Bu Blogda Ara

28 Şubat 2012 Salı

"Sarışın" Sezen

SEZEN AKSU '88 (A YÜZÜ)


"Sen Ağlama" ve "Git" albümlerinin kopardığı fırtına Sezen Aksu'yu seksenlerin ikinci yarısında tartışmasız zirveye oturtmuştu. Onno Tunç ve Sezen Aksu işbirliği popüler müzikte o güne dek eşi benzeri görülmemiş işler ortaya çıkarıyor, bu yeni müzikal anlayış, popun geleceğini bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyordu.

Tabii o günlerde biz bunun farkında değildik. Sadace o iki albümdeki şarkılardan bile yüzlerce şarkı türetileceğini, o günlerden bugünlere dek yüzlerce şarkıcı, söz yazarı, besteci ve aranjörün o şarkıların ekmeğini yiyeceğini haliyle öngöremiyorduk. 


1988 yılının Mart ayında yayımlanan yeni Sezen Aksu albümüne "Sezen Aksu '88" adı verilmişti. Albüm kapağında Sezen Aksu'nun kısacık kesilmiş sarı saçlarıyla o günlerin gözde fotoğrafçısı Erol Atar'a verdiği bir pozun Ahmet Dura tarafından yapılmış illüstrasyonu vardı (Ahmet Dura o günlerde Sezen'in vokalistliğini yapan Süheyla Yengi'nin kocası, dolayısıyla da Aşkın Nur Yengi'nin de eniştesiydi.) İç kapakta ise Sezen'in elinde mikrofonla bir aile çay bahçesinde şarkı söylediği sırada çekilmiş bir çocukluk fotoğrafı kullanılmıştı.


Sezen Aksu kariyerinin zirve albümlerinden biri olan "Sezen Aksu '88"in popüler müzik tarihindeki yerinin önemini artıran bir husus da, albümde çalan ve vokal yapan müzisyenlerin her birinin o günlerde ya da sonrasında başlı başına birer yıldız olmalarıdır. Erdem Sökmen, Gürol Ağırbaş, Cezmi Ağırbaş, Selçuk Başar, Erkan Oğur, Attila Özdemiroğlu, Arto Tunç ve elbette Onno Tunç adeta bir "rüya takımı"dır. Şarkılara vokal yapanlar arasında ise günü gelince birer birer ünlenecek olan Aşkın Nur Yengi (kartonette Aşkım diye yazılmıştır), Harun Kolçak, Sertab Erener (kartonette Sertap Altın diye geçmektedir) ve Fahir Atakoğlu vardır.


Albüm, Sezen Aksu'nun "Git" albümünü de piyasaya süren Fono Müzik tarafından yayımlanmıştır. Kartonette yapımcı olarak Polifon Müzik Üretim A.Ş. yazmaktadır. Bu bilgiye ulaşamadım ama sanıyorum bu firma Sezen Aksu-Onno Tunç ve Mustafa Oğuz ortaklığında kurulmuş bir yapım firması olmalı.

"Sezen Aksu '88" dönemin şartları gereği kaset ve 33'lük plak olarak piyasaya sürülür. Ancak plak baskısı neredeyse sembolik denecek miktarda yapılmıştır. Bundandır ki halen sahaflarda bulunması en zor Sezen Aksu plağıdır bu 33'lük.Aynı zamanda Aksu'nun Türkiye'de yayımlanan son plağı olur. Rekor düzeyde satış yapacak kaset ise daha sonra CD formatında da basılacaktır.


Albümün açılışında o güne dek Sezen Aksu'dan duymaya pek de alışık olmadığımız türden bir şarkı, "Sarışın" vardır. Bestesi Ara Dinkjiyan'a, sözleri Aysel Gürel'e ait bir şarkıdır bu. Bir pop şarkısında udun, cümbüşün, sazın ve curanın bu şekilde kullanılması TRT'nin malum yasakları nedeniyle, o günler için hayli cesur bir denemedir.

Şarkının orijinal versiyonu, Ara Dinkjiyan,  Arto Tunçboyacıyan (Tunç), Armen Donelian ve Marc Johnson'dan kurulu Night Arc caz dörtlüsünün 1986 yılında Amerika'da yayımlanan ilk albümleri "Picture"da yer almaktadır ve albümdeki adı "Homecoming"dir.


Ara Dinkjiyan'ın bu bestesi Onno Tunç'un düzenlemesiyle bambaşka bir hale dönüşecek ve tam anlamıyla bir pop "hit"i olacaktır.


Şarkı doğal olarak TRT denetiminden geçmez; çünkü kurallar gereği otantik Türk enstrümanlarının popüler şarkılarda kullanılması yasaktır. Ancak albümün piyasaya çıktığı günden itibaren şarkı o kadar büyük bir ilgi görür ve öyle dile düşer ki, TRT buna kayıtsız kalamaz ve albümün piyasaya çıkışından bir kaç ay sonra, 17 Mayıs gecesi yayınlanan solo televizyon programında Sezen'e, "Sarışın"ı bir defaya mahsus söylemesi için özel izin verilir.


"Sarışın", 1989 yılında iki taverna albümünde birden kullanılır. Bunlardan biri Ahmet Özcan Ertekuş ve grubunun o yıl piyasaya çıkan "Turistik Taverna" adlı kaseti olur. Adından da anlaşılacağı üzere, turistlere satabilmek kaygısıyla yapılmış bu albümde şarkı yarı Türkçe, yarı İngilizce versiyonuyla yer alır.


Aynı yıl "Sarışın"ın bir başka taverna verisyonunu da dönemin popüler piyanist şantörlerinden Atilla Kaya yapar. Kaya belli ki şarkıyı kulaktan çalışmış ve bazı sözleri yanlış anlamıştır. "Gel sana alışığım" kısmını "gel sana aşığım" diye söylerken, "yatağımda deli gibi döner dururum"u "yatağımda geri geri döner dururum" ve en acayibi de "dolaşır sanki hayalin"i "bulaşır sanki hayalin" diye söyleyerek şarkı sözlerine yeni anlamlar katar.


Şarkının Türkiye'de çok sevilmesi, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan'da da yankı bulur ve "Sarışın"ın Rumca versiyonu 1991 yılında "Dinata Dinata" adıyla Eleftheria Arvanitaki tarafından seslendirilir ve şarkı, Arvanitaki'nin o yıl yayımlanan dördüncü albümünde yer alır.


Türkiye'de ise 2003 yılında Hakan Sarıca tarafından yeniden seslendirilir "Sarışın". Şarkının bu versiyonu, Sarıca'nın o yıl yayımlanan "Her Şey Dahil" adlı albümünde yer alır.


2004 yılında ise şarkıyı bu defa Gülşen yeniden seslendirir. İki binli yılların müzikal anlayışıyla yeniden düzenlenen şarkının bu versiyonu, Gülşen'e büyük bir ivme kazandıran "Of Of " adlı albümde kullanılır.


Albümün ikinci şarkısı "Geçer", sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi Onno Tunç'a ait bir şarkıdır.


"Geçer" 2007 yılında Tan tarafından yeniden seslendirilir ve şarkının bu versiyonu Tan'ın o yıl yayımlanan "Sözümü Tutamadım" adlı albümünde kullanılır.


Albümün üçüncü sırasındaki şarkının sözleri Aysel Gürel, bestesi Onno Tunç imzası taşımaktadır. Bu şarkı da tıpkı "Sarışın" gibi o güne dek alıştığımız Sezen Aksu çizgisinin biraz dışındadır ancak o da albümün çok sevilen şarkılarından biri olacaktır.


"Sultan Süleyman"ı 1989 yılında yayımlanan "Ağlamak İstiyorum/Anılar" adlı albümünde Coşkun Sabah yeniden seslendirir. Şarkı, albümde uzun bir potpurinin içinde kullanıldığı için yarımdır.


1990 yılında ise eski ve yeni sevilen pop şarkılarının harmanlandığı "Merhaba Anılar" adlı albümde şarkı bu defa Metin Özülkü ve Arkadaşları tarafından seslendirilir. Yine bir potpurinin içinde kullanılan şarkı, yine yarımdır. Metin Özülkü'nün arkadaşları ise sesinden de tanıyacağınız gibi, aslında Eda Özülkü'den başkası değildir.



2007 yılında çeşitli şarkıcıların Onno Tunç anısına Onno Tunç bestelerine yeniden hayat verdiği "Onno Tunç Şarkıları" albümü yayımlanır. Bu albümde "Sultan Süleyman", Levent Yüksel'in sesi ve Murat Uncuoğlu'nun düzenlemesiyle yer bulur.


"Sultan Süleyman" 2011 yılında "Camdan Bi' Şey Aşk" adlı ilk albümünü yayımlayan Onur tarafından yeniden seslendirilir. Şarkının bu versiyonunda düzenleme Mustafa Nuri Haybat imzası taşımaktadır.


Albümün dördüncü şarkısı "El Gibi", söz ve müziği Sezen Aksu'ya ait bir şarkıdır.


"El Gibi" ilk olarak 2001 yılında Zuhal Olcay tarafından yeniden seslendirilir. Zuhal Olcay'ın bir dönemin popüler Türkçe şarkılarını yeniden seslendirdiği "Başucu Şarkıları" adlı albümde şarkının yeni düzenlemesi Baki Duyarlar ve Gürol Ağırbaş tarafından yapılmıştır.


2002 yılında ise şarkıyı bu defa Yavuz Bingöl'ün "Belki Yine Gelirsin" adlı albümünde, bu defa Atilla Özdemiroğlu'nun senfonik düzenlemesiyle dinleriz.


Şarkının bir başka düzenlemesi ise 2005 yılında Genco Arı tarafından yapılır ve bu versiyon, Tuğba Özerk'in o yıl yayımlanan ve kendi adını taşıyan ikinci albümünde yer alır.


2008 yılında ise "El Gibi" yi Metin Şentürk yeniden seslendirir. Şentürk'ün "Zamanda Yolculuk" adlı albümünde şarkının düzenlemesi Selim Çaldıran tarafından yapılmıştır.


"Sezen Aksu '88" albümünün beşinci şarkısının sözleri Sezen Aksu, bestesi Garo Mafyan imzası taşımaktadır. Ağır romantik Sezen Aksu şarkılarından biri olarak albümde ön plana çıkacak bu şarkının düzenlemesini de Garo Mafyan yapmıştır.


Şarkı 2005 yılında "Türk popunun Lara Croft'u" Lara tarafından yeniden seslendirilir ve bu versiyon Lara'nın "Adam Gibi Adam" adını taşıyan ikinci albümünde yer alır.


2006 yılında ise "Unut" bu defa alaturka bir düzenleme ve yorumla çıkar karşımıza. Şarkının bu versiyonu Gökhan Sezen'in "Yorumcu" adını verdiği albümünde kullanılır.


Sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi Onno Tunç'a ait olan "Oldu mu?" albümün A yüzünün son şarkısıdır. Bu hareketli şarkı, özellikle vokal düzenlemesiyle dikkat çekicidir.

  
"Oldu mu?" 2011 yılında Nez tarafından yeniden seslendirilir. O yıl yayımlanan "Nez Zamanı" adlı albümde şarkının iki versiyonu bulunmaktadır. Klip çekilen orijinal versiyonun düzenlemesi Erdem Kınay tarafından yapılmıştır.


Dört şarkılık "maxi-single"da "Oldu mu?"nun "club remix" versiyonu Love N Joy tarafından yapılmıştır.


İster kasetin arka yüzünü çevirin, ister plağın. İsterseniz CD "player"ın "pause" tuşuna dokunun, ister Windows Media Player'ı bir süreliğine durdurun. Çünkü albümün B yüzünü dinlemeden önce kısa bir ara veriyoruz.

ŞUBAT 2012



22 Şubat 2012 Çarşamba

Eurovision 2012 Günlüğü 3

"LOVE ME BACK"


...Ve Eurovision şarkımız bu akşam (22.02.2012) itibariyle açıklandı. Hepimiz derin bir oh çektik. Zira Can Bonomo'ya "tanınmıyor/az ünlü" diye verip veriştirmenin eski tadı yoktu nicedir; yeni malzeme lazımdı, şükür o da çıktı nihayet. 

Bir kere ne Manga'da ne de Yüksek Sadakat'te böylesi bir lansman organizasyonu yapmıştı TRT. Bu seneki yarışma konseptine uygun olarak kırmızı renkte kuşe kartona basılmış davetiyeler, bir "catering" firması marifetiyle yürütülen (hiçbir masraftan kaçınılmamış) izzet-i ikram, içki değil ama çay, meyve suları, kolalı içeceklerle nezih bir kokteyl ortamı Tepebaşı Stüdyosunun fuayesine girer girmez hepimizi şaşırttı zira biz bu yarışmanın emektar emekçileri, orada bulunan bir çoğunun aksine, önceki yıllarda yapılan lanslmanlara da katılmıştık ve beklentimizi hangi seviyede tutmamız gerektiğini iyi biliyorduk. 


Ancak daha da şaşırtıcı olanı basının ilgisiydi galiba. Beklenmedik bir basın ordusu vardı. Önceki yıllarda şarkı tanıtımından sonra lalettayn yapılan basın toplantılarının aksine bu defa adeta bir kamera ordusu izledi basın toplantısını. Lansman öncesi kokteylde de bol bol dolaşıp çekim yaptılar ama haliyle ortalıkta onların dişine göre pek ünlü olmadığı için Muazzez Ersoy, İzzet Altınmeşe ve Belkıs Akkale'yle yetinmek zorunda kaldılar. 


Evet, yanlış okumadınız. Onlar vardı ünlü olarak. Ha bir de Neco vardı. Eski Eurovision temsilcimiz ve dahi Eurovision Türkiye finallerine en çok katılmış bir kaç isimden biri olmasına karşın Neco, ismini zikrettiklerim kadar ilgi görmedi basından. Ersoy, Altınmeşe ve Akkale ise hemen her kameraya konuştular. Onlara ne soruldu, onlar ne anlattılar bilmiyorum.Orada niye varlardı diye sorarsanız, TRT Müzik kanalına program yapan meşhurların kafadan davetli olduğunu söyleyebilirim. 

Bir de meşhur müzik yazarlarımızdan mürekkep bir tayfa vardı. Bir arada oturdular, somurta somurta izlediler ve Babylon'daki Led Zeppelin "tribute" konserine yetişmek için lansman sonrası fazla piyasa yapmadan binayı terk ettiler. Şarkı hakkındaki fikirlerini Twitter'a (belli ki kerhen, çağırıldıkları yere ayıp olmasın diye) yazdıkları birer cümleyle öğrenebildik. Led Zeppelin "tribute" konseri hakkında daha fazla "tweet" yazmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktu tabii. Müzik yazarı dediğin ülkenin müzik gündemini değil, şehrin bar gündemini takip ederdi/etmeliydi. 


Neyse, uzatmayayım...
Şimdi televizyonda eğlence programını sunan biri kadın, diğeri erkek iki sunucu arasında geçen şöyle bir diyalog hayal edin:

_Evet sevgili seyircilerimiz, şimdi sırada Türk hafif müziği sanatçımız Zerrin Özer var. Zerrin Özer'in bize söyleyeceği şarkıyı istersen sen anons et Derya.
_Söylemem!
_Aaa niye?
_Bunu ben demiyorum, Zerrin Özer diyor. Şarkının adı "Söyleyemem"!

(Gülücükler, gülücükler, bir sempatiklik, hoş bir latife yapmış olmanın huzurlu ifadesi, kameranın gözüne gözüne ağdalı, ıslak bakışlar.)

İçiniz bulandı, bir hoş oldunuz değil mi? Hiç olmayın. Çok değil, bundan onbeş-yirmi yıl önce bu ülke televizyonlarında buna benzer anonslar yapılır, izleyenler de bunlara bayılırdı. Biz artık bayılmıyoruz belki ama hâlâ bu espri anlayışıyla sunuculuk yapanlar TRT ekranlarından bize sırıtmaya devam ediyorlar. Tıpkı bu akşam canlı yayın süresince sunucu Işık Özden'in yaptığı gibi. Yarım saat nasılsa deyip katlandık çaresiz. Belli ki ve haliyle heyecanlı Can Bonomo'ya mütemadiyen ve ısrarla "Heyecanlı mısın?" diye sormalar, çocukcağız "play-back" yapmış olsa dahi şarkı süresince hoplayıp zıplamış ve doğal olarak nefes nefese kalmışken yersiz ve yapay bir sempatiklikle sözümona köşeye sıkıştırmalar filan, dayanılır gibi değildi yoksa.   


Sunucumuz şenlik kıyamet. Yok koreografi böyle mi olacakmış da, yok orkestra olsaymış da sahneye çıksaymış. Yahu yarışmanın bin yıllık kurallarından biri sahnede aynı anda altı kişiden fazlasının bulunamayacağını hükme bağlamıştır ve yarışmayla azıcık ilgili herkes bunu bilir. Ama bir sunucunun sunduğu mevzuu hakkında bilgi sahibi olması şart değildir derseniz, o başka. 

Can Bonomo'nun en alkışlanası tarafı en gergin zamanlarda, en "göster oğlum amcalara marifetlerini" anlarda bile doğal halini kaybetmemesi. Bu akşam Işık Özden'in karşısında bile olduğu gibi kalmayı başararak salondan büyük alkış aldı nitekim. Onu nasıl tanıdıysak, son iki aydır o röportaj senin bu televizyon programı benim dolanıp durduğu her yerde de, hep aynı şekilde çıktı karşımıza. Ne kıyafetleri değişti, ne kullandığı kelimeler. Bu genç adamdan "kendi gibi olma" dersleri alması gereken çok genç, çok orta yaşlı, hatta çok da yaşlı adam ve kadın var musiki camiamızda. 
 

Gelelim şarkıya... Ben kendi adıma tam Bonomo'dan beklediğim şarkıyı dinledim bu akşam. İngilizce olmasının her zaman avantaj olduğunu savunanlardandım ve bereket şarkı İngilizce çıktı. Şaşırtıcı olmalı, ilk dinleyişte vurmalı, elin Avrupalısına "Bu ne lan?" dedirtmeliydi ki bence bu kriterlerin hepsine yeterince haiz bir eser. Bakın bu bir yarışma ve bu yarışmanın kendi iç dinamikleri var. Buraya katılan şarkıları ne ülkenin ne de Avrupa'nın popüler müzikal skalası içerisinde değerlendirebilirsiniz. Değerlendirirecekseniz de izlemeyin zaten. 

Eurovision'un kendi matematiği içerisinde yapılabilecek en iyi işi yapmış Bonomo. Bu yüzden kocaman bir alkışı, tekrar tekrar tebriki hak ediyor. Ama şu dakika "ilk üçe girer" demek ne kadar yanlışsa, "yarı finale kalamaz" demek de o kadar yanlış, hatta saçma. Bir kere henüz katılan tüm ülkelerin şarkıları belli değil. Yani rakiplerimizin yarısından çoğunu tanımıyoruz bile. Artı bu yarışmanın sonucu nihayetinde sahne üzerindeki o üç dakikalık performansa, göz boyamaya bakıyor. Öyle olmasaydı, Hadise gitmeden peşin peşin ilan ettiğimiz gibi, birinci olur gelirdi. Kazın ayağı öyle değil. Henüz yorum yapmak için çok erken, yapanların da bildiği bir şey yoktur (olamaz da zaten) emin olun.


Bir de gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter'a düşen başka saçmalıklar var. Mesela hâlâ ve ısrarla şarkının İngilizce olmasına içerleyenler... Afedersiniz de Türkçe olmasının, bizim kendi kendimizi tatmin etmemizden başka kime ne faydası var? Bir şarkı yarışmasında Türkçe şarkı söylemek nasıl bir kültürel tanıtımdır? Mesela siz Slovenya şarkısını Slovakça söylediğinde Slovak kültürünü merak edip, oraya turist olarak gitmek istediniz mi? Ya da Macarca bir şarkı sizde hiç Macaristan'a karşı sempati yarattı mı? Nedir bu dil takıntısı, anlamış değilim. 

Bonomo'nun İngilizce telaffuzu bozukmuş! Bu "tweet"e en güzel cevabı ben değil, Elhan verdi: "Lütfen 2010 yılında Almanya'ya birincilik kazandıran Lena'nın İngilizcesini bir dinleyin!"  


Biz ayrılırken basının Bonomo'ya yoğun ilgisi devam ediyordu. Lansman sonrası basın masasında hem şarkı hem de Bonomo hakkında hazırlanmış bültenlerin bulunması, tanıtımla eş zamanlı olarak şarkının kareoke versiyonu ile birlikte TTNet Müzik sitesine konulması filan daha önceki yıllarda görmediğimiz inceliklerdi. Keşke davetli listesi de konuyla gerçekten ilgili kişileri kapsayabilseydi. Bu ülkede Eurovision'la yatıp Eurovision'la kalkan, gece gündüz sosyal ağlarda Eurovision konuşan bir dolu insan (deliler ya da değiller mesele o değil) lansmana davetiye alabilmek için kırk takla atarken, İzzet Altınmeşe'nin protokolde oturuyor olması neresinden baksanız ayıp oldu biraz (belki birazdan biraz daha fazla).

Bu arada son yazdığımdan bu yana yarışma şarkısı belli olan ülkeler var. Bundan sonraki günlük sayfasında onlardan bahsedeceğim. Bugünlük bu kadar yeter. Takipte kalın!

ŞUBAT 2012

21 Şubat 2012 Salı

Gazino Röportajı

"Doğduğum yerde kanla beslendim
 Seçme şansım yok, ben katilim
 Silah belimde, namusum kirli
 Kaçma şansım yok, ben katilim..."


"Pavlov'un köpekleri havlıyor yine
 Akademik çevreler boyun eğmiş efendiye
 Tabutlar ağırlaşır gençler ölürse
 Salyalar akıyor ekrandan üzerimize..."


"Ucube sensin
 Asarsın, kesersin
 Padişah da seçilsen
 Bizi öldüremezsin..."


15 Şubat 2012 Çarşamba

Anlamadıklarım

AYNUR AYDIN - "12 ÇEŞİT LA LA"


Tamam dinlediğim her şeye kuracak en az iki cümlem oluyor, tamam vıdı vıdıdır eleştirmenin hamuru ama bazen benim de yetemediğim, duraladığım, ne kelam etsem bilemediğim zamanlar olmuyor değil hani. Anlamadıklarım oluyor evet. Yazının başlığı da buradan geliyor. Anlamıyorum abi, ayıp değil ya.

Aynur Aydın'ı anlamıyorum mesela. Şimdi öncelikle gelin Aynur Aydın'ın resmi Facebook hesabındaki cümlelerle noktasını virgülünü değiştirmeden öncelikle onu bir tanıyalım. Biraz uzun ama vakit ayırıp okuyun zira çok eğlenceli bir metin.  


"AYNUR Almanya'da yaşayan Türk pop müzik şarkıcısıdır. Avrupalı türk göçmeni bir ailenin kızı olarak, Münich'de doğdu ve büyüdü. 4 çocuklu ailenin 2. çocuğu ve küçük yaştan itibaren müziğe olan ilgisini keşfetti. AYNUR kendisini Türk kökenlerine çok yakın hisseder, fakat aynı zamanda bir dünya insanı olarak görür. Şimdiye kadar yaşadığı ülkeler ise Hollanda, Bulgaristan, Isveç, Almanya ve Türkiye. Bundan dolayı Almanca, Hollandaca, Türkçe ve İngilizce dillini akıcı olarak konuşuyor ve bunun yanı sıra birazda İsveç dillinden anlıyor.

AYNUR 10 yaş cıvarında şarkı söylemeye başladı ve ilk tecrübelerini Çocuk ve Gençlik Tiyatro sahnelerinde topladı. AYNUR okul eğitimini Friedrich-List-Wirtschaftsschule'de tamamladı ve ayrıca Münich Stage School for Performing Arts"'da bir kaç semester eğitim aldı.


AYNUR'UN tanınmış avrupalı opera sanatçısı Daniela Dinato ile çok yakın bir dostluğu vardır; onun yetenekli olduğunu çok çabuk farkettikten sonra özel şan dersi vermeye başladı. Daniela Dinato AYNUR'UN şarkıcı ve sanatçı olma hedefini her zaman desteklemiş ve teşvik etmişdir.

Yeteneğini geliştirme cabasıyla 18 yaşında ilk showlarını vermeye başladı.En büyük tutkusunun müzik olduğunu farkettikden sonra, bütün enerjisiyle kendisini müziğe verdi.

2000 yılında SÜRPRİZ group'una katıldı ve ilk albümünlerini İstanbul'da kaydettiler. Bu sayede, uluslararası sahnelere çıkmaya başladılar. Ayrıca AYNUR ilk bestesini albüm için yazdı.


SÜRPRİZ Almanya Temsilcisi olarak Eurovision Şarkı Yarışmasına katıldı ve üçüncü sırada yer almayı başardı. Çok başarılı geçen birkaç yıl sonra AYNUR guruptan ayrıldı ve solo bir sanatçı olarak devam etmeye karar verdi."

Burada araya girmem lazım. Aynur Sürpriz adlı gruba 2000 yılında katılıyor aslında. Yani grup 1999 yılında Almanya adına yarışıp üçüncü olduğunda Aynur Aydın yok. Kendisi yanlış hatırlıyor olmalı. İnanmazsanız seyredin.


"2003 yılında Almanya'nın Euro Vision Şarkı Yarışması Ön Elemelerinde üçüncü sırada yeraldı ve Türkiye'de de ilgi yarattı. Ayrıca bir sanatçı olarak, 2008 yılında Otomobil üreticisi Skoda'nın FABIA kampanya şarkısı "It's so true"'yu besteledi ve senelerden beri, sesiyle çeşitli musik produktionlarının korosunda halen yer alıyor.

2010 yılının başlarında, AYNUR nihayet solo kariyer hayallerini gerçekleştirmeye başladı ve ilk solo albümünü çıkartmak için, son zamandaki en tanınmış yapımcıları ve söz yazarlarını etrafına topladı ve onlarla beraber çalışmaya başladı.

Ayrıca, Toni Nilsson (September, A-Teens, X-Factor), Moh Denebi (Medina, Ace of Bace), Darin Zanyar (Leona Lewis, X-Factor) yada aranjör olarak Henrik Janson (Britney Spears, Christina Aguilera, v.s.) albüm üzerinde çalıştı. AYNUR, albümün Türkçe versiyonu'na söz yazarı ve Executive Producer olarak kendi imzasını da attı."


Şimdi tüm bu bilgileri yan yana koyarsak, bir "dünya starı" adayıyla karşı karşıya olduğumuz sonucuna nasıl varacağız? Yeterli midir tüm bu anlatılanlar? Olabilir, tecrübe her zaman her şey değildir; bazen yetenek sıfır tecrübe ile parlatabilir yıldızınızı, amenna. En çok da bu nedenle, bu iddianın arkasındaki gerçeği arayıp bulmak umudu ile defalarca dinlediğim albümden ben bir şey anlamadım.

Tamam düzgün altyapılar, son derece Avrupai besteler ve hem sesi iyi, hem de İngilizce telaffuzu gayet düzgün bir kızcağız güzel güzel şarkılar söylüyor ona da kabul. İyi de buna benzer onlarca, yüzlerce kadın şarkıcı ve onların yaptığı sayısız albüm yok mu dünya üzerinde. Aynur'u onlardan üstün kılacak olan ne ki "dünya starı" olacak?


Bambaşka bir "sound" deseniz yok, bambaşka bir ses deseniz değil, görsel cazibe, şaşırtıcılık deseniz o da hak getire. Bir "dünya starı" adayı için ziyadesiyle vasat kapak resimleri, yabancı bir yönetmenin elinden çıkmış, karanlık ve kötü bir klip... Eeeee?

Buna mukabil albüm çıktığından bu yana Twitter ve Facebook üzerinden yürütülen amansız bir şişirme operasyonu, durmaksızın "RT"ler, paylaşımlar... En çok "mükemmel" kelimesi kullanılıyor, bir de herkes ağız birliği etmişçesine nihayet Türkiye'den de bir "dünya starı" çıktığını yineliyor.

Sonra Aynur ilk kez Beyaz Show'da görünerek televizyon prömiyeri yapıyor. Günlerce hazırlanmış, bizi muhteşem bir şov bekliyormuş, Twitter yıkılıyor yine. Fakat o da ne? Aynur hem "playback" yapıyor hem de bir kaç basit figür dışında dans bile etmiyor, öylece salınıyor sahnede. Olsun olsun bir Eurovision koreografisi düzeyinde sahnede seyrettiğimiz şey. Peki neden "playback", peki muhteşem şov nerede?.. 


Eskiler "daha bir fırın ekmek yemesi lazım" derlerdi. Daha fazla da bir şey demiyorum. Anlamıyorum vallahi, Aynur Aydın'ı anlamıyorum.

HALİL SEZAİ - "SENİ BEKLERKEN"

Tabii bu anlamamalarda kimi zaman benim duyargasızlığımın da etkisi vardır mutlaka. Yoksa herkesin anladığını ben niye anlamayayım? Mesela Halil Sezai.


Allah için nefis düzenlemeler var albümde. Şarkılar da gayet oryantal, gayet alaturka, gayet damar melodik örgülerle örülmüş. İşin iyi tarafı bu. Peki ya gerisi? Adam aslında tiyatro oyuncusu ve ilave bir çaba göstermemiş tüm tiyatro oyuncuları gibi şarkı söylerken kelimeleri fonetik vurgularına göre değil, nota vurgularına göre seslendiriyor. Baştan sona akıllara zarar bir prozodi cinayeti.(Her "İçim paaaaaaaramparça" deyişinde benim tüyler bir diken, bir diken o kadar olur.)

Şarkı sözleri deseniz daha fena. Masum isyankar, romantik serseri, meczup şair... Ne derseniz deyiniz. Hani bir dönem televizyon ve radyolarda gece yarısından sonra şiir okuyan tuhaf tonlamalı adamlar, kadınlar modası vardı. Aman ne şiirlerdi onlar, kaba metaforlardan, yapış yapış romantik, yazıklanan, efkar efkar üstüne bindiren mısralardan geçilmeyen ama illa ki bir kaç cümlesiyle bulunduğu mahalleyi ya da şehri yakıp ya da sevdasını aşkını satıp giden, öyle de posta koyan adamların/kadınların şiirleri. İbrahim Sadriler, Uğur Aslanlar filan kasetler de doldurmuştu o vakitler. 

Hah işte Halil Sezai onların şarkıcı versiyonu gibi. Yani o seviyede şarkı sözleri.Neyse ki Göksun Çavdar şahane düzenlemeler yapmış da albüm kılpayıyla tipik bir gitarist şantör (misal Kurtuluş veyahut Cengiz Coşkuner) çizgisinden dışarı çıkmış. 


İnanır mısınız bu yazdılarımı herhangi bir yerde yüksek sesle dile getirmem neredeyse imkansız. Çünkü etrafta kim varsa, tanıdık tanımadık, herkes bayılıyor Halil Sezai şarkılarına. Son yılların en büyük fenomeni oldu ve neden oldu, nasıl oldu ben hâlâ anlamadım.  (Bu arada müzik kulağına, bilgisine ve görgüsüne her daim çok inanıp saygı duyduğum Murat Meriç'in hakkını yemek istemem, zira pek âlâ bir yazı yazdı bu konuda benden çok evvel ki yüreğime az biraz su serpmiştir. Bu cümlenin üzerini tıklayarak da o yazıyı okumak mümkündür.)

Yazmayayım yazmayayım dedim, en azından bunca seven ve dinleyenin hatırına ama sussam ona da gönül razı değil. Siz iyisi mi kusuru bende arayın. Ben hakikaten anlamıyorum zira; anlamıyorum abi ne yapayım?



BURCU GÜNEŞ - "OFLAYA OFLAYA"  

Bir de Burcu Güneş'in son şarkısı var: "Oflaya Oflaya". Yanlış olmasın, ben Burcu Güneş'e bayılırım ve toz da kondurmam. Yıllardır çok da iyi işler yapmasına rağmen sanki biraz da kösteklenmiş ve bir türlü hak ettiği yere gelememiş, bu camiada tek başına ayakta durup, çizgisini bozmadan eli yüzü düzgün işler yapmış bir solisttir. İyi bir sestir, şahane bir şarkıcıdır. Biraz teknik söyler, mebzul miktarda prozodi sorunu onda da mevcuttur ama ben onu o haliyle bile severim, hep sevdim.


Peki nedir bu "Oflaya Oflaya" meselesi Allah aşkınıza? Şarkı servis edildiğinde üç gün Twitter'da başka bir şey okuyamadım desem yeri. Yine bir "RT" bombardımanı, bir herkesin ama herkesin ayılıp bayılma hali. Şarkıcının, menajerinin, firmasının heyecanını bir yere kadar anlarım; üreten insan her yeni bir şey ürettiğinde yaptığı/yapacağı en iyi şeyin o olduğunu sanır bir süre. Ama çoğu kez öyle değildir. Sular durulup, zaman geçince kendisi de farkına varır. Bir durun, bir sakin olun. 


"Oflaya Oflaya" Burcu Güneş'in bugüne dek yaptığı şarkıların, hele ki son albümünün yanında çok sönük kalan, sıradan bir şarkı. Kendisi bunu okuyunca illa ki kızacak biliyorum ama sanki birileri Burcu'ya "Sen de artık Sertab gibi böyle sakin bir şarkı söyle, devir bu devir," demiş de, Eflatun da "Açık Adres"ten "Koparılan Çiçekler"den filan feyz alıp bu şarkıyı yazmış gibi duruyor. Yani ben ilk dinlediğimden beri bu niyet okuyuculuğumdan kurtulamadım. Şarkı kurtaramadı beni.  


Ama bakın dinlenme ve tıklanma sayılarına filan (bilmiyorum "single" sattı mı, ne sattı), alan memnun satan memnun. E bana ne oluyor? Bana bir şey olduğu yok. Dedim ya, sadece anlamıyorum. İki gözüm önüme aksın anlamıyorum, zorla değil ya.

ŞUBAT 2012

12 Şubat 2012 Pazar

"Bizim Şarkımız" Başlıyor!


Bizim çocukluğumuzda TRT'nin tek kanallı siyah beyaz televizyonunda yayınlanan yabancı filmler genellikle on- on beş öncesine ait olurdu. Sinemalarda bile yurt dışından bir iki yıl sonra vizyona giren filmler, televizyonda haliyle on-on beş yıl sonra ancak yayınlanıyorlardı. Bundandır ki bizim kuşağın müzikal kültürü iyidir. Çünkü TRT, Hollywood müzikallerinin altın çağına ait neredeyse tüm filmleri o dönemde, yetmiş sonlarından seksen ortalarına dek bir bir ekrana getirmiştir. "Hello Dolly"ler, "My Fair Lady"ler, "Singin' In The Rain"ler, "Fiddler On The Roof"lar... Aklınıza ne geliyorsa.

Seksen başlarında Türkiye'de yaşanan müzikaller furyasında da muhtemelen bu filmlerin etkisi çoktur. E tabi bir de Haldun Dormen ve Egemen Bostancı'nın. 1979 yılında "Yedi Kocalı Hürmüz"le başlayan bu furya, 1980'de perdelerini açan "Hisseli Harikalar Kumpanyası" ile devam etti ve bir süre sahneler müzikallerden, müzikli gösterilerden, kabare ve varyetelerden geçilmedi. Elbette hem Devlet hem de Şehir Tiyatrolarında ta altmışlardan bu yana bir çok Broadway müzikalinin yerli versiyonları oynanmış, özel tiyatrolarda ise özellikle Dormen Topluluğu ve Gülriz Sururi-Engin Cezzar tiyatrosunun müzikal oyunları Türk tiyatro tarihine yazılmıştı ama seksenlerdeki furya biraz daha "halk tipi", popüler müzikalleri izleyicilerle buluşturmuştu.

Doksanlar ve ikibinlerde yine Devlet ve Şehir Tiyatrolarında yapılan işleri bir yana koyarsak, özel tiyatrolarda "Cahide", "Yıldızların Altında", "Mucizeler Komedisi", "Casablanca" gibi bir kaç oyun geliyor aklıma ama hiç birinin seksenlerdeki herhangi bir müzikal kadar kıyamet kopardığını söyleyebilmek mümkün değil elbette.


Bugünlerde ise yeni bir müzikal haberi düştü gündeme. Aslına bakarsanız ben bu haberi duyalı bir yıldan fazla bir zaman geçti. O günlerde henüz sadece fikir aşamasındaydı ve ilk düşünülen biraz daha farklı bir projeydi. Ne çare bazı sebeplerden dolayı zaman içerisinde hem oyunun konusu, hem de içeriği bir hayli değişti ama fikrin sahibi Zeynep Talu'yu karşılaştığı tüm güçlükler yıldırmadı ve bir yılı aşkın harcanan emek nihayet bir müzikal olarak izleyici karşısına çıkmaya hazır hale geldi.

Müzikalin adı "Bizim Şarkımız". Başrollerde Yeşim Salkım ve Berkay Özideş var. Kadronun kalanı da bir hayli renkli: Erhan Yazcıoğlu, Tülay Özer, Ziya Kürküt, Buket Dereoğlu, Hale Caneroğlu, Orhan Aydın ve Ender Yiğit. 


Oyunun konusunu kısaca özetlemek gerekirse, bir dönemin ünlü söz yazarı ve şarkıcısı Zeynep ile kendisinden yaşça küçük besteci Mehmet'in aşk hikayesi diyebiliriz. Bu aşk hikayesinin çevresinde yetmişli yılların İstanbul'u ve şarkılarının sahneye taşındığı müzikalin dekorunu Savaş Dinçel, kostümlerini Ufuk Ersan hazırlamış. Oyunun yönetmeni ise Mehmet Ergen.

Neresinden baksanız çok sayıda "ilk" barındıran bir müzikal bu. Öncelikle yetmişlerden bu yana sesi ve şarkılarıyla Türk popunda unutulmaz bir isim olmuş Tülay Özer'in ilk kez oyuncu olarak sahneye çıkması. Sonra yazarlığını iyi bildiğimiz halde hiç oyun yazdığına şahit olmadığımız Kürşat Başar'ın ilk kez bir tiyatro oyunu kaleme alması. 

Ayrıca yetmişli yılların pop şarkıları da Türkiye'de ilk kez bir müzikalde bu şekilde kullanılıyor. Ve bugünlerde ENBE Orkestrası imzalı "Senden Kıymetli mi?" adlı şarkıdaki vokal performansı ve sesiyle dikkatleri üzerine çeken Berkay Özideş'in de oyuncu olarak başrolde başrolde sahneye çıkması müzikalin bir başka "ilk"i.


Yan rollerde Avrupa Yakası'nın Yaprak'ı Hale Caneroğlu ve doksanların meşhur "Sarı Gacı"sı Buket Dereoğlu'nu izleyecek olmak da cabası. 

Kâh güldürecek, kâh hüzünlendirecek, şarkılarla keyiflendirecek, aşk hikâyesiyle duygulandıracak müzikalin repertuar danışmanlığını Hakan Eren yapmış, müzik direktörü ise Burçin Büke.

Müzikaller hem kalabalık kadro, hem büyük sahne, duruma göre orkestra ve dansçılar gerektiren, bundandır ki ancak büyük ve pahalı prodüksiyonlarla altından kalkılabilen oyunlar demek. Hem rol yapabilen, hem şarkı söyleyebilen ve yine duruma göre dans da edebilen oyuncular demek. Bunların hepsini bir araya getirmek, üstüne üstlük bir de seyirciden bu kalkıştığınızın işin karşılığını görüp göremeyeceğinizi perde açılana kadar asla bilememek Türkiye'nin bugünkü şartlarında hiç de akıl kârı değil takdir edersiniz ki. Tabiri caizse, bu deli cesaretini gösteren yapımı üstlenen Zeynep Talu Sanat Atölyesi başta olmak üzere, bütün ekibi yürekten tebrik etmek gerekiyor. 


 Oyunun prömiyeri 19 Şubat Pazar gecesi yapılacak. Takip eden Pazartesi ve sonrasındaki her Pazar ve Pazartesi İSOV Sakıp Sabancı Konferans Salonunda sahnelenmeye devam edecek. Bu cümlenin üzerini tıklayarak hem bilet temin edebilir, hem de salonun konumu hakkında bilgi alabilirsiniz. 

Müzikal seyretmeyi sevenlerdenseniz, yetmişli yılların şarkılarına, İstanbul'una, Yeşilçam filmlerinde kalmış saf ve temiz aşklara özlem duyuyorsanız bu müzikali kaçırmayın. Şahsen ben fikri ilk duyduğum andan beri çok heyecanlanarak takip ettim olan biteni ve hemen ilk gece de gitme niyetindeyim. Zira çok sık müzikal yapılmıyor memlekette. Yapılanlara destek vermek de boynumuzun borcu.

ŞUBAT 2012

9 Şubat 2012 Perşembe

Şimdi Haberler!

BU GAZİNO BAŞKA GAZİNO!


Daha yakınlarda yazdığım "Rock Bozdu; Hem de Çok Bozdu" başlıklı yazımın mürekkebi kurumadan Gazino'nun albümünü dinlemek, kelimenin tam anlamıyla bana "kapak oldu". O yazıda dert yandığım, şikayet ettiğim ne varsa, aksini ispat eden, üstelik de bunu daha ilk albümünde yapan bir "rock" grubu dinledim çünkü. Gazino'nun geçtiğimiz yılın sonunda yayımlanan ilk albümü "İnsan Olmak Yasak" adamın suratına tokat gibi çarpan, sıkı bir "rock" albümü.

Aslında bu "blog"da Gazino'yu size bir haberle değil, bir röportajla tanıştırmak niyetinde idim. Lakin bugün öğrendim ki grup bu cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in programında, Disko Kralı'nda canlı performans konuğu olacakmış. Haliyle haberdar etmek istedim; bu cumartesi (11 Şubat 2012) evdeyseniz mutlaka izleyin diye.


Gazino, ta lise yıllarından, Galatasaray Lisesinden arkadaş olan Barış Erdem ve Cem Akkartal'ın kurdukları bir grup. Üniversite yıllarında bu defa Galatasaray Üniversitesi'nde biri siyaset bilimi, diğeri iletişim okurken müzik çalışmalarına devam eden iki arkadaş, eğitim süreçlerini tamamladıktan sonra ilk albümlerinin kaydı için Nisan 2011'de stüdyoya girmişler.

Gazino'nun albüm yapmak üzere anlaştığı We Play firması Can Bonomo, Melis Danişmend, Osman Aytaç gibi isimlerin ilk albümlerini yayımlamış, yenilikçi ve cesur işlere imza atan bir müzik yapım firması olunca, anlaşılan grup da albümü yaparken rahat olabilmiş ve belki de başka firmaların yayımlamaya göze alamayacağı şarkılar da albüme girmiş.  


Haluk Polat'ın prodüktörlüğünü yaptığı albümde on üç şarkı var ve tamamının söz ve müziği Barış Erdem'e ait. Grup şarkıların düzenlemelerini de kendisi yapmış. Kapak fotoğrafındaki üçüncü kişi ise albümde Barış ve Cem'e davuluyla eşlik eden Semhan Aydın.

Birinci paragraftaki cümleleri niye kurduğumu, Gazino'yu neden bu kadar önemsediğimi açıklayacak tek şey grubun şarkıları aslında. Mesela kendilerinin görünmediği şu çok çarpıcı "video" ve şarkı yeterince açıklayıcı olabilir. Şarkının adı bile çok şey ifade ediyor aslına bakarsanız: "Ucube Sensin".



GEÇER AKÇE YİNE SEZEN


Sezen Aksu ne yapmış ne etmişse hepsinin her daim "gideri var"; oluyor yani. Pop müziğe bulaşmış her şarkıcı illa ki ucundan kıyısından, ya ona benzereyek, ya ona benzetilerek, ya ondan etkilenmiş şarkılar yazarak, ya ondan şarkı alarak ya da doğrudan doğruya onun kanatları altına girerek geçiyor bu rahle-i tedristen. İşin tuhaf tarafı ondan el alanın da sırtı yere gelmiyor büyük yüzdeyle. 

Türk pop müzik tarihinde şarkıları en çok "cover" yapılan kimdir diye sorsanız ya Ajda'dır ya Sezen'dir derim ama Sezen'in çoğunlukla bestelerinin de kendisine ait olduğu gerçeğini de göz ardı etmez isem, birinciliği gönül rahatlığıyla Sezen'e verebilirim.


Yakın dönemde iki yeni Sezen Aksu "cover"ı daha düştü müzik piyasasına. Bunlardan biri Zeynep Alasya'nın seslendirdiği "Biliyorsun". Sezen Aksu'nun ilk kez 1979 yılında çevrilen "Minik Serçe" adlı sinema filminde seslendirdiği, daha sonra farklı bir versiyonla 1981 çıkışlı "Ağlamak Güzeldir" albümüne dahil ettiği bu şarkıyı, 2003 yılında da Ebru Gündeş yeniden söylemişti.


Zeki ve Oya Alasya'nın kızları Zeynep Alasya ise bir dönem Melih Kibar'ın yaptığı reklam müziklerine sesini vermiş, o dönemde Kibar'ın "Saat Sabahın Dokuzu" adlı albümünde "Bir Bakışın Yetti" adlı şarkıyı seslendirmişti. Yaklaşık bir yıl kadar da Sezen Aksu'ya vokalistlik yapan Alasya'nın ilk albümü "Suskun", 2010 yılı sonlarında yayımlandı. 

İçinde kendisinin de bulunduğu bir ekip çalışmasının ürünü olan, buna karşın farklı türler arasında gidip gelen şarkılarla belli ki yolunu arayan Zeynep Alasya'nın özellikle "Ellerim Kelepçeli" ve "Suskun" adlı şarkıları dikkat çekmiş, ancak o günlerin müzik piyasası şartlarında çok da yankı yaratmamış, eli yüzü düzgün bir ilk albüm olarak müzik tarihine geçmişti.


Aradan geçen iki yıla yakın zamandan sonra Zeynep Alasya bu defa "Biliyorsun"un "cover" versiyonuyla çıktı karşımıza. Henüz sadece radyolara servis edilen şarkı, dijital ya da mekanik olarak satışa sunulmadı. Yeni bir albümün müjdecisi mi, o da belli değil. Alasya'nın yetersiz "PR" sorunu devam ediyor anlayacağınız.

Şarkı malum, Sezen'in katıksız ve saf acısıyla yürek burkan, sahici bir hüzün şaheseri. Başka bir tanımla, Yeşilçam filmlerinin "biz ayrı dünyaların insanıyız Ferit"inin şarkıya dökülmüş hali. Zaten "Minik Serçe" filminde de böyle bir yere bağlanıyordu filmin konusu ve şarkı. Zeynep Alasya'nın tertemiz ve etkileyici şarkıcılığıyla şarkının duygusunu daha da yükselttiğini söyleyebilmek mümkün.Düzenlemenin de alavera dalavera çevirmeden, alabildiğine sade olması "cover"ın hakkını vermiş. Her şey gayet yerli yerinde sizin anlayacağınız.

 
 
Bugünlerde gündeme gelen bir diğer Sezen Aksu "cover"ı ise "Sorma" oldu. İlk kez 1991 yılında Ayşegül Aldinç tarafından seslendirilen ve Aldinç'in "Benden Söylemesi" adlı ikinci albümünde yer alan bu şarkı, sonrasında Zeki Müren'den Bülent Ersoy'a, Kibariye'den Müslüm Gürses'e epeyce çok sayıda şarkıcının albümüne girmiş, dillere marş olmuş, içkili müzikli mekanlarda bir ağızdan söylenen demlenme şarkılarından biri olarak hafızalarımıza kazınmıştı. 


Hem yazar hem de müzisyen olarak hem edebiyat hem de müzik çevrelerinde yıllardır adından söz ettiren Aydilge'nin bu şarkıyı neden seçtiğini anlamak pek mümkün değil. Zira bugüne dek müzisyen olarak gösterdiği duruş pek de bu minvalde değildi. Tam olarak "rocker" diyemesek bile, "soft-rock" hatta belki de "pop-rock" çizgisiyle uçuk kaçık kostümler giyen, kafa tutan genç kız şarkıları söyleyen ve 2006 yılından bu yana bu çizgide üç albüm bir "single" yayımlayan Aydilge ne oldu da birdenbire "gün ağarınca boynu bükülen, uzaklara daldıkça gönlü sıkılan" orta yaş üstü hicranlı kadına dönüştü orası muamma.


Klibin basın bülteninde kurulan cümleler Aydilge'nin bu şarkıyı söylemesi konusunda sizi ikna eder mi bilemem. Beni gülümsetti ama pek ikna etmedi zira: "Aydilge, rock müziğini Doğu tınılarıyla yumuşatan tarzıyla, “Sorma” ya yenilikçi bir lezzet katıyor ve 7'den 70'e farklı nesillere hitap edecek zamansız bir sound'a imza atıyor... Çekimleri iki gün süren klipte Aydilge, bedeni yok olsa da ruhu aşkında takılı kalan bir kadını canlandırıyor." Yani "biz kılıfına uydurduk, şarkıdaki "rock" unsurunu bulup çıkardık" mı demek bu? Sakın "daha fazla popüler olmak, tanınmak, daha kolay dikkat çekebilmek" olmasın asıl sebep?


Peki "cover" kötü mü olmuş? Hayır, bilakis gayet güzel olmuş. TRT alaturka korolarının bile akşam sefalarında bilmem nelerinde durup durup seslendirdiği bu eni konu alaturka şarkının sert gitarlarla fevkalade bir uyum yakalaması şaşılacak şey. Yani basın bültenindeki iddia havada kalmamış, gerçeğe dönüşmüş. Bu başarı elbette düzenlemeyi yapan Atakan Ilgazdağ ve Alen Konakoğlu'nun. Aydilge ise olabildiği kadar iyi; her zamankinden daha iyi değil. Şarkıda bahsi geçen kor kor ateşlerin Aydilge'nin içinde yandığına asla inanmıyorsunuz şarkıyı dinlerken çünkü şarkıcılığının şimdilik bu nevi bir ikna kabiliyeti yok. 


Bakalım yıl içerisinde daha kaç Sezen "cover"ı duyacak, dinleyeceğiz? Kim ne derse desin, müzik piyasasında yine ve hâlâ geçer akçe Sezen, orası kesin.

ŞUBAT 2012