Bu Blogda Ara

30 Eylül 2012 Pazar

Niye Bir İlhan İrem Daha Yok?


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2012 sayısında ve 15 Eylül 2012 tarihli Milliyet gazetesi Cadde ekinde yayımlanmıştır.)


1992 yılında Gülhane Parkında verdiği konser sonrası, 14 yıl boyunca sahneye çıkmayan İlhan İrem, bu kuralını 2006 yılında bozmuş ve Harbiye Açıkhava sahnesinde yıllar sonra ilk kez hayranlarının karşına çıkmıştı. O günden bugüne parmakla sayılacak kadar az sayıda konser veren İrem, iki yıl aradan sonra, 22 Eylül gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena’da olacak. O nereye gitse gelecek hayran kitlesi bir yana, o kadar hayran olmayanları bile etki altına alan ‘bir daha kim bilir ne vakit bir konser daha verir’ telaşı da bu konseri tıpkı öncekiler gibi yine izdihama gebe bırakacaktır. Şöyle ya da böyle, bir İlhan İrem daha yok ve sadece bu basit gerekçe bile bir müzikseveri bu konseri kaçırmamaya mecbur bırakabilir. Niye bir İlhan İrem daha yok?.. Gelin şimdi bunun cevabını arayalım.


“Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin,” cümlesini dünya üzerinde konuşulan hangi dile çevirirseniz çevirin, zannetmem ki biri de çıkıp bunun sevgiliye söylenmiş romantik bir tamlama, bir güzelleme, ince bir serzenişten süzülüp gelen bir benzetme olduğunu düşünsün. Hatta bazı kültürlerde düpedüz hakaret olarak algılanması bile mümkün. Oysa bu cümleyle başlayan ve İlhan İrem’in yetmişli yıllarda yazdığı ilk dönem şarkılarından biri olan “Konuşamıyorum” hâlen Türk pop müziğinin gelmiş geçmiş en acıklı, en hisli şarkılarından biri olarak kabul ediliyor. Belli ki İlhan İrem kafamızı karıştırmaya daha o günlerde, henüz yirmili yaşlarında bile değilken karar vermiş. Ne ki “Doğ içimize, ısıt, yak bizi güneş,” diyen şarkıyı bile komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklayan o günlerin paranoid şizofren TRT Denetleme Kurulu, sevgilinin sesinin sazlıklardan havalanan bir ördeğe benzetilmesinde sakınca görmeyince ve dahi şarkı televizyonda, radyoda sık sık kulağımıza çalınınca, muhakkak ki bizden iyi bilen birilerinin bizim adımıza denetlemiş olmasının verdiği gönül rahatlığıyla dinlemiş, kabullenmiş, altını deşmemişiz olmalıyız.


Aynı İlhan İrem’in dördüncü 45’liğinde yer alan “Kuklacı Amca” diye bir şarkıyla din öğretilerinin insanoğluna dikte ettiği Tanrı kavramını sorguladığını, bununla birlikte plağın yayımlandıktan kısa bir süre sonra, sırf gelecek tepkilerden çekinilerek, plak şirketince piyasadan toplatıldığını ve bir daha da basılmadığını ise “Boşver boşver arkadaş, başka bulursun”a ellerimizi çırparak eşlik ederken atlamış olmalıyız.


Çünkü yetmişlerin İlhan İrem’i, bizim gözümüzde Yeşilçam filmlerinin mahcup delikanlısıydı. Çapkın ve uçarı Tarık Akan, Anadolu erkeği Kadir İnanır değil, olsa olsa yerli malı Sindirella’nın ağzı var dili yok, temiz yüzlü,efendi, iyi aile çocuğu prensi Sertan Acar’dı. Mahzun bakışlı, kırılgan sesli bu genç adam en “anarşik” şarkıyı da söylese, bize romantik gelirdi. Öyle ya, her “Mutluluklar bizimle, elem yok olsun,” dediğinde hakikaten elem yok olmuyor olsa, bunca eşlik etmemiz niyeydi?


Bugün İlhan İrem deyince birileri mürşidinin adını duyunca kendinden geçen müritler misali iç geçiriyor, birileri ise “Yetmişlerde iyiydi, sonra çok bozdu,” teziyle bir hayli mesafeli duruyor. Onun “İrem Bağı”na mensup “sevecen”lerini, yani artık birbirinden ayrıt edilmesi mümkün olmayan müziğinin ve felsefesinin yıllardır peşinde koşanları bir kenara koyarsak, genel kanı dünyadan elini eteğini çekmiş, kendini uhrevi âlemlere kaptırmış, siyah pelerinli masal yaratıklarının cirit attığı bir ortaçağ şatosunda tütsüler ve mumlar içerisinde münzevi bir hayat yaşadığı. Görselliğin altın çağında gözden ırak durmanın da bir bedeli var. Oysa 2006 yılında Michael Kuyucu’nun yaptığı röportajda “Şehir efsanelerindeki gibi dünyadan kopuk, aşırı ciddi, ruhi revan değilim! “Rock” dinlemeyi, sürat yapmayı, viski ve martini içmeyi, balık yemeyi severim. Ortalarda hiç görünmeyişim ve trans halinde yazdığım şarkıların gizemli atmosferi İlhan İrem’i bu dünyadan kopuk, yaşamayan bir figür haline getirmemeli!” diyerek zaman içerisinde adının etrafında oluşan söylenceden rahatsızlık duyduğunu sert bir ifadeyle dile getirmişti. Evet, ne mürşitti ne de peygamber. Sadece müziğini, resimlerini, yazılarını, söz konusu sektörlerin genel geçer kurallarından azade, kendi bildiği ve istediğince yapabilmenin/çizebilmenin/yazabilmenin sırrını bulmuştu ve bu bizim hiç de alışık olmadığımız bir şeydi.


Biz çekeleye çekeleye ruhunu çıkardığımız, içini boşalttığımız popüler ikonların artık bize ait olmuş bedenlerini otopsi masasına yatırıp hücre hücre ayırmayı, parçalamayı seviyorduk. O ise ruhunu korumak için bedenini sakınıyordu bizden. Bunu bir türlü hazmedemiyorduk. Ellerimiz alkış tutarken bile dudaklarımızda asılı kalan alaycı tebessüm bundandı belki de.

Seksenlerde yapmak istediklerini engelleyen otorite figürü TRT’deydi. Çekilen televizyon programı görüntüleri kulağındaki küpe nedeniyle ekrana getirilmeyince, TRT’den boykot yeme pahasına protesto etti bu durumu. Seksenlerin sonunda henüz bugünlerin yarısı kadar bile palazlanmamış yobazlığın, din sömürücülüğünün tehlike sinyallerini “Blues For Molla” adını verdiği şarkısıyla dillendirmek istedi. Kültür Bakanlığından bandrol alamayınca şarkıyı albümden çıkarmak zorunda kaldı. Sonra ülke gündemine dair düşündüklerini köşe yazılarıyla kaleme almaya başladı. Şarkılarında satır aralarına gizlediği karşı duruşu, onu tanıdığımız masum ve kırılgan genç adamdan beklenmeyecek, hatta düpedüz “öfkeli” denilebilecek bir üslupla sergiledi. Öyle ki bir yazısında bugünün siyasetinde aktif olarak yer almasa da adı hep konuşulan bir muhteremin ismini sempatiklik çağrıştıran bir kısaltmayla kullandığı yazısı nedeniyle yargılandı ve para cezasına çarptırıldı.


“Bütün bunlar iyi hoş da, peki nedir İlhan İrem’in şu bir türlü sırrına eremediğimiz felsefesi, ne anlatıyor o karmaşık şarkılarında? Bunca peşinde koşan niye koşuyor, bu bir tarikat mı, bir tür yeniçağ dini mi, nedir yani?” diye sorası geliyor insanın. Bu soruların tek bir cevabı, kısaca özetlenebilecek bir açıklaması yok. Mitolojiden girip, parapsikolojiden çıkmanız, geçerken metafiziğe de uğramanız, kadim dinlerin öğretilerine kafa yormanız, reenkarnasyona, kozmik âleme, “ufo”lara, “üçüncü göz”e  inanmanız gerekiyor. Tek bir inanışa, öğretiye, dine, teoreme işaret etmeyen nevi şahsına münhasır bir felsefe İlhan İrem’in ve “sevecen”lerinin felsefesi. Yıllardır imzası gibi kullanmakta olduğu “ışık ve sevgiyle” seslenişi bu felsefeye bir ad olur mu bilmem. Seksenlerde “Pencere, Köprü ve Ötesi” üçlemesiyle hem müziğinde hem de hayat görüşünde bir dönüşüm başlıyor. Doksanların başında “İlhan-ı Aşk” albümüyle birlikte ise tamamen başka bir boyuta geçiyor. Bu noktada şarkıları sözel ve müzikal anlamda iyice içinden çıkılamaz bir hale gelirken, popüler kültürden ve medyadan da tamamen uzaklaşma sürecine giriyor. Hakkındaki şehir efsaneleri de tam bu noktada başlıyor zaten.


İlhan İrem 1992 yılından bu yana sadece dört yeni albüm yayımladı. Bunu onun zor yazdığına mı yormalıyız, bizim zor anladığımıza mı, orasını bilemem ama yirmi yılda dört yeni albüm yayımlayıp yine de böylesi konuşuluyor, dinleniliyor, seviliyor olmak galiba İlhan İrem’den başkasına pek nasip olmayacak bir başarı.

AĞUSTOS 2012

23 Eylül 2012 Pazar

İzlediklerim


ZELİHA SUNAL – “KURBAĞA PRENS”


Müzik sektöründe yaşanan sıkıntılar, müziğe gerçekten gönül vermişleri yıldırmıyor. Onlar ne yapıp ediyor, sadece işlerini yaparak ayakta kalmanın yollarını arıyor, buluyorlar. Zeliha Sunal da bunlardan biri. 2010 yılında “Aşk Bana Kalır” adlı mini albümüyle müzik kariyerine bir kilometre taşı daha ekleyen Sunal, bu defa bir tekliyle yeniden karşımızda. Söz ve müziği Neslihan Demirtaş’a ait “Kurbağa Prens” adlı şarkının dört versiyonla yer aldığı bu tekli, TMC Müzik etiketiyle piyasaya çıktı.

“Kurbağa Prens”in bestecisi Neslihan Demirtaş, 2009 yılında yayımlanan “Her Şeye Rağmen” adlı ilk albümüyle müzik piyasasına adım atmıştı. Geçtiğimiz günlerde dijital platformlarda yayımlanan “Çıtır Çıtır” adlı yeni teklisiyle yoluna devam eden Demirtaş, “Kurbağa Prens”le 2011 yılında, 19. Kuşadası Altın Güvercin yarışmasında ikincilik kazanarak da dikkatleri üzerine çekmişti.


Her şeyden önce Zeliha Sunal gibi deneyimli bir ismin böylesi yolun başında bir bestecinin şarkısına oynaması alkışı hak ediyor. Piyasadaki nice büyük ismin kolay kolay sırtlanmaya cesaret edemediği bir risk bu. Her defasında yeni bir şeyler deneyen, başarılı olamama pahasına risklere girmekten çekinmeyen Zeliha Sunal’ın bu tutumunu örnek alması gereken çok kişi var müzik dünyasında.

“Kurbağa Prens”, adının çağrıştırdığı masaldan yola çıkarak günümüz kadın-erkek ilişkilerine kadın cephesinden bakıyor. Aslına bakarsanız bu ‘doğru kişiyi bulamama’ meselesinden kadınlar kadar erkekler de muzdarip bu zamanda ama ne çare söz konusu masal, öpüldüğünde prense dönüşen kurbağa metaforu üzerine kurulmuş.


Bu matrak şarkının bir o kadar eğlenceli klibi ise Gökhan Palas yönetmenliğinde, orijinal versiyonuna çekilmiş. Altmışların “swing” orkestraları havasını  anımsatan, Murat Yeter imzalı düzenlemenin verdiği ilhamla olsa gerek, klipte de altmışlı yıllar teması hâkim. Zeliha Sunal’ı sahnede izleyenler bilirler; onun sahnesi her zaman sürprizlere ve şovlara açıktır. Kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği kılıklara girer, bir dakika yerinde durmaz ve o her dilden, her telden repertuvarını mutlaka bir gösteri konsepti içinde izleyenlere sunar. Bu klipte de öyle yapmış. Kâh bir “rock’n roll” kızı, kâh “big band” solisti, kâh otrişli pop yıldızı olmuş ve şarkının muzipliğinin altını çizmiş.


Sunal’ın şarkının doğası gereği teatral bir yorumla seslendirdiği “Kurbağa Prens”in teklisinde pop, “rock” ve “kareoke” versiyonlar da var. İçinde alaturka da olsun diyorsanız Günel Ünal tarafından yapılmış pop versiyonunu, daha sert tınlasın diyorsanız da Murat Özgün ve Metin Arıgül imzalı “rock” versiyonunu öneririm. İçinden prens çıkmamış kurbağaları boşuna öpmüşlerdenseniz şayet, şarkıyı tek başınıza bağır çağır söylemek için “kareoke” versiyon tam size göre.

JALE – “YENİLİRSEM YENİLEYİM”


Uzun bir aradan sonra geçtiğimiz yılın Mayıs’ında “Mor” adlı mini albümüyle dinleyiciyle buluşan Jale, albümün üçüncü klibi “Yenilirsem Yenileyim”i geçtiğimiz günlerde servis etti. 

Bu şarkıyı daha albüm ortada yokken “demo” haliyle dinlemiş ve dinler dinlemez “İlk klip mutlaka bu şarkıya çekilmeli,” demiştim. Çünkü bu şarkı bizim “Üzgünüm”den bu yana tanıdığımız, sevdiğimiz Jale’nin aradan geçen yılların acı tatlı kattıklarıyla bize geri dönüşüydü. Zaman içinde o da, biz de büyümüş, artık genç sayılmayacak yaşlara gelmiş ve hayatta karşılaştığımız yenilgilerle bir şekilde başa çıkmayı öğrenmiştik. “Yenilirsem Yenileyim”, hikâyesinin  söyleyeniyle tastamam örtüştüğü, en ufak bir abartı, sahtekârlık, laf olsun diye söylenmiş söz içermeyen, çok içten, çok gerçek bir şarkıydı.


Tabii albüm ortaya çıktıktan sonra, müzik sektörünün gerekleri devreye girdi ve “Yenilirsem Yenileyim”e anca sıra geldi. Malum, radyoların çaldığı ve çalmadığı şarkılar var ve yakın vadede kıyamet kopmaz ise şayet,  ana akım radyoların “playlist”lerine yavaş şarkılarla girmek şu şimdilik imkansız. Ben pek ciddiye almasam ve hatta komik bulsam da, sektörün genel geçer kriterleri radyoları hâlâ baş tacı ediyor. Bir de bunun müzik televizyonları ayağı var ki, o kısmı daha da çetrefilli, bilen biliyor zaten. Şöyle ya da böyle “Yenilirsem Yenileyim”e klip çekilmesi, her şeye rağmen çekilebilmiş olması sevindirici.

Gökhan Özdemir tarafından çekilen klipte Jale, onun üzerinde görmeye hiç alışık olmadığımız türden kırmızı bir gece elbisesiyle, sonbahar rüzgarlarının eteklerini savurduğu, otların sarardığı, yaprakların döküldüğü, sazlıkların kuruduğu, hüzünlü bir doğa atmosferi içerisinde çıkıyor karşımıza. Bakmayın siz klibin yaz aylarında çekildiğine, görüntüler öyle güzel kurgulanmış ve öyle renk efektleri verilmiş ki, şarkının içindeki o hazin sonbahar havasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz izlerken. Ve doğanın içinde, yapyalnız, tek başına var olma çabasındaki insanın o hiç bitmeyen yalnızlık duygusunu… 


Unutmadan, şarkının sözlerini Soner Arıca’nın yazdığını, bestesini ise Sezgin Gezgin ve Soner Arıca’nın birlikte yaptıklarını da söyleyeyim. Şarkının bu kadar inandırıcı olmasında en az Jale’nin yorumu kadar pay sahibi olan biri varsa o da Jale’yi çok iyi tanıyan ve sözleri tamamen onu düşünerek yazan Soner Arıca şüphesiz. Dilerim Arıca ve Jale ortaklığı önümüzdeki süreçte de böylesi şarkılarla devam eder. Günümüz Türk popunda en çok eksikliği duyulan şey inandırıcılık çünkü.

REYHAN KARACA – “SEVMEK EN BÜYÜK DEVLET”


Reyhan Karaca da yıllardır müzik piyasasında sırtını kimseye dayamadan ayakta durmaya çalışan emekçilerden biri. Uğraşıp didiniyor, çoğu zaman müzikten kazandığını müziğe geri döndürerek, bir müzik gönüllüsü gibi çalışıyor. 2010 yılında iki şarkılık “Yeniden” adlı teklisiyle dikkat çeken Karaca, geçtiğimiz Mayıs ayında yine iki şarkılık bir tekli daha sürdü piyasaya. Ossi Müzik etiketiyle piyasaya sürülen ve “Yaz” adı verilen bu çalışmanın ilk klibi ise “Sevmek En Büyük Devlet” adlı şarkıya çekildi.

Söz ve müziği Şehrazat imzası taşıyan “Sevmek En Büyük Devlet”i, 1994 çıkışlı “Emelce” adlı Emel Müftüoğlu albümünden hatırlayanlarınız vardır. O dönemde de çok sevilen bu “hit”, sözlerinde saklı felsefe nedeniyle hiçbir dönemde güncelliğini yitirmeyecek şarkılardan. Üstüne üstlük Alper Atakan imzalı yeni düzenlemesi şarkının her şeye rağmen umutlu ve iyimser ruh halini daha da ön plana çıkarmış. Son dönemde özellikle Mehmet Erdem’le birlikte yaptığı işlerle dikkatleri üzerine çeken Alper Atakan, çok neşeli, çok eğlenceli bu  düzenlemesiyle “Sevmek En Büyük Devlet”i tıpkı yetmişlerin “Bim Bam Bom”, “Senden Başka” ve benzeri “hit”leri gibi yıllar boyunca çalınacak, dinlenilecek, birlikte söylenilecek bir hale getirmiş.


Şarkının Gökhan Özdemir tarafından çekilen klibi de gayet eğlenceli. Klipte Reyhan Karaca’ya Merve Sevi ve İpek Tanrıyar eşlik ediyor. Zaten çok yakın arkadaş olan bu üçlü, adeta kamera karşısında olduklarını unutup, kendi aralarında eğleniyorlar. Üç arkadaşın neşeli yastık savaşı, “keşke dünya üzerinde tüm şiddet böylesi yastık savaşlarından ibaret olsa” dedirtiyor izleyene. 


İsminin başında “bilge” sıfatını koymaktan asla tereddüt etmeyeceğim Şehrazat’ın “Şu dünyada figâna değer gerçek acılar var,” cümlesi ise, üst üste gerçek acılardan geçtiğimiz bu günlerde, şarkının yazıldığı yıllardan çok daha anlaşılır/hak verilir geliyor kulağa.

Reyhan Karaca’nın teklisinde bir de söz ve müziği Zeki Güner’e ait “Yüz Yıldır Yalnızım” adlı  şarkı var. İlk kez bir müzikal ortaklığa giren Karaca ve Güner’in bu çok etkileyici, can yakıcı şarkısı da pek yakında kliplenecekmiş. Onun da haberini vermiş olayım.           

EYLÜL 2012   

13 Eylül 2012 Perşembe

Bana Caz Yapma!




Öyle bir terimimiz bile var. Artık nasıl istenmeyen, nasıl kulağa kötü gelen, nasıl baş ağrıtan bir şeyse cazdan anladığımız, birinin karşımıza geçip fazla dırdır etmesi durumunda “Bana caz yapma!” deriz. Yani biz halk olarak cazı pek de sevmeyiz. Ama biliriz ki caz bunu pek dertmez. Çünkü caz, tribünleri coşturmak için yapılan bir müzik değildir. Caz yapıyorsanız çaldığınız enstrümanla, söylediğiniz şarkıyla, caz dinliyorsanız dinlediğiniz müzikle sevişmektir olan biten aslında. Öyle bir tutku, bir adanmışlık ve teslimiyet halidir. O derece iki kişiliktir, özeldir. Ve haliyle tabii, tribünlerde sevişilmez.

Türkiye’ye caz müziğinin Cumhuriyet’le birlikte girdiğini söylemek yanlış olmaz. Kökleri Afrika’ya dayanan ve Amerika’ya köle olarak getirilen Afrikalılardan yayılıp zamanla bütün dünyaya ulaşan caz müziği epeyce tekamül ettikten, zencilerin yerel müziği olmaktan çıkıp dünya genelinde tanınıp bilindikten sonra Türkiye’ye ulaşabilmiş. Ayten Alpman, Rüçhan Çamay, Sevinç Tevs gibi caz solistleri ve Süheyl Denizci, İsmet Sıral, Erol Pekcan gibi caz enstrümanistlerinin adlarını duyurmaları ellili ve altmışlı yıllara uzanıyor. Uzun süre seçkin gece kulüplerinin programlarında, otel lobilerindeki beş çaylarında dinleyici bulan bu müzik türü hiçbir zaman ana akıma girememiş, yıllar boyunca sadece belirli bir kitleye, meraklısına hitap edebilmiş.


O günlerden bugünlere ulaşabilmiş ve çoğu taş plaklar üzerinde kalmış az sayıda caz kaydını dinlediğimizde, icra edilen müziğin dünyadaki emsallerini aratmayacak yetkinlikte olduğunu görüyoruz. O dönemlerde ülkenin dünya ile izole hali, yurt dışına gidip gelme, yurt dışından enstrüman ve teknik ekipman getirtebilme zorlukları gibi nedenlere ve Türk müzik dinleyicisinin caza olan mesafesine rağmen kat edilen yol hiç de az değil. 

Nitekim o zamandan bu zaman şöyle bir baktığımızda, caz müziğinde hiçbir müzik türünde olmadığı kadar çok dünyaca tanınmış isim çıkardığımız da görünüyor. Başta Okay Temiz olmak üzere Aydın Esen, İlhan Erşahin, Kerem Görsev ve Ferit Odman en bilinen örnekler. Dünya çapında popüler olmasalar bile bu topraklarda dünya çapında işler yapmış Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Metin Gürel, Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak, Ayşe Gencer, Özdemir Erdoğan ve daha bir dolu ismi de anmadan geçmemek lazım. Liste çok daha kabarık ama bu yazının konusu Türkiye’de caz tarihi olmadığı için özetleyerek geçiyorum.


1973’den beri düzenlenen İstanbul Müzik Festivali’nin caza giderek daha fazla yer vermesi ve kendi dönemlerinin en popüler caz müzisyenlerinin birer ikişer Türkiye’de konser vermesi de bu müziğe olan ilginin artmasında azımsanmayacak bir pay sahibidir kuşkusuz. Her kuşaktan yetişen çok yetenekli ve çok yetkin müzisyenlerle cazın Türk müzik skalası içinde göze görünmeyen ama sağlam bir yer edindiği su götürmez. Nitekim son yıllarda beklenmedik bir şekilde sayıları giderek artan Türk caz albümleri de bunun ispatı gibi.

ŞENAY LAMBAOĞLU – “İÇİMDE AŞK VAR”


Ülke caz gündemini takip edenlerin yıllardır yakından tanıdığı Şenay Lambaoğlu geçtiğimiz günlerde ilk albümü “İçimde Aşk Var”ı yayımladı. Çok küçük yaşlardan itibaren müzikle yakın temasta olan, çok geçmeden de eğitimini almaya başlayan Şenay Lambaoğlu, caz müziğini ders çalışırken dinlediği radyoda keşfetmiş ve o günlerde sevdiği bu müzik zamanla hayatının bir parçası haline gelmiş. Biyografisi yurt içi ve yurt dışı sayısız caz deneyimi ile dolu. Kariyerine kilometre taşı yaptığı her bir deneyimle bir adım daha yol alırken, kendine ait bir albümle dinleyici karşısına çıkmak için acele etmemiş. Kendi şarkılarını yazmış ve onları en iyi duyurabileceği zamanı beklemiş. Ve artık o kadar hazırmış ki albümü kaydetmek sadece iki ay sürmüş.


Şenay Lambaoğlu’nun bu ilk albümünde söz ve müzikleri kendisine ait dokuz şarkı var. Düzenlemeler henüz çok genç yaşta olmasına rağmen müzikte hem akademik anlamda hem de piyanist, besteci ve aranjör olarak ciddi bir kariyer edinmiş Ercüment Orkut tarafından yapılmış. Albümde çalanlar da Cem Tuncer, Yahya Dai, Eylem Pelit ve Şenova Ülker gibi usta müzisyenler. Hal böyle olunca ortaya çıkan işin tadı tuzu da ziyadesiyle yerinde olmuş.

Şenay Lambaoğlu her şeyden önce çok iyi bir şarkıcı olduğunu gösteriyor bize bu albümde. Kusursuz bir entonasyon, tertemiz bir artikülasyon ve abartısız, kavgasız gürültüsüz bir teknik. Lambaoğlu özellikle ipin ucu çok kolay kaçırılabilecek pes seslerde çok başarılı. Bununla birlikte, notalara bu kadar hâkim her şarkıcının yaptığı gibi onun yorumu da yer yer kelimelerin duygusunu teğet geçebiliyor. Bu biraz da hep sahnede, kalabalıklar önünde şarkı söylemenin tuzağı aslında. Stüdyoda biraz daha küçük oynamak, şarkıyla dış etkenlerden tamamen bağımsız bir ilişki kurmak gerekiyor. Ancak Lambaoğlu’nun şarkıcılık tekniği, ilk albüm için bu ayrıntıyı göz ardı edilebilir kılıyor.


Albümün başından sonuna koyu bir caz albümü olmadığını kendisi de söylüyor bir röportajında. Pop-caz daha doğru bir tanım olabilir belki. Ne popçuların ne de cazcıların itiraz edeceği bir tanım olur bu. 

Albümdeki şarkıların ilk ortak paydası, kadına dair öyküler anlatıyor olmaları. Hayatın içinde tek başına ama dik duran, eğitimli, entelektüel, otuzlu yaşlarında bir genç kadının, muhtemelen de bizzat Şenay Lambaoğlu’nun özyaşamsal öyküleri bunlar. Öyküleri ya da duyguları… Gündelik hayat içerisindeki devinimleri, soruları, sorguları, umutları, beklentileri… Tüm bunları bugünün televizyon dizileri/romanları/şarkılarında bahsi geçen ve dahi bizzat hayatın içinde tanış olduğumuz orta yaşlı şehirli genç kadın şablonuna oturttuğunuzda genellikle bir miktar acılı, gelgitli, arızalı bir haleti ruhiyeyle karşılaşıyorsunuz. Oysa Şenay Lambaoğlu’nun şarkılarının ikinci ortak paydası iyimser ruh hali. En hüzünlü şarkıda bile neredeyse elle tutulur, gözle görülür dozda bir umut var.


“Hayat Bu” adlı şarkıda “Düşeceksin acının en dibine vurmadan önce karaya, ayaklanıp çıkacaksın yeni bir aşkın sıcağına,” diyor Lambaoğlu. Bu şarkı benim yukarıda iki uzun cümleyle anlatmaya çalıştığımı, iki kısa cümleyle özetliyor aslında, fazla söze gerek bırakmadan.

“Hayat Bu”dan bahsetmişken, koyu bir Hümeyra hayranı olarak (şarkıcı Hümeyra’ya tabii; oyuncu değil) bu şarkının bana anımsattığı Hümeyra tadına bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. 


Albümde ilk klip “Monolog” adlı şarkıya çekildi. Caz şarkıcılarından ilk ağızda beklenen, seslerini bir enstrüman gibi kullanabilmeleri, emprovizasyon yapabilmeleridir ya, Lambaoğlu tam da bu isteneni yerine getiriyor bu şarkıda. Şarkı sözleri de bugünün kadın-erkek ilişkileri coğrafyasında çok tanıdık engebelere işaret ediyor. Belki de bu sebeplerle (haliyle ticari olarak da) önce bu şarkıya dikkat çekildi. Yoksa albümün en önemli ve tek kozu “Monolog” değil. Ben kendi adıma “Hayat Bu”yu ve “Oysa Umut Var”ı diğer kozlar olarak aldım kabul ettim bile. Albümün açılış şarkısı “Ay”ın esrarengiz çekiciliğini de es geçmemek lazım tabii.

Şenay Lambaoğlu sadece caz severlerin değil, “Bana caz yapma!” ünlemini sıkça kullananların da sevebileceği bir albüm yapmış sözün özü. Kulak kabartmak gerek.

GÜVENÇ DAĞÜSTÜN – “EVDE YOKLAR”


Son dönemin dikkat çekici caz albümlerinden biri de Güvenç Dağüstün’ün “Evde Yoklar” adını verdiği ilk albümü.

Ankara kökenli bir müzisyen olan Dağüstün, opera eğitimi almış ve uzun yıllar opera temsillerinde rol almış. Bir dönem Viyana Operasında, üstelik başrolde sahneye çıkmışlığı da var. Fazıl Say’ın “Nazım” orotoryosunda da yer alan Dağüstün, aynı adla piyasaya sürülen albümde de şarkı söylemişti. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra bugüne dek bir de sinema filminde rol alan Güvenç Dağüstün, kendisinden beklendiğinin aksine bir şan tekniğiyle aryalar söylediği bir albüm yerine, caz içerikli bir konseptle dinleyici karşısına çıkmayı tercih etmiş.


Cazın yerli tarafına daha yakın duran bir albüm bu. İçinde etnik öğeler de var. Şarkı sözlerinde ise yer yer Dağüstün’ün siyasi duruşunun izlerini görmek mümkün. Nitekim bir süredir Oda TV’ye yazdığı yazıları kadar Twitter’daki yorumlarıyla da emsali birçok sanatçının ve popüler kişinin aksine ülkede yaşananlara karşı bitaraf olmamayı/durmamayı tercih ettiğini alenen gösteriyor.

İşin şarkıcılık kısmında ise bariton Güvenç Dağüstün ne caz ne de şan tekniğiyle tanımlanabilecek bir biçimde şarkı söyleyerek dinleyeni şaşırtıyor. Tanımlardan bağımsız, kendi gibi söylüyor demek daha doğru olur belki. E bizim milletçe operaya da en az caz kadar mesafeli olduğumuz düşünülürse, bu en doğru seçimmiş gibi görünüyor (Türk televizyon tarihinin en eski “sitcom”u “Kaynanalar” dizisinin  tiplemesinin, korkunçluğunu operacı olmasına dayandıran, sinir bozucu “niiiiii” nidasıyla bir kuşağın hafızasında travmatik izler bırakan kokoş burjuva kaynanası Tijen Hakmen’i [ya da gerçek adı ve sanıyla öz be öz opera sanatçısı Sevda Aydan’ı] benim gibi unutamayan kim bilir kaç kişi var memlekette hâlâ, düşünsenize.)


Kaldı ki şan eğitimi almış, yıllarca şan tekniğiyle söylemiş birisi için bir reflekse dönüşmüş tekniğinden sıyrılarak şarkı söylemek hiç de kolay değildir. Ben kendi müzik bilgim ve görgümle, Dağüstün’ün sesinde bazı şarkılarda belirgin bir şekilde hissedilen nazal tınıları buna yordum. Belki de başka bir teknik açıklaması vardır ve ben yanılıyorumdur. Buna karşın aldığı eğitimi ve sırtına yüklediği onca deneyimi, sesini verdiği şarkılarda tek bir nota bile sektirmeyerek, ziyadesiyle gösteren bir şarkıcı dinliyoruz albüm boyunca.

Albüm Polad Bülbüloğlu’nun sesinden tanıyıp sevdiğimiz “Gel Ey Seher”in enteresan caz yorumuyla, adeta bir “jam session” havasında başlıyor. Albüme adını veren “Evde Yoklar”, Metin Altıok’un şiirinden bestelenmiş bir şarkı. Cihan Sezer’in bu bestesi albümün en çarpıcı şarkılarından biri. Altıok’un herhangi bir dizesine değdiğinde gözünüz ya da kulağınız, canınız Sivas katliamına yanmadan geçip gidemiyorsunuz kolay kolay. Yine öyle oluyor. “Evde yok” olan biz miydik acaba diye düşünüyorsunuz ister istemez.


Bir Mehmet Güreli bestesi olan “Kimse Bilmez”i yakın zamanda Kürşat Başar’ın albümünde Yaşar’ın sesinden dinledik. Öncesinde ise Zuhal Olcay ve Jülide Özçelik de seslendirmişti bu şarkıyı. Ömer Hayyam’ın dizelerinden bestelenmiş “Kimse Bilmez”, bin kere de çalınıp söylense dinlenilecek, zamansız şarkılardan. Cihan Sezer’in bu düzenlemesi de şarkının değerine değer katmış üstelik.

Çoğumuzun illüzyonist olarak tanıdığı, zaman zaman karşımıza oyuncu olarak da çıkan Kubilay Tunçer’in sözlerini yazdığı “Yanan Bilir”in bestesi ve düzenlemesi Nurkan Renda’ya ait. Makamsal müziğin içinden geçen ve bu nedenle kulağı kolay yakalayan şarkıda enstrümanların büyük kısmını da Renda çalmış.


Sözü ve müziği Zafer Cımbıl’a ait “Sevdanın Yolları”, albümde ikinci klip çekilmek üzere seçilen şarkı oldu (Pascal Nouma’dan Mehmet Esen’e, epeyce kalabalık kadrolu klip izlenmeye değer.) Bu şarkıda Dağüstün’e kalp yıkayan su misali sesiyle Birsen Tezer eşlik ediyor. Şarkıyı 2008 yılında yayımlanan “Organic Şarkılar” adlı albümünde Zafer Cımbıl’ın da seslendirdiğini hatırlatayım.


Albümde sözü ve müziği Güvenç Dağüstün’e ait tek şarkı olan “Bugün”ü, ilk klip şarkısı “Ellerin” takip ediyor. “Ellerin”in söz, müzik ve düzenlemesi Cihan Sezer imzası taşıyor. “Ben bugün şarkı yazdım, bunu hiç yapmamıştım,” diyor Güvenç Dağüstün “Bugün”de. Şarkının enteresan davul yürüyüşü ile Olgu Kızılay’ın şahane kemanı kadar, beklenmedik elektrogitar solosu da dikkat çekici. “Ellerin”in klibi de hayli enteresan zira Güvenç Dağüstün bu klibi bir Beyoğlu gecesinde, İstiklal Caddesinde, kendi cep telefonuyla çektiği görüntülerden kurgulayarak oluşturmuş.


Bir Pir Sultan Abdal deyişi olan “Bin Cefelar Etsen Almam Üstüme”de Güven Dağüstün ve 1999’da hayata gözlerini yuman (babası) müzisyen ve tiyatro oyuncusu Yusuf Dağüstün teknoloji marifetiyle düet yapıyor. Yusuf Dağüstün’ün 1977 yılında piyasaya çıkmış “Bağımsızlığa Ezgiler” adlı ilk ve tek33’lük plağından alınan kayıt, bugünün teknolojisiyle Güvenç Dağüstün’ün sesi ve Cihan Sezer’in düzenlemesiyle birleştirilmiş. Hem teknik olarak başarılı, hem de duygu olarak çok etkileyici bu şarkıda baba oğul Dağüstünler Ruhi Su’ya bir saygı selamı gönderir gibiler.


Albümün dokuzuncu ve son şarkısı ise başka türlü bir sürpriz içeriyor. Rus besteci Nikolai Rimsky-Korsakov’un Türkiye’de de iyi bilinen “Sherezade”(“Şehrazat”) adlı senfonik süitinin bir bölümünün üzerine Güvenç Dağüstün Türkçe sözler yazmış bir klasik eserden günümüz formlarında bir şarkı ortaya çıkarmış. Aynı eseri 1981 yılında Barış Manço da İngilizce sözlerle “Şehrazat” adıyla şarkı yapmıştı. Dağüstün ise bambaşka bir yoldan gitmiş. Romantik, özellikle nakarat sözleri ve melodisiyle bir parça muzır, kısacık tadımlık bir şarkı bu. Dozunda bırakılmış bir espri, hatta belki de dinleyiciye yapılmış küçük, şık bir jest.

Üzerinde epeyce emek ve çaba sarf edildiği her halinden belli bu albüm, poptan kaçarken “rock”a yakalananlar başta olmak üzere, bu ara kulağını temizlemek isteyen herkese tavsiye olunur.

EYLÜL 2012

3 Eylül 2012 Pazartesi

Bunları da Dinledim



PERA – “BİR BAŞKA DÜNYA”


İtiraf ediyorum, bir müzik grubunun Ankara kökenli olduğunu öğrenmişsem, daha müziğini dinlemeden sempati duymaya başlıyorum. Çünkü yanıltmıyor, hayal kırıklığı yaratmıyor Ankara kökenli gruplar. Bugüne kadar hep böyle oldu ve ister istemez bu olumlu ön yargı gelişti bende. Buyurun bir örnek daha: Pera!

Gökhan Mandır, Hakan Ünalan, Kaya Sevinç ve Arın Belenlioğlu’ndan kurulu Pera’nın ilk albümü “Başka Bir Dünya” adını taşıyor. Pera’nın başlangıcı aslında 2004 yılı sonlarına dayanıyor. Ankara’da çeşitli gruplarda ve de solo olarak çalışmalar yapan Gökhan Mandır ve Hakan Ünalan’ın yolları o sıralarda kesişiyor ve birlikte müzik yapmaya başlıyorlar. 2005’te birlikte çaldıkları Hammam adlı grupla Nokia Super Sound yarışmasında finale kalıyorlar ancak yarışmadan sonra grup dağılıyor ve Gökhan ve Hakan yollarına iki kişi olarak devam ediyorlar.


2008 yılında grup kendisine Pera adını veriyor. Ankara kökenli bir grubun Şehr-i İstanbul’un sembollerinden Pera’yı isim olarak seçmesi enteresan elbette ama bir o kadar da manidar. İstanbul’un en eski muhitlerinden biri olan Pera’nın çok renkli ve çok sesli yapısının grubun müziğini ifade etmek adına doğru çağrışım yapacağını düşünmüşler. Bir de Pera kelimesinin kulağa hoş gelmesi etkili olmuş bu ismi seçmelerinde.

Uzunca bir süre sahne programları devam ederken bir yandan ürettikleri şarkılarını toparlayan grup 2010 yılında ilk albüm kayıtlarına Ankara’da başlıyor ve albümün prodüktörlüğünü üstelenen Kaya Sevinç de bu esnada gruba dahil oluyor. Albüm piyasaya çıktıktan sonra ise gruba bas gitarda Arın Belenlioğlu da katılıyor ve böylece Pera, dört kişilik bir grup olarak dinleyici karşısına çıkmaya başlıyor.


“Başka Bir Dünya”da 11 şarkı (artı bir “intro” ve bir gizli şarkı) var ve tamamının söz ve müzikleri Gökhan Mandır’a ait. Albüm çok çarpıcı bir “intro”yla, zımba gibi açılıyor ve “T.V.” adlı şarkıyla, aynı yüksek enerjiyle devam ediyor. Televizyonun sıradan ve orta hali hayatlarımızda kapladığı yeri ve üzerimizde yarattığı illüzyonu anlatan bu şarkı grubun tavrını da daha ilk dakikada ortaya koyuyor aslında. Yer yer sertleşen, deşen, söylenmemişe dokunan şarkı sözleri ile alternatif “rock” çizgisinde beste ve düzenlemeler. “Rock” müzikte bu iki etmen bir araya geldiğinde cayır cayır gitarların öttüğü, solistin (daha sert, daha öfkeli olmak adına) bağır çağır bir şeyler haykırdığı (ve genellikle anlaşılmadığı) ama her nedense ve nasılsa bütün şarkıların birbirine benzediği, kuru gürültünün kıyısından dönmüş (hatta bazen dönememiş) örnekler makbuldür malum. Şarkıya değil, şarkıda duyulan gitar soloya, “rif”e, davul atağınadır hayranlık da genellikle. Neyse ki Pera bu tuzağa düşmüyor. Bu albümde iyi icra da var evet ama hepsinden önce iyi şarkı var.


“Gitarlar cayırdarken dahi ortam melodik, hatta yer yer romantik olsun” gibi bir ruh hali içerisinde olduğunuzda imdadınıza yetişecek çok şarkı bulmanız mümkün bu albümde. Kaldı ki fazlası da var.

“Suç Benim”, “Bu Gece” ve “Sonbahar” de daha ılımlı şarkı sözlerine karşın sert ama melodik “rock” şarkıları olarak bu tanımı karşılıyor. “Bağdat” ve “Hodbin” hem söz, hem de müzik anlamında albümün en keskin dişli şarkıları. “Hâlâ” ve “Pencerenden” de popüler İngiliz “rock” müziğine daha yakın duruyor grup. Buna karşın “Sevdiğim Kadın”, “Yoruldum” ve “Şarab-ı Izdırap”da belirgin bir şekilde Türkçe popüler “rock” topuna giriyorlar. Bu üçünün arasında özellikle “Sevdiğim Kadın”ın dinleyiciyi yakalama ihtimali yüksek. Ne ki “Şarab-ı Izdırap” çok klişe şarkı sözleriyle albümün genel çizgisinin altında kalıyor (Bir televizyon dizisinde kullanılmış olmasını iyiye mi yormak lazım, kötüye mi ona siz karar verin.) 

“Sensiz Olmaz” ise iki ucun ortasını bulmuş bir şarkı olarak doğru tınlıyor. Grup da sanırım buradan yola çıkarak ilk klibi bu şarkıya çekti. Çünkü şarkının hem muhafazakâr “rock” dinleyicisine, hem de “pop-rock” seven kitleye yaranabilecek bir tavrı var. Bu şarkıda gruba eşlik eden Gülnur Gökçe’nin vokaline de özellikle dikkat çekmek isterim. 


Gökhan Mandır’ın solist olarak Kaan Tangöze ekolüne yakın durduğu söylenebilir. Elbette onun kadar abartılı değil. Her ne kadar eleştireni çok olsa da, Kaan Tangöze tekniğini kullanan solistleri Amerikan aksanıyla Türkçe “rock” söyleyen solistlere yeğleyenlerdenim ben. Genel olarak şarkıların ruhuna nüfus edebilen (kendi yazdığı için haliyle) Gökhan Mandır’ın ufak tefek birkaç detonesini de görmezden/duymazdan gelmek pekala mümkündür.    


Albümün belli ki çok uğraşılmış ilginç kapak fotoğrafı Charles Richards tarafından çekilmiş, kartonet tasarımı ise Görkem Ergun tarafından yapılmış. Karanlık, hatta bir parça gotik bir görsellik tercih edilmiş ve bu tercih albümün içeriğine yerli yerinde bir gönderme yapıyor.   

Uzun bir tecrübe dönemi ve ön hazırlık sonrası ortaya çıkarılmış bir ilk albüm bu. Bundandır ki gayet profesyonel tınlıyor. Pera’nın müziğiyle girdiği kulvarda emsallerinden daha avantajlı bir başlangıç yaptığını söylenebilir bu yüzden. 

DEPAR – “HEDİYE”


Yeliz Üstadımız, Yeşim Kayman, Ferhat Üstün ve Sefa Şenel’den kurulu Depar, 2008 yılından bu yana müzik piyasasının içinde olmasına karşın albüm yapmak için acele etmeyenlerden. Grubun “Gözyaşlarım Dinmez” adlı şarkısı 2011 yılının Aralık ayında dijital platformlarda yayımlanmıştı. İlk albüm ise bu tek şarkının yayımlanmasından epeyce bir zaman sonra, geçtiğimiz Haziran ayında piyasaya sürüldü. Albümün adı “Hediye”, içinde tamamı grup elemanlarının imzasını taşıyan 10 şarkı var.

Öncelikle albüm çok sıkı bir “sound”la kulak doyuruyor. Daha açılışta hissediyorsunuz bunu. Prodüktör Cenk Eroğlu’nun ve “mastering”de Çağlar Türkmen’in çok profesyonel ellerinden çıkmış iş kendini hemen gösteriyor. İlk şarkı “Dünya”, hiç de “Gözyaşlarım Dinmez” gibi pop sularında gezmiyor üstelik. Aksine gayet “hard” vuruyor hem şarkı, hem de solist.


Peşi sıra gelen “Sahne Hayat”, albüme adını veren “Hediye”, hem sözleri, hem de melodik yapısıyla ilk dinleyişte dikkat çeken “Zıt” ve çok etkili bir “slow” olan ve sürpriz bir şekilde şarkının bestecisi Ferhat Üstün tarafından seslendirilen “Dipten” albümün en iyi şarkıları.

“Senle Ben” ve “İstedim” diğer şarkılara nazaran daha farklı (daha genç, hatta ergen) bir hedef kitlesi için yazılmış gibi. “Hayat gerçek olamayacak kadar hızlı, ama ne önemi var aynı gemideyken?” diye soran “Gemi”, daha sakin, belki de akustik bir düzenlemeyle çok daha vurucu olabilirmiş. Bu düzenleme şarkıyı ya da şarkı düzenlemeyi kaldıramamış sanki. Albümün kapanış şarkısı “Ceset” ise birkaç kez üst üste dinleyince adamı sıkı depresyona sokabilecek şarkılardan.


Grup, müziğini “Beyoğlu rock” diye adlandırıyor. Grup üyeleri sahip oldukları farklı müzik zevklerini Depar üst başlığında birleştirdikleri ve herkesin sevebilecekleri bir tarz yarattıkları için “Beyoğlu rock” tanımlamasının müziklerine yakıştığını söylüyorlar.

Albümde birçok şarkıya da söz yazarı ve besteci olarak imza atan Yeliz Üstadımız’ın solist olarak da çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Farklı ses aralıklarında, farklı teknikler gerektiren (albümdeki ilk ve son şarkı gibi) şarkıların üstesinden hakkıyla gelmekle kalmıyor, duygusu ile de şarkılarda anlatılan hikâyelere nüfuz ediyor.

Bununla birlikte özellikle “Gözyaşlarım Dinmez”de çok belirgin ortaya çıkan bir diksiyon problemi var ki bunu problem diye adlandırmak gerekir mi ona da emin değilim. Zira artık ülkede böyle konuşan bir kuşak var. Nasıl mı? “Z” harfleri “s” olarak telaffuz edilecek, “e”ler “iiieee”, “a”lar, “ıııaaa”, “ö”ler de “iiiööö”. Biraz da dile pelteklik verdiniz mi, bu iş tamam. Böyle konuşanlar “gözyaşlarım dinmez” demiyor mesela, “giiiööösssyassslarım dinmesss” diyor, “yapayalnız” demiyor da “yıııaaapayıııaaalnız” diyor. Yeliz Üstadımız  da her şarkıda değil ama bazı şarkılarda buna kapılıp gidiyor. Eminim bundan hoşlanan da çok dinleyici var ama bende bir hoşluktan ziyade rahatsız edici bir diksiyon bozukluğu duygusu yaratıyor. (Evet aynı şeyi, bu şekil diksiyonu alamet-i farikası haline getirmiş Vega grubundan Deniz ve Model’in solisti Fatma Turgut için de söyleyebilirim.) Bilmiyorum bu konuda ben kaç kişiyim?


Albümün kapak kompozisyonu mor-yeşil bir ormanın ürkütücü derinliklerine giden bilinmez bir yolun başında tepetakla durmamızı sağlıyor. Albümün adı da baş aşağı yazılmış. Bu terslik metaforu kartonetin “lightmotiv”i bir anlamda. Şarkı sözlerinin tamamı da tersten yazılmış çünkü; ancak bir aynaya tutarak okuyabiliyorsunuz. Kapaktaki orman, kartonetin içinde de dallanıp budaklanarak, renk değiştirerek varlığını hissettiriyor. Oysa albüm bu kadar sofistike, gizemli ve melankolik değil. Ben olsam albümü temsil edecek tasarımın daha açık sözlü olmasını tercih edebilirdim; çünkü grubun şarkıları öyle.

Bu çekinceleri bir kenara koyarsak, Depar’ın bu ilk albümünün özellikle pırıl pırıl “sound”uyla dinleyenleri memnun etmemesi için hiçbir neden yok. Özellikle sahnede izleyenlerin çok beğendiği grup, önümüzdeki dönemde adından daha sıklıkla söz ettirirse şaşırmamak lazım.


YORA – “GÜN SÖZLERİ”

Taşoda, Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyup da aynı zamanda müzikle ilgilenenlerin efsanesidir. Boğaziçi Müzik Kulübü bünyesindeki Taşoda, basit bir prova stüdyosudur aslında. Ama amatör bir müzik grubu için ücretsiz bir prova stüdyosunun (basit bile olsa) ne kıymetli olduğunu bilen bilir. Bir de dillere destan Taşoda konserleri vardır ki, nice müzisyen olma sevdalısı üniversite öğrencisi ilk tecrübesini o konserlerde yaşamıştır. Hani bugün Türkiyenin “rock” müzik literatüründe üniversiteli genç “rock” gruplarının yaptığı müziğe işaret eden bir imleç arasak ve Taşoda’yı bu maksatla kullansak belki de yeridir.


Geçtiğimiz günlerde ilk albümü yayımlanan Yora’nın temelleri de 2002 yılında, Taşoda’da atılmış. Lise yıllarından birbirini tanıyan ve birlikte müzik yapma üzere yola çıkan Akif Ercihan Yerlioğlu ve Uygar Çehreli, üniversitede öğrenciyken provalarını Taşoda’da yapıyorlarmış. O günlerde onlara dahil olan elemanlarla bir gruba dönüşmüş ve yavaş yavaş şarkı yazmaya başlamış, Taşoda konserlerinde performanslar sergilemişler. Tabii sürecin kaçınılmaz sonucu gruptan ayrılanlar, gruba yeni katılanlar olmuş ve nihayet 2005 yılında, “Karşılaşma” adı verilmiş dört şarkılık bir mini-albüm kaydetmeyi başarmışlar. Tabii o günün şartları gereği bu albüm sadece internet üzerinden yayımlanmış ve eşe dosta elden dağıtılmış. Gerçi bu kayıtlardan kendileri de çok memnun kalmamış ama o dönemde ellerinde daha iyisini yapacak imkân yokmuş.

Grup 2008 yılında bu defa “Bugün” adını taşıyan bir mini-albüm daha kaydetmiş ama onun akıbeti de ilkinden farklı olmamış. Sonrasında Türkçe “indie” müziğine ilgi duyanların giderek daha çok ilgisini çekmeye başladıkları, çeşitli mekânlarda sahne almaya devam ettikleri süreç esnasında da bu defa bir albüm kaydetmenin peşinde düşmüşler.


2012 Nisan ayında piyasaya çıkan “Gün Sözleri”nin kayıtları aslında 2010 yılında tamamlanmış ama plak şirketinin bulunması, albümün yayımlanması derken takvimler bir yıldan fazla bir süre kadar ileri gitmiş. Neyse ki bu defa içlerine sinen, istedikleri gibi bir kayıt gerçekleştirebilmişler. Albüm yayımlandığından beri dinleyici cephesinden ve müzik çevrelerinden gelen tepkilerin olumlu olması da bu memnuniyetin sağlaması olmuş.

Grubun şu anki kadrosu Akif Cihan Yerlioğlu, Uygar Çehreli, Büşra Yalçınöz, Burak Özkök, Emir Erünsal, Fundagül İnce ve Ozan Tekin’den oluşuyor. Yora’nın çok açılımlı müziği de bu kalabalık kadronun doğal sonucu gibi. Grubun müziğini sadece “indie” diye tanımlamak haksızlık olur. Çünkü içinde caz da var, elektronik de, hatta belki klasik de. Türkçe alternatif işler içerisinde şuna veya buna benziyor demek de mümkün değil. Bu hem müzikal hem de sözel anlamda altı çizilebilecek bir ayrım. Kolay ezber edilemeyecek melodik yapılar, şarkı trafikleri, kurgular ve metaforlarla yüklü şarkı sözleri bir parça zahmetli bir dinleme serüvenine davet ediyor meraklısını. Bunu hedefe koyarak müziğini büsbütün arap saçına çevirenlerin aksine, Yora bu işi çok ahenkli, çok akıcı ve derli toplu bir biçimde yapıyor.


Albüm “İlk Ses” adı verilmiş bir “intro”yla açılıp, “Son Ses” adı verilmiş bir “outro”yla kapanırken, çiçek bozuğu bir duvara bakan o pencereden kendinizi seyrediyorsunuz. Sırtınızı dalları hep göğe ulaşmak isteyen bir ağaca yaslamış, “Evim ol, acımı dindir,” diye mırıldanırken, bir adam ve bir kadının gökyüzünde karşılaşmalarına şahitlik ediyor, şehrin süründüğü güzel kokuları duyuyorsunuz uzaktan uzağa. Sonra “Gün Sözleri “bitiyor, hayata dönüyorsunuz. Ya da kim bilir belki de hayat bitiyor, söz başlıyor.

Siyah-beyazın ve sarının hüküm sürdüğü minimalist kartonet tasarımı (Gökhan Özkan imzalı) ve vakti zamanında nice öykündüğümüz yabancı albüm kapaklarını aratmayan kapak fotoğrafı da (Yusuf Sevinçli tarafından çekilmiş) bütünü tamamlayan parçalar.


“Gün Sözleri” farklı arayışlar peşinde koşan müzikseverlerin, müziğe eğlenmekten çok dinlemek için değer verenlerin baş tacı edeceği bir albüm. Saydıklarımın dışında kalan dinleyici kitlesi için de farklı bir dinleme deneyimi olabilir. Denemek lazım.

EYLÜL 2012