu yazı dizisinden farklıdır. Romanı kitapçılardan temin edebilirsiniz. 


Yüzüne kezzap atıldı, sahnede bıçaklandı, dayak yedi ve en sonunda öldürüldü!

Ülkenin en popüler arabesk müzik yıldızlarından biriyken, sırtına sıkılan altı kurşunla hayata veda etti.

Ardında bıraktığı 11 albüm yıllardır hâlâ satılıyor, şarkıları hâlâ dinleniyor.



22 Ekim 2012 Pazartesi

"Bana Orhan Diyorlar"


'ORHAN GENCEBAY'IN ONUR VE GURUR GECESİ' İZLENİMLERİ 


ÖN NOT: Biliyorum biraz uzunca bir yazı oldu ama sakın yarıda filan bırakmayın, mutlaka sonuna kadar okuyun! Zira yazının sonunda "iyi ki okumuşum" demenize neden olacak, hayatınız boyunca unutamayacağınız bir sürpriz var!

İstanbul’un mutat iş çıkış saati trafiğinde, Nişantaşı’nın dar arka sokaklarından Kongre Merkezinin yakınlarına ulaşmaya çalışıyorduk. Bir yerden sonra taksici de biz de pes ettik ve kalan yolu yürüyerek tamamlamaya karar verdik. 

Seksenlerin ilk yarısında günlerden bir gün “Lüküs Hayat” operetini izlediğimden bu yana her nasılsa bir daha kapısından girmediğim tarihi Muhsin Ertuğrul tiyatrosu çoktan yıkılmış, yerine acıklı bir granit ve Ankara taşı kompleksi dikilmişti nice zaman önce. 


Tozsuz topraksız zemin üzerinde koşar adımlarla salonun giriş kapısına ulaşmaya çalışırken ayağımdaki rugan ayakkabının tıkırtılarına girişte toplanmış kalabalığın uğultusu karışıyordu. Var gücüyle çalışıyordu kameralar. Kırmızı halının üzerinden geçen her ünlü objektiflere, arsız muhabirlerin yersiz sorularına takılıyordu. Koşar adımlarımız boşunaydı. Belli ki gece, davetiyelerde belirtilen saatte başlayamayacaktı.


Tepeden tırnağa granit kaplı fuayede gerçekleştirilen kokteyl safhası davetliler için eşini dostunu, tanıdığını tanımadığını görüp selamlamak, “ben de buradayım”ı göstermek için bulunmaz bir fırsattı. Dolgulu dudaklar cemiyet gülümsemeleri takındıkça şişkin suratlar iyice yumuk yumuk oldu, tenlerde henüz çaresi bulunamamış kahverengi lekelerle kendini gösteren yıpranmayı yersiz dekoltelerden taşan silikonlu göğüsler kamufle etti. Yaş ortalaması biraz yüksek miydi, bilmem bana mı öyle geldi?.. Etraftan yayılan ağır ve pahalı parfüm kokuları, sahte parfüm kullanan kitlenin bu defa daha az olduğunu açığa veriyordu. Üzerimdeki takım elbiseye rağmen bir ara kendimi genç hissettiğime bakılırsa (ki yürüyüşüm değişiyor, oradan anlıyorum) davetli yaş ortalaması da biraz yüksek gibiydi.


Kokteylde (gazete dili klişesiyle) ‘içki su gibi akar iken’, garsonların tepsilerde dolaştırdığı kanepeleri kibarca geri çevirdiğim için çok pişman olacağımı henüz bilmiyordum. Zira akşam yemeği yemeden çıkıp gelmiştik ve gece alt tarafı ne kadar uzun sürebilirdi ki?..

Klostorofobik etkisini bir yana bırakırsak Kongre Merkezinin yerin iki kat dibindeki bu yeni salonu gerek kapasitesi, gerek teknik imkânları, gerekse seyirci ve sahneyi birbirinden uzaklaştırmayan yapısı ile Türkiye şartlarında kötünün iyisi bir konser/gösteri mekânı olarak kabul edilebilir. Ancak çevre birimleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Nitekim salona girmek için indiğimiz iki katı, ciğerlerimize duman çekmek için geri çıkmak zorunda kaldık. Neyse ki o esnada uzaktan da olsa eski manken yeni yazar, besteci ve şarkıcımız Tuğba Özay’ı gördüm de, bu yorgunluğumuza değdi. Aslında yanına gidip en son şarkısı “Tatil” ve o şarkıya çekilen klipteki dansları için “Bu neyin kafası?” diye sorasım vardı ama utanma belasına, uzaktan otuz sekiz santimlik topuklu ayakkabılarının üzerinde özgürlük anıtı misali duruşunu seyretmekle yetindim.


Sonra salona geçtik, bir yer bulup oturduk ve kırk beş dakikalık gecikmeyle de olsa gece nihayet başladı. Geceyi salondaki gösterişli kolonlardan yayılan ‘dış ses’in diksiyonlu anonsu açtı. Ne ki gece boyunca sunucu konusunda bir istikrar sağlanamayacak, arada bir dış ses, çoğunlukla da neden orada olduklarını bir türlü anlamlandıramayacağımız sunucuların, özel televizyonların ilk açıldığı zamanlardan kalma esprileri eşliğinde katılımcılar takdim edilecekti.

“Işık doğudan doğar!” Önce salonda Orhan Gencebay’ın davudi sesi yankılandı, ardından da onun bestelediği senfonik bir eser eşliğinde Türklerin Anadolu’ya ayak basmasından Cumhuriyete dek uzanan bir dans gösterisi izledik. Hemen ardından Gencebay biyografisini özetleyen video sahnedeki “led” ekrana yansıdı ve sahneyi Beyazıt Öztürk aldı.


Önce Beyaz bir şeyler anlattı, sonra Polat Yağcı’yı sahneye çağırdı, o da bir şeyler anlattı. Polat Yağcı Mehmet Akbay ve Altan Gencebay’ı sahneye çağırdı, onlar da bir şeyler anlattı. Derken o sırada sahneye Halit Kıvanç’ın geldiği görüldü. O da bir şeyler anlattı demeye kalmadan bu defa salonda oturan Gencebay sahneye davet edildi ve haliyle o da bir şeyler anlattı. Gösterinin başlaması ile ilk şarkıcının sahneye çıkışı arasındaki 45 dakikalık süre böyle geçti.   


Bütün bu konuşmalardan aklımızda kalansa şu oldu: Bu gece bir albüm lansman gecesi değildi (ki gelmek üzere taksiye bindiğimizde Twitter’a “Gencebay lansmanı için yola düştük” yazdığımı hatırlayıp Polat Yağcı beni görmesin diye koltuğumda iyice kaykıldım), Orhan Baba’nın “onur ve gurur gecesi”ne isteyen şarkıcı gelir, istemeyen gelmezdi, zaten kimse zorunlu tutulmamıştı. Albüm kısa bir süre içerisinde 600.000 (ya da bölü 2) gibi bir satış rakamına ulaşarak son yedi yılın satış rekorunu kırmıştı. Beyazıt Öztürk Gencebay’a çok acayip saygı besliyordu ve Gencebay’ın yetmişlerde ilk kez TRT ekranına çıkmasını sağlayan Halit Kıvanç’tı (ama ’78 yılbaşı programının canlı yayınlandığını söylediği sırada inandırıcılığını yitirdi, o ayrı.) Ha bir de Orhan Gencebay’a Orhan diyorlardı ama asıl adı insandı.


Sonra şov başladı ve ilk olarak sahneye Berkay davet edildi. Böylece biz de anladık ki sahne sırası yine alfabetik sırayla belirlenmişti ve demek ki beklendiği üzere Ajda ve Athena bu gece sahneye çıkmayacaktı (o konuya sonra gireceğim, merak etmeyin.)


Berkay sahnede pek coştu, pek heyecanlandı ama seyircide aynı coşku yoktu. Performansların “playback” olacağını fark etmiş olmanın hayal kırıklığı mı diyeyim, 45 dakikalık konuşma seremonisinin verdiği rehavet mi onu bilemeyeceğim. Nitekim hemen ardından sahneye çıkan Demet Akalın’ın şarkısı esnasında da salonda en çok (belki de tek) coşan “dıp tıs dıp tıs” yapan kolonlar oldu.

Demet Akalın sahnede yine her zaman olduğu gibiydi. Yani şarkı başka şey söylüyor, Demet’in yüz ifadesi, mimikleri ve vücut dili başka şey anlatıyordu. Sahnede en ufak bir kıvraklık göstermeksizin dikildiği için şarkı söylerken, yanına kattığı dansçılar ona eşlik etmiyor, ondan bağımsız bir dans gösterisi sergiliyor gibiydiler. Bir de gece boyu sahneye çıkanlar arasında tek konuşmayan, şarkısını söyleyip giden de Demet Akalın oldu, nedendir bilinmez.


Sonra “dış ses”in “Hepimiz onu çok seviyoruz,” cümlesiyle başlayan abartılı anonsunun arkasından (sandım ki Cem Yılmaz filan çıkacak) gele gele Şafak Sezer geldi. Haliyle de bir anda ortam “Türk Malı” esprilerine boğuldu. Bir de üzerine Sezer tutup “Elhamdürillah”ı söylemez mi?.. Söyler! Söyledi yani. Gülmedik de, eğlenmedik de; ama o söyledi.

Şafak Sezer sahneyi Deniz Seki’ye bıraktı. Albümde sevdiğim yorumlardan biriydi Seki’nin “Benim Dünyam” yorumu. Beni Deniz Seki dinlemekten uzaklaştıran yoğun vibratolu tekniğinden epeyce uzaklaşmış, gayet temiz ve hakkını vererek söylemişti çünkü. Keyfimiz yerine geldi. Ardından Duman anons edildi ve gece boyu yapılacak üç canlı performanstan birine şahit olduk böylece. Duman zımba gibi çaldı, söyledi ve gitti.


Sonra sıra bozuldu ve birden sahnede Zara’yı bulduk. Sırayı bozma nedenini “özel bir sebep” diyerek açıklayan Zara’nın özel sebebi, siyah elbisesinin gizleyemediği göbeğinden belli oluyordu. Zara hamileydi! Artık bundan mıdır bilinmez, “Bir dilenciyim, senden aşkı dilenen,” diye yakarırken dahi yüzünden gülüşü eksilmedi. Sanırım ki o gece Zara dünyanın en mutlu dilencisi idi. Zara’nın şarkı söyleme stiline çok bayılmam ama onun da albümde söylediği şarkının hakkını veren isimlerden biri olduğunu bir kez daha düşündüm.

Zara’nın ardından Emel Sayın sahneye çıktı ve şarkısının yersiz elektronik alt yapısına, yüksek temposuna rağmen gereksiz bir tek hareket yapmadan, sadece vücut dilini kullanarak yine kendisine hayran hayran baktırdı, yine sıcak enerjisini, zarafetini ve güzelliğini gözlerimizin içine içine boca etti.


Ardından Halit Kıvanç ekolünden bir başka eski nesil takdimci daha geldi sahneye. Erkan Yolaç sahneye çıkar da “evet-hayır” oyunu olmaz mıydı? O da oldu her niyeyse ve Yolaç, Orhan Gencebay’la “evet-hayır” oyunu oynadı. Kendimizi bir anda seksenli yıllar Tele Pazar programlarından birinin içinde bulmamızı ise bu oyunun hemen ardından sahneye çıkan Ece Erkan ve Vatan Şaşmaz ikilisi engellediler. Çünkü onlar sahnede belirir belirmez salonda bu defa doksanların “Sabah Şekerleri” rüzgârları esmeye başladı. Ben bu kadarını söyleyeyim, gerisini (yani o şirinlikleri, yapaylıkları, basitlikleri filan) siz hesap edin.


Bu esnada ilginç bir şey de yaşandı ve Vatan Şaşmaz bütün salonu Orhan Gencebay’ı ayakta alkışlamaya davet etti. Bu işin metazori ile yapıldığına da böylece ilk kez şahitlik ettik ahir ömrümüzde. Çok belliydi ki gecenin sonunda o ayakta alkışlama ritüelini Gencebay’dan esirgemeyecekti salondaki seyirci. Onun için oradaydık zaten. Ama sanırım kameralar ve seyircilerin tamamı oradayken bu tabloyu kayda geçirmek istedi birileri ya da bizzat Şaşmaz’ın kendisi böyle bir aklı evvellik etti.

Sonra Ece Erken’in deyimiyle “muhteşem sahne şovuyla” Hande Yener aldı sırayı. Önce galiba yine bir lüzumsuz espri yapılıyor ve sahneye Yener yerine Nahide Ekengil tiplemesiyle Nihal Yalçın çıktı sandım. Sonra Yener’in kendisi olduğunu fark edip çok utandım. Ben bu sahne kıyafeti konusunda sanırım hiç yeniliklere açık değildim. Neyse ki o sırada şarkı yarılanmış ve Yener’in iki kadın dansçısı ellerinden gül yaprakları dökerek sahneye giriş yapmıştı da “muhteşem şov” başlamıştı.


Hande Yener şarkının sonlarına doğru salonun ortalarında, devlet zevatıyla birlikte protokolü teşkil etmekte olan Gencebay’ın yanına kadar gitti ve kendi deyimiyle “ona sevgisini göstermek” istedi. O sırada “led” ekranlarda kameraların yakın çekimleri görüntülenirken Sevim Emre’nin ekrana yan gözle bakıp üstünü başını düzelttiğine gecenin başından beri bilmem kaçıncı kez şahit oldum. Sevim Emre gece boyu “led” ekranları ayna niyetine kullanarak Ajda’nın kulaklarını çınlatmama neden olacaktı. Ben bunu düşünürken Hande Yener sahneyi çoktan “kanlısı” İzel’e bırakmıştı bile.


İzel dünyanın “en naif rüküşü” diye adlandırılabilecek bir haldeydi boğazına kadar kapalı, kan kırmızı, ışıltılı elbisesi içerisinde. Şarkısı da, yorumu da güzeldi ama görüntüsü, özellikle de ne renk olduğu anlaşılamayan saçları için aynı şeyi söyleyebilmek çok zordu.


Ardından albümün güzel yorumlarından biriyle Kutsi sahnedeydi. Yıllarca Doktorlar dizisine maruz bırakıldığımızdan olsa gerek, Kutsi’yi nerede görsem “Ameliyathane hazır mı?” diye soracak gibi geliyor. O ise bir süredir yeni bir dizide bir üniversite öğrencisini canlandırıyor. Bütün bunlar şarkıcı Kutsi’nin inandırıcılığını zedeliyor mu diye düşünmekten kendimi şarkıya verememiş olmalıyım, ne zaman Kutsi gitti de sahne Manga’ya kaldı fark etmemişim.


Manga gecenin ikinci canlı performansını yaptı ve gümbür gümbür davul, cayır cayır elektro gitarla salondaki havayı bir şarkılığına da olsa değiştirdi. Şayet daha uzun sürseydi, salondaki model model, şekil şekil yapılı, kuaför yorgunu sarı saçlardan ibaret yüzlerce kafayı “headbang” yaparken görür müydük, görürdük. O gece Manga’da o potansiyel vardı, ama olmadı.

Gencebay’a saygı gecesinde Gencebay da bazı şiirlerini bestelediği şair Cemal Safi’ye saygı gösterdi ve Safi sahneye çıkınca o da soluğu sahnede aldı. Yine uzunca konuşmalar ve bir de şiir dinledik bu vesileyle. Üstüne Yavuz Seçkin’in sunuculuğu devralması ise ‘soğuk duş etkisi’ dedikleri şey olsa gerekti.


Yavuz Seçkin önce Mustafa Ceceli’yi anons etti. Ceceli şarkısını söylerken “led” ekranlarda kırmızı kalpler ve güller dönmeye başladı, romantizm bir anda pik yaptı. Ceceli’nin öyle bir  durumu var biliyorsunuz; adam tek başına sevgililer günü gibi. Bir de tutup “Yarabbim”i seçmemiş mi söylemek için? Ben diyeyim şerbeti fazla kaçmış kaymaklı ekmek kadayıfı, siz deyin güllü kolum!


“Yarabbim”in ardından sempatik ikilimiz Volkan ve Ece’nin sahneye gelip Ceceli’nin Gencebay’a albüm imzalatmasını sağlamalarıyla uzayıp giden sıkıcı bölümün hemen ardından Turkcell Genel Müdürünün Gencebay’a yaşam boyu onur ödülü vermek üzere sahneye davet edilmesi ve bu ödül alma/verme seremonisi ve de Yavuz Seçkin’in feci Sezen Cumhur Önal taklidiyle Nükhet Duru’yu anons etmesi gecenin hatırlamak istemediğim anlarıydı.

Gecenin başından beri en heyecanla beklediğim ismin böylesi bir karambol sonrası sahne alması kaderin bir cilvesi olsa gerekti. Simsiyah kapişonlu elbisesi, derin göğüs dekoltesi ve bizi gittiğine yüzde yüz inandırdığı sevgilisinin hikayesiyle (yani “Gitti de Gitti” şarkısıyla) Nükhet yine nefes kesiciydi. Bu kadın şarkılarda anlatılanları tamamen gerçek sanıyor; yoksa mümkünü yok bu kadar inanarak söylemesinin, orası kesin de bizi nasıl bu kadar inandırabiliyor onu bilmiyorum? Adam gitmiş ve Nükhet talihinin en acı kaderiyle baş başa kalmış işte; zaten Türkçe bilmesen bile yüzünün ifadesinden anlıyorsun, o da ayrı mesele.


Nükhet’ten sonra sahneye çıkan Özcan Deniz siyah tişört üstüne giydiği siyah yeleğiyle şarkısını “playback”lerken, Kutsi’nin aksine Deniz’in de şarkı söylemesinin oyunculuğunun inandırıcılığını zedelediğini düşündüm nedense. 


Hemen ardından üçüncü ve son canlı performans için Seksendört enstrümanlarının başına geçti ve “Dokunma”yı seslendirdi. Seksendört’ün albüme emeğe geçenlere teşekkür ederken çaycıyı unutmaması en az şarkıları kadar duygulandırdı beni. Galiba açlık başıma vuruyordu ve bu saatten sonra ota çimene duygulanmam hatta salya sümük ağlamam mümkündü.

Beyaz’dan sonra gecenin ikinci aklı başında sunucusu olarak Saba Tümer sahneye çıktı ve Sezen Aksu’yu anons etti. Sezen böylesi saygı gecelerine iki eli kanda olsa katılır ama sahnede her zamanki şakalarını esprilerini yapmaz, ağırbaşlı durur hep. Şarkısını bitirince Gencebay bir kez daha yerinden kalkıp sahneye çıktı, Sezen’le sarıldılar ve gecenin bir başka dramatik anı daha yaşandı. Gencebay Sezen’e birkaç kere “yavrum benim” diye hitap etti. Bu hitabın bir erkek tarafından bir kadına, içinde zerre erotizm olmadan, safi şefkat tonlamasıyla bu şekil söylendiğine hayatımda ilk kez şahit oldum desem yeri. Bende yine duygular şelale tabii. Ha bu arada tüm gece boyunca Gencebay’dan sonraki en büyük alkışı Sezen’in aldığını söylememe gerek yok herhalde.


Sezen’den sonra Volkan Konak sahneye çıktı. Konak’ın “Gurbet” şarkısına getirdiği yorumu da, araya sıkıştırdığı şiiri de pek sevememiştim albümü dinlerken. Yine öyle oldu. Sıkıldım hatta biraz.

Volkan Konak’tan sonra Ece Erken ve Vatan Şaşmaz tekrar sahneye çıkıp seyirciyi gitmesin diye ikna çalışmalarına devam ettiler. Neymiş efendim, gecenin sonunda büyük sürpriz varmış da sonuna kadar kalanlar hayatları boyunca bunu unutamayacakmış, “iyi ki sonuna kadar kaldık,” diyeceklermiş de, sakın bir yere ayrılmayalımmış! Oturduğum koltuğun döşemesi yapışmış bir taraflarıma saatlerdir, ne gam! Sürprize mutlaka kalınacak o vakit.


Derken Gencebay’ın “Batsın Bu Dünya”sı eşliğinde teatral bir dans gösterisi daha izledik. Neyse ki alfabenin son harflerine gelmiştik artık; hiçbir özelliği olmayan bu gösteriye bile sabırla katlanabilirdik.

Dans gösterisinden sonra Yıldız Tilbe anons edildi ve Tilbe albümün en beğenilen yorumlarından biri olan “Aşkımı Sakla”yı söylermiş gibi yaptı. Söylediği şarkının hareketli, yavaş, hüzünlü ya da neşeli olması Tilbe’yi bağlamıyor biliyorsunuz; o her hal ve şartta kendine özgü dansını eder, seyirciyi serseme çevirir. Yine öyle yaptı. Hele “dur sana şöyle bir bakayım,” derken kameraya öyle bir bakışı vardı ki, o an cebinden bir zehirli elma çıkarıp uzatsa tereddütsüz alır, ısırırdım; öyle hipnotize olmuşum.


Tilbe’den sonra, geceye katılamayan ve telgraf gönderen devlet zevatının isimleri okundu. Tek tük alkışlarla karşılık bulan bu seremonide Deniz Baykal’ın ismi telaffuz edilince bir anda salon alkış kıyamet oldu. Protokolde bulunan bakan, vali, belediye başkanı (hepsi iktidar partisinden malum; vali dâhil) için sıkıntılı bir andı belki ama bu daha bir şey değildi.

Ece Erken’in Özbek müzisyen Yıldız Usmanova’yı “Taa Azerbaycan’dan geldi,” diye anons etmesi çok “şeker”di! Usmanova’nın şarkının bir yerinde ayağındaki ayakkabıları fırlatıp İspanyol dansı yapmaya başlaması ise çok etkileyici. İlerleyen yaşına rağmen sahnedeki enerjisiyle vurup geçen Özbek starı, o gece sahneye çıkan bütün starlarımıza ve starcıklarımıza ders verdi adeta ama dersi alan oldu mu bilmem.


Ve son olarak sahneye Zerrin Özer davet edildi ama biz tabii onun son olduğunu bilmiyorduk henüz. Bütün safdilliğimizle sunucuların ısrarla tekrar ettiği sürprizi bekliyorduk hâlâ.

O geceye katılması gerekenler listesi yapılsa en başına yazılacak ilk isim Zerrin özer, ikincisi Sibel Can olurdu mutlaka. Öyle ya Zerrin Özer’e şöhret kapılarını açan Gencebay’ın “Gönül”ü olmuş, sonra arkası gelmişti. Sibel Can ise dansözlükten şarkıcılığa geçtiğinde kendini kabul ettirebildiyse şayet, bunda Gencebay’ın prodüktörlüğünde yaptığı albümlerin payı yadsınamayacak kadar büyüktü. Sibel Can gecede yoktu ama Zerrin Özer neyse ki hem geceye katılarak, hem de şarkının sonunda yaptığı konuşmayla vefasını gösterdi. Kostümü biraz Muazzez Abacı havasındaydı ama olsun.


Sonrasında Vatan Şaşmaz, aramızdan ayrılanlar için hazırlanmış videoyu anons etti. Ne ki videodan sadece Erol Günaydın ve Atatürk çıktı. Ertesi gün Twitter’da sert bir üslupla yazıştığımız Ece Erken’in bahsettiği “seyirciye saygı” bu olsa gerekti. Sunucular daha neyi anons ettiklerini bile bilmiyorlardı.

“Led” ekranlarda Atatürk belirir belirmez salonda büyük bir alkış koptu ve ulu önder dakikalarca ayakta alkışlandı. Göstermelik değil, sahici bir andı. Gerçek bir tepkiydi. Nicedir böylesi tepkilerimiz salonlarda, eş dost masalarında, Twitter’da ve Facebook’ta sıkışıp kalsa da, yakın bir tarihte o geceki bütün davetliler hakkında Ergenekon soruşturması yapılması ihtimali komik olduğu kadar mümkün olsa da, güzeldi, anlamlıydı. Baktım bizim zevat da (mecburen) ayağa kalkmış; gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Sonra Ece Erken ve Vatan Şaşmaz, Gencebay’ın ne kadar önemli bir müzisyen olduğunu anlatmaya koyuldular; biz bunu hiç bilmiyormuşuz, gece boyu hiç dinlememişiz, ancak onlar söylerse inanacakmışız gibi.


Ve gecenin son konuşmasını yapmak üzere Gencebay bir kez daha sahneye davet edildi. Konuştu, tekrar herkese teşekkür etti ve gitti. Gece de öylece bitti. Bu saate kadar beklediğimiz “sürpriz” ise olmadı. Kim bilir, belki de aslında hiç yoktu!

Güya sürpriz Gencebay’ın canlı şarkı söylemesi imiş ama son anda bundan vazgeçmiş. Pekala canlı şarkıyı çalacak orkestra neredeydi? Hayatında ilk kez sahnede canlı söyleyecek birisi gün içerisinde hiç prova yapmamış mıydı?.. Bu karar son dakika verilecek bir karar mıydı ve sunucular nasıl bu kadar emindi?.. Tüm bu sorular halen cevap bulmuş değil. Sadece aşırı sempatik sunucular tarafından çocuk gibi kandırıldığımızla kaldık ve bir süre salondan çıksak mı çıkmasak mı bilemedik. Sonra çıktık ve gecenin karanlığında şehrin ışıklarına karıştık.


Geceye katılanlar ve katılmayanlar, katılmayanların mazeretleri ya da sebepleri epeyce gündem teşkil ediyor birkaç gündür. Yapımcı Polat Yağcı’ya hak vermek gerekiyor; kimse katılmaya mecbur değildi. Ama katılmayanların gerekçesi para hesabı ya da sahneye çıkma sırası olmamalıydı. Hele Ajda ve Tarkan gibi yerini çoktan bulmuş starların isimleri bu meseleyle birlikte anılmamalıydı. Biraz ayıp oldu; hatta biraz değil, çok ayıp oldu!

Bütün söylenenleri bir kenara bırakırsak, ortada kocaman bir gerçek var ki; bu ülkede bugüne dek yapılmış bu tarz organizasyonlar içerisinde en derli toplu, en az kusurlu ve hatta en başarılı organizasyondu bu. Albümü sevelim sevmeyelim, yapılan işi doğru bulalım bulmayalım bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Yanlışı ve doğrusuyla bu albüm ve bu gece sektörde ciddi bir kıpırdanma, bir hareket yarattı ve bunun olumlu yansımalar getireceğini görmemek körlük ( ya da art niyet) olur. Her şeye rağmen emeği geçenleri kutlamak boynumuzun borcu.


Son olarak gelelim şu "berhudar ol" meselesine...

Açıkçası beklentim büyüktü. Gecenin en çok kullanılan dileği olması çok mümkündü. Bu yüzden bir cinlik edip, gecenin başından itibaren her "berhudar ol" dendiğinde not defterime bir çentik attım. Ancak ne yazık ki büyük hayal kırıklığı yaşadım. Orhan Baba'nın bu dileği neden bu kadar çok kullandığını açıkladığı hikayeyi bir yana koyarsak, "berhudar ol" lafı gece boyunca sadece on kez kullanıldı. Albüm kartonetinde bile 32 kez kullanıldığı düşünülürse, neden hayal kırıklığı yaşadığım anlaşılabilir. 

Açlığımız mı? Çıkışta onu  hallettik! Taksim'deki büfeler sağ olsun.

SON NOT: Yazının başındaki ön not'a istinaden hâlâ "Hani sürpriz?" diye soranlara açıklama yapmama bilmem gerek kaldı mı?

EKİM 2012   

19 Ekim 2012 Cuma

Oğuzhan Uğur - "Çok Şükür"


OĞUZHAN ŞOV PEŞİNDE!


Oğuzhan Uğur’un önlenemez yükselişini öngörmek elbette benim kerametim değildi. Kim dinlese aynı şeyi dillendiriyordu zaten. Ben onun internette dolaşan iki şarkısı hakkında bir yazı kaleme aldığımda, o çoktan albüm yapmak için Dokuz Sekiz Müzik’le anlaşmıştı bile. Yani iş ciddiye binmiş, hiç akılda yokken ‘albümlü sanatçı’lığa soyunmuştu en yeni ‘internet fenomeni’miz. (Her ne kadar bu aralar pek bir şey sanılıyorsa da bu sıfat, aslında çoğunlukla gezmekten, tozmaktan, giyinmekten, sevgili edinip sonra ayrılmaktan ve bunları kıt Türkçeleriyle “tvitlemekten/bloglamaktan” başka bir meziyeti olmayan insancıklara yakıştırıldığı/yakıştığı için Oğuzhan’ı ‘internet fenomeni’ diye adlandırmak haksızlık olur, onu da söyleyeyim; siz bakmayın benim ironi yaptığıma.)

Bahis konusu yazının yayımlandığı günün gecesi beklenmedik bir saatte telefonum çaldı ve ben “Terbiyesizim” ve “Panpa”nın dillere düşmesinden sonra albümde aynı etkiyi yaratacak başka şarkılar olacak mı olmayacak mı endişesini dile getirdiğim cümleye cevaben, kendimi bir anda Oğuzhan’ın daha o gün ortaya çıkardığı yeni şarkısını dinlerken buldum. Hem de orkestra eşliğinde, stüdyodan canlı canlı!


Bunca yıldır yazar çizerim. Çok şarkıyı/albümü piyasaya çıkmadan ya da kayıtları esnasında dinlediğim vakidir ama böylesi ilk kez başıma geliyordu. İşin hoşluğu ve sürprizi bir yana, dinlediğim bu yeni şarkı beni endişemin yersiz olduğu konusunda ikna etmeye yetti. Ve nitekim çok geçmeden albüm de piyasaya çıkınca boşuna ikna olmadığımı anladım.

Oğuzhan Uğur’un “Çok Şükür” adı verilmiş ilk albümü geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ne ara aldılar, dinlediler ve dahi ezberlediler bilmiyorum ama (eğer hepsi Oğuzhan’ın arkadaşı değilse), albümün tanıtım gecesinde oraya gelenler şarkıların çoğunu bir ağızdan söyledi. Söylemekle de kalmadılar, hopladılar, zıpladılar, çok eğlendiler ve hatta (eğlence Türkçesine de tercüme edeyim madem) seyirci koptu, mekân yıkıldı.


Peki nedir bu adamın marifeti böyle diye sorabilirsiniz şayet şarkılarını dinlemediyseniz ya da kliplerini izlemediyseniz. Şöyle izah edeyim…

Bir kere adam çok sahici. Alışageldiğimiz erkek şarkıcı prototipinin aksine, ne romantik serseri, ne “cool man”, ne de ailemizin beyefendi sanatçısı... Sokakta yanınızdan geçen herhangi biri. Üniversite kantininde geyik yaptığınız arkadaşınız, mürüvvetini görmek için sabırsızlandığınız oğlunuz, ayrılırken kendinizi ondan nefret ettiğinize inandırdığınız eski sevgiliniz…

Tedavülden kalkmış kelimeler, edebi metinlerde kalmış tamlamalar yok Oğuzhan’ın lügatinde. “Yüreğimi tarumar eden yar,” demiyor sözgelimi; doğrudan doğruya “patates gibi bir sevgilim var,” diyor. İşin esprisi de burada başlıyor zaten. Oğuzhan kendi hayatında ne yaşıyorsa, arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde neler kaynatıyor, annesiyle hangi konularda didişiyor, sevgilisiyle neler mesajlaşıyorsa, şarkılarında da onlar var. Kelimesi kelimesine. Üstelik tüm bunları kasmadan, yaldızlı cümleler kurmadan, bütün samimiyetiyle, tamamen aynı lisan ve üslupla şarkılara döküyor.


Gündelik hayatta kullandığınız ya da kullanmak istediğiniz, sık sık tekrarladığınız ya da dillendirmeseniz de içinizden geçirdiğiniz, zaman zaman dibine kadar hissetseniz de kendinize açıkça söyleyemediğiniz çok şey var Oğuzhan’ın şarkı cümlelerinde. Mesela mı?.. Mesela; “Şimdi herkes şov peşinde, yalanım yok, ben de öyle.” Ya da “Öpücükle prens olan kurbağa yok ama parayla prens olan öküz çok,” gibi. Albümün en romantik şarkısı, “Senden tiksiniyorum,” diye başlıyor mesela. Bir başka şarkıda “Dolaşırız sap sap sap, konuşuruz bık bık bık, bizim olayımız aylaklık,” diyor. Bildiğimiz, yaşadığımız, içinde geçtiğimiz haller belki de ilk kez böyle aleni söyleniyor sizin anlayacağınız. Ve elbette bu kadar eğlenceli.

Albümde 10 şarkı ve bir de “bonus” var. Albüme adını veren “Çok Şükür”, modern zamanların yeni dini haline gelen pozitif düşünme ve olumlama felsefesini tersten okuyor, hemen ardından gelen ve üçüncü klip şarkısı seçilen “Soğan Ekmek” ise “parayla saadet olmaz” gibi, “umut fakirin ekmeği” gibi bin yıllık Türk filmi/mahalle duyarlılığı klişelerinin kafasına gözüne vuruyor.


“Tın”, dünya kuruldu kurulalı kadın-erkek ilişkilerinin yegane sorunsalı olan “ruh güzelliği mi beden güzelliği mi” sorusunu tepetaklak ediyor. Meseleyi hem kendi ağzından, hem de derdini dinleyenin ağzından çift taraflı (bir nevi diyalektik bir düzlemde) anlatmayı seviyor Oğuzhan. Nitekim albüm çıkmadan dinlediğimiz “Terbiyesizim” ve “Panpa” gibi, albümde yer alan “Tın”da aynı kurguda yazılmış bir şarkı.

“Gereksizse Söndür”, aşkı uhrevileştiren bakış açısını en belirgin izleği arabesk üzerinden köpürtüyor. “Di Aslında”da Oğzuhan Uğur aşk ve nefret arasına serili kıldan ince ip üzerinde ne bir yana ne öbür yana düşmeden koşar adımlarla yürüyor.


İyi şarkıları ve iyi müziğiyle yeni nesil “rock” grupları arasından sıyırılan Pera’nın kurucusu ve solisti Gökhan Mandır’ın Oğuzhan Uğur’la birlikte imza attığı “Mars Venüs”, “Issız Adam” modeli ‘bağlanamayan erkek’ tribinin perde arkasını/ard niyetini gözler önüne seriyor. “Fondip” ise rahatlıkla ‘ortamlardaki mavracı erkek’ modelinin çözümlemesi olarak okunabilir/dinlenebilir.

Sözlerini Gizem Gen’in yazdığı, bestesini ise Oğuzhan Uğur ve Gizem Gen’in birlikte yaptığı, Gen’in Oğuzhan’la düet de yaptığı “Yok” albümün belki de en ‘uslu’ şarkısı. Kalkıp gitmek, sırayı kaçıran umutların peşine düşmek niyetinde, hangi yaşta olursa olsun, dinleyene genç hissettirecek bir şarkı. “Pes” ise aşk üzerinden dile gelen samimi bir itiraf, yalansız bir iç döküş gibi.


Albümün kapanışında yer alan “bonus” ise “Çok Şükür” şarkısının üzerine Oğuzhan Uğur ve ekibinin yaptığı doğaçlama. Bir nevi ‘geyik’ yapıyorlar ama bir yandan da albümdeki şarkıların çıktığı stüdyonun havasını koklatıyorlar dinleyene.

Birer cümleyle özetlemeye çalıştığım şarkıların tamamı Oğuzhan Uğur tarafından düzenlenmiş. Gizem Gen ve Gökhan Mandır’ın yanı sıra Burçin Bıyık, Alper Şahin ve Saki Çimen de bazı şarkılarda katkıda bulunmuşlar. “Terbiyesizim”de Sevgi Biber, “Panpa”da ise Bora Öztoprak sesleriyle ekibe katılmış.

Başından sonuna dek enerjisi eksilmeyen bir albüm bu. Zekice yazılmış, bazen iki kere üç kere dinlemek gereken yoğun (konsantre) şarkı sözleri ile çok eğlenceli, çok melodik şarkılar ve şarkıların tadını çıkaran düzenlemeler de albümü sıkılmadan dinlenir hale getiriyor.


Daha önce de söylemiştim; bu derece yoğun söze dayalı şarkıları ezber etmek zordur ve bu zamanla bir dezavantaja dönüşebilir. Öyle ki bu albümden bir tek şarkıyı çekin alın, içindeki cümlelerden günümüz Türk pop ortalamasında rahatlıkla on şarkılık bir albümlük çıkarabilirsiniz (mesela adamın biri “hoppala yok ya” gibi dahiyane bir laf buluyor ve sadece bunun üzerine bir şarkı kurabiliyor günümüz pop müzik yeterliliklerinde.) Belki de şarkıların bu dolu dolu halini ilk albüm heyecanı ve coşkusuna saymak gerekir. Yine de dinleyicinin çabuk yorulan ve sıkılan nankör insanlar (evet, öyleyiz maalesef) olduğu gerçeğini göz ardı etmemekte fayda var.

Müzikal anlamda ise türlerin belirgin klişelerine düşmeden poptan da, “ska”dan da, “rock”tan ve hatta arabeskten de beslenen ama bütün bunları bir potada dengeli bir şekilde eriten, rafine ve modern bir çizgiden bahsedebiliriz.  


Albümün kapak resmini sevdiğimi söyleyemem. Oğuzhan Uğur çok sıcak ve sempatik bir genç adam. Bunu hem kliplerinde, hem de sahnede görmek mümkün. Özellikle kendine has dans stili çok eğlenceli. Bir erkek şarkıcının sahnede poz kesmeden, artistlik yapmadan, samimiyetiyle de kendini izlettirebileceğinin az bulunur bir örneği aslına bakarsanız. Ne ki bu enerji, kapak fotoğrafına bakana geçecek gibi değil. Ekibin tamamını kapağa taşımak bir vefa göstergesi olabilir ama Oğuzhan’ı yakından göstermek daha doğru bir tercih olabilirdi.

Oğuzhan Uğur’un bu ilk albümü önümüzdeki yıllarda popüler müzikte başlayacak yeni bir akımın öncüsü olursa şaşırmayın. Daha samimi, daha içten, daha komik ve daha eğlenceli şarkılar dinleyebiliriz pek çok kişi ve gruptan. Daha iyisi çıkar mı bilmem ama o zamana kadar bu albümün en iyi alternatifi yine kendisi. Mutlaka dinleyin.                 


EKİM 2012     

17 Ekim 2012 Çarşamba

Aşkın Küçük Albüm Büyük 2


SEVGİLİYE (B YÜZÜ)


“Sevgiliye” albümü bir taraftan çok beğenilir ve büyük satış rakaları yakalarken, bir taraftan da eleştirilere maruz kalıyordu. Eleştirilerin odak noktası Aşkın Nur Yengi’nin şarkı söyleme stilinin ve sesinin Sezen Aksu’ya çok benzemesiydi. Özellikle vurguları adeta Sezen’in kopyası gibiydi. Bir başka eleştiri ise bu kadar genç bir şarkıcının, şarkıların büyük çoğunluğunda yaşının çok üzerinde duygu ve duyarlılıklarını dile getiriyor olmasıydı.


Aslına bakarsanız eleştirilerde haklılık payı yok değildi. Zira bu albümü bir Sezen albümü olmaktan alıkoyan tek şey Sezen’in sesinin olmayışıydı. Şarkıları Aşkın yerine Sezen söylese, basbayağı bir Sezen albümü dinliyor olabilirdik. Hatta biraz da o niyetle dinlediğimiz ve sevdiğimiz de bir gerçekti. Ancak 13 yaşından beri Sezen’le aynı sahnede, stüdyoda, hatta çoğu zaman aynı evde nefes alan, sadece müziği değil hayatı da bir bakıma Sezen’den öğrenen Aşkın’ın bu etkiden kendini tamamen sıyırması, daha ilk albümde kendi yolunu bulması elbette beklenemezdi. Nitekim benzerliğin ses rengiyle ilgili olmadığı da zaman içerisinde anlaşılacaktı.


Aşkın’ın gerek albümdeki şarkı sözleri, gerekse imaj olarak yaşından büyük göstermesi ise haklı bir eleştiri olarak Sezen’in de dikkatini çekecek ve bir sonraki albümde daha fazla sayıda ‘genç işi’ şarkı ve daha spor bir görüntüyle bu durum bertaraf edilecekti.

Albümün B yüzünü dinlemeye başlamadan önce, bir önceki yazıda kullandığım canlı konser kaydı videosuna gelen olumlu tepkileri göz önüne alarak, aynı konserden bir başka kaydı daha paylaşmak istiyorum. Kasetin A yüzünün son şarkısını bir de canlı olarak izleyelim/dinleyelim hadi.


Ve şimdi kaseti çeviriyor, B yüzünü dinlemeye başlıyoruz.

BAŞKA BİR ŞEY: Sözleri Ifigeneia Giannopoulou, bestesi ise Antonis Verdis’e ait olan bu şarkının Yunanca orijinali “”Anev Oron” adını taşıyordu ve ilk kez Pitsa Papadopoulou tarafından 1987 yılında seslendirilmiş, şarkıcının o yıl yayımlanan albümüne de adını vermişti. Oysa Aşkın Nur Yengi’nin albüm kartonetinde besteci olarak Paulo Pulo diye bir isim yazılmıştı. Muhtemelen o günlerin şartlarında ya asıl bestecinin ismi bulunamadığından ya da teliften kaçmak için uydurulmuş bir isimdi bu. Çünkü gerçekte Paulo Pulo diye biri yoktu.


Şarkının Türkçe sözlerini Sezen Aksu yazdı, düzenlemeyi ise Onno Tunç yaptı.


1990 yılında şarkıyı seslendiren bir başka isim de Sinan Özen oldu. Bu kayıt Özen'in o yıl yayımlanan ilk albümü "Kar Tanesi"nde yer aldı.


"Başka Bir Şey" 1991 yılında Meral Sezgin tarafından yeniden seslendirildi. Gerek hayat hikayesi, gerekse sesi Bülent Ersoy'a çok benzeyen ve seksenlerde sahnelerde adından epeyce söz ettiren Meral Sezgin'in 1991 yılında yayımlanan "Olmaz Böyle Şey" adlı albümünde şarkı bambaşka bir hal almıştı.


Şarkıyı 2007 yılında Betül Demir yeniden seslendirdi. Demir’in “Betül Demiremix” adı verilmiş albümüyle yer alan bu yeni versiyonunun düzenlemesi Mustafa Ceceli tarafından yapıldı.


Aynı yıl şarkıyı Aşkın Nur Yengi de yeniden seslendirdi. Sadun Ersönmez tarafından yapılan bu yeni düzenleme ise Yengi’in “Aşk’ın Şarkıları” adlı “best of” albümünde kullanıldı.


YAZIK: Şarkının söz ve müziği Sezen Aksu imazsı taşıyordu, düzenleme ise Onno Tunç tarafından yapılmıştı.


“Yazık” Hakan Peker’in 1990 yılı sonlarına doğru yayımlanan üçüncü albümü “Düş ve Fantezi”de de kullanıldı.


1991 yılında ise bu defa Metin Şentürk’ün “Bırakma Beni” adlı albümünde, bir potpurinin içinde dinledik şarkıyı.


Şarkının taverna versiyonu da aynı yıl, yani 1991’de, Atilla Kaya’nın “Süper ’91 adlı albümünde yer aldı.


“Yazık” o yıl Müşerref Akay tarafından alaturka formunda da seslendirildi. Bu düzenleme Akay’ın “Ala Gözlüm” adlı albümünde kullanıldı.


Şarkıyı 1991 yılında yeniden seslendirenlerden biri de Semiha Yankı oldu. Şarkının bu versiyonu Yankı’nın “Sevgi Üstüne” adlı albümünde kullanıldı.


Aşkın Nur Yengi, 2007 yılında “Aşk’ın Şarkıları” adı verilmiş albümünde “Yazık”ı yeniden seslendirdi.


2011 yılında ise bu defa arabeske yakın duran bir düzenlemeyle Ebru Gündeş tarafından seslendirilen  “Yazık”, Gündeş’in “Beyaz” adlı albümünde yer alan şarkılardan biri oldu.


AYRILMAM: Şarkı sözleri Giannis Parios’a, bestesi Antonis Vardis’e ait olan “Mi Milas” adlı şarkı, ilk kez 1987 yılında, Yunanistan’ın popüler kadın şarkıcılarından biri olan Pitsa Papadopoulou’nun “Anev Oron” adlı albümünde yayımlanmıştı. Yunan pop müziğinin klasiklerindan biri haline gelen şarkıyı daha sonra söz yazarı Parios başta olmak üzere başka isimler de seslendirecekti.


Şarkının Türkçe sözlerini Sezen Aksu yazdı. Düzenleme ise Turhan Yükseler’e aitti. Ancak albüm kartonetinde her nedense yine Paulo Pulo isminde var olmayan bir bestecinin adı geçiyordu.


“Ayrılmam” ilk kez 2005 yılında “rock” grubu Kargo tarafından yeniden seslendirildi. Şarkı, grubun çeşitli “cover” şarkılara yer verdiği “Yıldızların Altında” adlı albümünde kullanıldı.


2006 yılında "Ayrılmam"ı yeniden seslendiren ise bu defa Levent Yüksel oldu. Şarkının bu versiyonu Yüksel'in o yıl yayımlanan "Kadın Şarkıları" adlı albümünde yer alıyordu.


Şarkıyı Aşkın Nur Yengi 2007 yılında “Aşk’ın Şarkıları” adıyla piyasaya sürülen “best of” albümünde yeniden seslendirdi. Düzenleme bu defa Sadun Ersönmez tarafından yapılmıştı.


2012 yılında “Ayrılmam”, Emir Ersoy ve Projecto Cubano tarafından Latin bir düzenlemeyle yeniden yorumlandı. Şarkının bu düzenlemesini Duygu T. Tarhan seslendirdi.


ÖYLE BAKMA: Bu şarkı aslında 1989 yılı Eurovision şarkı yarışması Türkiye finali için Onno Tunç tarafından bestelenmiş bir şarkıydı. Sözlerini Sezen Aksu’nun yazdığı şarkı finalde Harun Kolçak tarafından seslendirilecekti. Ancak Ankara Arı Stüdyosundaki provalar sırasında ne olduysa oldu ve Onno Tunç son anda şarkıcısını değiştirerek “Öyle Bakma”yı Fatih Erkoç’a emanet etti.


Eurovision finalinde dereceye giremeyen “Öyle Bakma”, “Sevgiliye” albümününün hareketli şarkılardan biri olarak dillere düşecekti. Ne ki bu şarkıyı o günden bugüne yeniden seslendiren kimse olmadı.


SUSMA: Şarkının Yunanca orijinali “Tora Ki Ego Tha Ziso” adını taşıyordu ve ilk kez Haris Alexiou tarafından seslendirilmişti. Alexiou’nun 1984 yılında yayımlanan “Emfilios Erotas” adlı albümünde yer alan bu şarkının sözleri Giannis Parios, bestesi Hristos Nikolopoulos imzası taşıyordu.


Şarkının Türkçe sözlerini Sezen Aksu yazdı, düzenlemeyi ise Onno Tunç yaptı. Albüm kartonetinde şarkının bestecisinin “Haris Alexia” olduğu iddia ediliyordu.


“Susma”, Aşkın Nur Yengi tarafından 2007 yılında “Aşk’ın Şarkıları” albümü için yeniden seslendirildi. Ancak ilk versiyondaki o müthiş “kaaaaal”lar bu versiyonda her nedense kullanılmamıştı.


Şarkı 2012 yılında Gökhan Türkmen tarafından Joy Türk Akustik programında seslendirildi ve söz konusu radyoda sıklıkla çalınan bu kayıt daha sonra Türkmen’in “Ara” adlı mini albümünde de kullanıldı.


Bu albümü yazarken, bu şarkıları araştırırken şunu fark ettim ki, ben Aşkın’ın bu halini ve bu şarkılarını çok özlemişim. Bir yandan albümün üzerinden 22 yıl geçmiş olmasına dertlenirken, bir yandan da o günlere şahitlik etmiş olmanın hazzını duymuyor değilim. Ne ki Aşkın nicedir eski Aşkın değil. Doksanların sonlarından itibaren şarkıcılık tekniğindeki değişim, dik seslerde kulak tırmalayan, zaman zaman nazal bir hale gelen bir tınıya dönüştü. Duygusu da o nispette azaldı sanki. Doğru şarkı ve doğru aranjör seçememenin de bu geriye gidişte büyük payı var elbette. Bunları da söylemeden edemedim.


… Ve doksanlar böylece başladı. Ardından Yonca Evcimik “Abone”yle çıkagelecek ve hem ritmi hızlandıracak, hem de dans pistlerini açacaktı. Gerisini biliyorsunuz zaten.

EKİM 2012