Bu Blogda Ara

20 Mayıs 2012 Pazar

Eurovision 2012 Günlüğü 8


"PULSUZ İÇKİLER"

Dün gece kalmaya başladığımız yeni otel buraya bir hayli uzak. Mecburen her gidiş gelişte 8 manat taksi parasını gözden çıkardık çünkü başka türlü gidip gelmenin imkânı yok. Bununla birlikte taksiler çok eğlenceli. Tipik Londra taksisi modelinde arabalardan oluşan yeni bir taksi ordusu kurmuşlar. Hepsi son derece temiz, klimalı, konforlu ve taksimetreli. Hepsinin üzerinde de Eurovision görselleri var. Çok şık ve çok sevimli görünüyorlar.


Günlüğü takip edenler bilir, organizasyonun iki tane sosyalleşme mekanı var: Gündüzleri basın merkezi, geceleri de Euro Club. Özellikle yarışmacılar ve delegasyonların kulis yapmak, boy göstermek, görüntü vermek adına bu mekanlarda bulunmaları adetten. Görünmeyenler pek hoş karşılanmıyor. Mesela bizim geçen seneki ekip bu konuda kendini epeyce ağırdan satmıştı. Biz bile dokuz gün boyunca onlarla hiç karşılaşmadık. Neyseki Bonomo Team öyle değil.


Dün gece açılış partisi vardı. Biz kapıdaki kırmızı halı seremonisinin bitmesini beklediğimiz için biraz geç gittik. Giderken de havai fişek gösterisini yolda yakaladık. Gökyüzünde, neredeyse 360 derecelik bir alanda, muazzam bir havai fişek gösterisi yaptılar açılış şerefine. O esnada Euro Club’da bulunanlar bu gösteriyi kulübün teras bölümünden izleyebilmişler. Bakü zaten geceleri şıkır şıkır bir şehir. Bir de üzerine bu gösteri gerçekten göz kamaştırıcı oldu.

Euro Club’da açılış şerefine yiyecek, içecek, her şey bedavaydı. Buna rağmen aşırı kalabalık değildi. Geçen sene daha dar bir alanda, daha kalabalık bir kitle eğleniyordu. Şimdi alan geniş ve neredeyse yarısı boş kaldığı için işin eğlence kısmı biraz sekteye uğruyor.


Dün geceki partide ülke temsilcileri sahneye çıkıp şarkılarını söylediler. Bizim orada olduğumuz sırada bizimkiler kafeterya kısmında oturuyorlardı ekipçe. Uzaktan bakınca rahat, stressiz ve kendilerinden emin görünüyorlar ki bu sadece görüntü değil; gerçekten öyleler. Bir gece önce Can’ın menajeri Eceyle konuştuğumuzda, Can’ın bu tarz bir sahne deneyimini ilk kez yaşadığı için ilk gün biraz tedirgin olduğunu söyledi. Bu da çok normal. Böylesi bir deneyimin yaşanabileceği tek yer Eurovision zaten. Bir ikincisi yok.

Ben dün bütün ekiplerin provalarını izleyemedim ama Ege’den öğrendiğim kadarıyla dün basının en çok ilgi gösterdiği ülkeler İsveç ve Almanya olmuş. Provalar yapılırken salonda basına ayrılan bir bölüm var. Bazı ülkelerde o bölüm çok kalabalık olurken, bazen boşalıyor. Aynı şekilde her ülkenin provasından sonra, konferans salonunda basın toplantısı oluyor. Bazı toplantılar kalabalık geçerken, bazılarında aynı yoğunluk yaşanmıyor. Türkiye’nin dünkü toplantısı da orta halliydi. İnternette “İlgi büyüktü,” şeklinde haberler çıktı ama ben gözümle gördüm, öyle izdiham filan yaşanmadı.


Basın toplantısında enteresan sorular soruldu Can’a. Mesela bir gazeteci, dövmelerinin anlamlarını sordu. Can da “Birkaç saatimiz varsa, anlatabilirim,” diyerek salondaki herkesi güldürdü. Bir başka soru da Türkiye’de Musevi olmak üzerineydi. Bizim olmadığımız ilk basın toplantısında da bir ara Türkiye’de manşetlere taşınan söylenti sorulmuş. Neymiş, TRT Can’ı İsrail ile ilişkileri yumuşatmak için seçmişmiş.

Can’ın bu konuda duruşu başından beri belli. Kaldı ki İsrail’den çok övgü ve davet almasına rağmen özellikle gitmemeyi tercih etmiş. Dünkü toplantıda sorulan sorunun tuzağına da düşmedi ve sadece “Ben buraya Türkiye’yi temsil etmeye geldim ve elimde Türkiye’nin bayrağını taşıyorum,” demekle yetindi.


Bir başka soru da Türkiye’ye hangi ülkelerden puan geleceğini tahmin etmesi yönündeydi. “Son birkaç yıldır yarışmayı izliyorum ve hangi ülke hangi ülkeye puan verir, bu konularda çok bilgili değilim,” dedi.

Can’a en çok Azerbaycan gazeteci ve televizyoncuları soru sordu. Hepsi sözlerine “Biz kardeşiz,” diye başladılar ve Türkçe konuşmayı tercih ettiler. Yine yabancı bir gazeteci “Azerbaycan ve Türkiye Türkçesi farklıymış. Anlaşabiliyor musunuz?” diye sordu. “İngiliz ve Amerikan İngilizcesi gibi,” dedi Can. “Birbirimizi anlayabiliyoruz.”

“Biliyoruz ki geçtiğimiz günlerde doğum gününüzdü. Aldığınız en anlamlı hediye neydi?” diye sordular. “Doğum günümü, burada, basın toplantısında birçok farklı ülkeden insanla birlikte kutlamak benim için en anlamlı hediye oldu,” dedi ve tabii bu sözleri alkışlandı.


Provada şarkı dört kez arka arkaya seslendirildi. Her defasında Can’ın ve dansçılarının performansı çok iyiydi. İlk provada “led” ekrana yansıyan kalpleri pek sevmemiştik. Onlar da sevmemiş. “Bizden tema istediler, biz de şarkının içeriğine uygun tema verdik,” diye anlattı Ece. “Aşk da vardı verdiğimiz temada. Onlar da kalp kullanmışlar.” Neyse ki kalpleri kaldırıp yerine denizatı ve denizkızı koymuşlar ve çok daha iyi olmuş.


İlk provada koreografinin bir sürprizi olduğu anlaşılıyordu ama ne olduğu çok belirgin değildi. Bu provada anladık ki şarkının bir bölümünde dansçılar, sırtlarındaki pelerinleri birleştirerek bir gemi görüntüsü yaratıyorlar ve Can da geminin kaptanı oluyor. Bu defa da pelerinlerin rengini beğenmemiştik ki, Can Saban bu pelerinlerin prova için olduğunu, asıl kostümlerin farklı olduğunu fısıldadı kulağımıza. Tabii onu ancak kostümlü provada görebileceğiz.


Bu arada ilk prova esnasında Ece Çelebioğlu, sahne platformundan yaklaşık iki buçuk metre aşağıya düşmüş. Sırtında ve kolunda düşmenin izleri hâlâ duruyordu. Neyse ki daha kötü bir şey olmamış. Tabii bu düşüş de o günün esprisi olmuş.


Şu anda Bakü’de öğle saatleri ve biz bir yandan basın merkezindeki dev ekrandan provaları izlerken, provası bitenlerin basın toplantılarına katılıyor, bir taraftan da bilgisayar başında yazıp çiziyoruz. Geçen sene Almanya’daki basın merkezinde sadece kahve içip elma yiyebiliyorduk. Burada ise ikram daha bol. Azerbaycan’ın yerel bir gazlı içeceği olan Gülüstan’ın portakallı ve vişneli çeşitlerinin yanı sıra bizde kaymak ağacı olarak adlandırılan “feijoa” meyvesi aromalı ve tarhun aromalı çeşitleri var. Hepsini denedim, pişman olmadım.

Su alırken gazlı veya gazsız çeşidini tercih edebiliyorsunuz. Gazlı su denilen şey bir nevi soda. Bu "içkilerin" (yani içeceklerin) hepsi “pulsuz” (yani parasız.)


Çeşitli meyvelerin kesilerek servis edildiği, badem, ceviz ve fındık gibi çerezleri n yanı sıra kuru meyvelerin servis edildiği bir stant var. Çay semaverleri var. Yine “pulsuz” olarak yeşil ve doğma çay (yani bizim bildiğimiz siyah çay) isteyebiliyorsunuz. Yok çay içmem derseniz, süt ve ayran standı da var.

Bir de Azerbaycan’a özgü tatlıların bulunduğu bir stant var. Bizim baklavaya çok benzer bir baklavaları var. Elmalı, cevizli kurabiyeleri ve sarı renkli un kurabiyeleri gayet bizim damak tadımıza yakın şeyler.


Haliyle basın merkezinde durduğu süre içerisinde insan kendini sürekli bir şeyler yiyip içerken buluyor ki bu iyi mi kötü mü bilemedim. Mesela şu anda bu yazıyı yazarken bir yandan da fındık yiyorum. 

Yarın birinci yarı finalin kostümlü provası yapılacak. İzleyip yazacağım neler olup bittiğini. Takipte kalın!

20 MAYIS 2012 

1 yorum :

  1. Hakan Bey, Yuksek Sadakat'le karsilasmamiz olmaniz cok ilginc. Ece Hanim in dustugunu gazete yazdi. Cok tesekkurler.

    YanıtlaSil