Bu Blogda Ara

14 Ağustos 2012 Salı

Geç de Olsa Dinlediklerim 3


JİLET – “MİSK-İ AMBER”


Jilet, 2009 yılında kurulmuş bir grup. Yıllardır çok sayıda şarkıcıya sahnede eşlik eden Ulaş Engin,  Emrah Demiralp ve 2008 yılında, 13. Roxy Müzik Günlerinde Plaket adlı grubuyla birinci olarak adından söz ettiren Taha Gürbüz’ün bir araya gelmesiyle kurulan Jilet ilk olarak geçtiğimiz Mart ayında gösterime giren Süper Türk adlı filme, iki “cover” şarkıyla katkıda bulundular. Film umulan ilgiyi görmeyince grup da fazla dikkat çekmemişti ama neyse ki arayı fazla açmadan ilk albüm piyasaya sürüldü.

Albüm çalışmaları sırasında gruba katılan Alpaslan Türer’le birlikte dört kişi olarak yoluna devam eden grubun Mayıs ayında piyasaya sürülen ilk albümü “Misk-i Amber” adını taşıyor ve sekiz şarkıdan oluşuyor. Şarkıların dördü “cover”, dördü ise Taha Gürbüz tarafından yapılmış yeni besteler. Çıkış olarak haliyle bir “cover”ı tercih etmişler ve bu, daha önce Bülent Ersoy tarafından seslendirilen “Maazallah” olmuş. Şarkının orijinali dünyada Ishtar Alabina ve Gypsy Kings ortaklığıyla meşhur olmuş, Bülent Ersoy ise sözlerini Şehrazat’ın yazdığı Türkçe versiyonunu 1997 yılında yayımlanan aynı adlı albümünde seslendirmişti.


Jilet’i bu albümde yaptıkları müzikle değerlendireceksek şayet (ki şu anda elimizdeki tek kriter bu), “rock” müzik yaptıklarını söyleyemeyiz. Olsa olsa “pop-rock” denilebilir ki onun da altına “Türk usulü” notunu düşmek gerekir. Tanımı bu şekilde yapınca çıkış şarkısının “Maazallah” olması kısmen anlaşılabilir oluyor. Klip senaryosunun Bülent Ersoy’un pırlanta mikrofonu üzerine kurulması da hem çok yaratıcı, hem de esprili olmuş. Ersoy’un kendisi klipte görünse bu kadar etkili olmazdı herhalde.

Bir de tabii hem ilk klibin, hem de katıldıkları ilk televizyon programlarından birinin ucu Bülent Ersoy’a bağlanınca, grup hafızalarda yer etme açısından epeyce avantajlı pozisyona geçti (Beyaz Şov’a Bülent Ersoy’un konuk olduğu gün Jilet de konuktu ve Ersoy tarafından kulisten stüdyoya çağırılınca gelip sırayla elini öptüler, hatta arada derede iltifatlarına da mazhar oldular.)


Albümdeki  diğer üç “cover” da en az “Maazallah” kadar dikkat çekici. 2005 yılında Hasan Yılmaz’ın sesinden meşhur olmuş anonim (daha doğrusu uydurma) “Salla” ve bin yıllık geleneksel “Misket”, iki sıkı Ankara havası olarak albümün kıvrak tarafında duruyor. İbrahim Tatlıses’ten Şevval Sam’a dek söylemeyenin kalmadığı Arif Sağ bestesi “Sarhoş” da arabesk-“rock”ın gözünü çıkararak türün tutkunlarını tavlamaya hazır bekliyor.

Yeni şarkılardan “Misk-i Amber”, Vokaliz’in “Yedi Kocalı Hürmüz” filmi için yaptığı işleri anımsatan bir akapella vokalle başlıyor, sonra alabildiğine oryantal devam ediyor. “Karabasan” ise alaturka kemanlar ve ney eşliğinde yine arabesk-“rock” rüzgârları estiriyor. “Anlat” yerli izler üzerinden gitmeye devam ederken, “İz” albümün en alaturka/arabesk değmemiş şarkısı olarak dinleyeni pop-“rock” bir kapanışa ulaştırıyor.


Hani bir süredir “rock”çı geçinenlerin arabesk alt metinli şarkılarından muzdaripiz ve bunu da sıklıkla dile getiriyoruz ya, işte Jilet sanki bunun bir antitezi gibi. Grubun adı, kapak fotoğrafları, albümün adı ve içeriği bir bütün halinde arabeskin/alaturkanın altını çiziyor çünkü. Şikâyet ettiklerimizin aksine ortada bir sahtekârlık yok. Böyle bir müzik yapmak için yola çıkmışlar ve yapmışlar. Üstelik buna rağmen hiç de “ağlak”, acıklı filan değil; aksine gayet de eğlenceliler. Albümdeki en hicranlı şarkılarda bile alttan alta bir iyimserlik, güler yüz ve hatta yer yer hafiften dalga geçme hali hissediliyor. Özellikle “Karabasan” sanki benzeri yüzlerce arabesk şarkının bir parodisi gibi. “Arabesk” filmi için Aysel Gürel ve Atilla Özdemiroğlu’nun yazdığı o nefis şarkıları hatırlıyor musunuz? (“Allah’ım Kör Et Beni”, “Terkedildim” vb.) Hah işte, o tat, o hava var bu şarkıda ve hatta tüm albümde.


Canlı performans videolarından anlaşıldığı kadarıyla grup üyelerinin bir süre daha birlikte çalmaya ihtiyaçları var gibi görünüyor. Bir de klavyeciye. Arkası gelecek zaten. Albüm duyulup sevildikçe sahnesi en çok iş yapan gruplardan biri olmaları şaşırtıcı olmaz çünkü bu ülkede bu tarz ve türün kocaman bir potansiyel kitlesi olduğu aşikâr.

GRUP PANKART – “PANKART”


Memlekette herhangi bir mekânda, eğlencede, düğünde, seyranda çalındığı vakit en entelektüelinden en lümpenine herkesin kendini koşarak piste attığı “oyun havaları” diye bir gerçeğimiz var malum. Bu bir Trakya havası (ya da diğer tabiriyle roman) da olabilir, bir Ege zeybeği de, halay da, horon da. Ama genellikle en çok Ankara havası olur. Bunca yıldır şu için içindeyim, kültürel skalasına bakmaksızın sınıfsız imtiyazsız tüm memleket ahalisini bir araya getirip eğlendiren pek az şey gördüm. Ankara havası niyeyse bunlardan biri. Bundandır ki her yerde, her ortamda, her zaman “gideri” var.

Ankara havası geleneğimizin son yıllarda ne kadar dallanıp budaklandığı (“sulandığı” mı desem acaba?) da herkesin malumu. Turgut başta olmak üzere bilumum “Ankaralı” lakaplı şarkıcılar, Namıklar, Yaseminler, Oğuz Yılmazlar ve onlarca benzerlerinin marifetiyle ortaya çıkan, hemen hepsi “Misket” ve “Farfara”dan türetilmiş, genellikle günün popüler şarkılarının sözlerinden ilham alan, elektro-bağlama ve darbukadan başka enstrüman gerektirmeyen, sözleri biraz laubali, epeyce edepsiz ama hep çok eğlenceli o şarkıların yarattığı müzikal akımdan söz ediyorum. Hatırlamanıza yardımcı olmak maksadıyla “Hoplayıver Çekirge”, “Arabada Beş Evde On Beş”, “Yakalarsam Tık Tık”ı ilk ağızda türün klasikleri arasında sayabilirim.


Hal böyleyken bu aralar memlekette her türden, her telden beslenen “rock” müziğin Ankara havasıyla bir şekilde buluşması kaçınılmazdı elbette. Can Bonomo’nun “Bana Bir Saz Verin”le bu gidişatı hızlandırdığını da göz ardı etmeyelim. Ve nihayet geçtiğimiz aylarda Grup Pankart’ın kendi adını taşıyan albümü piyasaya çıktı da, bu enteresan bileşimi adlı adınca sahiplenen bir grubumuz oldu.

Bununla birlikte albümün tamamını dinlediğinizde başından sonuna Ankara havası duymuyorsunuz. Hatta sadece iki şarkıda duyuyorsunuz desem yeri. Sanki grubun müziğini “Ankara ska havası” diye tanımlarken destek aldığı Ankara kelimesi daha ziyade Pankart’ın çıkış noktasını, memleketini vurguluyor. Yoksa işin içinde aslında Ankara havasından ziyade az biraz “rock”, bir miktar pop, bir tutam Balkan müziği, ama en çok da bol bol “ska” var.


Grup Pankart’ın kuruluşu 2001 yılına kadar dayanıyor aslında. Emre Karaca’nın Ankara’da Parodi adıyla kurduğu grup zaman içerisinde Pankart’a dönüşürken haliyle bir takım eleman değişiklikleri de yaşamış. Bugünkü halini 2005 yılında aldığı yazılmış basın bültenlerinde. Emre Karaca, Kutluğhan Kavukçu ve Faruk Şenel’den kurulu kadro Ankara’da çeşitli mekanlarda konserler verirken, kendi şarkılarının yanı sıra yaptıkları “cover”larla da ilgi çekiyormuş.

Pankart’ın 2008 yılında yayımlanmış ve “Masal” adı verilmiş bir albümleri daha var. Ancak nedendir bilinmez bu albümden bahsetmemeyi tercih ediyorlar. Zaten yayımlandığı dönemde de pek duyurulamamış, tanıtılamamış bu albümü bugün piyasada bulmak da mümkün değil. O albümden sadece bir şarkı (“Yok”) bu yeni albüme de girmiş sadece.


Albümde on şarkı var. Sekiz tanesinin sözleri Emre Karaca tarafından yazılmış. Bestelerde ise Emre Karaca’nın yanı sıra Burak Çağlar Özdemir’in de imzası var. Düzenlemelerde ise bu ikiliye Onur Koç da katılmış. Bu sekiz şarkıdan birinin bestesi anonim. Albümde bir de hem sözü hem müziği anonim olan şarkı var. Bir de şu meşhur “Kırmızı”nın “cover”ı. İlk kez Hande Yener tarafından 2004 yılında seslendirilen bu Altan Çetin bestesi, bu albümde bambaşka bir kılıkta çıkıyor karşımıza. Popta iki binli yılların “Bambaşka Biri”si kabul edilebilecek bu çok dişi dans şarkısını düpedüz bir “ska”ya dönüştürmüş Pankart, bir miktar Ankara havası sosunu da ihmal etmeden.

Bir mekânda çalarken şarkının orijinalini mi yoksa bu versiyonunu mu tercih ederim? Ne yalan söyleyeyim, orijinalini. Orijinali zaten yeterince eğlenceli olan, dans ettiren ve bugünün kulağıyla da demode durmayan bir şarkıyı daha eğlenceli hale getirip söylemek iddiası biraz riskli şüphesiz. Belki aslında hiç de eğlenceli olmayan bir şarkıyı bu hale getirmek daha iyi bir fikir olabilirdi.


Bununla birlikte albümün tamamının hareketli ve eğlenceli olduğu da bir gerçek. Albüm “Kırmızı”yla başladıktan sonra bir dakika bile yavaşlamadan, aynı hızla sona ulaşıyor. Sürekli bir coşku hali, önce seken sonra koşmaya başlayan ritimler, hep bir ağızdan söylenen akılda kalıcı nakaratlar (hatta “ska”nın doğası gereği yer yer bildiğiniz tribün atmosferi.) Bakmayın, bu da kolay bir iş değildir. Kötü yapıldığında “ska” dünyanın en sıkıcı müziğine dönüşebilir. Nitekim deneyenler oldu ama Athena’dan başka pek de dozu tutturabilen grup çıkmadı Türkiye’de. Neyse ki Pankart’ın şarkılarını dinlerken sıkılmaya fırsatınız olmuyor. Hatta bildiğimiz kasap havasından izler taşıyan “Şamar” ve albümün kapanışında yer alan “Son Mektup” ila halaya durabilmeniz bile mümkün. Hem “Mavi Boncuk”a gönderme yapan, hem de “Denizli’nin Horozları”ndan ilham alan “Arsız Sevgilim”, enteresan bileşimiyle dikkat çekiyor. Bir Goran Bregoviç şarkısı gibi tınlayan “Yasak Elma” ise nefeslilerin coşturduğu sert bir “ska”. Ama bence albümün “Kırmızı”dan sonraki en büyük kozu “Son Mektup”.

Albümün kayda değer bir başka özelliği ise solist Emre Karaca’nın yer yer teatralleşen vokal tekniği. Yıllar içerisinde memlekette Türkçe “Rock” söylemenin yazılmamış bir kuralı oluştu malum. Sarhoşken (ya da kafanız bir sebepten iyi iken) nasıl şarkı söylerseniz aynen öyle söylüyorsunuz ve mümkünse nakaratlarda da sesinizi çatlatıyorsunuz. Ses tınısında Özdemir Erdoğan’la Ferdi Tayfur arası bir karışım yakalarsanız ve bir de şarkı boyunca ne dediğiniz anlaşılmazsa, bir “rock” grubuna solist olmaya hazırsınız demektir. Bu konudaki rol modelinin Kaan Tangöze olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? (Bir de yeni gitar çalmayı öğrenmişlerin kelimeleri yaya yaya söyleyişleri vardır ki bu stil genellikle daha ergen “rock”çılarda görülür.) Bereket ki Emre Karaca bir önceki albümde kulağımıza çalınan “rock” şarkıcısı klişelerini bu albümde temizlemiş, kendi yolunu bulmuş gözüküyor.  

Sözüyle müziğiyle ve de kartonetiyle epeyce eğlenceli, alternatif bir albüm “Pankart”. Değişik şeyler dinlemek isteyenler için enteresan bir alternatif olabilir. Kulak vermekte fayda var.

KUMA – “KUMA”


Hikâyeye mutlaka bir yerlerde denk gelmişsinizdir. Memleketin en eski radyocularından Geveze (gerçek ismiyle Jozi Zalma), 2007 yılında Foça’da tanıştığı, hem sahnelerini, hem de müziklerini çok beğendiğini Rol adlı “rock” grubuyla giderek daha yakın ahbap olur ve bu yakınlık onları birlikte müzik yapmaya kadar götürür. Zaten mesleği gereği müzikle içli dışlı olan, kendine ait şarkıları da bulunan Geveze, gruba dördüncü üye olarak gelir ve Kuma adını verdikleri bu yeni grup ilk albümünü geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkarır.


Hakan Hepcan, Sertan Coşkun ve Deniz Kayramaz’dan kurulu Rol 2010 yılında, “İnce Derin” adını verilmiş bir albüm yayımlamıştı. Albümden özellikle ogün Sanlısoy’la düet yaptıkları “Büyüklük Bende Kalsın” ve bir Sezen Aksu “cover”ı olan “Vazgeçtim” hatırlarda kaldı. O albümde henüz yolun çok başında bir “rock” grubu dinlemiştik. Müzikal tavır olarak Mor ve Ötesi’ni kendilerine örnek aldıkları çok belli üç genç pek de başarılı bir “cover” olamamış “Vazgeçtim”i saymazsak şayet, umut verici bir başlangıç da yapmışlardı. Hatta grubun kendine ait bir dinleyici kitlesi yarattığı da söylenebilirdi. Ama artık Rol yok; Kuma var.

Kuma’nın kendi adını taşıyan bu ilk albümünde besteler ağırlıklı olarak (tıpkı Rol albümünde olduğu gibi) yine Hakan Hepcan’a ait. Yanı sıra bir şarkıda Onur Çağrı Tufan ve Barış Satış’ın imzasını görüyoruz. Bir şarkının sözlerini ise albümün hem prodüktörü, hem de aranjörü olan Alp Özdemir, Hakan Hepcan’la birlikte yazmış. Albümde toplam sekiz şarkı var ve tamamı sadece 27 dakika sürüyor. Şarkılar bugünün standartlarıyla bakıldığında neredeyse tadımlık denebilecek kadar kısa. Bunu özellikle yaptıklarını söylüyor grup elemanları. Dinleyenler sıkılmasın, yorulmasın diye. Biraz da şarkıların üç dakikadan fazla sürmediği altmış ve yetmişli yıllara gönderme olsun diye. Zaten albümde bazı şarkıların sadece süreleri değil, kendileri de o yılların izlerini taşıyor. Kapak kompozisyonunda grup üyelerinin lambalı bir radyonun içinden çıkıyor olmaları boşuna değil. Albümün tamamı değil belki ama bir kısmı lambalı radyolardan dinlediğimiz şarkılardaki tadın peşinde koşuyor.


Buna karşın Rol’e kıyasla “rock”tan bir hayli uzaklaşmış bir müzikal tavrı var Kuma’nın. Belki pop-“rock” denilebilir buna. Özellikle albümün romantik şarkıları “Yalnızım Yine” ve “Kalbim”in “rock”la uzak yakın ilgisi yok. Seksenlerde olsak, bu şarkıları sözgelimi Coşkun Demir rahatlıkla plak yapabilirdi. O derece.

Albüm Geveze’nin radyo anonsuyla başlıyor ve ilk şarkı “Anladım”la eğlenceli bir açılış yapılıyor. Hemen ardından ise ilk klip şarkısı “Bahane” geliyor. Dünyanın en klişe klip senaryolarından biriyle kliplenen şarkının çok dikkat çekici olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Zaten albümün genel olarak sorunu da bu. Grubu parlatıp kolayca ezberlere aldıracak güçte bir şarkı yok. Eli yüzü düzgün ama orta halli şarkılar var sadece. Önümüzdeki günlerde belki sonbahar mevsimini de avantaj yapıp “Yalnızım Yine”nin ön plana çıkması sağlanabilir.


Solist olarak Geveze, açıkçası beklediğimden çok daha iyi bir performans gösteriyor. Zaman zaman prozodi hatalarına düşse de (çıkış şarkısı "Bahane" olmasaymış keşke tam da bu yüzden), daha ziyade yavaş şarkılarda başarılı olduğu söylenebilir. Ne var ki bu kadar düz bir şarkıcılık tekniği, vokalde bu kadar az deformasyon bugünün popüler “rock” müziğinde pek tercih edilen bir şey değil (Bknz: Bir önceki albüm eleştirisinin “rock” şarkıcısı olma kriterleri ile ilgili paragrafı.) Bu bir dezavantaj mıdır bilemedim o yüzden.(Bu arada radyoculuktan şarkıcılığa geçen üç isim hatırlıyorum da; Beyaz, Gökhan Akdulun ve Serdar Ortaç... Geveze sırf bu nedenle bile iyi şarkıcı sayılabilir.)


Melodik pop-“rock” şarkılarına ilgi duyuyorsanız, kulaklarınız bağır çağır şarkılardan yorgun düştüyse bu arada ya da en azından sıkı bir Geveze dinleyicisi/hayranı iseniz bu albümü satın almak için gerekçeniz var demektir. Aksi takdirde çok da hoşnut kalmayabilirsiniz.

AĞUSTOS 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder