Bu Blogda Ara

24 Ağustos 2012 Cuma

Şimdi Haberler!


GRUPLAR SAVAŞIYOR! (BATTLE OF THE BANDS 2012)


Türkiye’de kurulan ilk üniversite radyosu Radyo Boğaziçi, 1992 yılından beri sadece üniversite öğrencilerinden kurulu yayın ekibiyle yayın hayatına devam ederken, bir taraftan da profesyonel organizasyonlara imza atarak dikkat çekiyor. Bu organizasyonlardan biri de amatör müzik gruplarının adlarını duyurmalarına imkân sağlayan “Battle Of The Bands”.

Bu sene on dördüncü kez düzenlenecek olan “Battle Of The Bands”de geride kalan 13 yıl içerisinde yarışmış isimler arasında Gripin, Direct-T, Badem, Sakin, Dorian, Vera, Zardanadam ve Yora gibi daha sonra müzik piyasasına profesyonel olarak giriş yapan gruplar da var.


Müzik piyasasına yeni isimlerin kazandırılması, genç isimlerin kendilerine bir çıkış yolu bulması ve nihayetinde sektöre taze kan pompalanması açısından bu tip yarışmalar çok önemli. Bununla birlikte Türkiye’de böylesi organizasyonların sayısı parmakla sayılacak kadar az. Yeri geldiğinde “Yeni isimler yeterince desteklenmiyor,” diyerek timsah gözyaşları döken müzik yapımcılarının her şeyden çok bu tip organizsyonları desteklemeleri gerekiyor. Ve tıpkı yurt dışında olduğu gibi burada da hedef kitlesi tamamen gençler olan pek çok ticari markanın sponsor olarak bu etkinlikleri desteklemesi kaçınılmaz bir zorunluluk. Radyo Boğaziçi “Battle Of The Bands” organizasyonuna bugüne dek sponsor olan isimler arasında Vodafone, Levi’s ve Redbull gibi markaları görmek bu bakımdan sevindirici.


“Battle Of The Bands”de bu yıl jürinin ön elemesini geçen yedi grup jürinin ve izleyicilerin karşısında canlı performans sergileyerek birincilik için yarışacak. Katılım için her grup kendine ait özgün bir eserle başvuru yapmak zorunda. Bu yıl için başvurular 11 Ağustos’da başladı ve 15 Eylül’e kadar devam edecek. Şartnameyi ve başvuru koşullarını okumak içinbu cümlenin üzerini tıklayabilirsiniz.

Eğer amatör bir grupta müzik yapıyor, işi profesyonelliğe vardırmak ya da sadece kendinizi sınamak istiyorsanız ve dahi çevrenizde bu niyette eşiniz dostunuz, tanıdığınız varsa harekete geçmekte gecikmeyin.

ORTASI DELİK, SİYAH, YUVARLAK ŞEYLER


Katalogundaki önemli albümleri yıllardır düzenli olarak yeniden basan Yaşar Plak bu defa çıtayı bir çizgi daha yükselterek, o albümlerin plak baskılarıyla karşımıza çıktı. Ajda Pekkan, Nil Burak ve Bergen’in birer, Nilüfer ve Ferdi Özbeğen’in ise dörder albümünün plak baskıları geçtiğimiz günlerde Yaşar Plak etiketiyle piyasaya sürüldü. Müzikseverler popüler müziğimizin seksenli yıllarından kayda değer bir kesiti plak üzerinde de dinleme şansına sahipler artık. Eskiden beri plak seven ve biriktirenler arşivlerindeki eksiklikleri tamamlayabilir, plak koleksiyonculuğuna yeni merak saranlar ise sahaflara bir servet ödemeden bu şahane albümlere sahip olabilirler.


Evet, sahafların özellikle internet satışlarının yaygınlaşmasından sonra, son birkaç yıldır sayıları giderek artan plak meraklılarına dünyayı dar ettikleri bilinen bir gerçek. Sahaflık bir kültürdür oysa. Alıp sattıklarınızın ne olduğunu, gelmişini, geçmişini iyi bilir, satış bedelini ona göre biçersiniz. Bir müşteri sahafa alış verişe gittiğinde çoğu kez daha önce bilmediği şeyleri öğrenip döner. Sahaflarla sadece ticari alış veriş değil, ortak bir ilginin, tutkunun, ayrıcalığın duygu ve bilgi alış verişi yapılır. Yani yapılırdı eskiden. Oysa bugün “Aaa bu ortası delik, siyah, yuvarlak şeyler iyi para ediyor, alayım, satayım bari,” mantığıyla plak ticareti yapan çok sayıda sahaf var, dolayısıyla plaklara konan bedeller de giderek saçma sapan bir hal alıyor.

Bundandır ki özellikle eski kataloglara yönelik tıpkıbasım plakların sayısı ne kadar artarsa o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Kendini bildi bileli müziği plaklardan dinlemiş biri olarak müzik market raflarında gördüğüm her yeni plağın beni nasıl mesut ettiği ise tamamen insani takıntılarla ilgili bir duygusallık, aşırı hassasiyet durumu olabilir (Ajda ’90 plağını raflarda gördüğümde gözlerimin dolduğu da doğrudur.)

 

Tam da yeri gelmişken Yaşar Plak’ın bastığı on bir plağın listesini ve sahaf fiyatlarını yazmak istiyorum. (Sahaf fiyatları yazının yazıldığı tarih itibarıyla gittigidiyor.com ve sahibinden.com sitelerinden alınmıştır.)

Ajda Pekkan – "Sen Mutlu Ol" (45 ila 75 lira arası)
Nil Burak – "Benim Sevdam" (100 lira)
Bergen – "Acıların Kadını" (300 ila 400 lira arası)
Nilüfer – "Sensiz Olmaz" (150 lira)
Nilüfer – "84" (70 ila 100 lira arası)
Nilüfer – "Bir Selam Yeter" (150 lira)
Nilüfer – "Geceler" (350 lira)   
Ferdi Özbeğen – "Yaşadıkça" (20 ila 40 lira)
Ferdi Özbeğen – "Nice Yıllara" (25 ila 50 lira arası)
Ferdi Özbeğen – "Bir Sır Gibi" (100 lira)
Ferdi Özbeğen – "Başka Başka Bambaşka" (20 ila 80 lira)

Bu albümlerin yeni baskılarını müzik marketlerden 40 ila 50 arasındaki fiyatlarla almanız mümkün.

 

Bu yeni baskıların orijinalleri kadar kaliteli olmadığını, ses kaybı olduğunu, bazılarının şarkı dizimlerinde hukuki problemlerden dolayı orijinal sıralamaların kullanılmamış olduğunu filan söyleyebilirsiniz. Tüm bunlar zaman içerisinde aşılabilecek sıkıntılar. Önemli olan plak kültürünün hem dinleyici hem de firmalar nezdinde yeniden önem kazanıyor olması. Nitekim takip edenler bilirler, geçtiğimiz bir yıl içerisinde Yavuz Plak ve Emre Plak da çok sayıda eski albümü plak formatında yeniden bastı. Yavuz Plak’ın Cem Karaca, Zeki Müren ve Müzeyyen Senar albümleri, Emre Plak’ın Barış Mançoları ve doksanlı yıllar Ajda albümleri de meraklısına az şey değildi doğrusu.


Bunlar daha ilk adımlar ama hiç de küçümsenmeyecek ilk adımlar. Umarım hem Yaşar, Yavuz ve Emre  gibi eski ve köklü plak şirketlerimiz, hem de sektörün iki binli yıllarını damgasını vuran firmalar kataloglarındaki albümleri plak olarak basmaya devam ederler. Plağın alıcısı hiç bitmez, buna emin olsunlar yeter.

GAZİNO SHOW YENİ KADRO, İLK TEMSİL!


Geçtiğimiz sezon iki kez Bostancı Gösteri Merkezinde, bir kez de Turkcell Kuruçeşme Arena’da perdelerini açan Gazino Show, bu defa yeni kadrosuyla bir kez daha izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor.

Bir Hakan Eren projesi olan Gazino Show, bir zamanlar gazinolarda dinlediğimiz sesleri, izlediğimiz yüzleri yine bir gazino programı kurgusu içerisinde karşımıza getirmekle kalmadı, günümüz eğlence sektörüne de taze kan getirdi. Duyduklarıma göre önümüzdeki kış sezonunda üç dört farklı gazino projesi birden hayata geçecekmiş. Doksanlardaki bar konsepti çoktan iflas etmiş, gece hayatında sadece “rock” gruplarının sahne alabildiği mekânlar ve “dj” müziği yapan kulüpler kalmışken, bir zamanların gazino eğlencelerinin bugünün şartlarında yeniden canlanıyor olması sevindirici. Çünkü hali hazırda sektörde bir çok şarkıcı şarkı söyleyecek, işini yapacak mekân bulamamaktan şikayetçi.



29 Ağustos Çarşamba gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena’da izleyici karşısına çıkacak Gazino Show 2 kadrosunda Muazzez Abacı, Ümit Besen, Yeliz, Semiha Yankı, Yeşim, Handan Kara, Metin Ersoy, Suna Yıldızoğlu ve Tüdanya var. Arabeskten popa, oradan alaturkaya, büyük orkestrasıyla, şovuyla yine şahane bir eğlence bekliyor o geceye bilet alacakları.



“Olmaz Böyle Şey”le Türk popuna silinmez bir imza atmış Yeşim...

İlk Eurovision temsilcimiz Semiha Yankı...

 “Kalipso” kralı Metin Ersoy...

Seksenli yılların arabesk kraliçelerinden Tüdanya...

Tarabya tavernalarının unutulmaz sesi Ümit Besen...

Türk filmlerinde bugün dahi dinlediğimiz bir çok şarkıya sesiyle hayat vermiş Handan Kara...

Sesi ve şarkıcılık tekniğiyle bugünde yürekleri titreten, iki binlerin pop müziğinde de adından söz ettiren Yeliz...

Ülkenin en meşhur “yabancı gelin”i Suna Yıldızoğlu...

Ve alaturkada ekol olmuş bir assolist, Muazzez Abacı’yla dört başı mamur bir gece, yetmiş ve seksenli yıllardan iki binlere çıkıp gelmiş bir gazino dolusu eğlence.

Sahne üzerinde görünmese de salonu tatlı bir avazla çınlatan zevcem Elhan Tok’un fevkalade sunuculuk marifeti de cabası. (Benden duymuş olayın ama başka sürprizler de olacakmış o gece.) Gelin, görün. Pişman olmayacaksınız.   



AĞUSTOS 2012

14 Ağustos 2012 Salı

Geç de Olsa Dinlediklerim 3


JİLET – “MİSK-İ AMBER”


Jilet, 2009 yılında kurulmuş bir grup. Yıllardır çok sayıda şarkıcıya sahnede eşlik eden Ulaş Engin,  Emrah Demiralp ve 2008 yılında, 13. Roxy Müzik Günlerinde Plaket adlı grubuyla birinci olarak adından söz ettiren Taha Gürbüz’ün bir araya gelmesiyle kurulan Jilet ilk olarak geçtiğimiz Mart ayında gösterime giren Süper Türk adlı filme, iki “cover” şarkıyla katkıda bulundular. Film umulan ilgiyi görmeyince grup da fazla dikkat çekmemişti ama neyse ki arayı fazla açmadan ilk albüm piyasaya sürüldü.

Albüm çalışmaları sırasında gruba katılan Alpaslan Türer’le birlikte dört kişi olarak yoluna devam eden grubun Mayıs ayında piyasaya sürülen ilk albümü “Misk-i Amber” adını taşıyor ve sekiz şarkıdan oluşuyor. Şarkıların dördü “cover”, dördü ise Taha Gürbüz tarafından yapılmış yeni besteler. Çıkış olarak haliyle bir “cover”ı tercih etmişler ve bu, daha önce Bülent Ersoy tarafından seslendirilen “Maazallah” olmuş. Şarkının orijinali dünyada Ishtar Alabina ve Gypsy Kings ortaklığıyla meşhur olmuş, Bülent Ersoy ise sözlerini Şehrazat’ın yazdığı Türkçe versiyonunu 1997 yılında yayımlanan aynı adlı albümünde seslendirmişti.


Jilet’i bu albümde yaptıkları müzikle değerlendireceksek şayet (ki şu anda elimizdeki tek kriter bu), “rock” müzik yaptıklarını söyleyemeyiz. Olsa olsa “pop-rock” denilebilir ki onun da altına “Türk usulü” notunu düşmek gerekir. Tanımı bu şekilde yapınca çıkış şarkısının “Maazallah” olması kısmen anlaşılabilir oluyor. Klip senaryosunun Bülent Ersoy’un pırlanta mikrofonu üzerine kurulması da hem çok yaratıcı, hem de esprili olmuş. Ersoy’un kendisi klipte görünse bu kadar etkili olmazdı herhalde.

Bir de tabii hem ilk klibin, hem de katıldıkları ilk televizyon programlarından birinin ucu Bülent Ersoy’a bağlanınca, grup hafızalarda yer etme açısından epeyce avantajlı pozisyona geçti (Beyaz Şov’a Bülent Ersoy’un konuk olduğu gün Jilet de konuktu ve Ersoy tarafından kulisten stüdyoya çağırılınca gelip sırayla elini öptüler, hatta arada derede iltifatlarına da mazhar oldular.)


Albümdeki  diğer üç “cover” da en az “Maazallah” kadar dikkat çekici. 2005 yılında Hasan Yılmaz’ın sesinden meşhur olmuş anonim (daha doğrusu uydurma) “Salla” ve bin yıllık geleneksel “Misket”, iki sıkı Ankara havası olarak albümün kıvrak tarafında duruyor. İbrahim Tatlıses’ten Şevval Sam’a dek söylemeyenin kalmadığı Arif Sağ bestesi “Sarhoş” da arabesk-“rock”ın gözünü çıkararak türün tutkunlarını tavlamaya hazır bekliyor.

Yeni şarkılardan “Misk-i Amber”, Vokaliz’in “Yedi Kocalı Hürmüz” filmi için yaptığı işleri anımsatan bir akapella vokalle başlıyor, sonra alabildiğine oryantal devam ediyor. “Karabasan” ise alaturka kemanlar ve ney eşliğinde yine arabesk-“rock” rüzgârları estiriyor. “Anlat” yerli izler üzerinden gitmeye devam ederken, “İz” albümün en alaturka/arabesk değmemiş şarkısı olarak dinleyeni pop-“rock” bir kapanışa ulaştırıyor.


Hani bir süredir “rock”çı geçinenlerin arabesk alt metinli şarkılarından muzdaripiz ve bunu da sıklıkla dile getiriyoruz ya, işte Jilet sanki bunun bir antitezi gibi. Grubun adı, kapak fotoğrafları, albümün adı ve içeriği bir bütün halinde arabeskin/alaturkanın altını çiziyor çünkü. Şikâyet ettiklerimizin aksine ortada bir sahtekârlık yok. Böyle bir müzik yapmak için yola çıkmışlar ve yapmışlar. Üstelik buna rağmen hiç de “ağlak”, acıklı filan değil; aksine gayet de eğlenceliler. Albümdeki en hicranlı şarkılarda bile alttan alta bir iyimserlik, güler yüz ve hatta yer yer hafiften dalga geçme hali hissediliyor. Özellikle “Karabasan” sanki benzeri yüzlerce arabesk şarkının bir parodisi gibi. “Arabesk” filmi için Aysel Gürel ve Atilla Özdemiroğlu’nun yazdığı o nefis şarkıları hatırlıyor musunuz? (“Allah’ım Kör Et Beni”, “Terkedildim” vb.) Hah işte, o tat, o hava var bu şarkıda ve hatta tüm albümde.


Canlı performans videolarından anlaşıldığı kadarıyla grup üyelerinin bir süre daha birlikte çalmaya ihtiyaçları var gibi görünüyor. Bir de klavyeciye. Arkası gelecek zaten. Albüm duyulup sevildikçe sahnesi en çok iş yapan gruplardan biri olmaları şaşırtıcı olmaz çünkü bu ülkede bu tarz ve türün kocaman bir potansiyel kitlesi olduğu aşikâr.

GRUP PANKART – “PANKART”


Memlekette herhangi bir mekânda, eğlencede, düğünde, seyranda çalındığı vakit en entelektüelinden en lümpenine herkesin kendini koşarak piste attığı “oyun havaları” diye bir gerçeğimiz var malum. Bu bir Trakya havası (ya da diğer tabiriyle roman) da olabilir, bir Ege zeybeği de, halay da, horon da. Ama genellikle en çok Ankara havası olur. Bunca yıldır şu için içindeyim, kültürel skalasına bakmaksızın sınıfsız imtiyazsız tüm memleket ahalisini bir araya getirip eğlendiren pek az şey gördüm. Ankara havası niyeyse bunlardan biri. Bundandır ki her yerde, her ortamda, her zaman “gideri” var.

Ankara havası geleneğimizin son yıllarda ne kadar dallanıp budaklandığı (“sulandığı” mı desem acaba?) da herkesin malumu. Turgut başta olmak üzere bilumum “Ankaralı” lakaplı şarkıcılar, Namıklar, Yaseminler, Oğuz Yılmazlar ve onlarca benzerlerinin marifetiyle ortaya çıkan, hemen hepsi “Misket” ve “Farfara”dan türetilmiş, genellikle günün popüler şarkılarının sözlerinden ilham alan, elektro-bağlama ve darbukadan başka enstrüman gerektirmeyen, sözleri biraz laubali, epeyce edepsiz ama hep çok eğlenceli o şarkıların yarattığı müzikal akımdan söz ediyorum. Hatırlamanıza yardımcı olmak maksadıyla “Hoplayıver Çekirge”, “Arabada Beş Evde On Beş”, “Yakalarsam Tık Tık”ı ilk ağızda türün klasikleri arasında sayabilirim.


Hal böyleyken bu aralar memlekette her türden, her telden beslenen “rock” müziğin Ankara havasıyla bir şekilde buluşması kaçınılmazdı elbette. Can Bonomo’nun “Bana Bir Saz Verin”le bu gidişatı hızlandırdığını da göz ardı etmeyelim. Ve nihayet geçtiğimiz aylarda Grup Pankart’ın kendi adını taşıyan albümü piyasaya çıktı da, bu enteresan bileşimi adlı adınca sahiplenen bir grubumuz oldu.

Bununla birlikte albümün tamamını dinlediğinizde başından sonuna Ankara havası duymuyorsunuz. Hatta sadece iki şarkıda duyuyorsunuz desem yeri. Sanki grubun müziğini “Ankara ska havası” diye tanımlarken destek aldığı Ankara kelimesi daha ziyade Pankart’ın çıkış noktasını, memleketini vurguluyor. Yoksa işin içinde aslında Ankara havasından ziyade az biraz “rock”, bir miktar pop, bir tutam Balkan müziği, ama en çok da bol bol “ska” var.


Grup Pankart’ın kuruluşu 2001 yılına kadar dayanıyor aslında. Emre Karaca’nın Ankara’da Parodi adıyla kurduğu grup zaman içerisinde Pankart’a dönüşürken haliyle bir takım eleman değişiklikleri de yaşamış. Bugünkü halini 2005 yılında aldığı yazılmış basın bültenlerinde. Emre Karaca, Kutluğhan Kavukçu ve Faruk Şenel’den kurulu kadro Ankara’da çeşitli mekanlarda konserler verirken, kendi şarkılarının yanı sıra yaptıkları “cover”larla da ilgi çekiyormuş.

Pankart’ın 2008 yılında yayımlanmış ve “Masal” adı verilmiş bir albümleri daha var. Ancak nedendir bilinmez bu albümden bahsetmemeyi tercih ediyorlar. Zaten yayımlandığı dönemde de pek duyurulamamış, tanıtılamamış bu albümü bugün piyasada bulmak da mümkün değil. O albümden sadece bir şarkı (“Yok”) bu yeni albüme de girmiş sadece.


Albümde on şarkı var. Sekiz tanesinin sözleri Emre Karaca tarafından yazılmış. Bestelerde ise Emre Karaca’nın yanı sıra Burak Çağlar Özdemir’in de imzası var. Düzenlemelerde ise bu ikiliye Onur Koç da katılmış. Bu sekiz şarkıdan birinin bestesi anonim. Albümde bir de hem sözü hem müziği anonim olan şarkı var. Bir de şu meşhur “Kırmızı”nın “cover”ı. İlk kez Hande Yener tarafından 2004 yılında seslendirilen bu Altan Çetin bestesi, bu albümde bambaşka bir kılıkta çıkıyor karşımıza. Popta iki binli yılların “Bambaşka Biri”si kabul edilebilecek bu çok dişi dans şarkısını düpedüz bir “ska”ya dönüştürmüş Pankart, bir miktar Ankara havası sosunu da ihmal etmeden.

Bir mekânda çalarken şarkının orijinalini mi yoksa bu versiyonunu mu tercih ederim? Ne yalan söyleyeyim, orijinalini. Orijinali zaten yeterince eğlenceli olan, dans ettiren ve bugünün kulağıyla da demode durmayan bir şarkıyı daha eğlenceli hale getirip söylemek iddiası biraz riskli şüphesiz. Belki aslında hiç de eğlenceli olmayan bir şarkıyı bu hale getirmek daha iyi bir fikir olabilirdi.


Bununla birlikte albümün tamamının hareketli ve eğlenceli olduğu da bir gerçek. Albüm “Kırmızı”yla başladıktan sonra bir dakika bile yavaşlamadan, aynı hızla sona ulaşıyor. Sürekli bir coşku hali, önce seken sonra koşmaya başlayan ritimler, hep bir ağızdan söylenen akılda kalıcı nakaratlar (hatta “ska”nın doğası gereği yer yer bildiğiniz tribün atmosferi.) Bakmayın, bu da kolay bir iş değildir. Kötü yapıldığında “ska” dünyanın en sıkıcı müziğine dönüşebilir. Nitekim deneyenler oldu ama Athena’dan başka pek de dozu tutturabilen grup çıkmadı Türkiye’de. Neyse ki Pankart’ın şarkılarını dinlerken sıkılmaya fırsatınız olmuyor. Hatta bildiğimiz kasap havasından izler taşıyan “Şamar” ve albümün kapanışında yer alan “Son Mektup” ila halaya durabilmeniz bile mümkün. Hem “Mavi Boncuk”a gönderme yapan, hem de “Denizli’nin Horozları”ndan ilham alan “Arsız Sevgilim”, enteresan bileşimiyle dikkat çekiyor. Bir Goran Bregoviç şarkısı gibi tınlayan “Yasak Elma” ise nefeslilerin coşturduğu sert bir “ska”. Ama bence albümün “Kırmızı”dan sonraki en büyük kozu “Son Mektup”.

Albümün kayda değer bir başka özelliği ise solist Emre Karaca’nın yer yer teatralleşen vokal tekniği. Yıllar içerisinde memlekette Türkçe “Rock” söylemenin yazılmamış bir kuralı oluştu malum. Sarhoşken (ya da kafanız bir sebepten iyi iken) nasıl şarkı söylerseniz aynen öyle söylüyorsunuz ve mümkünse nakaratlarda da sesinizi çatlatıyorsunuz. Ses tınısında Özdemir Erdoğan’la Ferdi Tayfur arası bir karışım yakalarsanız ve bir de şarkı boyunca ne dediğiniz anlaşılmazsa, bir “rock” grubuna solist olmaya hazırsınız demektir. Bu konudaki rol modelinin Kaan Tangöze olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? (Bir de yeni gitar çalmayı öğrenmişlerin kelimeleri yaya yaya söyleyişleri vardır ki bu stil genellikle daha ergen “rock”çılarda görülür.) Bereket ki Emre Karaca bir önceki albümde kulağımıza çalınan “rock” şarkıcısı klişelerini bu albümde temizlemiş, kendi yolunu bulmuş gözüküyor.  

Sözüyle müziğiyle ve de kartonetiyle epeyce eğlenceli, alternatif bir albüm “Pankart”. Değişik şeyler dinlemek isteyenler için enteresan bir alternatif olabilir. Kulak vermekte fayda var.

KUMA – “KUMA”


Hikâyeye mutlaka bir yerlerde denk gelmişsinizdir. Memleketin en eski radyocularından Geveze (gerçek ismiyle Jozi Zalma), 2007 yılında Foça’da tanıştığı, hem sahnelerini, hem de müziklerini çok beğendiğini Rol adlı “rock” grubuyla giderek daha yakın ahbap olur ve bu yakınlık onları birlikte müzik yapmaya kadar götürür. Zaten mesleği gereği müzikle içli dışlı olan, kendine ait şarkıları da bulunan Geveze, gruba dördüncü üye olarak gelir ve Kuma adını verdikleri bu yeni grup ilk albümünü geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkarır.


Hakan Hepcan, Sertan Coşkun ve Deniz Kayramaz’dan kurulu Rol 2010 yılında, “İnce Derin” adını verilmiş bir albüm yayımlamıştı. Albümden özellikle ogün Sanlısoy’la düet yaptıkları “Büyüklük Bende Kalsın” ve bir Sezen Aksu “cover”ı olan “Vazgeçtim” hatırlarda kaldı. O albümde henüz yolun çok başında bir “rock” grubu dinlemiştik. Müzikal tavır olarak Mor ve Ötesi’ni kendilerine örnek aldıkları çok belli üç genç pek de başarılı bir “cover” olamamış “Vazgeçtim”i saymazsak şayet, umut verici bir başlangıç da yapmışlardı. Hatta grubun kendine ait bir dinleyici kitlesi yarattığı da söylenebilirdi. Ama artık Rol yok; Kuma var.

Kuma’nın kendi adını taşıyan bu ilk albümünde besteler ağırlıklı olarak (tıpkı Rol albümünde olduğu gibi) yine Hakan Hepcan’a ait. Yanı sıra bir şarkıda Onur Çağrı Tufan ve Barış Satış’ın imzasını görüyoruz. Bir şarkının sözlerini ise albümün hem prodüktörü, hem de aranjörü olan Alp Özdemir, Hakan Hepcan’la birlikte yazmış. Albümde toplam sekiz şarkı var ve tamamı sadece 27 dakika sürüyor. Şarkılar bugünün standartlarıyla bakıldığında neredeyse tadımlık denebilecek kadar kısa. Bunu özellikle yaptıklarını söylüyor grup elemanları. Dinleyenler sıkılmasın, yorulmasın diye. Biraz da şarkıların üç dakikadan fazla sürmediği altmış ve yetmişli yıllara gönderme olsun diye. Zaten albümde bazı şarkıların sadece süreleri değil, kendileri de o yılların izlerini taşıyor. Kapak kompozisyonunda grup üyelerinin lambalı bir radyonun içinden çıkıyor olmaları boşuna değil. Albümün tamamı değil belki ama bir kısmı lambalı radyolardan dinlediğimiz şarkılardaki tadın peşinde koşuyor.


Buna karşın Rol’e kıyasla “rock”tan bir hayli uzaklaşmış bir müzikal tavrı var Kuma’nın. Belki pop-“rock” denilebilir buna. Özellikle albümün romantik şarkıları “Yalnızım Yine” ve “Kalbim”in “rock”la uzak yakın ilgisi yok. Seksenlerde olsak, bu şarkıları sözgelimi Coşkun Demir rahatlıkla plak yapabilirdi. O derece.

Albüm Geveze’nin radyo anonsuyla başlıyor ve ilk şarkı “Anladım”la eğlenceli bir açılış yapılıyor. Hemen ardından ise ilk klip şarkısı “Bahane” geliyor. Dünyanın en klişe klip senaryolarından biriyle kliplenen şarkının çok dikkat çekici olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Zaten albümün genel olarak sorunu da bu. Grubu parlatıp kolayca ezberlere aldıracak güçte bir şarkı yok. Eli yüzü düzgün ama orta halli şarkılar var sadece. Önümüzdeki günlerde belki sonbahar mevsimini de avantaj yapıp “Yalnızım Yine”nin ön plana çıkması sağlanabilir.


Solist olarak Geveze, açıkçası beklediğimden çok daha iyi bir performans gösteriyor. Zaman zaman prozodi hatalarına düşse de (çıkış şarkısı "Bahane" olmasaymış keşke tam da bu yüzden), daha ziyade yavaş şarkılarda başarılı olduğu söylenebilir. Ne var ki bu kadar düz bir şarkıcılık tekniği, vokalde bu kadar az deformasyon bugünün popüler “rock” müziğinde pek tercih edilen bir şey değil (Bknz: Bir önceki albüm eleştirisinin “rock” şarkıcısı olma kriterleri ile ilgili paragrafı.) Bu bir dezavantaj mıdır bilemedim o yüzden.(Bu arada radyoculuktan şarkıcılığa geçen üç isim hatırlıyorum da; Beyaz, Gökhan Akdulun ve Serdar Ortaç... Geveze sırf bu nedenle bile iyi şarkıcı sayılabilir.)


Melodik pop-“rock” şarkılarına ilgi duyuyorsanız, kulaklarınız bağır çağır şarkılardan yorgun düştüyse bu arada ya da en azından sıkı bir Geveze dinleyicisi/hayranı iseniz bu albümü satın almak için gerekçeniz var demektir. Aksi takdirde çok da hoşnut kalmayabilirsiniz.

AĞUSTOS 2012

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Geç de Olsa Dinlediklerim 2


CEM ÖZEL – “İNİM İNİM”


Her ne kadar kapak tasarımında harflerin dizimi nedeniyle adının “Ceminim Özelinim” olduğu sanılsa da ilk bakışta (ki bunun kasıtlı yapıldığına şüphe yok), Cem Özel’in aslında “İnim İnim” adını taşıyan ilk albümü geçtiğimiz Şubat ayında yayımlandı. Albüm yayımlandığı günlerde bir de klip servis edildi müzik kanallarına ama arkası gelmedi.

Alternatif müziği yakından takip edenler Cem Özel ismini WUFİ grubundan dolayı tanıyordu esasında. 2008 yılında yayımlanan WUFİ albümünde Cem Özel, Can Saban ve Ali Rıza Şahenk’le birlikte İngilizce sözlü “electro-funk” şarkılarla, yani memlekette bırakın popüleri, alternatifte bile pek sık duymaya alışık olmadığımız bir müzik tarzının peşinde gitmekteydi. Bilen bildi sadece ama tahmin edileceği üzere pek geniş kitlelerin ilgisini çekmedi bu deneme. Sonrasında Saban ve Şahenk, Can Bonomo’nun albüm prodüksiyonuna giriştiler ve Cem Özel de o albüme hem bir bestesiyle, hem de bazı şarkıların kayıtlarında enstrümanist olarak katkıda bulundu. Ve nihayet 2012’de ilk solo albümüyle dinleyici karşısına çıktı.


Cem Özel’in biyografisinde çocukluğundan bu yana aileden gelen bir tutkuyla müzikle iç içe olduğu, çok küçük yaşlarda klavye ve gitar çalmaya başladığı yazılı.  İngiltere’de müzik prodüksiyonu eğitimi alırken bir yandan da popüler müzik çalışmaları yapmış ve Türkiye’deki profesyonel müzik yaşantısı da WUFİ ile başlamış.

On üç şarkının yer aldığı “İnim İnim” adlı bu ilk albümde bütün şarkıların söz ve müzikleri Cem Özel’e ait. Bu kadarla da kalmamış, şarkılarda duyacağınız bütün enstrümanları (davul ve perküsyon hariç) kendisi çalmış ve haliyle düzenlemeleri de kendisi yapmış. Dolayısıyla da çok içine kapanık, çok bireysel, “self-made” bir iş var albümde. Cem Özel müziğini başka hiçbir dokunuşun artı veya eksisinden etkilenmeyecek bir kapalı kutu gibi tasarlamış ve albümü de aynen öyle çıkarmış ortaya. Belki en çok da bu yüzden içine kolay girilmiyor.

Şarkılar yine “funk”, “electro-funk”, “elektro-rock” ama en çok da “physicodelic rock” sularında dolaşıyor. Neşeli ritimler, kolay kulağa yerleşen bas yürüyüşleri de var ama bir o kadar da depresif ve sofistike düzenlemeler de dinliyorsunuz. Ana temaya kolay yoldan ulaşan nota dizimleri, kendini uzaktan belli eden nakarat döngüleri ve dönüp dolaşıp aynı telden çalan tekrarlara alışkınsa kulaklarınız, Cem Özel’in şarkıları biraz yorabilir sizi.


Belki şöyle izah edilebilir; bazı filmleri izledikten sonra sadece konusu kalır aklınızda. Belki bir parça da konuyu anlatırken kullanılan ileri teknoloji ya da oyuncuların güzelliği/yakışıklılığı gibi ikonik öğeler. Oysa bazı filmlerde yönetmenin dili, üslubu, tekniği ve tüm bunları kullanırken yarattığı, sizi içine soktuğu dünya öyledir ki filmin ne konusu, ne oyuncuları, ne de başka bir şey bunun üzerine çıkar. İşte bu albüm o ikinci tür filmler gibi. Cem Özel’den bahsederken herhangi bir şarkısını bir anda mırıldanmaya başlayamazsınız kolay kolay belki ama albümün yarattığı duygu/dünya geçer içinizden. Tabii o dünyaya girebildiyseniz şayet.

Çünkü kolay değil. Dedim ya; çok kişisel. Albümü dinlerken adeta Cem Özel’in evine habersizce girmiş, ya da ne bileyim, herkesten sakladığı günlüğünü gizlice okumuş gibi oluyorsunuz. Buna karşın odaların kapıları ya da günlüğün sayfaları kolay açılmıyor. Her bir şarkı başa dönüp yeniden dinlenilmeyi, her bir şarkı sözü satır satır okunmayı istiyor. Yani biraz sabır, biraz da dikkat. Sonrasında evine habersizce girdiğiniz/günlüğünü gizlice okuduğunuz bu genç adamla ahbap olmanız, hatta dertleşmeye başlamanız işten bile değil.


“İnim İnim”den sonra diğer şarkılara kıyasla kulağa daha kolay yerleşen “İstanbul”a klip çekilmesi, albümün yürümesi açısından faydalı olacaktır. Ama daha derine inmek isterseniz size özellikle “Beni Sar” ve “Yasakmış Bu Bana”yı dinlemenizi tavsiye edebilirim.

ZIMBA –“ KARAMSAR OLMAMAK LAZIM”


Murat Arda, Orbay Balıkpınar, Doğuş Sezgin Çölok ve Gökçe Çağatay’dan kurulu Zımba’nın müzik yolculuğu 2007 yılında, Bursa’da başlamış. O günlerde beş kişi olan grup, Bursa’da çeşitli mekânlarda sahneye çıkarak şehrin popüler gruplarından biri haline gelmişler. 2010 yılında gruptan bir kişi ayrılmış ve Zımba bugünkü kadrosuyla albüm çalışmalarına başlamış. Tabii ki albüm prodüksiyonlarının başkenti İstanbul’a gelmişler ve Erhan Toraman’ın prodüktörlüğünde, Uğur Onatkut’un aranjörlüğünde dört şarkı kaydetmişler. Geçtiğimiz Mart ayında piyasaya sürülen ve “Karamsar Olmamak Lazım” adını taşıyan “maxi-single”ın hikâyesi kısaca böyle.

En büyüğü 1980, en küçüğü ise 1985 doğumlu grup üyelerinin müzikal geçmişleri de iki binli yılların başlarına denk geliyor. Yani neresinden baksanız henüz yolun çok başında bir grup var karşımızda. Üstelik İstanbul müzik piyasasının rahle-i tedrisinden geçmemiş, başka bir deyişle kurtlar sofrasında hiç yemeğe oturmamış bir grup. Bu yüzden işleri emsallerine göre biraz daha zor. Ne ki bir taraftan da Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana dışından da bu tarz grupların, işlerin çıkabilmesi Zımba ve benzerlerinin başarısına bağlı. Sadece bu nedenle bile desteklenmeyi hak ediyorlar. Zira her sektörde olduğu gibi müzikte de tekelleşme ya da çeteleşme (nasıl tanımlarsanız artık) beraberinde adam kayırma, dışarıdan adam almama, kendinden olmayana hak tanımama ve bir süre sonra kendi çemberinin içinde dönüp durma gibi fena sonuçlar doğuruyor. Bundandır ki, çemberin dışından çıkıp gelebilene kapılarımız ardına kadar açık.


“Maxi-single”da yer alan şarkıların dördü de grup elemanları tarafından yazılmış şarkılar. Düzenlemelerde ise grup elemanlarının yanı sıra, Yüksek Sadakat’ten tanıdığımız Uğur Onatkut var. Onatkut gibi hem stüdyo hem de sahne tecrübesi olan bir müzisyen, grup için önemli bir avantaj olmuş ve ortaya temiz bir iş çıkmış.

Grubun romantik, sakin hatta “pop-rock” olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. “Karamsar Olmamak Lazım” gibi akıllıca bir sloganla çıktıkları yolda “Âşık Oldum”la daha da ivme kazanmaları muhtemel. Diğer iki şarkı, “Bu Son Çaresizliğim” ve “Kaybolup Gidelim” ise ağdalı, acılı değil ama eli yüzü düzgün, tadında bir duygusallıkta “soft-rock” şarkıları sevenleri memnun edecek nitelikte.


Ana akım “rock” müziğe daha yakın durmaları ve muhakkak ki tanıtım başarısının da etkisiyle, ilk albümünü piyasaya çıkaran bir “rock” grubu olarak medyada bahis konusu edilmeyi başaran Zımba’nın daha geniş kitlelere ulaşmasında ilk kliplerinin ve albüm görselinin olumsuz rol oynadığını düşünüyorum. Animasyon tekniğiyle yapılan klip, “Karamsar Olmama Lazım” önermesinin tam aksine, karanlık ve soluk renkli bir masal dünyasında geçiyor. Bilmiyorum kasıtlı mı yapıldı ama animasyonlar teknik olarak epeyce amatör duruyor. Belli ki iyi bir fikir, hayal edildiği gibi sonuç vermemiş montaj masasında. İyi bir animasyonun epeyce pahalı bir prodüksiyon gerektirdiği de bir gerçek tabii.


Albüm görselinde de benzer bir sıkıntı var. Özellikle klipten alıntılanan kapak resmi, yazı karakterleri ve bütün kartonetin tasarımı ne yazık ki göze profesyonel görünmüyor. Bunun da ötesinde albümün içeriği ve grubun müziği hakkında da hiç ipucu vermiyor ya da daha doğrusu yanlış ipucu veriyor. Ben kendi adıma, ilk gördüğümde bir “rap” albümü zannettim mesela. Ben olsam “Karamsar Olmamak Lazım” gibi bir sloganı, daha renkli, daha aydınlık, daha iç acıcı bir görselle pazarlamayı düşünürdüm.


Kabul edilebilir ve elbette telafi edilebilir bu hataları bir yana koyarsak, Zımba’nın bu “maxi-single”la iyi bir başlangıç yaptığını söyleyebiliriz. Bir dinleyin, kulağınızda bulunsun.

TENEKE TRAMPET – “İZİN VERME”


Teneke Trampet’in bir araya gelişi, doksanlı yıllara, grup üyelerinin lise çağlarına dayanıyor. Oğuz Tarihmen ve Cem Pulathaneli, Alman Lisesinde okurken ortak paydalarının şarkı yazmak olduğunu fark edip birlikte müzik yapmaya başlamışlar. Üniversite yıllarında ise aralarına Barış Tuncer de katılmış. Her üçü de şarkı yazarı olan üç müzisyen, bir yandan eğitimlerine devam ederken, bir yandan da fırsat buldukça birlikte müzik yapmaya devam etmişler. Kimi zaman sokaklarda, kimi zaman küçük kafelerde sınırlı sayıda dinleyiciye, ama hep büyük bir titizlik ve ciddiyetle, kendi şarkılarını çalıp söyleyerek deneyim kazanmışlar.

Grubun adı ise Alman yazar Gunther Grass’in daha sonra filme de alınan Teneke Trampet (Die Blechtrommel) romanından esinlenmeyle konulmuş. Roman kahramanı Oskar henüz üç yaşındayken, etrafında gözlemlediği yetişkinlerin mutsuz ve karanlık dünyasına bir tepki olarak büyümemeye karar verir. Bu direniş sonucu sahiden de çocuk kalır ve büyümez. Doğum gününde kendisine hediye edilen teneke trampeti, öfkelendiği, kızdığı her durumda çalmaya başlamakta, tiz sesiyle çığlıklar atarak etrafta ne varsa kırıp dökmekte ve yaşadığı dünyaya tepkisini böyle göstermektedir.


Grup üyeleri de yer yer protest öğeler barındıran müziklerini ve yaşadıkları toplumda hem müzisyen hem de birer birey olarak duruşlarını en iyi anlatacağına inandıkları Teneke Trampet metaforunu kendilerine isim olarak seçmişler. Nitekim onları ta başından bu yana şarkılarıyla olduğu kadar aktivist yönleriyle de tanıyanların sayısı az değil.

Teneke Trampet birkaç eleman değişikliğinden sonra 2006 yılında bugünkü halini almış. Grubun kurucusu üç ismin yanında bugün Egemen Özaltınkol ve Bilal Bekar da var. Daha önce kaydettikleri bazı şarkıları internet ortamında dinlenilebilen Teneke Trampet’in geçtiğimiz Mart ayında piyasaya sürülen ilk albümleri “İzin Verme” adını taşıyor.

Grubun müziğini tanımlamak için “rock” ancak bir üst başlık olarak kullanılabilir. İçinde zaman zaman “reggae”, bazen “blues”, oradan caz ve beklenmedik bir şekilde farklı etnik öğelerin bulunduğu zengin bir müzik demek daha doğru olur ki onlar da zaten bu nedenle olsa gerek, kısaca “Teneke Trampet müziği” tanımını kullanmayı tercih ediyorlar.


Mesela pek “rock” albümlerinde duymaya alışık olmadığımız enstrümanlar; mandolin, kemençe, buzuki, Gürcülerin etnik sazları panduri ve salamuri geçiyor bazı şarkıların içinden. Şarkı sözleri deseniz, yine Türkçe “rock” müzikte sıklıkla tercih edilmeyen edebi göndermeler, politik dokundurmalar ve belirli bir entelektüel birikimden süzülüp geldiği çok belli ağır cümleler var. Müziğiyle çok eğlenmeyi ya da romantizm deryasına dalmayı ya da olur a salya sümük ağlamayı düşündüğünüz “rock” gruplarından değil Teneke Trampet. Tam tersine albüm 13 şarkılık kalın bir kitap gibi. Hem müzikal hem de sözel anlamda kafa yoran, içi dolu, çok yoğun, konsantre bir iş.

Grubun özelliklerinden biri de üç üyesinin birden şarkı yazarı olması. Bunun grup içi dengelere şöyle bir yansıması olmuş; her şarkı yazarı kendi şarkısının solisti. Yani Teneke Trampet’te bir tek solist yok. Buna karşın şarkıların nihai hallerinde bütün grup üyelerinin dokunuşu olduğu için altlarına tek tek söz yazarı ve besteci isimlerini yazmamış, bütün şarkıları ortak sahiplenmişler.  


Albüme adını veren şarkı, son sırada yer almasına rağmen, ilk klip için seçilen şarkı oldu. “Biz bu şarkıyla şarkılarımızın sesini kısmak isteyenlere izin vermeyeceğimizi ilan ediyoruz,” diyorlar kartonet yazısında. Bütün albümün de ana teması bu zaten. Sanatın en güçlü muhalif olduğunu ve politikanın yapamadığını çoğu zaman sanatın yapabildiğini hatırlatıyor bu şarkı ve bu da özellikle bu ülkenin içinden geçmekte olduğu karanlık çağın ötesine ait umudumuzu saklı tutabilmenin yolunu gösteriyor adeta bize. Şarkıda Pontus Rumcasından Zazacaya dek farklı etnik dillerde vokaller kullanıldığını ve bu vokalleri Janet, Jak Esim, Harun Tekin, Sumru Ağıryürüyen gibi isimlerin seslendirdiğini de söylemeden geçmemek lazım.


Özellikle yetmişler Anadolu popuna çok yakın duran, adeta Cem Karaca’nın izinden giden “Erzincan 1939”, “senfonik-rock” etkisindeki yapısıyla albümdeki dikkat çekici şarkılardan bir diğeri. Akılda kalıcı melodik yapısı ve çarpıcı sözleriyle “Doğmak Zorunda”, dinleyiciyle kolay buluşabilecek şarkılardan biri olarak ön plana çıkıyor. Rafael Alberti ve Garcia Lorca’nın şiirlerinden kolaj yapılmış sözleriyle “Vatan Hainleri” adeta bugünün Türkiye’sini anlatıyor. “Telkin” müzikal bir şölen gibi, “Bahar Gelmiş” ise albümün en “light” şarkısı.

Aysel Gürel, Attila Atasoy için yazdığı “Zaman Meyhanesi”nde “Ben billur kahkahalar çizerim zamana,” demişti. Teneke Trampet de “Kahkaha”da, “Buğulu kahkahalar çizerdim camlara” diye başlıyor söze. “Kahkaha” ve “Okulun Bahçesinde” albümde aynı duyarlılıkların izini süren, kan kardeşi şarkılar. “İşçilerin Sesleri” belirgin bir Bulutsuzluk Özlemi rüzgârı estiriyor. “Burma” ve “Ölü Çiçekler” ise melodik yürüyüşleri ve etkili sözleriyle ilk dinleyişte dikkat çekiyor.


Albümün kartonet tasarımı da son derece güzel. Bir “sözcük avı” kompozisyonunda tasarlanan kapakta, tablo içerisinde gizlenmiş 13 sözcük var ve her biri albümün adıyla yan yana getirildiğinde, grubun politik tavrını da özetliyor. Mesela “din sömürüsü”. Diğerlerini saymayacağım ki albümü satın alacaklar için tadı kaçmasın.

“İzin Verme” Türkçe “rock” tarihinin 2012 sayfasında altı çizili olarak kalacak albümlerinden biri olacak. Belki kısa vadede kolay algılanmayacaktır ama uzun vadede kalıcı olacağına şüphe yok.

AĞUSTOS 2012