Bu Blogda Ara

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Eurovision 2012 Günlüğü 15 (Son)


“SENEYE YİNE EĞLENECEĞİZ”


Bir Eurovision heyecanı daha bitti. Yağmurlu ve puslu bir İstanbul öğleden sonrasında, günlüğün son sayfasını yazmak üzere bilgisayar başındayım. Basın merkezinde gereğinden fazla çalışan klimaların ve son gün 24 saat süren uykusuzluğun hediyesi soğuk algınlığım nedeniyle, ancak oturabildim bilgisayar başına.

Yarışma gecesi basın merkezinde daha önce hiç olmadığı kadar hareketli saatler yaşandı. Bilet almadığı için geceyi salondan değil, basın merkezindeki dev ekrandan izleyecek gazeteciler ve televizyoncular salonu doldurmuştu. Yazı yazanlar, çekim yapanlar, haber geçenler, kendi aralarında sohbet edip gecenin tahminlerini yapmaya çalışanlarla arı kovanı gibi işliyordu basın merkezi.


Canlı yayına yaklaşık 45 dakika kala salona girdik. Bu sene farklı bir uygulama yapıp, çeşitli ülkelerden gelen “fan”ları sahneye yakın bölgelerdeki alanlara dağıtmışlardı. Aralarda da yerli halktan bilet alıp gelenler vardı. Böylece “fan zone” tabir edilen  yerler “fan zone” olmaktan çıkmıştı. Sanırım bu giderek rayından çıkan, özellikle şuursuzca bayrak sallama ritüeliyle ekrana yansıyan ve artık görüntü kirliliği yaratmaya başlayan “fan” coşkusunun önünü kesmek için özellikle yapıldı. Başarılı da olmuşlar. Biz yine coştuk, kudurduk salonda ama ekranda izleyince gördüm ki sahne önünde neredeyse yok denecek kadar az bayrak gözüküyor.


Final gecesi oturduğumuz yerin şarkıcıların sahneye çıkmak için salona geldiği koridorun hemen yanında olması bize başka bir eğlence çıkardı. Hani yayın sırasında her ekibin performansından hemen önce kameraya el salladıkları bir sekans vardı ya, işte o tam bizim önümüzde cereyan ediyordu. Her ekip bir önceki ekibin şarkısı yarılandığında koridoru kullanarak yanımıza geliyor ve orada sırasının gelmesini bekliyordu. E bizde bu durumda bütün ekiplere sahneye çıkmalarından hemen önce gaz vermeyi kendimize görev edindik. Hangi ülke olduğuna bakmaksızın hepsini alkışlar, tezahüratlar, bayrak sallamalarla uğurladık sahneye. Önümüzde Alman, yanımızda Rus, sıranın başında Sırp, gerimizde İspanyol “fan”lar ve çok sayıda da Azerbaycanlı vardı ama hiç fark etmedi. Başından sonuna bütün şarkıcılara gaz verdik.


İşin puanlama kısmında salondan çıkıp basın merkezine gittik. Çünkü provada da görmüştük ki oylama sırasında sahnedeki “led” ekranlara ilk beşte giden ülkelerin isimleri yansıyordu. Genel puan tablosu ise sadece sahnenin her iki yanında asılı duran ekranlara yansıyacaktı. Yani biz de dâhil, salonun büyük kısmı oturduğu yerden genel tabloyu göremeyecekti. Oysa biz kimin kime kaç puan verdiğini tek tek görmek istiyorduk. Hem meraktan, hem de gazeteye haber geçerken puanları tek tek yazmak gerektiğinden.

Salondan çıkmanın tek riski vardı. Olur da birinci olursak, tekrar içeri girip coşkuya ortak olma şansımız kalmayacaktı. Bu ihtimal vardı elbette ama düşüktü. Biz de çıktık. Şakır şakır bir yağmur altında koşarak kendimizi basın merkezine attık.


Daha önce de sık sık vurguladığım gibi, bu yarışmada tahminleri pek tutan biri olmamama rağmen bu sene ben bile fazla yanılmadım. Galiba hepimizin ortak yanılgısı Norveç ve İngiltere oldu. Bu iki ülkenin son iki sırayı paylaşması şoke ediciydi. Buna karşın pek de önemsemediğim Estonya’nın bizimle aynı puanı alması beni şaşırttı. Çok iyi bir şarkıyla yarışan İzlanda’nın sonlarda kalması da enteresandı.

Kıbrıs’ın bu kadar geride kalmasını beklemiyordum. İsveç, Rusya, Sırbistan ve Azerbaycan aşağı yukarı tahmin ettiğim sıralara oturdular. Bütün iyimserliğime rağmen Türkiye’nin ilk beşte olmasını beklemiyor ama illa ki ilk onda kalacağımızı söylüyordum. Allahtan yanılmadım.


Evet, bu sene yine çok net gördüğümüz üzere bu yarışmada siyasetin parmağı var; yok dersem safdillik olur. Ama komşulara oy vermenin ne kadarı siyasetten, ne kadarı yakın müzik kültürlerinin etkisinden onu bilmek çok zor. İşin siyaset kısmına bizim de bulaşmadığımızı kimse söyleyemez. Yoksa 10 puan verdiğimiz Bosna-Hersek’in şarkısının Türkiye’de “single”ı çıksa kaç satar merak ediyorum.

Yine yıllardır kızdığımız Yunanistan-Kıbrıs paslaşmasını artık bizim de Azerbaycan’la yaptığımız bir gerçek. Yapmayalım mı? Yapalım elbette. Ama şöyle de bir gerçek var ki şarkı iyiyse politika filan dinlemeden birinci oluyor. Birinciyi şarkı, diğer sıraları politika belirliyor. Eh zaten bu yarışmada birinciliğin dışındaki derecelerin de kimseye bir faydası yok. O yüzden boşuna politik molitik diye yırtınmayalım. Bizim şarkımız da, şovumuz da gayet iyiydi ama birinci olan şarkı daha iyiydi. Bunu kabul etmek lâzım. Ortada gurur meselesi yapacak bir durum yok.


Canlı yayın bittikten sonra bir saate yakın bir süre Loreen’in konferans salonunu teşrifi beklendi. Salonda adeta bir kamera ordusu ve ellerinde fotoğraf makineleriyle bekleyen sayısız gazeteci vardı. Ve şarkısı çalınmaya başladığında, Loreen nihayet yüzünün yarısını kapatan kapkara saçları ve rengini İsveç bayrağının mavisinden almış elbisesiyle alkışlar eşliğinde salona girdi. Çok mutlu olduğunu söylerken bile fazladan bir sevinç ifadesi göstermedi. Kristal bir mikrofon şeklinde tasarlanmış ödülünü öptü, onunla birlikte poz verdi, onunla birlikte Bakü’ye gelmiş annesi salona çağırılınca onunla kucaklaştı ve annesini ne kadar çok sevdiğini söyledi.


Sonra sorulara cevap verdi. Bakü’yü çok sevdiğini, Azerbaycanlıları çok sıcak bulduğunu, yemeklere bayıldığını söyledi. İsveç’e dönerken yanında götüreceği şeyin, burada karşılaştığı sıcaklık ve iyi izlenimler olacağından bahsetti. Burada kaldığı süre içerisinde duyduğu heyecanı yatıştırmak için bol bol uyuyup, bol bol da yemek yediğini söyledi. Bir de işine odaklandığını. En ufak bir samimiyet yoktu verdiği cevaplarda. Hepsi önceden tasarlanmış ya da o anda uydurulsa bile belirli klişelere yaslanmış sözlerdi. Loreen başından beri böyleydi zaten. Hatta en gerilimli puanlama anında bile, 12 puanlar İsveç’e yağarken bile aynı sakinlikteydi. Uyuşuk gibi ya da ne bileyim uyuşturulmuş gibi. Sebebini bilemem.


Bu arada İsveç’in delegasyon başkanı da Loreen’in yanındaydı ve sorulardan birine cevap verirken şöyle bir cümle kullandı: “İsveç yıllardır bunu bekliyordu. Eminim şu anda ülkemde sokaklarda kutlamalar yapılıyor.”

Bunu özellikle yazdım ki “yarışmayı bizden başka kimse önemsemiyor”cular bir kez daha dersini alsın. İsveç’in göndereceği şarkı ve şarkıcıyı tespit etmek için yaptığı, haftalar süren teknik anlamda gerçek Eurovision’dan neredeyse farkı olmayan “Melodifestivalen”inden hiç bahsetmiyorum bile.


Basın toplantısı sona erdikten bir süre sonra pılımızı pırtımızı toplayıp basın merkezine ve Cyristal Hall’a veda ettik. Basın merkezinde çeşitli vasıflarla akredite olmuşlara ülke delegasyonları tarafından dağıtılacak tanıtım materyallerinin konulduğu bir bölüm vardı. Gelip geçerken akreditasyon kartınızın numarasını söylüyorsunuz. Görevliler sizin kutunuzu kontrol ediyor ve artık ne konulduysa, broşürdür, tanıtım CD’sidir, hediyelik eşyadır, size veriyor. İşte o kutularda bir sebeple alınmayan ve biriken materyaller, meraklılarına dağıtılıyordu biz çıkarken. Upuzun bankonun önünde tıklım tıkış bir kalabalık, dağıtılanları kapışıyordu. Gülümseyerek baktık son kez kapıdan çıkmadan. 


Sadece tatlı telaşlı koşturmacalara, yarışma heyecanına, burada edindiğimiz dostlara, ahbaplıklara, güle oynaya  geçirdiğimiz tüm o zamana değil, Azerçay’ın nefis kara çaylarına, baklavalara, kurabiyelere, şekerlemelere, her defasında mangal başında uzun uzun sıra beklesek de, kesinlikle buna değen ızgara tavuklara, etlere, hatta fazla tatlı, fazla aromalı Gülistan meşrubatlarına veda ediyorduk. Hepsini özleyecek, kolay kolay unutamayacaktık.


Bir de orada bulunduğumuz süre içerisinde, fazladan bir hürmet ve samimiyetle bize her türlü kolaylığı gösteren, gazetede de yazdığım gibi, bize Türk olmanın lüksünü yaşatan ve hiç yabancılık çektirmeyen tüm Azerbaycanlıları, henüz serbest piyasa ekonomisinin, vahşi kapitalizmin, bize insanlığımızı unutturan ne varsa onun ağına düşmemiş, o iyi kalpli, tertemiz, kirlenmemiş insanları unutamayacaktık şüphesiz. Kaç taksi şoförü “Konağımız olun,” diyerek para almak istemedi, kaç güvenlik görevlisi bizim Türk olduğumuzu fark edince en geçilmez yerde bile “Siz geçin,” dedi, kaç Azerbaycanlı sohbete “Biz kardeşiz,” diye başladı, anlatmakla bitmez.


Sabah hava aydınlandığında otele dönmek üzere taksiye binmiştik ki, Euro Club’ın önünde ülke otobüslerini görünce karar değiştirip, orada iniverdik. Girişte Bonomo ve ekibiyle karşılaştık, öpüştük, tebrik ettik. Sonuçtan mutlulardı. Ertesi gün ülkede başlayacak tartışmaları şimdiden görebiliyor, duyabiliyordum gerçi ama bence bu gece mutlu olmak onların hakkıydı. Çok çalışmış, çok yorulmuş ve küçümsenmeyecek bir sonuçla bu maceranın sonuna gelmişlerdi. Bu sürecin kısacık bir bölümüne şahit olduğumuz halde, Can’ın ve tüm ekibinin bu işi ne kadar ciddiye alıp, ne kadar emek harcadıklarını görmüştük. Bu konuda kimse aksini iddia edemezdi. Ellerinden geleni yapmışlardı.

Yanılmışım. İçeri girip bir yerlere oturduğumuzda Twitter’da yazılanları kontrol edince tartışmanın hemen o dakika başladığını, ertesi güne bile kalmadığını gördüm. Seneye daha tecrübeli birini göndermeliydik. Zaten Can çok acemiydi. Yurt dışında yaşayan Türkler olmasaydı halimiz dumandı… Vesair vesair…


Bir kere artık oyların yarısı jüriler tarafından veriliyor. Yani o Almanya’da, İngiltere’de yok bilmem nerede yaşayan Türk nüfusa sırtını dayama devri geride kaldı. Yoksa geçen sene Yüksek Sadakat elenir miydi? Jüriler daha profesyonel düşünüyor, müzikaliteye önem veriyorlar. Yani performans şarkıları jürilerden daha fazla puan alıyor. Öyle olmasa bu sene Norveç’in gayet “trendy” şarkısı sonuncu olur muydu? Demek ki Can hem jürilerden, hem de halktan oy almış olmalı ki yedinciliğe yerleşebildi. Yoksa sadece “televoting”le Gülseren bile 93 puan almıştı. Dolayısıyla bu şartlar altında yedincilik az şey değildir.

Gelelim acemilik meselesine… Bir kere Can’ın bir buçuk yıllık bir müzik kariyeri ve bir albümü var. Birinci olan Loreen ise İsveç’de bir yetenek yarışmasında dördüncü olmuş ve bir de “single” çıkarmış bir şarkıcı. Tecrübe bunun neresinde? Eğer kriter tecrübeyse Engelbert Humperdink’in sondan bir önceki sırada ne işi var? İspanya’nın dokuz albüm çıkarmış meşhur şarkıcısı Pastora Sloer’i, Makedonların tüm Balkanlarda tanınan ve 1984’den beri albüm yayımlayan Kaliopi’si, Bulgarların meşhur Sofi’si, Ukraynalıların dillere destan Gaitana’sı, Hırvatistan’ın yine tüm Balkanlarda tanınan Nina Baldric’i az mı tecrübeliydi? Onun için mi hepsi sıralamada Can’ın gerisinde kaldı?


Genç de gider yaşlı da, tecrübeli de gider, az tecrübeli de… Bunların hiç biri kriter değil. Aslına bakarsanız tek bir kriter var, o da iyi şarkı yapmak ve o şarkıyı iyi sunmak. Beğenilirse ne ala, beğenilmezse de karalar bağlamanın anlamı yok. Engelbert amcanın sonuncu olduğu için müziğe küseceğini, köyüne yerleşip pancar yetiştireceğini zannetmiyorum mesela.

Bu tartışmalar bir süre daha gider. Sonra her şey unutulur, seneye kim gitsin anketleri başlar. Bu böyle devam eder. Final gecesinin sonunda birkaç kelam etmiştim Twitter’da. Galiba bu seneki günlüğü kapatmak için de en doğru cümleler onlar olacak: “Hadi itiraf edin, izlerken eğlendiniz. Ve bitti... Bu kadardı işte. Kasmaya gerek yok. Seneye yine eğleneceğiz, emin olun!

28 MAYIS 2012

3 yorum :

  1. Tespitleriniz cok dogru. Seneye daha yerel sarkilar dinlemek isterim sahsen. En azindan bir Yabanci Radyo yarismasi havasinda benzer sarkilarla ilerliyor. Avrupa'nin farkli yerel melodilerine sahip sarkilari, melodileri ve enstrümanlari da dinlemeliyiz.

    Bu arada gurbetcilerin sadece Eurovision'da hatirlanmalari da hic ic acici bir durum degil artik. Umarim yarisma disinda da hatirlaniriz. Yine de oy gönderme aliskanligimizi birakmayi da pek istemiyoruz.

    Son bir dedikodu da, Türkiye'nin Can Bonomo'yu gönderme sebebinin, Yahudilerle ülke olarak aramizda bir sorun olmadigini duyurmakmis. Bana cok gercekci gelmese de, sonucta yarismaya gidecekleri neredeyse devlet televizyonu vasitasiyla politik kurumlarin belirlemesinden ötürü yukarida belirttiginiz süphelerin henüz tamamen silinmedigini de gösteriyor. Bu potansiyel belki bu sene degil, ama yine birkac sene sonra etkili olabilir.

    Stockholm'den de notlarinizi seneye bekliyoruz. Bilgiler icin tesekkürler.

    YanıtlaSil
  2. İngiltere'nin şarkısı beni hiç etkilemedi; Patricia Kaas'ın şarkısını da sevmemiştim; ünlüler beni hep hayal kırıklığına uğratıyor.

    Norveç kesinlikle haksızlığa uğradı. 2002'de sonuncu olan Danimarka gibi.

    Rusya'nın şarkısını beğendim ben; söyleyenlere hiç takılmadım.

    İsveç delegasyon başkanı çok uzun süredir bu birinciliği beklediklerini söylemiş. Eski yıllarda olsa neyse ama 42-43 ülkenin katıldığı bir yarışmada 13 yıl artık bana çok da uzun gibi gelmiyor. 13 yıldır ilk kez bir ülke ikinci kez kazandı. İsveç bu gidişle İrlanda'nın rekorunu ele geçirecek.

    YanıtlaSil
  3. Paylaşımlarınızı beğenerek takip ediyorum . Acer servisi olarak bu güzel paylaşımlarınızın devamını bekleriz .

    YanıtlaSil