Bu Blogda Ara

5 Mart 2012 Pazartesi

Bir Süre Kimse 'Cover' Yapmasa!


(Milliyet Sanat Dergisi Şubat 2012 sayısında yayımlanmıştır.)
 

Hiç unutmam, bir ‘cover’ grubu olan Beş Yıl Önce On Yıl Sonra’nın ilk albümü yayımlandığında dinleyip dinleyip içlenmiştik  “Ah eski şarkılar ne güzeldi,” diye… Sene 1981’di ve Beş Yıl Önce On Yıl Sonra “Bambaşka Biri”, “Olmaz Böyle Şey”, “Olmaz Olsun” gibi, en eskisi bilemediniz on yıllık şarkıları yeniden söylüyordu.

O vakit bu vakit başımızı alamadığımız ‘cover’ furyası, halen bütün hızıyla sürüyor. Son olarak Pınar Aylin, “Hit ‘70’ler” adını verdiği albümüyle bu furyaya dâhil oldu.


‘Cover’ şarkılar meşhur ‘rock’ gruplarından nesli tükenmekte olan assolistlere dek herkesin ekmek yediği bir derya deniz. Özellikle yeni lanse edilen bir isim ya da yıldızı ne yapsa eskisi kadar parlamayan bir eski isimse söz konusu olan, albüme alınmış bir ya da birkaç (o da olmazsa bir albüm dolusu) ‘cover’ her derde deva olabiliyor. Yeni bir şeyler üretmek, aramak, bulmak ve beğendirmek bunca zorken, önceden tanınmış ve sevilmiş şarkılara sırtını yaslamayı kim istemez ki? Alan memnun, satan memnun olduğu sürece ne gam!

‘Cover ‘ şarkılar söylemenin gerekçesi her zaman ticari nedenler olmayabiliyor tabii. Vakti zamanında pek sevdiği bir şarkıyı bir de kendi sesinden duymak gibi tamamen duygusal ya da “unutulmuş şarkıları yeni nesillere tanıtmak ve sevdirmek” gibi tamamen kutsal gerekçelerle de bu işe soyunanlar oluyor. Kimine inanıyor, kimine de gülüp geçiyoruz haliyle.


‘Cover’ başlı başına bir deneyimdir aslına bakarsanız. Mesela sahnede, konserlerde ‘cover’ yapmak, bir şarkıyı aslına birebir benzeterek ya da aksine, bambaşka bir hale getirerek icra etmek bir müzisyen için ciddi bir virtüözite jimnastiğidir. Nitekim tüm dünyada olduğu gibi bizde de, rüştünü ispat etmiş müzisyenler bile zaman zaman repertuarlarına ‘cover’ şarkılar alırlar. Bazen bir grup ya da şarkıcı için ‘tribute’ tabir edilen konserler yapılır ve bunu kimse yadırgamaz. Ama oradaki amaç ve sonuç bambaşkadır ki konumuz o değil.

Bir kere maksadınız ne olursa olsun, eski bir şarkıyı yeniden söylediğinizde bir cesaret göstermiş oluyorsunuz ve bu cesaret en hafifinden “Bakın bu şarkıyı ben böyle söylüyorum,” ise, en okkalısından da “Eskisinden daha güzel oldu,” alt metnini taşıyor, siz bunu dile getirseniz de getirmeseniz de. Bunun altından kalkabilmek de öyle her babayiğidin harcı değil.


Sözgelimi Bir Ajda Pekkan şarkısını yeniden söylemeye karar veren birinin aklından hiç mi “Yahu bu şarkı yıllardır Ajda’nın sesinden seviliyor ve dinleniyor. E benim sesim onun yarısı kadar bile değil, yorumculuk desen hak getire. Bu şarkıyı söylemek benim neyime?” diye geçirmez içinden? Hadi geçirmedi diyelim, gelecek eleştirilerden de mi çekinmez?..

Üstelik iddia bazen daha da büyüyebiliyor: “Şarkıları yepyeni bir hale getirdik, filarmoni orkestralarına çaldırdık.” Peki acaba şarkı bunu istiyor muydu?.. Mesela orijinal versiyonu son derece eğlenceli olan, bugün bile nerede çalınsa eğlendiren, eşlik ettiren “Ah Nerede”yi seksenlerin ilk yarısının müzikal anlayışıyla düzenleyip, içine anlamsız sözler ilave ederek tatsız tuzsuz bir hale getirmek “yepyeni hale getirmek” olarak değerlendirilebilir mi?


Albümde bilmem ne filarmoni orkestrasının çalması, düzenlemelerin hakikaten sağlam bir armoni yapısı taşıması filan gerçek olabilir belki ama iyi malzeme kullanmanın her zaman iyi yemek pişirmeye yetmediği de bir başka gerçek olabilir. Tıpkı Pınar Aylin’in albümünde olduğu gibi.

Albümünüzde illa eski şarkıları yeniden söylemek istiyorsanız, öncelikle şarkının orijinal versiyonuyla rekabet (ve dahi kavga) etmeyi bırakacaksınız. Hele ki kulaklara yer etmiş bir şarkıysa, çok az örnek vardır ki orijinalinden başarılı olsun. İnsanlar sevdikleri şarkılara sadıktırlar ve bu genellikle ilk duydukları versiyondur. “Ah ben şunun şurasını değiştireyim, aman şuraya da yeni sözler ekleyeyim, burası fazla bunu çıkartayım,” demeye başladığınız zaman sadece şarkının söz yazarı ve bestecisine değil, şarkıyı onca yıldır sevmiş herkese ihanet ediyorsunuz demektir ki emin olun bunu asla hoş görmeyeceklerdir. Beğenmiyorsanız söylemeyin, illa söyleyecekseniz de değiştirmeyin.


Şarkıyı ilk söyleyenden daha iyi (ya da en azından onun kadar iyi) bir şarkıcı olduğunuz gerçeği de her zaman durumu kurtarmaya yetmeyebilir. Sesiyle sadece kadehleri değil  insanları da titreten Işın Karaca’nın döve döve söylediği arabesk şarkılar, orijinallerini bilenlerin kulağına hoş geldi mi mesela? Bana gelmedi. Dinlerken kaçıp gitmek, canımı kurtarmak istedim.

Belki şarkıların orijinallerine sadık kalmak, fabrika ayarlarıyla fazla oynamamak akılcı bir çözüm olabilir. Nitekim bugüne dek yapılan en başarılı ‘cover’ albümleri arasında sayabileceğimiz iki Göksel albümü (“Mektubumu Buldun mu?” ve “Hayat Rüya Gibi”) belki de en çok bu nedenle başarılı oldu. Göksel’in bir Neşe Karaböcek şarkısı (“Günün Birinde”) ile çıktığı ‘cover’ yolunda, yeniden seslendirdiği şarkıların üzerine çıkıp tepinmemesi doğru bir tercihti. Gerçi bu durumda da, birebir kopyalanmış orijinal düzenlemelere vakti zamanında imza atan aranjörlerin isimlerini zikretmemek biraz ayıp oldu ama, neyse...


Bir de Candan Erçetin’in yine yakın zamanda yayımlanan Fransızca-Türkçe kaynak kitap niteliğindeki ‘cover’ albümü “Aranjmanlar 2011” var.

Işın Karaca, ilk arabesk albümünü piyasaya sürdüğü günlerde “Kim Bilir”i Kibariye’den sonra ilk kez kendisinin söylediğini iddia etmişti. Oysa bunun böyle olmadığını herkes biliyordu. İnternette yapacağınız basit bir arama bile şarkıyı yıllar boyunca kimlerin söylediğini ortaya çıkarabilirdi. Hatta çoğunu dinleme şansınız da vardı. Yani artık o şarkıların unutulmuşluğu, mazide kalmışlığı, dolayısıyla gizemi, büyüsü filan yoktu sanıldığı (ya da Işın Karaca’nın sandığı) kadar.


Candan Erçetin de benzer bir sanrıyla olsa gerek, şöyle bir cümle kurmuş “unutulmuş” şarkıları yarı Fransızca orijinalleri yarı Türkçe versiyonlarıyla seslendirdiği albümünün kartonet yazısında: “Bu kayıtların gelecek kuşaklara kaynak teşkil etmesi ve değerli olan müziğin her daim hatırlanması ümidiyle…”

Bu cümlenin “ve” bağlacına kadar gelen kısmı için Candan Erçetin’e hatırlatmak da fayda var ki, bu albümdeki şarkıların bir ikisi hariç neredeyse tamamının orijinal plak kayıtları (üstelik hem Türkçeleri hem de Fransızcaları) halen CD formatında piyasada bulunabiliyor. Yani onlar çoktan beridir zaten gelecek kuşaklara kaynak teşkil ediyorlar. Hani kendini yormasaydı keşke diye söylüyorum.


Tıpkı Candan Erçetin’in albümünde olduğu gibi Pınar Aylin’in albümünde de daha önce en az bir kere ‘cover’ yapılmamış şarkı çok az. Yani ‘cover’a da tamam ama bir de ‘cover’ın ‘cover’ı (suyunun suyunun suyu) durumu var. Ülkede ‘cover’ denilen mesele aslında hepi topu otuz şarkı arasında dönüyor desem abartmış olur muyum bilmem. 

Şarkılar da çok yoruldu, biz de. Keşke bir süre kimse ‘cover’ yapmasa da, biraz dinlensek. 

ŞUBAT 2012

3 yorum :

  1. Eee valla ne desen haklısın bişi diyemiyorum. Tam donanımlı bir müzisyen gibi kibarca nazikce eleştiirini yapmışsın.Bazıları onun bunun arkasını Y.........maktan twetterde takipci toplamaya calısmakran ote gidemiyor hele hic bilgi birikimi yokken bu yolda emek cekmiş arsivler yapmış arkadaşlarada sataşmıyorlarmı pes diyorum pişkinliklerine.Kısaca guzel eleştirilerin için tebrik ediyorum.
    Nazmi Sunal

    YanıtlaSil
  2. Keşke... :-)

    Çok sevdiğim Candan Erçetin'in albümü bile o kadar gereksizdi ki... Işın Karaca ve Pınar Aylin albümleri üzerine konuşmaksa -eski bir deyişle- abesle iştigâl.

    Özellikle, 'şarkıyı onca yıldır sevmiş herkese ihanet' kısmına bayıldım; çünkü kendi adıma, bu ihanetler yüzünden zaman zaman birkaçını tokatlamak ihtiyacı içindeyim. Hele, bir de benim için diğerlerinden daha fazla şey ifade eden şarkıları alıp söylemiyorlar mı; tokatlamanın ötesine geçsem diyorum. En son, Nilüfer'in en sevdiğim şarkılarından 'Son arzum'u görünce hislerim yine kabardı; ki, 'Neredeysen'den kaynaklanan derin bir gıcığım zaten vardı. Tabii, bu şarkıları bilip, bulup bu mühim(!) ses san'atkârlarına servis edenleri de hırpalamak niyetindeyim.

    Çok sinirliyim, çok...
    :-))

    Elinize sağlık...

    YanıtlaSil
  3. Pınar Aylin artık müzik piyasasında yok, yazınız amacına ulaşmıştır herhalde. Ben de 90'lı yılların çoğu albümünü yalayıp yutmuş bir dinleyici olarak o kutsadığınız isimlerden daha güzel bir sesi ve iddia ettiğinizin aksine yeterince güçlü şarkı söyleyebildiğini belirtme hakkımı kullanıyorum. Ama uzun boylu asil(?) bir assolist olmadığı için ne yapsa boş.

    YanıtlaSil