Bu Blogda Ara

5 Kasım 2011 Cumartesi

İzlediklerim 3

BENGÜ - "SAAT 03:00"


Bengü ile 2000 yılında tanış olduğumuzda, “ailemizin şarkıcısı” Kenan Doğulu’nun ağabeyliğini yaptığı “ailemizin küçük, şirin kızı”ydı. Sonra büyüdü, serpildi, değişti, dönüştü, açıldı ve hatta saçıldı.

Kenan Doğulu’yu kızdırdı; “Rütbeni Bileceksin”le ayar aldı. Hande Yener ve Demet Akalın’la rakibe oldu, ağız münakaşasında Demet Akalın tarafından “müsamere kızı” ilan edildi. “Hande’yle Demet’i kıyaslayamam, Hande’yi tabii ki üstün görüyorum” dedi. Hande Yener’in pop literatürüne soktuğu “bakkal şarkıları” kavramını üstüne alınıp sahiplenirken, “Elektronik müzikten uzak duruyorum, çünkü voltajdan korkuyorum,” demekten de geri kalmadı. Son aldığı şarkıya albümün ilk klibini çekmedi diye Şehrazat’la papaz oldu, Şehro hakkını helal etmedi.


Kimden popüler şarkı çıkacaksa, onun peşindeydi. Serdar Ortaç’tan aldığı “Korkma Kalbim” de Ortaç’la düet yaparken, söyleyenlerin hangisi Bengü, fark edilemedi. “Bir düşün beni yarı yüreksiz, dolunay gibi tam hareketsiz” cümlesiyle saçmalıkta zirve yapmış Serdar Ortaç şarkısı “İki Melek” başta olmak üzere nice hazır giyim “hit”le, sadece popüler olmanın, göz önünde olmanın, konuşulur olmanın derdindeydi.

Radyoların aptal “dj”lerinin bayıldığı, gece kulüplerinde hafta sekiz gün dokuz boy gösterenlerin “dımtıs”larıyla kendinden geçtiği şarkıların şarkıcısı, zekâ seviyesi “bilmem hangi şarkısının klip çekiminde seksi görüntüleriyle olay yarattı” düzeyindeki basın bültenlerini kaleme alan et pazarlamacısı “PR”cıların, aklı uçkurundan küçük magazin habercilerinin arzu nesnesiydi.


Bengü’nün 2005 yılında piyasaya çıkmış “Bağlasan Durmam” adlı albümün bugüne dek yaptığı en doğru, en eli yüzü düzgün ve en kişilikli iş olduğunu söyleyebilmek pekala mümkün. 2010 tarihli “single”da yer alan “Yalansın”ın (ki bir Şehrazat bestesiydi) ve geçtiğimiz aylarda yayımlanan son albümü “Dört Dörtlük”de yine bir Şehrazat şarkısı olan (kavga sebebi) “Kadar”ın da Bengü’nün tüm kariyeri boyunca şarkıcı olarak en fazla varlık gösterebildiği şarkılar olduğu da bir gerçek. Yani şartlar müsait olduğunda, doğru şarkıyı bulduğunda Bengü taş gibi şarkı söyleyebiliyor. O zaman ne polemiklere gerek kalıyor, ne saçmalık abidesi şarkı sözlerine, ne de “seksi görüntüler”e.

Bir pop şarkıcısının, hele ki genç ve güzel bir kadınsa, dünyanın her yerinde , her hal ve şartta ilgi çeken ve sattıran seks öğesini kullanıyor olması elbette anlaşılabilir bir şey. Ne var ki insan, acaba bu kadar göze sokmadan, bu denli teşhirci olmadan da seksi olunabilir mi diye düşünmeden de edemiyor. Bengü seksi olmaya karar verdiği ilk günden bu yana (ki bunu “kadınlığını keşfetmek” olarak tanımladığı hatırımızda hala) bu ayarı her nedense bir türlü doğru tutturamadı.


Popüler bestecilerden devşirilmiş şarkılarla albüm yapmak da kendi müziği olmayan her şarkıcı için makul bir yöntemdir. Buna da kimsenin bir itirazı olamaz. İş ki bu yöntemle kotardığınız albümler en azından sizin renginizi, sesinizi taşısın. Onları birbirlerinden ayırt edecek onlarca farklı yön sayabilsek de, ana akım içerisinde aynı kulvarda koştuklarını varsayarsak, Bengü’yü Hande Yener ve Demet Akalın’dan geride bırakan işte tam da bu. “Bu bir Bengü şarkısıdır” diyeceğimiz bir Bengü şarkısı henüz yok.

Bengü’nün 2011 albümü “Dört Dörtlük” geçtiğimiz Haziran ayında piyasaya çıktı. Albümden radyolara servis edilen ve klip çekilen ilk şarkı, popun “yükselen değeri” Sinan Akçıl’ın “Aşkım” adlı şarkısı oldu. Bengü ve yapımcısı şarkıya öyle inanmışlardı ki, bu uğurda Şehrazat’ı bile gözden çıkarmaktan kaçınmadılar. Ne çare ki “Aşkım” melodisiz tekrarları, anlamsız ve basit sözleriyle gerçek bir fiyaskoydu.


Albümün ikinci klip şarkısı olarak yine bir Sinan Akçıl şarkısı seçildi ve klip geçtiğimiz günlerde müzik kanallarında yayına girdi. “Saat 03:00” albümün nispeten eli yüzü düzgün şarkılarından biri olarak klip için doğru kararmış gibi görünüyor. Ancak beklentinizi daha fazla yükseltmeyin.

Bu kulvarın şarkıcılarına mayolu, tercihen beyaz bikinili, ıslak saçlı, havuzlu klip çekmek zorunluluğunu kim getirdi bilmiyorum ama artık daha farklı, daha yaratıcı ve birbirinin kopyası/taklidi olmayan kliplere şiddetle ihtiyaç olduğu bir gerçek. Bunu belki de en çok Bengü dert etmeli kendine. Çünkü gerek şarkıları, gerekse görselliğiyle sürekli yerinde sayıyor, hatta daha fenası, zaman zaman taklide düşüyor.

   
  
AYNA - "AŞIKLAR TEPESİ"
    

Doksanların ikinci yarısındaydık. Henüz “rock” müzik popüler kulvarına geçmemişti. Şebnem Ferahlarla, Özlem Tekinlerle, Teomanlarla yeni tanış oluyorduk ve onları bir zaman sonra deli gibi dinleyecek nesil henüz ergen bile değildi.

Bilinir ki Türk popu o vakte dek bünyesinde hiçbir kalabalık grubu uzun vadeli barındıramamıştı. Üç seneye dağılırlardı olsun olsun. Bir Mazhar-Fuat-Özkan vardı; belki bir de Gündoğarken. Bu uğurda ne Beş Yıl Önce On Yıl Sonralar, ne İzel-Çelik-Ercan’lar, ne Cici Kızlar lime lime olmuştu. Grup müziği bizim buraların raconuna tersti.


Bu şartlar altında “rock” desen “rock” değil, pop desen, o da değil; şarkılı türkülü, şiirli şenlikli, zurnada peşrev bir yol tutturmuş Ayna, hem de kalabalık, hem de grup haliyle kırdı şeytanın bacağını. “Gittiğin Yağmurla Gel” yıktı ortalığı. “Kiziroğlu”, “Ceylan” verdi coşkuyu.


Ayna’nın kurucusu ve beyni Erhan Güleryüz, önce solo bir pop albüm yapmış, oradan bir çıkış yakalamayacağını anlayınca, bu defa arabeskten hallice şarkıları seslendirdiği bir albümü “Meçhul Şarkıcı” takma adıyla piyasaya sürmüş, o albümün pazarlaması süresince de (kartonette ve klipte) yüzünü gölgelerin ardına saklayarak (göstermeyerek) ülke popüler müziğinde o güne dek birkaç kez denenmiş ama yeterince başarılı olamamış (Efkariye, Prens Tarık, Deniz Kızı Eftelya) bir taktiği doksanların hengâmesinde olabildiğince ilgi çekmek ve bu ilgiyi ticari bir başarıya dönüştürmek çabasıyla bir kez daha denemişti.


Yıllardır müzik piyasasının bir şekilde içinde olan Erhan Güleryüz’e asıl büyük başarıyı Ayna projesinin getirdiği bir gerçek. Elbette bu başarıda yollarının ticari zekâsı bir hayli yüksek Erol Köse’yle kesişmiş olmasının da payı büyük.

Daha ilk Ayna albümünden itibaren grup (aslında Güleryüz’ün bizzat kendisi de denilebilir) üç denklemden oluşan bir formül kullandı. Darbukaları hep aynı ritimden, aynı üsluptan coşturan sıcak kanlı Akdeniz şarkıları (ki bu şarkıların sözleri de genellikle Akdeniz’de, Ege’de gezmek, tozmak, coşmak, eğlenmek üzerineydi), arabeske yakın mesafe duran acıklı, ağlamaklı, sonu genellikle gitarların kreşendosu üzerine okunmuş bir şiirle biten, orta tempo şarkılar ve altmışlı/yetmişli yılların Anadolu-popunun suyunun suyu türkü “cover”ları.  


Bu denklemlerin başarılı olmadığı da söylenemez. Belki müzikal anlamda yeni bir çağ açmadı ama Ayna albümleri bir dönemin fenomeni oldu, çok sattı, çok dinlendi, çok konuşuldu.

Bu yükselişin gerilemeye geçmesinde grubun iki solistinden biri olan Cemil Özeren’in ayrılmasının payı büyük. Genellikle birbirini destekleyen bir vokal paylaşımı vardı Erhan Güleryüz ve Cemil Özeren’in. Dolayısıyla eksiklik çok açık duyuldu, hissedildi ve yeri boş kaldı. (Aslında Ayna bünyesinde yıllar içerisinde bir çok değişiklik, nice gelen giden oldu ama bu değişiklikler grubun müzikal çizgisinde gözle görülür bir sapma olarak kendini hiç göstermedi.)


Bir bu kadar önemli bir başka etken de, iki binlerin başından itibaren ritmi epeyce hızlanan pop müziğin ve poplaşmaya gerek duymadan, sert durarak da ana akımda yol alma eğilimi gösteren “rock” müziğin peşinden sürüklediği yeni kitle için Ayna’nın “eski” kalmasıydı. Aslında yine aynı denklemlerle kuruyordu şarkılarını; bir zaman başarı getirmiş ne varsa hepsi yerli yerindeydi (Cemil Özeren’in sesi hariç.) Ne var ki grubun eskisi kadar popüler olamamasının sebebi aslında tam da bu olacaktı.

2002 yılında yayımlanan “Bostancı Durağı” adlı albüm sonrası Erol Köse’yle yolların ayrılması da belirgin bir durgunluğun başlangıç sebeplerinden bir diğeri oldu. İlk Ayna albümünün yayımlandığı 1996 yılından 2002 yılına dek geçen parlak dönemde kimin ne kadar katkısı var bilmiyor olsak da çok açık ki Köse’nin ticari, Güleryüz’ün müzikal iş bilirliği dozunda bir bileşim sayesinde başarıyı getirmişti. Terazinin bir kefesi boşalınca, denge ister istemez bozuldu.


Erhan Güleryüz 2004 yılında “Doğum Günü” adlı bir albüm yaparak, solo kariyer şansını bir kez daha zorladıysa da, bu albümün Cemil Özerensiz herhangi bir Ayna albümünden ne farkı olduğu pek anlaşılamadı. Yine aynı yıl yayımlanan ve meşhur Ayna şarkılarının enstrümantal düzenlemelerinden oluşan “Ayna Buğusu” albüm de pek fazla ses getirmeyince, Güleryüz Ayna albümleri yapmaya kaldığı yerden devam etti. 2006’da “Nefes” ve 2010’da “Asmalımescit” piyasaya çıktı.

Doksanlardan bu yana edinilmiş kimlik, grup kariyerinin başarı hanesine yazılmış çok sayıda şarkı sayesinde nerede konser verse orayı dolduran, hala ilgi gören Ayna’nın yeni albümleri pek öyle eskileri kadar ses getirmedi. Son yıllarda dile düşen, “hit” olan bir Ayna şarkısından söz etmek pek mümkün değil. Bir başka deyişle kendi kemik dinleyicisi ile arası iyiyken, kitleleri peşinden götüren şarkılar çıkmadı Ayna saflarından. Yine de kabul etmek lazım ki Erhan Güleryüz’ün bu konuda gösterdiği istikrarlı çaba ve azim alkışa şayan.


Ayna’nın 2011 albümü “Mavi Şarkılar” bir süre önce piyasaya çıktı. Bu günlerde televizyon kanallarında bu albümden çekilen ilk klip olan “Aşıklar Tepesi” yayınlanıyor. Aynanın üç denklemli formülünün ilk denkleminden, tipik bir Akdeniz şarkısı bu. Neşeli, eğlenceli, vur patlasın çal oynasın bir Ayna şarkısı. Grubun görselliğinde zamanın modası renkli pantolon ve gömlekler kullanılmış olsa da, elinde gitarlarla dağ bayır dolaşan, konakladığı yerde şarkı söyleyen ve bu neşelerinin sebebi asla anlaşılamayan orta yaşlı adamlar figürü, Ayna kliplerinin bin yıllık klişesi. Yani Ayna cephesinde değişen pek bir şey yok.    


EKİM 2011
                  

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder