Bu Blogda Ara

3 Kasım 2011 Perşembe

"Keyifli Sohbet"


Radyoda konuk ağırlamak zordur. Hem de çok zordur.

Şarkıcılar, basın danışmanları veradyo programcıları arasındaki ilişkiler ağı sarpa sarı saralı, nice radyo “albüm promosyon kutusu”na dönüştü. Bundandır ki programcılar da hafta sekiz gün dokuz konuk ağırlamaya başladılar. Radyocular ellerindeki tek malzemenin piyasaya yeni çıkan albümler olmadığını anlayana kadar da bu böyle devam edecek gibi görünüyor. O zaman buyurun radyoda konuk ağırlamanın altın kurallarına!

1.       
1. Konuğa çalışmak:
Geçtiğimiz yıl yayımlanan ilk albümünüz çok beğenilmişti.

_Hımmm… Beğenildi evet, ama o benim dördüncü albümümdü!
ya da;
_Evet şimdi de “Bambaşka Biri” adlı şarkınızı dinleyelim. Bunun söz ve müziği size mi ait?
_Hayır,  1979 tarihli bir Ajda Pekkan şarkısıdır o. Ben yeniden söyledim sadece!

Eğer konuğa çalışmadan stüdyoya girdiyseniz, bu ve buna benzer gaflarla dolu bir yayın siz bekliyor demektir. Konuğa mı yoksa dinleyicilere mi rezil olduğunuza yanarsınız, orası size kalmış. 


2. Konuğu konuşturmak: Radyo programcıları konuşmayı sever. Sermayeleri de budur nitekim. Ama şayet konuk ağırlıyorsanız azıcık egonuzun sesini kısın ve bırakın o konuşsun. Derdi ne ise anlatması için gerekirse çanak tutun, konuşturun ve siz susun.

“Bu şarkının düzenlemesini Ozan Çolakoğlu mu yaptı?” kötü bir sorudur çünkü verilecek cevap ya “evet” ya da “hayır”dır. Oysa “Bu şarkının düzenlemesi nasıl yapıldı, kim yaptı?” diye sorsanız topu konuğa atabilir, anlatması için çanak tutabilirsiniz.


Programcılar soru cümlelerinin başına “Gerçi ben biliyorum ama…” yapıştırmaya bayılırlar. Hayır, bildiğinizi biz bilmesek ne olur? Ne kaybedersiniz? Siz sorularınızı dinleyicinin duymak istediği cevapları alacak şekilde sorsanız?.. Sizin bildiğinizi bilince belki de özetleyeceği bir çok şeyi aslında bıraksanız uzun uzun anlatacak konuk. Buna izin verin. Emin olun dinleyici sizi değil, konuğu dinlemeyi tercih edecektir.


Bir de lafı konuğun ağzından alıp hikayeyi kendisi anlatmaya başlayanlar var ki, onlara zaten ne desek nafile.


3. Radyoda olduğunu unutmamak: Bu genel anlamda radyo programcılarının bir sorunu aslında ama stüdyoda konuk varken nüksederse iyice zıvanadan çıkabiliyor durum. Hele bir de programcıyla konuk iyi kaynaştıysa, şakalar, espriler gırla gidiyor, kahkahalar kesilmiyor. İkisi evlerinin salonundaymış gibi muhabbete daldığında sanıyorlar ki dinleyenler de aynı derecede eğleniyor.

Aksine ben kendimi yan masadakilere kulak misafiri oluyormuş gibi hissedip utanıyorum ve dinlemeye devam edemiyorum. Çünkü ben onların umurunda değilim. Onlar kendi aralarında konuşuyorlar, bana anlatmıyorlar.

Bazen araya reklam girer, şarkı girer, haber girer, sonrasında sohbet kaldığı yerden devam eder. Siz şayet radyonuzu yeni açmışsanız ve konuşanın kim olduğunu merak etmişseniz, bunu anlamak için genellikle tahminde bulunmaktan başka çareniz yoktur çünkü programcı o kadar kaptırır ki kendini sohbete, arada bir konuğunun kim olduğunu hatırlatmak aklına bile gelmez. Yapmayın, olmuyor böyle!


4. Konuğun “aura”sına kapılmamak: Konuğunuz çok hayran olduğunuz biri olur bazen. Bazen de ilk kez tanışır ama oracıkta hayran olursunuz. Çünkü sanatkarlar malûm, “aura”sı yüksek insanlardır. Öyle ya da böyle, profesyonelliği elden bırakan, yelkenleri suya indiren nice programcı vardır ki anında başlarlar övgüler düzmeye, konuğu yere göğe sığdıramamaya.

“İlk benim programıma konuk oluyorsunuz,” “Yeni şarkınızı ilk kez şimdi, burada çalacağız,” gibi radyoculuk zaferleriniz için müteşekkir olabilirsiniz elbette; haklısınızdır da yerden göğe. Ama ayarı kaçmış “yıkama yağlama”nızın tarafsız kulakla dinleyen dinleyiciye nasıl kötü tınlayacağını bir düşünün. Konuğa (can ciğer kuzu sarmanız da olsa) bir parça mesafeli durmak çok daha şık olabilir. Zor da değildir bunu yapmak üstelik.


5. Klişelerden uzak durmak: Konuklu yayın yaparken, konuğa soru sormak üzere dinleyici telefonu bağlarsanız, “Ayyy size o kadar hayranım ki, bütün albümlerinizi aldım. Heyecandan konuşamıyorum şu anda,” ya da “Sizi epeydir ekranlarda görmüyoruz. Konya’ya ne zaman konsere geleceksiniz?”den öte soru duymayı beklemeyin ve emin olun bu cümleler konuk ve arayan dışındaki kimseyi (hatta sizi bile) zerre ilgilendirmeyecek.

Konuğun eşini, dostunu, “kanki”sini, menajerini filan arayıp ona sürpriz yapmış gibi davranmayın. Mümkünse konuk da şaşırmış ve hatta duygulanmış gibi yapmasın. Bu numarayı hiçbir dinleyici yemiyor artık. O telefon numaralarını programcıya konuğun yayından önce verdiğini hepimiz biliyoruz, kasmayın.


Konuğun yeni çıkmış albümünü dinleyicilere hediye etmek için “Konuğumuzun kaç tane burun deliği var?” gibi zırva sorular sorup hem kendinizi, hem de dinleyicileri salak durumuna düşürmeyin. Ya adam gibi hediye edin albümü ya da etmeyin.


Programın sonunda konuğa katıldığı için teşekkür ederken sakın ola ki “Çok keyifli bir sohbet oldu” cümlesini kurmayın. Memnuniyet hali, “keyif”ten başka kelimelerle de ifade edilebiliyor, biraz sözlük karıştırın.


Daha çok ama pek çok şey söylenebilir ama o kadarını da benden beklemeyin. Biraz da siz çalışın. Mesela konuk aldığınız bir programın kaydını dinleyin bakalım sıkılmadan, hakikaten eğlenerek dinleyebiliyor musunuz? Program bittiğinde sade bir dinleyici olarak kendinizi gerçekten “keyif almış” hissedebiliyor musunuz? Cevabınız “evet”se bu yazıyı boşuna okudunuz demektir. “Hayır”sa başa dönün, bir daha okuyun!


HAZİRAN 2011

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder