Bu Blogda Ara

30 Ocak 2012 Pazartesi

Dinlediklerim Ocak 2012

ÖZGÜR YEDİEVLİ - "TUTMAYIN BENİ"


Özgür Yedievli ismini ilk kez Hande Yener'in "Senden İbaret" adlı ilk albümünde görmüştük. O albümdeki bir çok şarkıya, Altan Çetin'le birlikte aranjör olarak imzasını atan Yedievli, 2000 yılından bu yana yayımlanan bir çok popüler albümde 250'den fazla şarkıyı düzenledi. Ebru Gündeş'in "Telafi"si, Mustafa Sandal'ın "İsyankar"ı, İzel'in "Bebek"i şu anda ilk aklıma gelenler.

Özgür Yedievli aynı zamanda şarkı sözü yazıyor, beste de yapıyordu. Hatta 1998 yılı Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmasında, henüz 17 yaşındayken "Bir Bakış" adlı şarkısıyla finale kalan 10 besteciden biri olmayı başarmıştı. 

1999 yılı Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finalinde sözü, müziği ve düzenlemesi kendisine ait "Kolay mı Unutmak?" adlı şarkıyla yarışmış, sahnede şarkıyı solist Volkan Eröz seslendirirken, o da klavyede eşlik etmişti. 2001 yılında ise bu defa kendi şarkısını kendi seslendirerek yine finalde yarıştı ama "Yalnızım" adlı bu şarkısı da dereceye giremedi. Yedievli'nin Eurovision macerasının son ayağı ise 2005 yılında Makedonya adına yarışmaya katılan "Make My Day" adlı şarkının düzenlemesini yapması idi. 


Özgür Yedievli uzunca bir süredir üzerinde çalıştığı ilk albümünü bu yıl içesinde yayımlayacak. Seyhan Müzik etiketiyle yayımlanacak bu ilk albüm, aranjörlerin ve bestecilerin şarkı söylemeye, albüm yapmaya başlamasından çok öncesinde hazırlandığı için Özgür Yedievli'nin adını bu furya içerisinde saymak haksızlık olur. Kaldı ki onu diğerlerinden ayıran önemli bir de fark var ki, Yedievli'nin hem sesi, hem de şarkı söyleme tekniği şarkıcılık yapmak için gayet müsait.


Yedievli'nin "Bir İzim Kalsın" adlı albümünden ilk olarak "Tutmayın Beni" adlı şarkı servis edildi ve sadece dijital platformalarda "single" olarak satışa sunuldu. Almanya'da yaşayan bir Türk müzisyen olan Emrullah Pilavcı tarafından yazılmış "Tutmayın Beni", yavaş tempolu, romantik ve etkileyici bir şarkı. Geniş bir ses aralığında dolaşan melodik yapısı, arabesk tınıları ve akılda kalıcı melodisiyle popüler müzik dinleyicisinin kulağına kolay yerleşecek bu şarkı, Özgür Yedievli'nin sesinin rüştünü ispatı için de yerinde bir seçim olmuş.


ALTAN ÇETİN - "NEREDE KALMIŞTIK?"

Türk popunun görüp göreceği en üretken, en çok "hit" çıkarmış, şarkıları dillere düşmüş bestecilerinden biri Altan Çetin. Sadece şu şarkılarını ardı ardına sıralamak bile kurduğum ilk cümlenin içini doldurmaya yetiyor: "Kırmızı", "Sen Yoluna Ben Yoluma", "Yalanın Batsın", "Bebek", "Yok Yere", Telafi", "Ceza mı?", "Acemi Balık"... Özellikle ikibinler boyunca popüler müzik piyasasında eline su dökebilen besteci olmadı.


Ancak son dört-beş yıldır Altan Çetin besteleri öyle sıklıkla karşımıza çıkmıyordu. Müzik dünyasında gözde olmakla gözden düşmek arasındaki süre göz açıp kapayana kadardır. Öncesinde ve sonrasında siz aynı coşku ve yaratıcılıkla üretmeye devam etseniz de, en moda olduğunuz bir süre vardır ev herkes sizin peşinizden koşar. Sonra ne olursa olur moda değişir ve bu defa bir bakarsınız peşinizde koşanlar başka yöne doğru koşmaya başlamış. 

Yani aslında bu moda olmak ve olmamak durumu çoğu kez sizin yeteneğiniz ve ürettiklerinizle doğru orantılı değildir. Öyle olsaydı Altan Çetin hala şarkı yazıyor iken şimdilerde herkesin Sinan Akçıl'ın peşinde koşuyor olmasının bir açıklaması olurdu.


Bunları düşününce Çetin'in neden eskisi kadar adının geçmediğini, hatta neden şarkılarını kendisinin söylemek istediğini anlayabilmek mümkün. Az biraz şarkı yazmaların ve yazdığın şarkıları şarkıcılara beğendirmelerin nasıl netameli işler olduğunu bilen biri olarak, varsa bu anlamda camiaya bir kırgınlığı, küslüğü, onu da anlarım dosdoğru. 

Velhasıl Altan Çetin bu defa bir sürpriz yaparak "Bak Gör" adlı yeni şarkısını kendi seslendirdi ve bu şarkı, üç farklı versiyonun bulunduğu ve "Nerede Kalmıştık" adı verilmiş bir "single" olarak yayımlandı. Çetin bu "single"ı kendi kurduğu Altan Çetin Production firması hesabına hazırladı. "Single"da şarkının Lütfü Bayülken tarafından yapılmış bir radyo "mix"i ve bir "extended mix"inin yanı sıra bir de Erol Temizel imzalı ikinci bir radyo "mix"i var.


Dijital platformlarda satışa sunulmamış olsa da, klipi internette izlenebilen bu şarkı, kolayca dile düşebilecek, "hit" olma potansiyeli doğuştan yüksek, tipik bir Altan Çetin bestesi. Çetin'in 2010 yılında ENBE Orkestrası üst başlığı ile yayımlanan "Martılar" adlı "single" şarkısı da aynı kulvarda, ancak bu defa düşük tempolu bir şarkı idi. O şarkı fazla ses getirmedi. "Bak Gör" de geçtiğimiz yaz sonunda yayımlanmış olmasına rağmen, o zamandan bu zamana beklenen ilgiyi görmedi.


Galiba sorun şu ki, dinleyici Altan Çetin'i şarkıcı olarak benimseyemedi. Aslında kariyerinin ilk yıllarında bir dönem piyanist şantörlük, bir dönem de gece kulübü solistliği yapan Çetin'in şarkıcılık macerası yeni değil ama besteleriyle edindiği kariyerden sonra işin bu tarafı pek parlak görünmüyor. 

Hem "Martılar", hem de "Bak Gör"ü, iki binli yıllardaki gibi bir Hande Yener'in, bir İzel'in sesinden dinlediğimi hayal edince ister istemez bu fikre kapılıyorum. Elbette her üreten, ürettiğini istediği gibi değerlendirme hak ve özgürlüğüne sahiptir ama Altan Çetin keşke şarkılarını kendi söylemese. Naçizane fikrim budur.

FETTAH CAN - "BOŞ BARDAK"


Zamanlama açısından Altan Çetin'in bir tık gerisinden gelen Fettah Can-Alper Narman ikilisi, aynen onun gibi, uzunca bir süre Türk popunda "hit" şarkı denildi mi gidilecek adreslerin başında geldiler. Ben kendi adıma bu ikilinin Çetin'in izinden fazlaca gittiğini düşündürdüm o günlerde. Zaman zaman onun bir sebeple olmadığı/olamadığı projelerde bulunuyor olmalarını da buna bağlardım. Haksız da sayılmazdım. Altan Çetin'in beste verdiği isimlerin bir kısmına Fettah Can ve Alper Narman'ın da beste vermesi sadece bir tesadüf olamazdı.


Sonrasında ikili yollarını ayırdı ve biz Alper Narman'dan ziyade Fettah Can'ın ismini duyar olduk zira Fettah Can, başkalarına beste vermeye devam ederken bir yandan da kendi şarkılarını kendi söylemeye başlamış, şarkıcılığa soyunmuştu.

Fettah Can'ın "Hazine" adını verdiği ilk albümü 2010 yılında yayımlandı. 2011 yılının Şubat ayında Demet Akalın'la düet projesi "Yanan Ateşi Söndürdük" adlı "single" piyasaya sürüldü. Aynı yılın Mayıs ayında dijital ortamda "single" olarak yayımlanan ve klip de çekilen "Sana Affetmek Yakışır"ı yılın sonlarına doğru yine dijital olarak satışa sunulan "Boş Bardak" takip etti.


Fettah Can'ın şarkıcı olarak da ticari başarı elde ettiğini ve kendi dinleyici kitlesini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Zira elinde gitarıyla seksenlerin taverna ekolüne yakın şarkılar seslendiren romantik erkek şarkıcıların memlekette tahmin ettiğimizden de büyük bir alıcı kitlesi var. Ne ki bu yeni kuşak, Yaşar, Ege, Bora Öztoprak ve türevleri gibi değil. Yani en azından onlar kadar Akdenizli, Egeli ve kentli değil; yüzü daha Doğuya dönük, kentin daha arka sokaklarından, daha kenar mahallerinden geçen bir müzik yapıyor, başka bir kitleyi hedefliyorlar. Bir anlamda vakti zamanında tavernanın, arabeskin gittiği yoldan ilerliyorlar.

Ne çare ki Fettah Can'ın popüler müziğin tam kalbinden hareketle, kendi şarkılarını seslendirerek kariyerinde vardığı nokta bu. Bundan fazlası ya da ötesi olur mu, ona da çok emin değilim. Çünkü bütün şarkıların akıbeti son noktada şarkıcılarının elinde şekilleniyor ve Fettah Can bir şarkıcı olarak bulunduğu yerden daha fazlasını vaat etmiyor. Yani besteci olarak tanıdığımız Fettah Can, şarkıcı olarak tanıdığımızdan çok daha ötede duruyordu. Eğer vitrinine şarkıcılığını koymaya devam edecekse, umarım ilerisi için yanılan ben olurum. 


OCAK 2012

25 Ocak 2012 Çarşamba

Eurovision 2012 Günlüğü 2

“Yerevizya Mahnı Müsabikesi”


2012 yılı Eurovision Şarkı Yarışmasında hangi ülkelerin hangi yarı finalde yarışacağı bu akşamüzeri Bakü’de çekilen kura sonucu belli oldu. Türkiye ikinci yarı finalde, yani 24 Mayıs gecesi yarışacak.

Azerbaycan “televizyası” tarafından yapılan canlı yayın TRT Müzik’te Cüneyt Asi Duru ve Bahar Akça’nın sunduğu “Müzik-Market” programı içerisinde ekrana getirildi. Stüdyoda Bülent Özveren, Semiha Yankı ve Can Bonomo vardı. Elbette Sayın Özveren’in yorumlarından diğerlerine pek konuşacak fırsat kalmadı ama yine de 1975 ve 2012 temsilcilerini yan yana getirmek ciddi bir programcılık başarısıydı; programın yapımcılarını tebrik etmek lazım.


(Bu arada yeri gelmişken, halen Türkiye televizyonlarında, en kral ve en kuvvetli müzik kanallarımız da dahil olmak popüler müziğin nabzını bu kadar günü gününe, bu derece iyi tutabilen bir başka müzik programı daha yok. Özellikle Cüneyt Asi Duru’nun müziğe olan tutkusu ve birikimiyle sürüklediği, seyri son derece keyifli bir program Müzik Market. Hafta içi her gün 18:00’da TRT Müzik’te ekrana geliyor, aklınızda bulunsun.)


Bilmeyenler için hatırlatayım; Eurovision Şarkı Yarışması iki yarı final ve bir final olmak üzere toplam üç gecede tamamlanıyor. Avrupa Yayın Birliği’nin kurucuları olan ve “big five” (beş büyük) diye anılan İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya yarı finallere katılmıyor, doğrudan finalde yarışıyor (Özveren canlı yayında “big five”ı “parayı veren düdüğü çalar ülkeleri” diye adlandırıp yine kinayenin büyüğünü yapmaktan geri kalmadı.)

Bir de o yıl yarışmayı düzenleyen ülke, yani bir yıl öncesinin birincisi de finalde doğrudan yarışıyor. Kalan ülkelerse çekilen kura sonucu iki yarı finale dağıtılıyor. Her yarı finalde herkes kendi grubundaki ülkelere oy verebiliyor. “Big five” ve ev sahibi ülke ise yine çekilen kura ile iki geceden birinde oy kullanacak şekilde dağıtılıyor.


İşte bu akşam çekilen tüm bu kuralar sonucu Türkiye ikinci yarı final gecesine kalarak avantajlı bir konuma yerleşti. Zira yarışmanın yıllardır süren seyrinde bize puan veren ve vermeyen ülkeler kefeye konduğunda, ekseriya puan veren ülkelerden oluşan bir gruba denk geldik. Grubumuzda Almanya, İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi Türk nüfusun da yaşadığı ve hemen her sene puan aldığımız dört ülkenin yanı sıra, yine yakın kültürel bağlarımız nedeniyle oy aldığımız Makedonya ve Bosna Hersek de var. Ukrayna ve Malta’dan da oy gelme ihtimali olduğu göz önüne alınırsa neden avantajlı olduğumuz ortaya çıkıyor.

Tabii aslında ak koyun kara koyunu belli eden tek kriter şarkının kendisi. Öncesinde ne kadar tahminde bulunsak boş. Şarkı beğenilmezse Türk diasporası filan zerre işe yaramıyor; geçen sene gördük nitekim. O yüzden en sağlıklı tahminleri ancak şarkı belli olduktan sonra yapabiliriz/yapmalıyız.


Rusya’nın diğer grupta kalması da sevindirici zira SSCB’den kopmuş ülkelerin ezeli ve ebedi tüm puanları Rusya’ya gidiyor. Aynı şekilde senelerdir kör sağır birbirini ağırlayan Yunanistan ve Kıbrıs (“Rum Kesimi” tabii ki; yanlış olmasın) da aynı gruptalar. “Al gülüm ver gülüm” eylesinler gönüllerince. Buna mukabil Azerbaycan bizim grupta olsa iyi olurdu haliyle bir “al gülüm ver gülüm” de biz yapardık ama neyse; artık final gecesi yaparız.

Bu arada Can Bonomo’nun yayın süresince konuşabildiği sayılı dakikalarda hazırladığı şarkı/şarkılar üzerine söylediklerini de aktarayım hemen. Şarkının İngilizce olacağı kesin gibi. Şu an iki üç şarkı varmış hazırlanan ve TRT’ye sunulacak olan ama Bonomo ve ekibi bir şarkıya daha fazla yükselmişler gibi görünüyor; yani söylediklerinden öyle anladım. Zaten şarkının ay sonunda netleşmesi gerekiyor ki neresinden baksanız bir hafta zaman kaldı.


Bu akşam Bakü’den yapılan canlı yayında bu seneki yarışmanın sloganı ve logosu da açıklandı. Azerbaycan, tanıtımlarda “land of fire” (ateş diyarı) olarak lanse ediliyor. Özveren’in bu konudaki açıklamasına göre hem petrol hem de doğal gaz çıkan bu topraklarda ikisinin bir araya gelmesinden oluşan ateşin tanımlamasıymış bu. Pek romantik gelmiyor kulağa ama öyleyse öyledir, ne diyelim. Neyse, buradan yola çıkarak da alev/ateş motifli bir logo ve “light your fire” (ateşini yak/ateşle) sloganını seçmişler. İnsanoğlu var olduğundan beri yeryüzünün dört elementinden biri olan ateşi kullanıyor. Eh bu da yarışmanın hümanist ve siyasetler üstü (özde değil sözde elbette) ana temasına cuk oturuyor. 

Bir de bu akşamki canlı yayında Bakü Belediye Başkanının bir konuşması vardı ki sahiden şahaneydi. Bu Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki anlam farklılıkları, onların dili kullanma biçimleriyle bizim yıllar içinde kibarlaşmış (belki de kabalaşmış) Türkçemizin tezatları belli ki Azerbaycan serüvenimiz boyunca bizi epeyce eğlendirecek. Bu akşam Sayın Belediye Başkanının her “Yerevizya Mahnı Müsabikesi” (Eurovision Şarkı Yarışması) deyişinde çok eğlendim mesela ben. Bir de Azerilerin yarışmayı kazandıkları gece “sehere kedar tantana” ettiklerini anlatması pek hoştu.


Bu arada bu sene yarışmaya katılacak diğer ülkelerde de faaliyetler devam ediyor. Hatta şu ana dek birkaç ülke yarışmaya göndereceği şarkı ve şarkıcıları belirledi bile.

Bunlardan biri Danimarka. Danimarka’yı 1990 doğumlu Soluna Samay “Should’ve Known Better” adlı şarkıyla temsil edecek. Samay’ın bugüne dek yayımlanmış bir albümü var. Yani henüz yolun başında bir müzisyen. Şarkısına gelen ilk tepkilerse olumlu. Bir Eurovision şarkısından çok, Avrupa popüler müzik piyasasında duymaya alıştığımız şarkılara benziyor. Buyurun bir de siz dinleyin.


Arnavutluk 20 finalistin katıldığı bir yerel final yaparak birincisini belirledi ve ülkeyi temsil etmek üzere seçilen isim aslen Kosovalı olan Rona Nishliu oldu. “Suus” fena halde eski stil bir performans şarkısı. Arnavutların daha önce gönderdiği şarkılara da bakılırsa böyle bir beğenileri olduğu söylenebilir. Bu arada bu şarkı tam Sertablık (sal sesini âlem duysun.) Hani Türkçe söz yazıp söylese yadırgamayız, o derece.


İsviçre’nin yerel finallerinden birinci çıkan Sinplus adlı grup Ivan ve Gabriel adlarını taşıyan İtalyan kökenli iki kardeşten oluşuyor. Broggini kardeşler “britpop” sularında dolaşan ve kolay dile yerleşen “Unbreakable” adlı şarkıyla İsviçre’yi temsil edecekler.


Bir de bizim gibi şarkıcısını seçip de şarkısını seçmeyen ülkeler var. İlginizi çeker mi bilmem ama o ülkeler ve şarkıcılarının adları da şöyle sıralanıyor; Belçika (Iris), Bosna Hersek (Maya Sar), Karadağ (Rambo Amadeus), Makedonya (Kaliopi), Sırbistan (Zejko Joksimovic), İspanya (Pastora Soler), Hırvatistan (Nina Badric), Fransa (Anggun), Kıbrıs (Ivi Adamou).

Eurovision günlüğü önümüzdeki günlerde en taze gelişmelerle devam edecek. Takipte kalın!

OCAK 2012

22 Ocak 2012 Pazar

İzlediklerim Ocak 2012

ENBE ORKESTRASI - "SENDEN KIYMETLİ Mİ?"


Bütün tartışmalara, eleştirilere rağmen popüler müzik piyasasında ENBE damgası vurulmuş (imzası taşıyan demek zor tabii) albümlerin ses getirdiği bir gerçek. Özellikle Dilmener ustanın her fırsatta yazıp çizmesi, hatta biraz da yüksek sesle çıkışması boşuna değil. Bugüne kadarki ENBE albümlerinin ne kadarında ENBE vardı hiç bilemedik ve açıkçası büyük kısmında olmadığı iddiasının aksini ispat edebilen de olmadı. "O zaman ENBE ismi niye var?" sorusunu göz ardı eder ve bunları birer toplama albüm gibi değerlendirirsek, ticari başarının açıklaması da kendiliğinden gelmiş oluyor.

ENBE'nin 2007 ve 2010 tarihli iki albümüne beş şarkılık bir "maxi-single" ilave ederek oluşturulmuş ve "ENBE Collection" adı verilmiş "box-set", DMC tarafından geçtiğimiz yılbaşından önce piyasaya sürüldü. Daha önce haklarında yazılmadık şey bırakılmamış iki albümü bir kenara koysak da, yeni "maxi-single"ın da onlardan farklı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Yine düzenlemeleri piyasa aranjörleri yapmış, enstürmanları kimlerin çaldığı, orkestranın ne kadar katkısı olduğu yine belli değil.


"Kalbim" albümünün "hit" şarkısı "Eksik"de Ceceli'yle düet yaparak adını duyuran Elvan Günaydın bu defa "Gidiyorum Aşkım" adlı şarkıyla çıkıyor karşımıza. "Eksik"deki perfomansına kıyasla Elvan'ın şarkıcılığında gözle görülür bir gelişme varsa da, hâlâ ses verdiği kelimelere yeterince sahip çıktığı söylenemez. Bu eleştiri için de erkendir belki ama bu kadar az tecrübeyle böylesi profesyonel bir işin içerisinde var olmak da bu eleştiriyi göze almak demek bir taraftan da. Ferhat Polat ve Mesut Özşahin imzalı şarkı ise ana akımın pop-taverna sularında ne lazımsa hepsini karşılayan orta karar bir iş.


Yetmişlerde ilk kez Kamuran Akkor'un plak yaptığı, 2001'de ise Gülhan tarafından yeniden seslendirilen "Evet mi Hayır mı?"nın bu albüme giren yeni düzenlemesinde solist olarak İpek Gür'ün imzasını görüyoruz. Yetmişlerin şarkılarını bugüne uydurma gayreti çoğu zaman parlak sonuç vermiyor derim ya hep, burada da öyle olmuş ve şarkının bütün enerjisi uçup gitmiş.  

ENBE solistlerinden biri olan İpek Gür'e şunu hatırlatmak isterim bu vesileyle; bir albümde adınız ve seslendirdiğiniz bir şarkı yayımlanmış ama Facebook sayfanızda arkadaşınız olmayan biri ne bilgilerinize ne de fotoğraflarınıza ulaşabiliyor. Tanınmak istemiyorsunuz galiba?..

Altan Çetin'in söz ve müziğini yazdığı ve de düzenlediği (ENBE nerede diye sormayayım artık, sıkıldım ben) "Martılar" ise 2009 yılında "single" olarak yayımlanmış, ancak fazla ses getirmemişti. Bu albümle tekrar gündeme alınmış.


Bir kaç yıldır çeşitli albümlerde yer alan besteleri ile adını iyiden iyiye bilir hale geldiğimiz Gülşah Tütüncü'nün bu kez kendi seslendirdiği yeni şarkısı "Hiç Gitmesin", bu "maxi-single"ın ikinci büyük kozu oluyor. Şarkının kulağa çok kolay yerleşmesi, bir dönemin hâlâ dillerden düşmeyen popüler alaturka şarkılarının sıcaklığını taşıması kadar kadar Tütüncü'nün tertemiz ve abartısız şarkıcılığı da dikkat çekiyor. 


Kartonete bakarsanız sadece bir tek şarkıda, "maxi-single"a adını veren "Senden Kıymetli mi?"de ENBE solistleri söylüyor gibi görünüyor ama onda da aslında sadece iki erkek solist söylüyor, onlara Elvan Günaydın eşlik ediyor. Ne var ki kartonette erkek solistlerin adları yazmıyor (Ben yazayım madem; Berkay Aras Özideş ve Çağlar Ökten.) Bu şarkı aynı zamanda klip çekilen ilk şarkı ve popüler bir Rus şarkısının Nazan Öncel tarafından Türkçe'ye uyarlanmış versiyonu. 


Şarkı özellikle Berkay Aras Özideş'i parlatıyor. Hem çok iyi bir erkek ses, hem de çok iyi bir şarkıcı dinliyoruz. Çiğdem Talu ve Melih Kibar'ın hikayelerinden ilham alınarak yazılan ve önümüzdeki ay sahnelenmeye başlayacak olan "Bizim Şarkımız" adlı müzikalde Yeşim Salkım'la baş rolü paylaşacak Özideş'in yıldızının parlaması an meselesi. Solo albüm için fazla beklememeli. 

Çok neşeli ve çok eğlenceli, yetmişlerin karnaval şarkılarını anımsatan, buram buram Nazan Öncel kokan muzip şarkı sözleriyle de kendini sevdiren "Senden Kıymetli mi?"nin klibi de şarkının coşku ve enerjisine uygun olmuş. Eğer ENBE ile ilgili kaygılarınızı bir kenara bırakırsanız, gayet severek dinlenebilecek, hatta eşlik edilebilecek bir şarkı.
 

ALİ MURAT - "SADE KAHVE"


Klibe televizyonda tesadüfen denk geldim. Sonuna kadar izleyip etiketine baktım ve ilk tepkim "DMC yeni bir Ferhat Göçer bulmuş," oldu. Sonra oturup araştırdım internetten.

Ali Murat opera eğitimi almış, bir çok müzikal, film ve opera temsilinde oynamış, halen de İstanbul Devlet Operasında çalışmakta imiş. Baharda yayımlanacak ilk albümünden evvel, nabız yoklamak maksadıyla olsa gerek, "Sade Kahve" adlı şarkısı geçtiğimiz günlerde hem klip olarak, hem de dijital platformlarda servis edilmiş.

Yeni çıkan birilerini eskiden beri tanıdığımız birilerine benzetmezsek içimiz rahat etmez. Bu hem onu hafızaya yerleştirmekle, hem de bir yere koymak, tanımlamakla ilgili bir reflekstir aslına bakarsanız ama benzettiklerimize haksızlık etmiş oluruz bir taraftan da.


Sözleri Şebnem Sungur'a, bestesi Gökhan Tepe'ye ait şarkı neresinden baksanız tam bir Ferhat Göçer şarkısı. Bunda Ali Murat'ın benzer bir teknikle şarkı söylüyor olmasının da payı büyük kuşkusuz. Ses renkleri farklı oysa. Her şeyden önce Ali Murat'ın üslubu Ferhat Göçer kadar sert değil. Yine de bu şarkı onun Göçer'le aynı kulvarda koşacağına işaret ediyor, şayet albümde bambaşka, şaşırtıcı, ters köşe başka bir şeylerle karşılaşmaz isek.

Klipteki siyah, gri, pastel tonlarda giyinen, romantik ve centilmen, yaşı çok da genç olmayan adamın kamerayla hemen hiç göz göze gelmeden, hafif tebessümle, genellikle uzaklara bakarak şarkı söylüyor olması ise ister istemez Ferhat Göçer'e benzerlik düşüncemizi ateşliyor. İşin tuhafı, sahiden gözle görülür fiziksel bir benzerlik de var.


Ali Murat için profesyonelce çalışıldığı çok belli. Klip ve şarkı servis edilmeden önce Facebook, Twitter, Google Plus hesapları açılmış, "web" sitesi oluşturulmuş, bilgiler ve fotoğraflar yüklenmiş. Bunlar halen meşhur bir çok ismin (ya da onlara "PR" yapan/yaptığını sananların) ne çare akıl edemediği incelikler.

"Sade Kahve" ilk dinleyişte yakalayan, dile kolay gelen bir şarkı. Şebnem Sungur'un daha önce yayımlanmış tüm şarkı sözleri gibi bu da, doğru düzgün Türkçesi ve hikaye bütünlüğünü koruyan yapısıyla piyasa muadillerinin önüne çıkıyor. Müzikalitesi vasat, orta karar bir çizgide de olsa, günümüz pop eğilimleri içerisinde yeni lanse edilen bir şarkıcının üzerine dikkatleri çekebilecek yeterliliğe sahip bir şarkı.



ÇAĞRI - "BANA DOKUNMA"


Çağrı'nın ilk albümü 2009 yılında yayımlanmıştı. Çıkış şarkısı "Kapıyı Kapat" ile dikkatleri üzerine çeken Çağrı, sırf "başarılı anne-babaların bir türlü onlar kadar başarılı olamamış çocukları" gibi bir klasmanın/genellemenin varlığı nedeniyle bile zor bir işe soyunmuştu.

Ne ki sözleri ve müzikleri çoğunlukla kendisine ait şarkılardan oluşan bu ilk albüm ona pop arenasında annesinden tamamen bağımsız bir yer açabildi. Genellikle "teenage" bunalımları üzerine kurgulanmış şarkıları ve bu şarkıların içini dolduran kırılgan şarkı söyleme stili ile iyi bir başlangıç yaptı Çağrı.


Çağrı'nın iki şarkıdan oluşan yeni "single" ise geçtiğimiz günlerde yayımlandı ve ilk klip "single"a adını veren "Bana Dokunma"ya çekildi. "Single"daki iki şarkıya da Ertuğ Ergin'le ortak imza atmış Çağrı. Ertuğ Ergin bugüne dek iki albüm yayımlamış, özellikle de "Derin Mevzu" şarkısıyla hafızalara yer etmiş bir müzisyen. Popüler kulvarda daha alternatif, belki daha az ama daha iyi işler yapmayı ilke edinmişlerden. Çağrı ile doğru bir kimya yakaladıkları da ortada.


Bu iki şarkıda da, "Bana Dokunma"ya çekilen klipte de, genç kızlıktan genç kadınlığa yol almış, daha olgun bir Çağrı var. "Alis Harikalar Diyarında" esintili klip gayet eğlenceli, görsel zenginliği yüksek bir klip olmuş ve şarkıyı da yükseltmiş.

"Single"da tertemiz, zemini sağlam, eli yüzü düzgün iki pop şarkısı var. Bununla birlikte her iki şarkının da popun şu anki genel seyri içerisinde büyük birer "hit" olacağını söyleyebilmek mümkün değil. Gerçi Çağrı'nın da böyle bir iddia peşinde koştuğu söylenemez.


Ses rengi ve yapısı ister istemez annesi Emel Müftüoğlu'nu çağrıştırıyorsa da Çağrı'nın şarkıcılık tekniği açısından henüz daha çekingen, daha az iddialı bir çizgide yürüdüğü söylenebilir. Bu konuda eğitim de almış olmasına karşın, belki de bilinçli olarak yüksek perdelere, tehlikeli peslere, inişli çıkışlı, riskli notalara uğramıyor, neredeyse hep aynı yerde duruyor. Bu da Çağrı şarkılarını üst üste dinlediğinizde bir süre sonra hep aynı şarkıyı dinlediğiniz hissi uyandırıyor. Bu konuda biraz daha cesur davranması onu şu an bulunduğu yerden daha yükseğe çekebilir. Çünkü Çağrı'nın bu birikimi ve potansiyeli var.


OCAK 2012

21 Ocak 2012 Cumartesi

Sabahçı Kahvesi (Birinci Bölüm)


Gün boyu yağan karın buza kestiği, kuru ayazın adamın iliğine kemiğine işlediği bir gecede, şehirdeki evlerin ışıkları bir bir söner, insanlar sıcak yataklarında, kalın yorganların altında derin uykulara teslim olurken, tek tük arabaların geçtiği, sokak lambalarının asfaltın üzerindeki buzu saydamlaştırdığı caddelerde, ağır ve temkinli sürmeye gayret ettiğiniz bir arabanın içerisinde hayal edin kendinizi. Çok değil, yarım saat sonra yeni günün ilk dakikalarına gireceksiniz ve çoğunluğun kim bilir kaçıncı rüyasında karşıladığı yeni günü, ta sabahın ilk ışıkları doğana kadar uyanık geçireceksiniz. Gece vardiyasına gidiyorsunuz. Hayır, bir fabrikada değil; radyoda!
TRT Ankara Radyosunda TRT FM’den yayınlanan Geceden Sabaha programlarından birinde buldum iki sezon süresince. Bugün bile o günler her aklıma geldiğinde gözümde ilk canlanan yukarıda anlattığım tablodur.


Sonrasında Cebeci Dörtyol’da 24 saat açık pastaneden alınan ekler pastalar, çilekli, muzlu tartoletler, kurabiyeler, su böreği… Gece boyu ayakta kalmamız, enerjimizi yüksek tutmamız için ne gerekiyorsa onlar. Sonra bolca bozuk para…

Radyonun kahve makinesinden gelsin sıcak çikolatalar, sütlü kahveler, gitsin “espresso”lar, “macchiato”lar.

Eskiden gece sabaha kadar açık kalan, geceyi sabahlayarak geçirenlere/geçirmek zorunda olanlara hizmet eden kahvelere “sabahçı kahvesi” denirdi. Hala var mı öyle kahveler bilmem. Ama radyoda sabaha kadar devam eden canlı yayınların bir çeşit sabahçı kahvesi olduğunu söyleyebilmek mümkün. Biz de sabaha kadar uyanık kalanlara hizmet ediyorduk nitekim. Nasıl mı? Tabii ki sabaha kadar uyanık kalarak!


Elbette yayın yaptığınız radyo, TRT FM gibi dünyanın dört bir yanından dinlenilebilen bir radyoysa, dinleyen herkes aynı saat dilimi içerisinde olmayabiliyor. İlk kez bu yayınlara katıldığımda dinleyicilerin bize ulaşması için tahsis edilmiş telefonların gece boyunca, sabaha kadar aralıksız aranmasını şaşkınlıkla takip etmiştim. Sonra arayanların büyük kısmının yurt dışında yaşadığını, programın söz gelimi Amerika’da sabah saatlerine denk geldiğini fark edince, bunun normal olduğunu idrak etmiştim.

Yurt dışında yaşayan Türkiyeliler için ülkelerinden bir ses duymak, kendi dillerinden şarkılar, sohbetler dinlemek, muhakkak ki çok kıymetli, çok paha biçilmez bir şeydi. Bunu telefonun diğer ucundakilerin sarf ettiği her kelimeden, her cümleden, boğazlarına oturmuş yumrunun titrettiği seslerinden, ha ağladı ha ağlayacak ses tonlarından anlamak çok mümkündü. Duygulanırdık biz de çoğu kez elimizde olmadan.


Ne var ki yurt içinden arayanların sayısı da zannettiğimden epeyce fazlaydı. Kimdi bu “gece kuşları” ya da başka bir deyişle “sabahçılar” peki? Onları da gide gele, program yapa yapa, geceleri sabah ede ede öğrenecek, tanıyacaktık.

Radyolardaki gece programlarının en sıkı takipçileri, hiç kuşkusuz uzun yol şoförleri. Tabi ülke çapındaki tüm karayolları ağında dinlenilebiliyor olmasının, şehir değiştikçe değişen frekansların gösterildiği levhaların yol güzergâhları boyunca düzenli olarak karşınıza çıkmasının bu konuda TRT FM’i rakipsiz kıldığı bir gerçek.

Fakat bundan daha önemlisi, TRT FM yayınının canlı olması; gece boyunca mikrofonun karşısında o anda sahiden orada olduğunu bildiğiniz birilerinin konuşuyor olduğunu hissetmek. Bu sadece şoförler için değil, gece nöbeti tutan doktorlar, hemşireler, polisler, askerler, sivil güvenlik görevlileri ve benzerleri için de tartışılmaz bir tercih sebebi. Çünkü uyanık kalmak zorundasınız, çünkü muhtemelen yalnızsınız. Hele bir de etrafınızda sizi uyanık tutacak başka bir algı nesnesi yoksa, radyodan konuşan birilerini dinlemek şahane bir çözümdür. Hiçbir şey olmasa bile, bunun dinleyene verdiği güven, yol arkadaşlığı, kader birliği duygusu ayakta tutar insanı. Hele bir de dinlenilen şey keyifliyse, ballı kaymak!


Bir de belirli dönemlerde ve çok kez de belirli saat aralıklarında size eşlik edenler vardır gece yayını yaparken. Mesela sınav zamanları öğrenciler eklenir profile. Daha az uykuyla yetinebilen, ileri yaştakiler için gecenin belirli bir saatine kadar radyo dinlemek, hem eski bir alışkanlık, hem de yegâne eğlencedir. Onlar genellikle en fazla sabaha karşı ikiye, üçe kadar dinlerler sizi.

Saat dörde, beşe doğru bu defa gün ışımadan dükkânlarını, iş yerlerini açan, ya da işe gitmek üzere yola düşenler açar radyolarını. Fırıncılar bu grubun en çok radyo dinleyenleri sanırım; zira iki yıl boyunca kaç fırıncı ahbabımız oldu bilmiyorum. Ha bir de balıkçılar var. Onlar da en çok sabaha karşı dinlerler radyoyu. Bazen keskin bir sabah ayazıyla, deniz kokusu sızar ahizeden. Yorgun ve çatlamış bir sesle bir şarkı ister bir balıkçı. Uzaktan martı çığlıkları karışır canlı yayına.

Gece yayın yapmak zordur. Ama bir o kadar da güzeldir. Bu yazı devam eder... Daha anlatacak çok şey var.

DEVAM EDECEK

16 Ocak 2012 Pazartesi

"Gazino Show" Devam Ediyor!


Gazinoların en şaşaalı zamanlarında ben henüz küçük bir çocuktum. Çocukluğumu o şehir senin bu şehir benim yaşadığım için, İstanbul’un o anlı şanlı gazinoları benim için hep gazetelerdeki ilanlardan ibaret kaldı yıllar boyunca. İzmir’de geçen yıllarımızda Fuar gazinolarına gitmiştik birkaç kez. Bir keresinde dedemle anneannemin beni Çamlıca’da şimdi park olan alanda kurulmuş yazlık gazinoya götürdüklerini hatırlıyorum. Bir keresinde de teyzemlerle birlikte Vatan caddesindeki Lunapark Gazinosuna, Neşe Karaböcek’in assolist olduğu bir programın Pazar matinesine gittiğimiz kalmış hafızamda.

Yani orta halli ailelerin  de sinemaya ya da çay bahçesine gider gibi gidebildiği yerlerdi gazinolar. Sonra işin rengi değişti ve aile gazinoları başka bir kesimin eğlence mekânları haline geldi. İşte tam da o dönemde, 1992 Şubatında kardeşim ve kocasıyla gittiğimiz Çakıl Gazinosu tecrübem de unutamadıklarım arasındadır.


Gazinoların son demleriydi artık, eski popülerliği kalmamıştı. Yenikapı sahilindeki Çakıl Gazinosunun 2005 yılında Kıyı Koruma Kanununa aykırı, kaçak bir yapı olduğu gerekçesiyle Belediye ekipleri tarafından bir saat içerisinde yerle yeksan edileceğini henüz hiç birimiz bilmiyorduk. Ne biz, ne de iki ayaklı koyunlar gibi göründüğümüze aldırmadan günün modası diye bir havayla taşıdığımız “napa”larımızla artık paralı mı göründüğümüzden nedir, bizi sahnenin hemen dibindeki masaya buyur eden siyah fraklı, kibar mı kibar şef garson.


Kadro öyle böyle değildi. Assolist Hülya Avşar, solist altı İbrahim Tatlıses, pop müzikte Ayşegül Aldinç, dansöz Sibel Barış, uvertür Özlem Selanik. Sahnenin dibinde oturmak, podyumda dolanan şarkıcılara elini uzatsan dokunacak mesafede olmak, sahneye çıkmadan üzerlerine boca ettikleri parfümlerin rayihalarıyla tütsülenmek, kırmızı, mor, sarı sahne ışıklarında yıkanırken, başım yukarıda, benden yüksekte duran (dolayısıyla yakın olduğu kadar da uzak ve erişilmez olan) sahne yıldızlarının “aura”sına iyi mi kötü mü şarkı söylediğini umursamaksızın kapılıp gitmek filan şahane şeylerdi.


Gazino demek tam da bu demekti işte. Tevekkeli değil, vakti zamanında her nevi Yeşilçam artisti, televizyon spikerleri, futbolcular filan gazinolarda sahneye çıkabilmiş, alkış alabilmişti. O sahnede, o ışıkların, renklerin, kokuların büyüsünde başkalaşıyordu gerçek; düpedüz bir rüyaya dönüşüyordu. Bir de ardı ardına farklı tatlarda yemek yemek gibi, farklı türlerde şarkıcılar izlemenin de damakta (ya da kulakta) bıraktığı lezzet başka türlüydü. Bu ne konsere benziyordu, ne televizyon programına, ne de video-klibe.

Doksanlarda son çırpınışlarını yaşayan, iki binlerde tekrar denendiği halde başarılı olmayan gazino programlarının bir benzerini bugünün şartlarına uydurarak yeniden denemek fikri neresinden baksanız çok cazip, çok çekici ama hayata geçirilmesi de bir o kadar zor bir fikirdi. Bizim Hakan (Eren), bana “Gazino Show” projesinden ilk bahsettiğinde çok heyecanlanmış ama bir yandan da dudak bükmüştüm.


Bizim gibi bugünü yaşarken bile sırtında dünün arşivini taşıyanların hayal gücü sınır tanımaz pek. Eskiye dair özlediklerimiz geri gelsin diye olmadık işlere kalkışmamız an meselesidir. Hayatın ve zamanın gerçekleri pek göze görünmez böyle yükseldiğiniz anlarda. Neyse ki Hakan Eren kalbiyle yola çıkıp aklıyla yol alanlardandır. Ondandır ki projelerini temkinli karşılarken dahi “bir bildiği vardır” diye geçiririm içimden. Bu projenin fikri de bende benzer bir kafa karışıklığı yaratmış, olabilirliği ile olmazlığının terazisi dengede kalmıştı. Ama Hakan sebat etti; uğraştı didindi ve 2 Aralık 2011 gecesi “Gazino Show” Bostancı Gösteri Merkezi’nde perdelerini ilk kez açtı.


Orada değildim. Birkaç hafta önce yapılan basın toplantısına katılmış, çocukluğumun 45’lik plaklarından çıkıp gelen, zamanla birer tanış, ahbap, hatta dost olduğumuz yıldızları o sahne üzerinde bir arada görmüş, kulisin kokusunu içime çekmiştim çekmesine ama şehir dışına gitmek zorunda olduğum için o gece orada olamamıştım. Neyse ki Elhan ve Ege oradaydı. E ben de ertesi günü anlattıkları sayesinde, izlemiş kadar oldum haliyle.

Doğduğundan beri evin içinde eski şarkılar duyuyor olmasına rağmen genellikle bizim eski şarkı merakımıza gayet mesafeli duran kızım (Ege) bile epeyce etkilenmişti o gece gördüklerinden. Kulis ve salon arasında mekik dokumuş, daha önceden doğal halleriyle tanıdığı, kuliste de öyle gördüğü yıldızları sahnede devleşirken izleyince ister istemez heyecan duymuştu.


Mesela Ege’nin gözünde Seçil Heper geçen yaz birlikte plaja gittiğimiz, zaman zaman bir araya gelip güle oynaya sohbet ettiğimiz şen şakrak bir ahbaptı; oysa o gece sahnede göz kamaştıran bir assoliste dönüşmüştü. Seyyal Taner kaç kere evimize gelip gitmiş, Ege’yle de çok sohbet etmişti ama Ege onu hiç sahnede canlı canlı “Naciye” şov yaparken izlememiş, onun o kimselere benzemeyen müthiş sahne enerjisine hiç şahit olmamıştı.  


Ege ve Elhan’ın yanı sıra, o gece orada olan tanıdığım kim varsa, herkes aynı şeyi söyledi bana. Muhteşem bir gece yaşanmış, herkesin tadı damağında kalmıştı. Bunda en çok o şarkıcıları böylesi bir atmosferde yıllar sonra yeniden izlemenin coşkusu etkiliydi kuşkusuz. Evet onların hepsi müzik hayatlarına aktif olarak devam ediyor, hatta bazıları bir yerlerde sahneye de çıkıyor ama şu koca İstanbul’da böylesi bir kitleye ulaşılabilecek kaç tane mekan, kaç tane sahne var ki?..

Mesela bir Bilgen Bengü, bir Tülay Özer 45’lik Bar’da konuk sanatçı olduğunda da kıyametler kopuyor; ne ki buna sadece o gece oraya gelenler şahit oluyor. O başka bir kitle, başka bir dinleyici (ya da eğlenmeye gelmiş insanlar) topluluğu… Kaldı ki o şarkıcılarımızın alışık olduğu, kendini oraya ait hissettiği sahneler o sahneler değil.
   

Gazino adabıyla terbiye almış, o üslupla yetişmiş, gazino seyircisine haftanın her gecesi canlı şarkı söyleyerek mesai yapmış bir kuşağın şarkıcıları, sahip oldukları bu ciddi disiplini yine en çok bir gazinonun sahnesinde gösterebilir, en çok öyle bir sahnede parlayabilirlerdi. Hakan Eren bunu biliyordu. Bu yüzden ısrar etti ve başardı. O gece hem sahnede, hem de salonda uzun yıllardır yaşanmamış bir sinerji yaşandı ve “Gazino Show” orada bulunan herkes için eşsiz bir keyif olarak hafızalara kazındı.

Bereket konser esnasında yapılan kayıtlardan oluşturulmuş bir video yüklendi internete geçenlerde de, en azından ben gibi gidemeyenler o büyülü gecenin kıyısından köşesinden sebeplenebildiler. Kesti mi?.. Elbette kesmedi. Ama o kısa video bile salondaki atmosferi iliklerime kadar hissettirdi.


İnsan kendi yazdığı anonslardan etkilenir mi? Emin olun çok etkilendim. Elhan’ın her daim enerjisi yüksek ve etkileyici sesiyle sahne arkasından, görünmeden seslendirdiği anonsların salonda yankılanması tüylerimi diken diken etmeye yetti. 


Anonsların ardından çıkan her şarkıcıyı da monitörün başında, salondaki seyircilerin coşkusuyla alkışlamak istedim. Sahnenin ışıklandırması, dekoru, orkestra, ses düzeni ve şarkıcıların performansları… Hepsi şahane gözüküyordu… Kaçırdığıma ne kadar üzülsem yeriydi. Neyse ki tekrarı vardı.


Evet, o gece salonun tamamen dolu olması, gelmek isteyen bir çok kişinin bilet bulamaması, şovun büyük ilgi görmesi nedeniyle “Gazino Show” 28 Ocak’ta Bostancı Gösteri Merkezinde, 11 Şubat’ta ise bu defa Ankara Anatolya Gösteri Merkezinde tekrar izleyici karşısına çıkacak. Ben ne yapıp edecek ve bu defa gideceğim. Size de tavsiye ederim.


Görünen o ki bu şovun getirdiği ivmeyle önümüzdeki dönemde eğlence hayatında gazino konseptli başka işler de yapılacak. “Gazino Show” bu işin öncüsü olmakla kalmadı, daha en baştan yapılabileceklerin en iyisi olarak popüler kültür tarihimizin 2010’lu yıllar almanağında yerini aldı. Bu bile (bulunduğunuz şehre göre) 28 Ocak’ta İstanbul’da ya da 11 Şubat’ta Ankara’da yaşanacak gecelerden birine şahit yazılmak için yeterli sebep. 

NOT: "Gazino Show" 2 Aralık gecesine ait fotoğraflar Emre Mollaoğlu tarafından çekilmiştir.

OCAK 2012 
      

10 Ocak 2012 Salı

Eurovision 2012 Günlüğü 1


Eurovision panayırı başladı, hepimize hayırlı olsun. Bu sene günlüğü biraz erken açmaya karar verdim, zira herkes gibi benim de bu konuda çok fikrim var ve Twitter bunları ifade etmeye asla yetmiyor.

Bu sene yarışmada  Türkiye’yi Can Bonomo’nun temsil edeceğini dün itibariyle öğrenmiş bulunuyoruz. TRT tarafından ısrarla gizemli hale getirilen, akşam haberlerine saklanan bu sır, sosyal medya sayesinde gün içerisinde ortaya çıktı ve panayır da o dakika itibariyle başladı zaten. Haber duyulduğundan beri herkes bir şey söylüyor, her kafadan bir ses çıkıyor.


Her sene olduğu gibi bu sene de kim gidecek/gitmeli tartışmaları ile birkaç ay geçirdik. Genellikle bir önceki finalin yapıldığı gece başlayan bu tartışmalar, ileri geri tahminler ve fikir yürütmelerle bu sene her zamankinden biraz daha uzun sürdü. Bunun sebebi beklenen açıklamanın gecikmesiydi kuşkusuz. TRT’nin bu konudaki ketumluğu bir bildiği olduğundan mıydı yoksa kurum içinde de mi bir karara varılamamıştı onu bilmiyoruz. Ama sağlam kaynaklardan aldığım “yılbaşı gecesi saat 12’de açıklama yapılacak,” haberinin doğru çıkmaması, içeride de bir kararsızlık olduğunu gösteriyordu.


ÖnceTwitter’da Erol Köse tarafından bir Kıraç haberi patlatıldı. Ortalık bir karıştı. Kıraç müziğinin seveni çok olsa da, yetmişler Anadolu popunun suyunun suyunu çıkarmasıyla, üstüne bir de “country” sosu dökmesiyle sabıkalı bir müzisyenin Eurovision sahnesinde sakil duracağı konusunda neredeyse herkes hemfikirdi. Kıraç cephesinde önce bir tereddüt oldu, sonra yalanlama geldi. Belli ki bu bir nabız yoklamaydı. Kaçınılmaz olarak yine ateş olmayan yerden duman çıkmamış, ancak yanlış hesaptan geç olmadan dönülmüştü.


Sonra bir ara TRT’nin beş isimle görüştüğü haberleri düştü sosyal/asosyal medyaya. Listede Şebnem Ferah, Hande Yener, Atiye, Murat Boz ve Erhan Güleryüz vardı. Yükselen değerlerle/değerlilerle arasının iyi olduğu bilinen ve ismi geçen yıl da telaffuz edilen Erhan Güleryüz’ün ve yine benzer bir sebepten Atiye’nin listede olması şaşırtıcı değildi belki ama yarışmayla ilgilenmediğini söyleyen Şebnem Ferah ve Murat Boz isimleri pek de inandırıcı gelmiyordu kulağa. Çok hevesli, çok arzulu Hande Yener ise spekülasyonlardan sıkılmış, (duy da inanma derler ya hani) artık isteseler de gitmeyeceğini açıklamıştı.

Peki ya bu görüşmelerin devam etmesi hali de neyin nesiydi? Alt tarafı teklif götürülür, birkaç gün düşünme payı verilir, sonra da olumlu ya da olumsuz bir cevap alınırdı. Neyin görüşmesi, pazarlığı yapılıyordu böyle uzun uzun?.. Kafamızda “deli sorular” vardı.


Ben Eurovision Şarkı Yarışmasının Türkiye’deki ilk on yılını anlatan (1975-1987) bir kitap yazdım. Kişisel nedenlerle henüz yayımlatmak için bir girişimde bulunmadığım, zamanını beklediğim bu kitap beş yıllık bir süreçte yazıldı. Bir çok insanla röportajlar yaptım, yüzlerce dergi ve gazete taradım, bilgileri cümle cümle, cımbızla çekip çıkardım. Zaten 1975’ten beri de yarışmanın sıkı bir takipçisiydim. Tüm bunlara dayanarak söylüyorum ki yarışmanın o ilk günlerinden bu yana Türkiye’de değişen pek bir şey yok. Aynı dedikodu çarkları, aynı ayak oyunları, aynı Şark kurnazlıkları ve memlekette hiç değişmeyen kural; ilgisiz ve bilgisiz de olsa herkesin bir fikri olduğu gerçeği. 

Bunu neden yazma ihtiyacı hissettim; çünkü yıllardır her yarışma döneminde ortaya atılan bir takım asılsız savlar var ve ben konunun bir bileni olarak bu savları çürütme hakkını kendimde görüyor ve hatta bu konuda sorumluluk hissediyorum. Bu günlükler süresince de yeri geldikçe bunları konu edeceğim.   

Ama bir şey var ki, onu hemen söylemem lazım…

Eurovision bir amatörler yarışması değildir! Yarışma tarihi çeşitli ülkeleri temsilen katılmış gayet de profesyonel, hatta bazıları dünya çapında ünlü yarışmacılarla doludur. İsim de vereyim: Cliff Richards, Anna Vissi, Patricia Kaas, Blue, Toto Cutugno, Ofra Haza, t.A.T.u şu anda ilk aklıma gelenler. Bizim tanımadığımız ama Avrupa’nın belirli bölgelerinde çok popüler bir çok isim de buna eklenebilir.


Evet, elbette yarışmaya kendi ülkelerinde henüz isim yapmamış şarkıcılar, hatta zaman zaman amatörlerin de katıldığı görülmüştür ama, isterseniz o amatörlerle bizim profesyoneller arasındaki farka hiç girmeyeyim, merak ederseniz siz açın internetten birkaç “amatör” performans izleyin. 

Gelelim bu seneki temsilcimize…

İlk bakışta şu an en ideali gibi görünmekle birlikte ben Hande Yener’in gitmesine hiç taraf olmadım. Bunun bir tek ve açık net bir gerekçesi vardı; Hande Yener’in yarışmada birinci olmanın şartsız koşulu olan “farklı olmak”, ilk bakışta, ilk dinleyişte dikkat çekmek adına bir şey yapabileceğine zerre inancımın olmaması. En azından son birkaç yıldır gördüğüm Hande Yener için böyle bu. Hande Yener-Sinan Akçıl ortaklığından ortaya çıkanları görüyor, duyuyoruz son iki yıldır. Bu ikili bundan daha fazla ne yapabilirdi ki?.. Bir de buna “styled by Kadir Doğulu” konseptini ekleyin… Yani o taklit, emanet görselliği... Olacak gibi değildi; iyi ki de olmadı.


Buna karşın Hande Yener hâlâ iyi bir adaydır elbette. Ekibini, çevresini ve tarzını değiştirmesi kaydıyla.

Atiye’yi zaten hiç onaylamadım. İnanın sadece geçtiğimiz yılki yarışmada bile Atiye’den beş kat iyi dans eden ve şarkı söyleyen on tane kadın solist sayabilirim. Yani Atiye Türk popu için nitelikli bir isim olabilir ama Avrupa karşısında tereciye tere satmaktan (üstelik de henüz olmamış tere satmaktan) öteye gitmezdi. 


Bir tek kendi aramızda konuştuğumuz ama TRT cephesinde adı neredeyse hiç anılmayan Hayko Cepkin cazip geliyordu bana. Kendine özgü bir adamdı Cepkin; hem stili hem de şarkılarıyla. Bir de bu yarışmada hiç denemediğimiz bir tarz olan elektronikle değişik bir şeyler yapabilmesi muhtemel Bedük vardı aklımda.


Ha ben Murat Boz’un da bu yarışmada Türkiye’yi temsil etmesini isterdim, o ayrı. Bunu da yıllardır söylerim. Yüksek performans beklediğimden değil ama, sahne karizması ve sempatinin geçer akçe olduğu bu yarışmada iyi de bir şarkı yakalarsa Boz’un gayet etkili olabileceğini düşündüğüm için.

TRT’nin Hadise ile yaşadığı sorunlardan sonra kadın şarkıcı göndermeme konusunda açıkça dile getirilmemiş kararı herkesin malumu. Bundandır ki daha ziyade erkek şarkıcılar arasında arıyorduk zaten adayımızı ama Can Bonomo adı, müziğini çok da beğeniyor olmama karşın, aklımın ucundan bile geçmemişti açıkçası. Duyunca hem şaşırdım, hem de rahatladım.


Neresinden bakarsanız bakın cesur ama çok yerinde bir karar bu. Tıpkı Şebnem Paker, Sertab Erener, Athena ve Manga’nın yaptığı gibi Bonomo da yarışmanın genel seyrinde farklı, dikkat çekici ve kişilikli bir şarkı ve şovla başarı ipini göğüsleyebilecek potansiyele sahip bir müzisyen çünkü. Ve de ilk albümü bir yıl önce yayımlanmış, hadi öncesini bir kenara bırakın, albümü yayımlandığından beri de bir sürü konser vermiş profesyonel bir müzisyen Can Bonomo. İddia edildiği veya sanıldığı gibi amatör değil. Kaldı ki Şebnem Paker üçüncü olduğunda albümü bile yoktu, eğer bu bir kriterse.

Velhasıl ben sevindim, memnun oldum ama Bonomo’yu tanımayan ve müziğini bilmeyenler haliyle bir anlam veremediler bu seçime. Ve tartışmalar başladı…

Gelişmeler oldukça günlüğe sayfa eklemeye devam edeceğim. Şimdilik burada duralım.

OCAK 2012