Bu Blogda Ara

3 Mart 2012 Cumartesi

Sabahçı Kahvesi (İkinci Bölüm)


Siz hiç kolanın içine hazır çözünebilir kahve karıştırıp içtiniz mi? Tadı berbattır ama adamı cingöz eder. Geceden için, sabaha kadar öyle gözü açık beklersiniz; uykunuz muykunuz gelmez. 

Bir de vitamin haplarının böyle bir tesiri olduğunu söylerdi o zamanki yapımcımız. “Geceden Sabaha” sürüyordu ya program, şeker dağıtır gibi vitamin dağıtırdı her birimize, sabaha kadar ders çalışan oğluna hizmet eden anne şefkatiyle. Vitaminlerimizi içer, yayına başlardık. İlerleyen saatlerde bir de kola-kahve karışımını çaktık mı, “sabahlar olmasın”dı sabaha kadar durumumuz artık.

(Tabii bu bahsettiğim uyku kaçırma yöntemleri hiçbir tıbbi ve bilimsel gerçeğe dayanmıyor. Siz sakın ola doktorunuza danışmadan denemeyin, sorumluluk kabul etmem!)


Sabaha kadar radyodaydık ama elbette sabaha kadar mikrofon başında değildik. Kendi köşelerimiz başladıkça yayın stüdyosuna giriyor, kalan zamanı teknik masaya komşu, aradaki camlı bölmeler sayesinde her iki odanın da görülebildiği, telefon ve konuk trafiğinin ayarlandığı odada geçiriyorduk. Yayında ve yayının mikrofon arkasında olan bitene şahit olmak dışında bir eğlencemiz yoktu. Böyle durumlarda kitap, dergi, gazete gibi şeyler okumak büsbütün uyku getireceğinden kimse tercih etmezdi. Televizyon deseniz, yayının insicamını bozup, dikkatleri dağıtacağı için hiç de faydalı olmazdı. 

Haliyle, geriye bir tek canlı yayının aksiyonu ve kendi aramızda yaptığımız şamata, gırgır, sohbet, muhabbet kalıyordu.  

Gece dinleyicisi zordur. Gündüzleri işinde gücündeyken radyoyu fon müziği niyetine açık tutanlar, el ayak çekilip, ortalık sakinleşince radyodan her duyduklarına dikkat kesilirler. Efkârlanırlar, bir şarkı gelir akıllarına, illa ki hemen onu duymak isterler. İstek çalmıyor olmanız asla ikna etmeyecektir karşınızdakini. 


Bazen olur a, insanlık hali, yanlış bir şey söylersiniz yayında es kaza, anında telefon gelir “o öyle değil böyle” diye. Bizim yayının asıl sunucusu olan Ege Kayacan “her şeyi bilen dinleyiciler” derdi bu duruma. Ne kadar abuk, olmadık bir şey sorarsanız sorun, mutlaka en az bir telefon, bir cevap gelir. Hani o meşhur filmdeki gibi… Yayın yaptığınız bir radyonuz, bir de arayanların size ulaşabileceği bir telefonunuz olsun, dinleyiciye sora sora rahatlıkla havadaki bir uçağı piste indirebilirsiniz, hiç pilotluk bilginiz olmasa da.

Az biraz demlenip kafası dumanlananlar da olur dinleyiciler arasında, kör kütük sarhoşlar da. Hele bir de yalnızlarsa bulundukları yerde, telefonda sohbetlerine doyum olmaz. Ama fark etmeden yayına bağladıysanız, artık gerisini siz mi düşünürsünüz, sunucunuz mu bilemem.


Bizimki biraz şakası, esprisi bol bir programdı. Ege Kayacan ve Fahir Övünç aralara serpiştirdikleri tiplemeler ve skeçlerle epeyce şenlendirirlerdi programı. Genellikle de hiçbir hazırlık yapmadan, anında üretirlerdi aralarındaki diyalogları. Mesela her hafta bir dizi tadında devam eden, birbirine bir türlü kavuşamayan iki gencin hikayesi vardı. Sunucu yine Ege’ydi. Fahir ise hem kızı, hem de erkeği canlandırır, programa bir hafta kız, bir hafta erkek konuk olurdu. Aşk hikayesi her hafta yeni gelişmelerle devam ederdi. Bazen biri stüdyodayken, diğeri telefonla arardı mesela. 

Tabii bütün bu diyaloglar aynı stüdyonun içinde cereyan ederdi aslında. Biz de çok güler, Ege ve Fahir’in o tipten bu tipe geçişlerini, anında uydurdukları komik diyalogları camın arkasından kahkahalarla takip ederdik. 

Buraya kadar her şey normal gözüküyor değil mi? Peki siz dinleyici olsanız bunun  bir skeç olduğunu fark etmez misiniz? Özellikle de Fahir’in kalın sesini incelterek kadın sesi çıkardığını? 


Telefonlar gelir, kız ya da erkeğe akıl verenler, yol gösterenler olurdu biliyor musunuz? İnanırlardı yani. Gerçek zannederlerdi. Nasıl bir illüzyonsa artık gecenin o saatinde radyodan duydukları seslerin yarattığı?.. 

2003 yılından beri radyo yayıncılığı yapıyorum ama o gece yayınlarından aldığım keyfi, hani “zorun tadı” mı dersiniz artık ne dersiniz, kolay kolay hiçbir programda almadım. Bugün böyle bir iş çıksa tekrar karşıma, düşünmeden kabul etmem, o ayrı. Neden derseniz, bu başlık altındaki iki yazımı tekrar okumanızı öneririm. Cevap orada saklı.

ŞUBAT 2012

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder