Bu Blogda Ara

26 Aralık 2011 Pazartesi

Üçüncü "Süper Star" Devri

"SÜPER STAR '83" (A YÜZÜ)


"Petrol" hezimeti ve peşi sıra gelen Yaşar Plak macerasından sonra Ajda Pekkan 1983 yılında dinleyicilerinin karşısına bir kez daha "Bambaşka Biri" olarak çıkmayı başaracaktır.Aslan başı modeli saçları, aerobik taytları, renragenk, fosforlu tozluklarıyla yine genç, yine dikkat çekici ve yine "trend-setter"dır Ajda. Yeşil Giresunlu prodüktörlüğünde, Fikret Şeneş süpervizörlüğünde ve Garo Mafyan aranjörlüğünde hazırlanan yeni albümü de öyle olmalıdır. Olur da nitekim.

"Süper Star" serisinin üçüncü albümü "Süper Star '83", o yılın Mart ayında piyasaya sürülür ve 28 Mart tarihli Hey dergisinin 30 plaklık yerli/yabancı pop müzik listesine on yedinci sıradan giriş yapar. İçeriği bir yana, sadece ambalajıyla bile farklıdır bu plak.Plağın asıl kabını içine alan dış kapak, ortadan açıldığında nefis bir Ajda posterine dönüşmektedir. Ajda'nın bu posterdeki kedili pozu uzun süre plak dükkanlarının vitrinlerini süsleyecektir.

 
O güne dek hep alıştığımız üzere siyah olarak basılan 33'lük plağın şeffaf sarı renkte olması ise bir başka yeniliktir. Bu şeffaf 33'lüğün yarattığı sükse müzik piyasasında bir kaç yıl devam edecek şeffaf plak modasınını başlatacak ve ortalık bir süre şeffaf sarı, mavi, turuncu, yeşil plaklardan geçilmeyecektir.

Şeffaf plağın kerameti 4 Nisan 1983 tarihli Hey dergisinde yayımlanan albüm eleştirisinde şöyle açıklanır: "Aslında plak hammaddesi olan PVC bu renkte; yani şeffaf. İçine renk veren madde karıştırışmadığı için de çıtırtı ve cızırtı yok denecek kadar az. Tabii böyle olması için çok iyi ve kırık olmayan macun kullanılması, toz zerreciklerine karşı korunması, bunun için de çok hassas çalışılması ve vakit kaybının göze alınması gerekiyor. Normal plaktan daha pahalıya mal olan bu işlemde en ufak leke kendini belli edeceği için, çalışanların dikkatli ve sabırlı olmaları lazım..."



"Süper Star '83" gösterişli ambalajı kadar şarkılarıyla da müzik piyasasına bomba gibi düşecektir. Albümün açılışında sözleri Fikret Şeneş tarafından yazılan "Uykusuz Her Gece" yer almaktadır.


Bu şarkının orijinali ilk kez, plak yayımlanmadan bir ay kadar önce İtalya'nın Sanremo kentinde yapılan meşhur müzik festivalinde duyulmuştur. TRT televizyonunun da yayımlaadığı bu festivalde Amii Steward'ın seslendirdiği şarkı, Fikret Şeneş'in dikkatini çekmiş ve Şeneş "I'm Working Late Tonight" adlı bu şarkının orijinal sözlerinden esinlenerek müthiş Türkçe sözler yazmıştır. Bir kadının kendisini aldattığını gözleriyle gördüğü sevgilisini unutmak için çalıştığı kahvede sabahlıyor olması o günlerin Türkiye'sinde pek de alışılageldik bir şarkı sözü konusu değildir ama Ajda da her nasılsa sahici durur ve kıyametler koparır.


"Uykusuz Her Gece"nin düzenlemesi orijinal versiyonundan çok daha dinamik ve etkileyici olmuştur. Nitekim Garo Mafyan'ın usta düzenlemeleri kadar İstanbul Gelişim Orkestrasının icra performansı da doruklardadır bu albümde. Ajda'nın yorumu ise nefes kesicidir.  

Ajda 1986 yılına girdiğimiz yılbaşı gecesi şarkıyı farklı bir düzenlemeyle seslendirir televizyonda. Bu versiyon sadece televizyon için yapılmış ve o günlerin gözde fotoğrafçısı Erol Atar'ın stüdyosunda kliplenmiştir. Şarkının yeni halinden çok Ajda'nın güzelliği ve giydikleri konuşulur uzun süre.


1998 yılında Ajda aynı şarkıyı bir kez daha seslendirir. Yeni versiyon bir albüm kaydıdır bu defa. O yıl yayımlanan "Best Of Ajda" albümünde şarkı Zafer Haznedaroğlu düzenlemesi ile yer alır.


2000 yılında şarkıyı beklenmedik bir şekilde Teoman'ın albümünde görürürüz. "Onyedi" adlı albümünde Teoman "Uykusuz Her Gece"den bir "rock" şarkısı çıkarmıştır. Ajda'nın "birikiyor önümde" şeklinde söylediği bölüm Teoman tarafından "çoğalıyor önümde" diye söylenir. Bunun dışında sözlerde ve müzikte belirgin bir değişiklik yapılmaz. Şarkı Teoman'a kelimenin tam anlamıyla "cuk" oturmuştur.


Teoman'ın 2001 yılında yayımlanan "Remixes" adlı "maxi-single"ında şarkının üç farklı "remix" versiyonu yer alır.





"Süper Star '83" albümünün ikinci şarkısının orijinali "Mystery Of Love" adını taşıyan bir Donna Summer şarkısıdır. Yetmişli yılların disko kraliçesinin bu şarkısı, Fikret Şeneş'in Türkçe sözleriyle tipik bir Ajda şarkısına dönüşecektir.



Şarkının Türkçe adı "Sihirli Aşk"tır ve düzenleme yine Garo Mafyan imzası taşımaktadır. Şarkının orijinalinde de ön plana çıkan vokaller, yerli versiyonunda Mazhar Alanson, Fuat Güner ve Özkan Uğur tarafından yapılır. O günlerde Ajda Pekkan'a sahnede de eşlik eden üçlü bu albümün tamamında vokal yapmışlardır.


Albümün üçüncü şarkısı Ajda'nın kariyeri boyunca bir çok şarkısını Türkçe olarak seslendirdiği ve şarkıcı olarak da çok etkilendiği İtalyan şarkıcı Mina'nın "Il Cigno Dell'Amore" adlı şarkısının Türkçe versiyonudur.


Şarkı, Fikret Şeneş'in yazdığı Türkçe sözlerle "Düşünme Hiç" adını almıştır. Şarkının orijinalinin bilenler, Ajda'nın Mina'nın şarkıcılık tekniğine açıkça öykündüğü  bu Türkçe versiyonu şaşırarak dinlerler.


Ajda Pekkan bu şarkıyı 2000 yılında yayımlanan "Diva" adlı albümünde Volga Tamöz'ün düzenlemesiyle yeniden seslendirir.


Şarkı 2006 yılında bu defa Zeliha Sunal tarafından yeniden seslendirilir. Zeliha Sunal'ın "Rafta Kalmasın" adlı albümünde kullanılan şarkının bu düzenlemesi Tolga Tümözen imzası taşımaktadır.


"Düşünme Hiç", 2010 yılında ENBE Orkestrası'nın "Kalbim" adlı albümünde bu defa Aytekin Kurt'un düzenlenmesi ve yorumuyla yer alır.
"Süper Star '83" albümünde olup da yıllar içerisinde yeniden seslendirilmeyen şarkılardan biri de dördüncü sırada yer alan "Güneş Yorgun" olur. Caz standartlarındaki bu şarkı albümdeki tek Türk bestesidir. Sözlerini yine Fikret Şeneş'in kaleme aldığı "Güneş Yorgun"un bestesi Arif Serdengeçti'ye aittir.


33'lük plağın A yüzünün son şarkısı "Bir Günah Gibi"nin orijinali bir Rus halk şarkısı olan "Oçi Çorniye"dır ve daha önce Zaliha tarafından "Siyah Gözler" adıyla plak yapılmıştır. Bu albümde ise şarkının 1982 yılında Julio Iglesias tarafından "Nathalie" adıyla plak yapılan versiyonu örnek alınır. 

 
Şarkı Fikret Şeneş tarafından Türkçe'ye "Bir Günah Gibi" adıyla kazandırılır ve kısa sürede albümün en büyük "hit"lerinden biri olur. 


Ajda Pekkan, 2000 yılında yayımlanan "Diva" adlı albümünde şarkıyı bu defa Buğra Uğur tarafından yapılan düzenlemeyle seslendirir.


"Bir Günah Gibi" 2005 yılında bu defa İzmir kökenli "rock" grubu Çare'nin ilk albümünde yer alır. Şarkının bu "rock" düzenlemesi, klip de çekilmiş olmasına karşın fazla ilgi görmez.


2010 yılında bir televizyon fenomenine dönüşen "Aşk-ı Memnu" dizisinde Ajda Pekkan ve dizinin müziklerini yapan Toygar Işıklı şarkıyı birlikte seslendirirler. Şarkı dizi de kullanıldıktan sonra gördüğü ilgi üzerine dijital platformlarda da satışa sunulur.

2010 yılında "Bir Günah Gibi"yi seslendiren bir başka isim de Bülent Nargaz olur. Şarkı Nargaz'ın aynı adlı "single"ında yer alır. 


Aynı "single" da şarkının bir de Oğuz Çetiner imzalı "remix" versiyonu bulunmaktadır.


Plağın B yüzünü çevirmeden önce kısa bir mola...

(DEVAM EDECEK)



   

21 Aralık 2011 Çarşamba

"Yılın En İyi ...." Yazısı


Yılbaşına kısa bir süre kala geride bıraktığımız yıla dair genellemeler, değerlendirmeler, özet çıkarmalar aldı yürüdü yine. Aralık aylarımız hep böyle geçer. Yazılı ve görsel basın, “yılın en…” listelerinden geçilmez. Nicedir buna sosyal medya da dâhil oldu. Hele ki popüler müzik gibi herkesin üzerinde koşulsuz şartsız fikir sahibi olduğu bir alanda kalem oynatanlardansanız, bu mevsimde genelleme listelerine fikir beyan etmelere de, yayımlanmış listeleri okumalara da doyamazsınız.

Buraya kadarına kimsenin bir itirazı olamaz. Dünyanın her yerinde yapılıyor bu. İnsan kendi içinde bile geride bıraktığı yılın iyisinin kötüsünün muhasebesini yapıyor yıl dönümlerinde, bilumum sektörleri, üretim alanlarını, sanatı, kitabı, sinemayı, müziği muhasebe etmişiz, her kafadan bir ses çıkarmışız çok mu? Kaldı ki fena da olmuyor.

“Şarabi” adlı şarkımın bir satırına düşen “Zamanından eleğinden geçiyor hayat,” cümlesi tam da bunun için yazılmıştı. Tarih her şeyi tek tek yargılıyor ve değerini zamana teslim ediyor. Köprünün altından çok sular aktıktan sonra geride kalanlar, hayat dediğimiz şeyin ta kendisi oluyor. Bu dramatik teşbihi müzik sektörünün üzerine oturtursak şunu söyleyebiliriz bir kalemde; bu yılın müziğine dair tarihe not düşeceklerimiz . aslında yıl içerisinde dinlediklerimiz değil, dinlediklerimizin bütününden bize kalanlar.


Bu tip soruşturmalarda tamamen öznel gerekçelere dayanan sıralamaları sağlıksız, hatta hastalıklı buluyorum, onu baştan söyleyeyim. Siz gerçekten bir müzik yazarı iseniz, Kral TV’nin sokakta yürürken mikrofon uzattığı bir yeni yetme gibi davranamazsınız/davranmamalısınız, öyle değil mi?

_En sevdiğiniz şarkıcı?
_Yusuf Güney.
_En sevdiğiniz şarkı?
_Yusuf Güney’in “Yar Yüreğimde Uçuşuyor Yangın Tozları”.(Yazarın Notu: Tabii ki ben uydurdum, böyle bir şarkı yok.)
_En sevdiğiniz klip?
_Yusuf Güney’in güneş gözlüğü takarak üstü açık spor araba kullandığı klip. (Aslında bahsi geçen şahıs bunu bütün kliplerinde yapmaktadır, o ayrı.)
_En son aldığınız albüm? (İnternetten indirdiğiniz anlamında…)
_Yusuf Güney’in son albümü. (“Adı ne” diye sorsan bilmez, o ayrı.)


Şimdi bir de benzeri mantalitede bir müzik yazarının soruşturma cevaplarına bakalım...

_Yılın albümü?
_Aylin Aslım’ın “Gülyabani” adlı albümü. (Yedi sene önce yayımlanmış olsa bile.)
_Yılın şarkıcısı?
Aylin Aslım (O yıl Hayal Kahvesi’nden başka yerde sahneye çıkmamış, albüm yayımlamamış olsa bile.)
_Yılın şarkısı?
_Aylin Aslım’dan “Güldünya”. (Okuyanlar dünya görüşümü ve politik duruşumu da bilsin yani.)
_Yılın ümit vaat eden şarkıcısı?
_Aylin Aslım (Uymasa bile nasılsa gerekçesi sorulmuyor. Kaldı ki sorulsa da “sadece arkadaşım olduğu, Cihangir White Mill’de çok teşriki mesaimiz bulunduğu için” diye yemin etse başı ağrımaz.)


Hadi biraz kafa yorun ve yukarıdaki iki soruşturma arasındaki on farkı bulun şimdi. Bulursanız bir zahmet bana da haber verin!

Tabii meselenin altını biraz kalınca çizmek, biraz kaba mizah yaparak dikkat çekebilmek adına örneklerde adlarını kullandığım Yusuf Güney ve Aylin Aslım’ı tenzih ederim. Hepsi tamamen benim hayal gücüm…

Size “yılın en sevdiğiniz albümleri” sorulduğunda vereceğiniz cevapla “yılın en iyi albümleri” sorulduğunda vereceğiniz cevap aynı olmamalı. Olursa orada bir duygusal tavır, bir adam kayırma, bir hesap kitap var demektir. En sevdikleriniz arasında gerçekten gece gündüz dinledikleriniz, kalbinize dokunduğunu hissettiğiniz ya da ne bileyim, sırf şarkıları söyleyeni ya da yazanı ahbabınız, tanışınız, eşiniz, dostunuz diye hatır-gönül belasına kayırdıklarınız olabilir. İnsancadır, doğaldır. Ama bir müzik yazarı olarak en iyilerin değerlendirmesini yaparken kriteriniz White Mill’de birlikte içtiğiniz kahvelerin hatırı olamaz. Olursa yanlış olur. Ciddiyetsiz olur.


Tüm bunları düşünmemi sağlayan aslında birkaç hafta önce yayımlanan bir gazete soruşturması oldu. Listenin başlığı “yılın keşfedilecek albümleri” idi. Hoş, değişik, zekice. Peki ya listenin içeriği?.. On albümlük listede iki albümün 2010 yılında yayımlanmış olması?..

Bunu Twitter’da yazdığım zaman karşıt görüş olarak dendi ki, yılın sonunda yayımlanmış albümleri de bir sonraki yıl değerlendirmeye almakta, böylece es geçmemekte fayda var. İlk bakışta gayet mantıklı gözüküyor, değil mi? Peki o halde bu liste yayımlanmadan bir hafta önce piyasaya çıkmış bir albümün bu listede ne işi vardı?.. Hadi gelin şimdi hep birlikte bu listenin samimi ve nesnel olduğuna inanalım.


Yok siz yorulmayın, ben sizin yerinize inanırım. Ya da inanırdım, şayet bazı gerçekleri bilmiyor olsaydım.

Gazete ve dergilerde (ve bir süredir “blog”larda) köşe başlarını tutmuş müzik yazarlarının (Naim Dilmener, Atilla Aydoğdu, Murat Meriç ve belki bir iki isim daha hariç) neredeyse hepsi seksenli ya da doksanlı yıllardan bu yana ağırlıklı olarak “rock” olmak üzere yabancı müzik dinleyerek müzikal bilgi ve birikimini elde etmiş kimselerdir. (Bu eksi mi? Elbette değil. Aksine; doğru kullanıldığında kocaman bir artı.)

Bunlar Türkçe pop müzik dinlemez ve yazmazlar. Yazarlarsa mutlaka içine Türkçe popun ne kötü fena, pis bir şey olduğunu, onların asla dinlemediğini ama meslek gereği yazdıklarını ima eden cümleler serpiştirilmiş “tü kaka”lama yazıları olur bunlar. Arada beğendikleri de olursa bilin ki bir hatır-gönül ya da bir “yukarıdan emir” vardır; aksi mümkün değildir.


Büyük umutlarla, büyük yatırımlarla piyasaya sürülen Rolling Stone, Billboard gibi dünya çapında dergilerin Türkiye edisyonlarının üç beş yıl dayanamadan topu dikmesinde de bu yazarlarımızın ve editörlerimizin payı büyüktür.

Demet Akalın, Hande Yener ve benzerlerinin (yani beğenin ya da beğenmeyin ülkenin önde giden popüler ikonlarının) kapağa çıkamadığı, haber olamadığı, yer bulamadığı bir popüler müzik dergisi yaratmaya, seçkinci bir tavırla, çoğunluğun beğenisini görmezden gelmeye odaklanmış, editörlerinin cemaat zihniyetine hizmet eden bu tip yayınların kapanmasından sonra yaşanan şaşkınlık da ayrıca gülünç gelmiştir bana.


Mesela Roll başka bir dergiydi. Misyonu, yayın politikası ve kuruluş amacı ile zaten alternatif ve bağımsız olmaya soyunmuş bir işti ve kapanması beni de üzdü. Ama aynı şeyi Rolling Stone ve benzerleri için söyleyemeyeceğim.  

Popüler olanı dinlemekten, yazmaktan kaçınmak, çevrem ne der, “cool” imajım nasıl sarsılır kaygılarıyla habire kalemiyle alternatifleri işaret edip durmak, o beğenmediğiniz popülerin beğenmediğiniz yerde kalmasından başka bir işe yaramaz. Oysa dinlemelisiniz. Dinlemeli, iyisini, kötüsünü (sadece kötüsünü değil) yazmalısınız ki sözünüze değer verenler kadar sizi hiç okumayanların da dikkatini çekin ve onların yanlış, sizin doğru bildiklerinizi onlara anlatın. “Tü kaka” ederek değil; ciddiye alarak, paha biçerek, eşeleyerek.


Gelelim başka bir gerçeğe…

Bir müzisyenin müzik yazarlığı yapması ne kadar ihtimal dâhilindeyse, bir müzik yazarının da şarkı yazmaya, şarkıcılık yapmaya soyunması o denli mümkündür. Hatta ben bile (yayımlanmış şarkılarım bir elin parmaklarını geçmemiş olsa da) ucundan kıyısından bu isimler arasında sayılabilirim.

Ancak müzik yazarlığından meslektaş olduğunuz biri müzisyenliğe soyunduğunda onu “en şahane, ne muhteşem, en keşfedilmeyi hak eden” sıfatıyla listelemek ne derece ahlaklıdır, bunu tartışabilirim. Ama bu bizde hep yapılmıştır, halen yapılmaktadır; hem de üzeri örtülü filan da değil, çok açık ve net, aleni bir şekilde. Müsaade ederseniz, isim vermeyeyim ama illa merak ediyorsanız şu meşhur “yılın keşfedilmesi gereken albümleri” listesine bir göz atın derim. (Bahis konusu albümün/albümlerin/müzisyenin/müzisyenlerin iyiliği ya da kötülüğü değil burada konu ettiğim, yanlış olmasın!)


Bir de yakınlıkların, ahbaplıkların, samimiyetlerin getirdiği sınırlamalar, hatta zorunluluklar vardır ki, en zoru da odur. Bunu ben de sıklıkla yaşıyorum. Piyasanın uzağında iken, kimseyi tanımıyor iken kolayca sarf edebileceğim cümleleri, biraz tanış edindikten sonra ne çok içime atmışımdır bir ben bilirim. Bu biraz Türk olmakla ilgili bir şey galiba. Biraz vicdanla, belki biraz da yüzünüzün tutmamasıyla.

Eşiniz dostunuz, Allah’ın günü yüz yüze baktığınız, aynı ortamlarda bulunduğunuz kişiler sizden hakkında hep iyi yazmanızı bekler. Kötü yazarsan alınır, kırılırlar. Hikâyesini bildikleriniz vardır ve siz yazarken kaleminizi  ister istemez o hikâyeden soyutlayamazsınız. Bir bakarsınız övgüyü abartmış ya da yergiyi oto-sansüre uğratmışsınız. Aslında bunun en güzel formülü Dilmener ustadan öğrendiğim üzere hiç yazmamaktır ama bazen omuz vermek arka çıkmak boynunuzun borcu olur ve siz bu çok insanca kaygılarla biraz ödün verirsiniz.


Bu kadarını anlar ve makul bulurum. Yapmıyorum dersem de yalan söylemiş olurum. Ama bunu bir tarz, bir biçim, bir üslup haline getirmiş, kariyerini yazdıklarından nemalanarak inşa etmiş yazarları kim ne kadar ciddiye alır ve önemser, iyice bir düşünmek lazım -ki var böyleleri yazık ki.

Nereden nereye geldik. Halbuki ben daha geride kalmak üzere olan yılın özetini çıkaracak, “yılın en iyi ... "leri listesi yapacaktım. Neyse, onu yapan ve daha yapacak olan nicesi var nasılsa. Benim geçen yıla bakışım da, geçen yıla bakanlara bakmaktan ibaret olsun. Yeni yılınız kutlu olsun!


ARALIK 2011
    

1 Aralık 2011 Perşembe

İzlediklerim Aralık 2011

HÜSNÜ ARKAN & BİRSEN TEZER - "HOŞ GELDİN"


İlk albümünü, yurt dışında yaşadığı dönemde, 1990 yılında, Şanar Yurdatapan’ın müzik direktörlüğünde kaydeden Hüsnü Arkan, 1993 yılında Ezginin Günlüğü’ne katılmıştı. Hem sesi, hem de yazdığı şarkılarla grubun on bir albümünde imzası bulunan Hüsnü Arkan, 2010 yılında, uzun yıllar sonra ilk kez bir solo albümle dinleyici karşısına çıktı.

Her ne kadar adı “Solo” olsa da, rahatlıkla bir Ezginin Günlüğü albümü gibi de dinlenilebilecek bu albümdü bu. Şahsen benim “playlist”imden o vakit bu vakit düşmüyor (ki nankör Ipod hafızasında zordur bir albümün bu kadar uzun kalabilmesi).


Şarkılarla epey mücadele eden, hatta mücadeleden de ötesi, adeta kavga eden bir şarkı söyleme stili var Hüsnü Arkan’ın. Bunu uzun yıllardır onun karakteristiği olarak benimsemişiz zaten, ne gam. Kaç zamandır biliyoruz ki Hüsnü Arkan imzasının olduğu yerde şiirli şarkı sözleri, şiirlerden bestelenmişler, zamansız, modasız, gelen geçmeyen armonik ve melodik yapılarla kurgulanmış evladiyelik şarkılar var. Nitekim “Solo” tam da böyle bir albümdü. Bundandır ki dinlemelere doyulmuyordu.

Geçtiğimiz ay içerisinde Hüsnü Arkan’ın “Mino’nun Siyah Gülü” adını verdiği yeni kitabı yayımlandı. Kitabı satın alanlar, “5 Mayıs” adlı yeni bir şarkının yer aldığı Hüsnü Arkan “single”ına da sahip oldular.


Albümün en güzel şarkılarından biri olan ve Arkan’ın Birsen Tezer’le düet söylediği “Hoş Geldin” için çekilen klip ise geçtiğimiz hafta servis edildi.

“Solo” albümünden çekilen ikinci klip bu. Şarkının hikâyesinden azade, tematik bir klip. Ülke tarihinin kara deliklerinden biri olan ve ne yazık ki bu çağ ve bu zamanda dahi süregelen, acısı hiç geçmeyen, yarası hiç kapanmayan şu veya bu sebeple “kayıp” olmuş, kaybolmuş, kaybedilmişlerin anısına çekilen klip, heykeltıraş Mehmet Aksoy’un atölyesinde ve kısmen de Heybeliada’da çekilmiş. Klip boyunca sürekli gördüğümüz heykeller de Aksoy’un “Kayıp Analar” adlı eserleri.


Yanı sıra klipte Derya Alabora ve Yetkin Dikinciler de oyuncu olarak yer alıyorlar. Ve elbette ışıklı, tertemiz ve aydınlık sesiyle su gibi duru Birsen Tezer…


Mehmet Adil Yalçın’ın yönetmenliğini yaptığı klip de, şarkı da genel geçerin hengâmesinde başka bir dünyaya aitmiş gibi duruyor. Belki de sahiden öyle. Başka bir zamanın, başka bir dilin, imlânın, başka zamanların insanlarının el sürdüğü, el verdiği, başka bir dünyanın şarkısı, şiiri, filmi aslında izlediğimiz. İyi ki de öyle. Ferah bir soluk her zaman iyi geliyor. Kulağımız, gözümüz, kalbimiz temizleniyor.


SALİM DÜNDAR & YEŞİM SALKIM - "AMA SEN YOKSUN"


Eskilere, hele ki çocukluğumuza iz sürmüşlere saygımız, sevgimiz sonsuz. Bu uğurda abartmaktan imtina edenlerden değilim. Ne ki ne söylesem abartı kaçmayacakların sayısı da az değil resmi (ya da şahsen, bizzat, öz, kişisel, bana ait, hususi) pop tarihinde/tarihimizde. Salim Dündar bunların en başında sayılacaklardan.

Başta Nükhet Duru ve Seyyal Taner olmak üzere nice “adam gibi” şarkıcının onun tekniği ve sahne duruşundan ne denli etkilenerek yol aldığı hem bilinir, hem söylenir. İspanyolca şarkıları bir İspanyol kadar, hatta daha iyi söylemesi, gündelik hayattaki mülayim görünüşlü adamın şarkı söylerken kendini kaybetmesi, delirmesi ve devleşmesi ise efsane gibi anlatılır.  


Az bulunur bir ses, bir şarkıcı, kelimenin tam anlamıyla bir duayendir Salim Dündar. Onu sahnede şarkı söylerken bir kez izlemişseniz, sonrasında ne izleseniz, kimi izleseniz eksik kalır, kalmıştır bilen bilir.

Hal böyleyken ve de Dündar hayli yaş almış; yani bu eşsiz ses ve yorum tam da demini bulmuşken, benim eksik vefalı, ayran gönüllü memleketim insanı handiyse kapıları kapatmıştır nicesi gibi Salim Ağabey’e de yıllar yılı. Reva mıdır? Elbette değildir. Popülerliğin gözünü çıkarmayana ekmek yedirmez, teklif götürmez sektör bir yana, konserine, çalıştığı yere rağbet etmez, albümü çıksa alıp dinlemez, televizyona çıksa reyting bahşetmez halkım da az sabıkalı değildir söz konusu vefaysa şayet.


2010 yılınsa Selahattin Erhan’ın üstün çabalarıyla bir araya getirilen kıdemli ve daha az kıdemli şarkıcıların düetlerinden oluşan “Her Devin Devleri” (kötü bir addı, evet) albümü, olması gerekenden çok daha az ilgi gördü belki ama en azından Salim Dündar’ın yeniden keşfedilmesine neden oldu.


Salim Dündar 2011’in Mart ayında yine Selahattin Erhan imzalı ama bu defa solo bir albümle karşımıza çıktı ve böylece kariyerinin üçüncü albümünü, tam 30 yıl aradan sonra yayımlamış oldu.
Emre Plak etiketiyle ve “Sihirli Değnek” adıyla piyasaya sürülen bu albüm, geçtiğimiz günlerde bu defa DMC etiketiyle ve “Ama Sen Yoksun” adıyla yeniden yayımlandı. İçerikte de birkaç değişiklik var tabi.



Öncelikle yeni baskıya adını veren şarkı… Daha önceki baskıda Dündar’ın solo seslendirdiği bu şarkı bu defa Yeşim Salkım’la düete dönüşmüş. İyi de olmuş. Bu iki ses çok yakışmış birbirine.
Önceki baskıdaki altı şarkıya ilave olarak, bu yeni baskıya yedinci bir şarkı konmuş ki o da Salim Dündar’ın ilk kez 1972 yılında 45’lik plağa okuduğu “Bir Dost Bulamadım” adlı şarkı. Böylece “cover”sız albüm kalmasın mantığı bir kez daha hortlatılmış gerçi ama bahis konusu Salim Dündar olunca ne söylese dinleniyor; gidiyor yani.


Böyle bir adam, bir ses, bir “ekol” kolay kolay yeniden gelmez. Bir kulak kabartın, pişman olmazsınız. İşe bu klipten başlayabilirsiniz mesela.


ARALIK 2011