Bu Blogda Ara

28 Haziran 2012 Perşembe

Dinlediklerim


GÖZÜNÜZ, KULAĞINIZ VE DE GÖNLÜNÜZ AÇILSIN!


Bu ara ortalıkta bir doksanlar modası var ya, şimdi durduk yerde ‘doksanlı yıllar Türkiye’de popüler müziğin kırılma noktasıdır diye bir tespit yapsam, birçok genç şarkıcıyı bağrımıza bastığımız, üretkenliğin had safhaya çıktığı, iyi kötü sayısız albümün yayımlandığı o yılları hatırlayıp bana hak verirsiniz muhakkak. Ama benim ‘kırılma noktası’ndan kastım o değil aslına bakarsanız. Doksanlar bir yandan popüler müziği yeşertti, şenlendirdi ama bir yandan da hançerledi, böğrüne bıçak sapladı ve uzun yıllar iyileşmeyecek kadar ağır yaraladı. Nasıl mı?.. Bakın şöyle…

Seksenlerin sonunda firmalar plak basmaktan tamamen vazgeçti ve zaten giderek azalmakta olan plak dinleme sevdası da hızla unutuldu. Doksanlarda pop tekrar patladığında, müzik artık kasetlerden dinleniliyordu. CD çalarlarsa evlere yeni yeni giriyordu. Evlerdeki pikaplar eskicilere verilmiş, plaklar ya kırılıp atılmış ya da kömürlüğe kaldırılmıştı.


İşte plaklarda kalan şarkıların ve şarkıcıların bir nesil tarafından tanınmamasına bu format değişikliği sebep oldu. Doksanların gençliği, yetmiş ve seksenlerin nice popüler isminin geçmişini hiç bilmedi. Çünkü onların külliyatı plaklar üzerindeydi ve artık plaklar yoktu. Bu dönemde sadece televizyonlarda gün be gün gösterilip duran Yeşilçam filmlerinde kullanılmış şarkılar kazındı hafızalara. Gerisiyse yıllarca ancak hatırlayanların hafızalarında yaşadı. Ta ki iki binli yıllara kadar.

Hikâyenin gerisini biliyorsunuz. Bugün artık plaklarda kalmış şarkıların büyük çoğunluğu dijital formatta da dinlenilebilir hale geldi. “Issız Adam” başta olmak üzere, çeşitli furyalarla geçmişte kalmış çeşitli şarkılar ön plana çıktı, sonra onları söyleyenler yeniden keşfedildi ve o aradaki on yıllık kara delik hemen hemen kapandı.


Altmış, yetmiş ve seksenlerde ülke müzik gündemini peşinden sürükleyenlerin büyük kısmı doksanlar ve iki binlerde de boş durmamışken, anlaşılması güç bir genellemeyle “eski şarkıcı” diye anılır oldular. Elbette o çok hızlı değişime ayak uyduramayan, geride kalan, demode duranlar da vardı; yok değildi. Yanı sıra kendi isteğiyle uzun aralar verenler de oldu ki her birinin kendince gerekçeleri vardı. Yine de sebebi ve de sonucu ne olursa olsun, hiçbir şey “eski şarkıcı” tabirini haklı çıkarmadı.

Nasıl “eski yazar”, “eski avukat”, “eski doktor” demek anlamsız geliyorsa kulağa, nasıl ki birçok meslek erbabı, yeteneğini ve tecrübesini demledikçe başarı kazanıp, yerini sağlamlaştırıyorsa, müzikte de elbette bu böyle ve “eski şarkıcı” tabiri tamamen anlamsız, hatta düpedüz saçmaydı.


Elbette bu noktada devreye her daim genç ve güzel olanın para ettiği şov dünyasının acımasız gerçekleri giriyor. Hepimiz işimiz düştüğünde deneyimli bir doktora görünmeyi isteriz ama sahnede ya da televizyonda en genç, en güzel olanı görmeyi, en tecrübeli olanı görmeye çoğu kez tercih ederiz. Ama bu onların değerini eksiltmez. Eksiltmedi bugüne dek. Yani en azından müziğin hem bugününü hem de dününü iyi bilenlerin böyle düşündüğü bir gerçek.

Türk popunun iki büyük ismi geçtiğimiz günlerde yepyeni albümleriyle müzik piyasasında yeniden boy gösterdi. Aslında bütün bu girizgâhın varmak istediği cümle buydu. Değerini bilenlere bu iki şahane albümün müjdesini vermek, fikri ve zikri tamamen yukarıda cümlelerde özetlenmiş bir müzik yazarının boynunun borcu elbet. Ve nihayet sadede geldim: Seyyal Taner ve Nil Burak'ın 2012 çıkışlı yeni albümleri.

SEYYAL TANER - "ETHNIC ROCK"


Seyyal Taner doksanlar furyasında iki şahane albümle (1992 “Alladı Pulladı”, 1993 “Geliyorum), yetmiş ve seksenlerdeki rüzgârını devam ettiriyorken, kişisel sebeplerle hem İstanbul’dan, hem de müzikten uzaklaşmış, Bodrum’a yerleşip yeni bir hayata başlamıştı. 2002 yılında yayımlanan “Seyyalnâme” albümüne dek ortalarda görünmedi. Bu arada müzik adına yaptıkları da bizim kulağımıza ulaşmadı. Bir dört yıl kadar önce bizim de yolumuz kesişmiş, onun yeni bir albüm için yeni şarkılar arama sürecinin bir kısmına bu satırların yazarı da şahit olmuştu.

İsmini bu kadar markalaştırmış, imajını ve insanların hafızalarındaki yerini bu kadar sabitlemiş ve buna karşın bu kadar da uzun ara vermiş her star gibi, o da en doğru adımı atabilmenin, yanlış yapmamanın yollarını arıyor, çekiniyor ve bir yandan da sektörün çok ama çok değişmiş, yeni yüzüne alışmaya çalışıyordu. Birlikte çok şarkı aradık, bulduklarımızı beğenmedik, beğendiklerimizi çeşitli sebeplerle kullanamadık ve Seyyal Taner’in müziğe verdiği ara ister istemez biraz daha uzadı.


Sonunda bir gün Seyyal, Kemal Boran’la birlikte çıkıp geldi bize. O gece dinlediğimiz şarkıların bir kaçında hemfikirdik. Aranan bu defa bulunmuş gibiydi. Aradan bir süre daha geçti ve nihayet Seyyal Taner tam da istediği gibi, içinde hem “rock” hem de etnik öğeler barındıran, hem dünün Seyyal’inin peşinden giden, hem de bugünün müziğine ayak uyduran bir albümle dinleyici karşısına çıktı. 

Bu sürece dâhil olamadım ama bütün o bir araya geldiğimiz gecelerde “öyle olmalı, böyle olmalı”larımızın eksiksiz yerini bulmuş olmasına, albümün her şeyden çok Seyyal’in içine sinmiş olmasına sevinçle şahit oldum. Nitekim albümün piyasaya çıkacağı günlerde Milliyet Sanat dergisi için röportaj yapmak üzere bir araya geldiğimizde ona ilk sorum da buydu: “İçinize sindi mi?” Sormaya ne hacet, cevabını ta içi gülen gözlerinden anlamak mümkündü zaten.

“Ethnic Rock”, altı şarkılık bir mini albüm. Kemal Boran’ın “Sevda Zindanları”yla başlıyor, Olcayto Ahmet Tuğsuz’un “Sorunlar”ıyla devam ediyor. Her ikisi de Seyyal Taner kariyerinde önem taşıyan şarkılara imza atmış iki besteci, hem sesini, hem de tavrını çok iyi çok iyi tanıdıkları Seyyal için üzerine tam oturan birer elbise dikmişler adeta. En ufak bir falsosu, potluğu, dar ya da bol duran bir tarafı olmayan göz kamaştırıcı güzellikte elbiseler bunlar.


“Sevda Zindanları”ndan alacağınız Erkin Koray şarkıları tadı, Seyyal’in ilk 45’liğinde seslendirdiği Erkin Koray şarkısına bir gönderme gibi. Sanki kariyerinin en başına bir selam göndermiş ya da kariyerinin en başında yaptığı şey bugün anlamını bulmuş gibi. Özellikle ikinci versiyonda Seyyal’in daha öfkeli, daha saldırgan yorumu ve ara “intro”daki gitar solo çok çarpıcı. “Sorunlar” ise daha ilk dinleyişte albümde en sevdiğim şarkı oldu. Hem “rock”, hem pop, hem de her kelimesi, her notasıyla buram buram Seyyal bir şarkı.


Yine bir Kemal Boran bestesi olan “Sus”ta, davullu zurnalı çıkıyor karşımıza Seyyal. İşin etnik tarafında duran bu şarkı da Seyyal’den “Şiirimin Dili”ni, “Sen Çok Yaşa”yı sevenlere hitap ediyor. Yetmişli yıllar Seyyal Taner “hit”lerinden ve Çiğdem Talu-Melih Kibar klasiklerinden “Seni Çok Özledim”in bugüne güncellenmesi ise hem “rock” hem de “rap”le bezenmiş yeni bir düzenlemeyle olmuş. Eski bir şarkının nostaljik bir hatırlatmadan ziyade, yeni bir biçimde, yeniden sunulmasının ender başarılı örneklerinden biri bu.


Albümün bir başka sürprizi ise Volkan Başaran tarafından düzenlenen Neşet Ertaş türküsü “Doyulur mu?” Başaran ve Taner’in yıllar önce Bodrum’daki ev stüdyosunda “demo” kaydını yaptıkları bu düzenleme, yetmişlerin o eşsiz Anadolu-pop denemelerinin cesareti ve gücünde. Haluk Levent, Kıraç ve benzerleriyle suyunun suyu çıkarılmış bir türün, bir akımın, uzun yıllardır yapılamamış bir örneği. Neredeyse metal denilebilecek kadar sert, vurucu ve bir o kadar da sağlam.

Bu mini albüm, “Doyulur mu?” ile biterken, elbette doyulmuyor ve tadı damağınızda kalıyor. Ama belki de bugünün şartlarında böylesi daha iyi. Seyyal Taner kariyerinin en iyi albümlerinden biriyle geri döndü. Bugün “rock” yaptığını iddia edenler , sahnede dans ettiğini, şov yaptığını zannedenler utanır mı bilmem. Ama suyu kaynağından içmek isterseniz, bu albüme, Seyyal Taner’e bir kez daha kulak kabartın derim ben.

NİL BURAK - "MAVİ"


Plak ve gazino yıllarının birinci ligindeki pop yıldızlarından biri de Nil Burak’tı kuşkusuz. O da yıllar boyunca haftanın yedi günü sahneye çıkmanın, televizyon çekimlerinden plak stüdyolarına koşmanın yorgunluğunu memleketi Kıbrıs’a dönerek ve müziğe uzun bir ara vererek atmayı tercih etti. 2008 yılında hem eski şarkılarının bir araya getirildiği “En İyileriyle”, hem de yeni şarkılardan oluşan “Bir Numaramsın” albümleriyle geri döndüğünde onun da tıpkı Seyyal Taner gibi çekinceleri vardı. Tam da o günlerde Issız Adam filmiyle “Yalnızım Ben”in, Avrupa Yakası dizisiyle de “Olmaz Olmaz Deme”nin tekrar popüler olması, yeni albümü ister istemez biraz gölgede bıraktı.

Ne enteresandır ki şarkılarını dinleyerek büyüdüğüm bir yıldızla daha birlikte çalışmak nasip olmuş ve “Bir Numaramsın”a iki şarkım birden girmişti. O karambolde benim şarkılar da güme gitti ama Nil Burak’ın sesinden kendi şarkılarımı duymuş, dinlemiş olmanın paha biçilemez keyfi ve mutluluğu yanıma kâr kaldı. Nil Burak’sa o gün bugün müziğe kaldığı yerden devam etti. Yine o kanal senin bu kanal benim televizyonlarda, o konserden bu konsere sahnelerdeydi artık. O da arayı fazla açmadan yeni bir albüm için kolları sıvadı ve “Mavi” geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.


Beş şarkıdan oluşan bu mini albümde dört yeni şarkı ve bir “cover” var. Albümün hemen açılışında karşımıza çıkan “Yağmur”, Mine Koşan’ın sesinden meşhur olmuş bir Vedat Yıldırımbora bestesi. O dönemde Erkin Koray tarafından şarkının bir de “rock” düzenlemesi yapılmıştı. Bu albümde ise düpedüz “club”, bayağı hareketli, gümbür gümbür bir “Yağmur” dinliyoruz. Tamer Özkan imzalı düzenleme kadar, Nil Burak’ın o çok karakteristik sesi ve yorumu da şarkıya bambaşka bir renk, bir tat getirmiş.

Doksanlı yıllarda bir çok albümde besteci ve aranjör olarak adını gördüğümüz, özellikle de “Yoktan Geliyorum” albümü ve albüme adını veren şarkıyla dikkatleri üzerine çekmiş Tamer Özkan’ın “Mavi”ye kattıkları sadece nefis düzenlemelerden ibaret değil. Sözleri Naşide Göktürk tarafından yazılmış “Yol Yorgunu” adlı şarkının bestesi de Özkan’a ait. Nil Burak’ın şarkıcı olarak zirveye çıktığı bu şarkının, sözü ve müziğiyle de son yıllarda bu türde yapılmış en iyi şarkılardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Nil Burak’ın büyük bir heyecanla telefon açıp, “Hadi gelin şarkıları dinleyelim,” dediği gün, stüdyoda daha miksajı tamamlanmamış haliyle dinlediğimde “Yeni bir “Sen de Başını Alıp Gitme” bulmuşsunuz” demiştim. Şu anda bu yazıyı yazarken, şarkıyı albümden dinlerken de aynı şeyi düşünüyorum.


Aynı gün “Albüme koysak mı koymasak mı karar veremedik,” diyerek dinlettiği ve dinler dinlemez “Mutlaka koymalısınız,” dediğimiz “Usul Usul” ise albümün muzır şarkısı. Kıvrak melodisi ve esprili sözleriyle Nil Burak’a çok yakışan bu şarkının söz ve müziği Uzay Cengiz Ayna’ya ait. Nil Burak’ın daha önce Zeynep, Koray Çapanoğlu ve Faruk K. Gibi isimlerin albümlerinde bestelerini gördüğümüz Uzay Cengiz Ayna gibi genç bir isimden şarkı alması, deneyimli şarkıcıların genç bestecilere şans tanımaları halinde risk gibi görünenin nasıl avantaja çevrilebileceğinin de ispatı olmuş.

Aynı şeyi “Saçmalardan Seçmeler” adlı şarkı için de söyleyebilmek mümkün. Kıbrıslı genç bir müzisyen olan Emre Pehlivan’ın şarkısı “Seçmelerden Saçmalar”, “rock” tınıları taşıyan düzenlemesiyle dinleyeni önce şaşırtıyor. Öyle ya, Nil Burak’tan dinlemeye alıştığımız türden bir şarkı çalınmıyor kulağımıza. Ne ki havada asılı kalmıyor, eğreti durmuyor ve hatta tam da biçilmiş kaftan etkisi yaratıyor sonuna ulaştığınızda. Belli ki Nil Burak ne yapmış etmiş, yine kendine neyin, nasıl yakışacağını iyi formüle etmiş.


Albümdeki beşinci ve son şarkı “Unuttum Adını” ise yine genç bir besteci olan Erdal Sönmez’e ait. Akademi Türkiye’nin ikinci sezonunda yarışmacı olarak adını duyuran Erdal Sönmez’in bu hareketli bestesi, hem söz, hem de melodik yapı itibarıyla doksanlı yıllar etkisinde bir şarkı. Albümü tamamlıyor ve hareketli bir sona ulaştırıyor. Aslına bakarsanız şarkı Nil Burak’ı yakından tanıyanların gayet iyi bildiği efe halleriyle, sözünü evirip çevirmeden, dan dan söyleyen yapısıyla da gayet örtüşüyor ve bu da onun neden bu şarkıyı seçtiğini açıklıyor.

Eskileri yüceltip yenileri kötüleyenlerden değilim. Ama yeninin kadar eskinin de kıymetini bilmek gerektiğini düşünenlerdenim. Yukarıda bahsi geçen iki star da yeni albümleriyle hem listelerde boy göstermeyi, hem klip kanallarında sıklıkla görünmeyi, hem de memleketin az sayıdaki konser alanlarında dinleyicileriyle buluşmayı hak ediyorlar. Bunu gerçeği görmezden gelmek, yok saymak da, hem bir gözü kör, bir kulağı sağır müzik müptelalarının, hem medyanın, hem de o konserleri düzenleyen, o klip kanallarını koordine edenlerin ayıbı olsun. Siz onlara inat dinleyin, dinlettirin. Gözünüz, kulağınız ve de en önemlisi, gönlünüz açılsın.

HAZİRAN 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder