Bu Blogda Ara

3 Eylül 2012 Pazartesi

Bunları da Dinledim



PERA – “BİR BAŞKA DÜNYA”


İtiraf ediyorum, bir müzik grubunun Ankara kökenli olduğunu öğrenmişsem, daha müziğini dinlemeden sempati duymaya başlıyorum. Çünkü yanıltmıyor, hayal kırıklığı yaratmıyor Ankara kökenli gruplar. Bugüne kadar hep böyle oldu ve ister istemez bu olumlu ön yargı gelişti bende. Buyurun bir örnek daha: Pera!

Gökhan Mandır, Hakan Ünalan, Kaya Sevinç ve Arın Belenlioğlu’ndan kurulu Pera’nın ilk albümü “Başka Bir Dünya” adını taşıyor. Pera’nın başlangıcı aslında 2004 yılı sonlarına dayanıyor. Ankara’da çeşitli gruplarda ve de solo olarak çalışmalar yapan Gökhan Mandır ve Hakan Ünalan’ın yolları o sıralarda kesişiyor ve birlikte müzik yapmaya başlıyorlar. 2005’te birlikte çaldıkları Hammam adlı grupla Nokia Super Sound yarışmasında finale kalıyorlar ancak yarışmadan sonra grup dağılıyor ve Gökhan ve Hakan yollarına iki kişi olarak devam ediyorlar.


2008 yılında grup kendisine Pera adını veriyor. Ankara kökenli bir grubun Şehr-i İstanbul’un sembollerinden Pera’yı isim olarak seçmesi enteresan elbette ama bir o kadar da manidar. İstanbul’un en eski muhitlerinden biri olan Pera’nın çok renkli ve çok sesli yapısının grubun müziğini ifade etmek adına doğru çağrışım yapacağını düşünmüşler. Bir de Pera kelimesinin kulağa hoş gelmesi etkili olmuş bu ismi seçmelerinde.

Uzunca bir süre sahne programları devam ederken bir yandan ürettikleri şarkılarını toparlayan grup 2010 yılında ilk albüm kayıtlarına Ankara’da başlıyor ve albümün prodüktörlüğünü üstelenen Kaya Sevinç de bu esnada gruba dahil oluyor. Albüm piyasaya çıktıktan sonra ise gruba bas gitarda Arın Belenlioğlu da katılıyor ve böylece Pera, dört kişilik bir grup olarak dinleyici karşısına çıkmaya başlıyor.


“Başka Bir Dünya”da 11 şarkı (artı bir “intro” ve bir gizli şarkı) var ve tamamının söz ve müzikleri Gökhan Mandır’a ait. Albüm çok çarpıcı bir “intro”yla, zımba gibi açılıyor ve “T.V.” adlı şarkıyla, aynı yüksek enerjiyle devam ediyor. Televizyonun sıradan ve orta hali hayatlarımızda kapladığı yeri ve üzerimizde yarattığı illüzyonu anlatan bu şarkı grubun tavrını da daha ilk dakikada ortaya koyuyor aslında. Yer yer sertleşen, deşen, söylenmemişe dokunan şarkı sözleri ile alternatif “rock” çizgisinde beste ve düzenlemeler. “Rock” müzikte bu iki etmen bir araya geldiğinde cayır cayır gitarların öttüğü, solistin (daha sert, daha öfkeli olmak adına) bağır çağır bir şeyler haykırdığı (ve genellikle anlaşılmadığı) ama her nedense ve nasılsa bütün şarkıların birbirine benzediği, kuru gürültünün kıyısından dönmüş (hatta bazen dönememiş) örnekler makbuldür malum. Şarkıya değil, şarkıda duyulan gitar soloya, “rif”e, davul atağınadır hayranlık da genellikle. Neyse ki Pera bu tuzağa düşmüyor. Bu albümde iyi icra da var evet ama hepsinden önce iyi şarkı var.


“Gitarlar cayırdarken dahi ortam melodik, hatta yer yer romantik olsun” gibi bir ruh hali içerisinde olduğunuzda imdadınıza yetişecek çok şarkı bulmanız mümkün bu albümde. Kaldı ki fazlası da var.

“Suç Benim”, “Bu Gece” ve “Sonbahar” de daha ılımlı şarkı sözlerine karşın sert ama melodik “rock” şarkıları olarak bu tanımı karşılıyor. “Bağdat” ve “Hodbin” hem söz, hem de müzik anlamında albümün en keskin dişli şarkıları. “Hâlâ” ve “Pencerenden” de popüler İngiliz “rock” müziğine daha yakın duruyor grup. Buna karşın “Sevdiğim Kadın”, “Yoruldum” ve “Şarab-ı Izdırap”da belirgin bir şekilde Türkçe popüler “rock” topuna giriyorlar. Bu üçünün arasında özellikle “Sevdiğim Kadın”ın dinleyiciyi yakalama ihtimali yüksek. Ne ki “Şarab-ı Izdırap” çok klişe şarkı sözleriyle albümün genel çizgisinin altında kalıyor (Bir televizyon dizisinde kullanılmış olmasını iyiye mi yormak lazım, kötüye mi ona siz karar verin.) 

“Sensiz Olmaz” ise iki ucun ortasını bulmuş bir şarkı olarak doğru tınlıyor. Grup da sanırım buradan yola çıkarak ilk klibi bu şarkıya çekti. Çünkü şarkının hem muhafazakâr “rock” dinleyicisine, hem de “pop-rock” seven kitleye yaranabilecek bir tavrı var. Bu şarkıda gruba eşlik eden Gülnur Gökçe’nin vokaline de özellikle dikkat çekmek isterim. 


Gökhan Mandır’ın solist olarak Kaan Tangöze ekolüne yakın durduğu söylenebilir. Elbette onun kadar abartılı değil. Her ne kadar eleştireni çok olsa da, Kaan Tangöze tekniğini kullanan solistleri Amerikan aksanıyla Türkçe “rock” söyleyen solistlere yeğleyenlerdenim ben. Genel olarak şarkıların ruhuna nüfus edebilen (kendi yazdığı için haliyle) Gökhan Mandır’ın ufak tefek birkaç detonesini de görmezden/duymazdan gelmek pekala mümkündür.    


Albümün belli ki çok uğraşılmış ilginç kapak fotoğrafı Charles Richards tarafından çekilmiş, kartonet tasarımı ise Görkem Ergun tarafından yapılmış. Karanlık, hatta bir parça gotik bir görsellik tercih edilmiş ve bu tercih albümün içeriğine yerli yerinde bir gönderme yapıyor.   

Uzun bir tecrübe dönemi ve ön hazırlık sonrası ortaya çıkarılmış bir ilk albüm bu. Bundandır ki gayet profesyonel tınlıyor. Pera’nın müziğiyle girdiği kulvarda emsallerinden daha avantajlı bir başlangıç yaptığını söylenebilir bu yüzden. 

DEPAR – “HEDİYE”


Yeliz Üstadımız, Yeşim Kayman, Ferhat Üstün ve Sefa Şenel’den kurulu Depar, 2008 yılından bu yana müzik piyasasının içinde olmasına karşın albüm yapmak için acele etmeyenlerden. Grubun “Gözyaşlarım Dinmez” adlı şarkısı 2011 yılının Aralık ayında dijital platformlarda yayımlanmıştı. İlk albüm ise bu tek şarkının yayımlanmasından epeyce bir zaman sonra, geçtiğimiz Haziran ayında piyasaya sürüldü. Albümün adı “Hediye”, içinde tamamı grup elemanlarının imzasını taşıyan 10 şarkı var.

Öncelikle albüm çok sıkı bir “sound”la kulak doyuruyor. Daha açılışta hissediyorsunuz bunu. Prodüktör Cenk Eroğlu’nun ve “mastering”de Çağlar Türkmen’in çok profesyonel ellerinden çıkmış iş kendini hemen gösteriyor. İlk şarkı “Dünya”, hiç de “Gözyaşlarım Dinmez” gibi pop sularında gezmiyor üstelik. Aksine gayet “hard” vuruyor hem şarkı, hem de solist.


Peşi sıra gelen “Sahne Hayat”, albüme adını veren “Hediye”, hem sözleri, hem de melodik yapısıyla ilk dinleyişte dikkat çeken “Zıt” ve çok etkili bir “slow” olan ve sürpriz bir şekilde şarkının bestecisi Ferhat Üstün tarafından seslendirilen “Dipten” albümün en iyi şarkıları.

“Senle Ben” ve “İstedim” diğer şarkılara nazaran daha farklı (daha genç, hatta ergen) bir hedef kitlesi için yazılmış gibi. “Hayat gerçek olamayacak kadar hızlı, ama ne önemi var aynı gemideyken?” diye soran “Gemi”, daha sakin, belki de akustik bir düzenlemeyle çok daha vurucu olabilirmiş. Bu düzenleme şarkıyı ya da şarkı düzenlemeyi kaldıramamış sanki. Albümün kapanış şarkısı “Ceset” ise birkaç kez üst üste dinleyince adamı sıkı depresyona sokabilecek şarkılardan.


Grup, müziğini “Beyoğlu rock” diye adlandırıyor. Grup üyeleri sahip oldukları farklı müzik zevklerini Depar üst başlığında birleştirdikleri ve herkesin sevebilecekleri bir tarz yarattıkları için “Beyoğlu rock” tanımlamasının müziklerine yakıştığını söylüyorlar.

Albümde birçok şarkıya da söz yazarı ve besteci olarak imza atan Yeliz Üstadımız’ın solist olarak da çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Farklı ses aralıklarında, farklı teknikler gerektiren (albümdeki ilk ve son şarkı gibi) şarkıların üstesinden hakkıyla gelmekle kalmıyor, duygusu ile de şarkılarda anlatılan hikâyelere nüfuz ediyor.

Bununla birlikte özellikle “Gözyaşlarım Dinmez”de çok belirgin ortaya çıkan bir diksiyon problemi var ki bunu problem diye adlandırmak gerekir mi ona da emin değilim. Zira artık ülkede böyle konuşan bir kuşak var. Nasıl mı? “Z” harfleri “s” olarak telaffuz edilecek, “e”ler “iiieee”, “a”lar, “ıııaaa”, “ö”ler de “iiiööö”. Biraz da dile pelteklik verdiniz mi, bu iş tamam. Böyle konuşanlar “gözyaşlarım dinmez” demiyor mesela, “giiiööösssyassslarım dinmesss” diyor, “yapayalnız” demiyor da “yıııaaapayıııaaalnız” diyor. Yeliz Üstadımız  da her şarkıda değil ama bazı şarkılarda buna kapılıp gidiyor. Eminim bundan hoşlanan da çok dinleyici var ama bende bir hoşluktan ziyade rahatsız edici bir diksiyon bozukluğu duygusu yaratıyor. (Evet aynı şeyi, bu şekil diksiyonu alamet-i farikası haline getirmiş Vega grubundan Deniz ve Model’in solisti Fatma Turgut için de söyleyebilirim.) Bilmiyorum bu konuda ben kaç kişiyim?


Albümün kapak kompozisyonu mor-yeşil bir ormanın ürkütücü derinliklerine giden bilinmez bir yolun başında tepetakla durmamızı sağlıyor. Albümün adı da baş aşağı yazılmış. Bu terslik metaforu kartonetin “lightmotiv”i bir anlamda. Şarkı sözlerinin tamamı da tersten yazılmış çünkü; ancak bir aynaya tutarak okuyabiliyorsunuz. Kapaktaki orman, kartonetin içinde de dallanıp budaklanarak, renk değiştirerek varlığını hissettiriyor. Oysa albüm bu kadar sofistike, gizemli ve melankolik değil. Ben olsam albümü temsil edecek tasarımın daha açık sözlü olmasını tercih edebilirdim; çünkü grubun şarkıları öyle.

Bu çekinceleri bir kenara koyarsak, Depar’ın bu ilk albümünün özellikle pırıl pırıl “sound”uyla dinleyenleri memnun etmemesi için hiçbir neden yok. Özellikle sahnede izleyenlerin çok beğendiği grup, önümüzdeki dönemde adından daha sıklıkla söz ettirirse şaşırmamak lazım.


YORA – “GÜN SÖZLERİ”

Taşoda, Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyup da aynı zamanda müzikle ilgilenenlerin efsanesidir. Boğaziçi Müzik Kulübü bünyesindeki Taşoda, basit bir prova stüdyosudur aslında. Ama amatör bir müzik grubu için ücretsiz bir prova stüdyosunun (basit bile olsa) ne kıymetli olduğunu bilen bilir. Bir de dillere destan Taşoda konserleri vardır ki, nice müzisyen olma sevdalısı üniversite öğrencisi ilk tecrübesini o konserlerde yaşamıştır. Hani bugün Türkiyenin “rock” müzik literatüründe üniversiteli genç “rock” gruplarının yaptığı müziğe işaret eden bir imleç arasak ve Taşoda’yı bu maksatla kullansak belki de yeridir.


Geçtiğimiz günlerde ilk albümü yayımlanan Yora’nın temelleri de 2002 yılında, Taşoda’da atılmış. Lise yıllarından birbirini tanıyan ve birlikte müzik yapma üzere yola çıkan Akif Ercihan Yerlioğlu ve Uygar Çehreli, üniversitede öğrenciyken provalarını Taşoda’da yapıyorlarmış. O günlerde onlara dahil olan elemanlarla bir gruba dönüşmüş ve yavaş yavaş şarkı yazmaya başlamış, Taşoda konserlerinde performanslar sergilemişler. Tabii sürecin kaçınılmaz sonucu gruptan ayrılanlar, gruba yeni katılanlar olmuş ve nihayet 2005 yılında, “Karşılaşma” adı verilmiş dört şarkılık bir mini-albüm kaydetmeyi başarmışlar. Tabii o günün şartları gereği bu albüm sadece internet üzerinden yayımlanmış ve eşe dosta elden dağıtılmış. Gerçi bu kayıtlardan kendileri de çok memnun kalmamış ama o dönemde ellerinde daha iyisini yapacak imkân yokmuş.

Grup 2008 yılında bu defa “Bugün” adını taşıyan bir mini-albüm daha kaydetmiş ama onun akıbeti de ilkinden farklı olmamış. Sonrasında Türkçe “indie” müziğine ilgi duyanların giderek daha çok ilgisini çekmeye başladıkları, çeşitli mekânlarda sahne almaya devam ettikleri süreç esnasında da bu defa bir albüm kaydetmenin peşinde düşmüşler.


2012 Nisan ayında piyasaya çıkan “Gün Sözleri”nin kayıtları aslında 2010 yılında tamamlanmış ama plak şirketinin bulunması, albümün yayımlanması derken takvimler bir yıldan fazla bir süre kadar ileri gitmiş. Neyse ki bu defa içlerine sinen, istedikleri gibi bir kayıt gerçekleştirebilmişler. Albüm yayımlandığından beri dinleyici cephesinden ve müzik çevrelerinden gelen tepkilerin olumlu olması da bu memnuniyetin sağlaması olmuş.

Grubun şu anki kadrosu Akif Cihan Yerlioğlu, Uygar Çehreli, Büşra Yalçınöz, Burak Özkök, Emir Erünsal, Fundagül İnce ve Ozan Tekin’den oluşuyor. Yora’nın çok açılımlı müziği de bu kalabalık kadronun doğal sonucu gibi. Grubun müziğini sadece “indie” diye tanımlamak haksızlık olur. Çünkü içinde caz da var, elektronik de, hatta belki klasik de. Türkçe alternatif işler içerisinde şuna veya buna benziyor demek de mümkün değil. Bu hem müzikal hem de sözel anlamda altı çizilebilecek bir ayrım. Kolay ezber edilemeyecek melodik yapılar, şarkı trafikleri, kurgular ve metaforlarla yüklü şarkı sözleri bir parça zahmetli bir dinleme serüvenine davet ediyor meraklısını. Bunu hedefe koyarak müziğini büsbütün arap saçına çevirenlerin aksine, Yora bu işi çok ahenkli, çok akıcı ve derli toplu bir biçimde yapıyor.


Albüm “İlk Ses” adı verilmiş bir “intro”yla açılıp, “Son Ses” adı verilmiş bir “outro”yla kapanırken, çiçek bozuğu bir duvara bakan o pencereden kendinizi seyrediyorsunuz. Sırtınızı dalları hep göğe ulaşmak isteyen bir ağaca yaslamış, “Evim ol, acımı dindir,” diye mırıldanırken, bir adam ve bir kadının gökyüzünde karşılaşmalarına şahitlik ediyor, şehrin süründüğü güzel kokuları duyuyorsunuz uzaktan uzağa. Sonra “Gün Sözleri “bitiyor, hayata dönüyorsunuz. Ya da kim bilir belki de hayat bitiyor, söz başlıyor.

Siyah-beyazın ve sarının hüküm sürdüğü minimalist kartonet tasarımı (Gökhan Özkan imzalı) ve vakti zamanında nice öykündüğümüz yabancı albüm kapaklarını aratmayan kapak fotoğrafı da (Yusuf Sevinçli tarafından çekilmiş) bütünü tamamlayan parçalar.


“Gün Sözleri” farklı arayışlar peşinde koşan müzikseverlerin, müziğe eğlenmekten çok dinlemek için değer verenlerin baş tacı edeceği bir albüm. Saydıklarımın dışında kalan dinleyici kitlesi için de farklı bir dinleme deneyimi olabilir. Denemek lazım.

EYLÜL 2012 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder