Bu Blogda Ara

28 Eylül 2011 Çarşamba

İzlediklerim

SEZEN AKSU - "VAY"


İki binlerin başından bu yana işin klip kısmını pek de fazla önemsemez görünen  Sezen Aksu, son albümü piyasaya sürüleli henüz çok zaman geçmemiş olmasına karşın, ikinci video klibi de servis ederek doğrusu ya, beni şaşırttı.

İlk klip, albümün açılış şarkısı olmakla beraber en ticari, en kolay yakalanır şarkısı da olan “Unuttun mu Beni?”ye çekilmişti doğal olarak. İkinci klip şarkısı ise “Vay” oldu. Çok kalbe dokunan, ağrılı, sızılı bir şarkı “Vay”. Ben özellikle Sezen’in bu şarkıyı başından sonuna sakin durarak, acısını kelimelerle dinleyenin kalbine batıra batıra söylemesini sevmiştim. Bir de sütliman düzenlemesini.


Bu yüzden de bu çekilen olabilecek en doğru klip olmuş diye düşündüm izler izlemez. Şarkıyı yiyip yutmayan, alakasız imgelerle boğmayan, ezmeyen bir görselliği var klibin. Hem de çok yaratıcı bir buluşun, bir fikrin üzerine inşa edilmiş.

Gerçi bu zamanlarda kitaptır, filmdir, şarkıdır, kliptir, üretilen herhangi bir şey için üretenin fikrini “yaratıcı” bulmak epeyce riskli. İki gün sonra bir bakarsanız birileri “Sezen klibi bilmem kimden çalıntı mı?” diye yayıverir internete bir haber, siz cehaletinize mi yanarsınız, cehaletinizi sanal âleme beyan ettiğinize mi artık siz düşünün.


Ben bugüne dek bir benzerini görmedim, bu nedenle şimdilik çok yaratıcı buluyorum bu fikri. Yani Sezen’in evinin birebir minyatürünü yapıp, klip boyunca o minyatürün içinde gezmeyi, Sezen’in kendisini klibin son karesine kadar göstermemeyi, ama hemen her karesinde nefesini duyurmayı, gölgesini hissettirmeyi… Sonra dinleyeni, seveni, takip edeni Sezen’in evine, özel hayatına şahit etmeyi, beste yaptığı, televizyon başında uyuya kaldığı, kitap okuduğu, yemek yediği, denize baktığı anları, onun izin verdikleri dışında kimsenin görmediği hallerini göstermeyi…


Bunu gerçek çekimlerle yapsalar belki de bu kadar etkileyici olmaz, hatta biraz sakil de durabilirdi. Bir yanıyla çok samimi, çok içtenken, bir yanıyla da bir o kadar kendini koruyan, içine kapatan bir kadına dair bilmemiz ve bilmememiz gerekenleri bunca dikte etmişken yıllar süren yol arkadaşlığımız boyunca, ne bileyim, söz gelimi yatak odasını bir klipte izlemek hiç de mutlu etmeyebilir, aksine rahatsızlık verebilirdi mesela. 

Oysa şimdi bir oyuncağı, bir oyunu, ne kadarı sahici, ne kadarı kurgu olduğunu bilmediğimiz bir gerçekliği izliyoruz. Hani her o eve gidenin hep ballandıra ballandıra anlattığı o klan yaşamı, o hiç azalmayan kalabalık, o Sezen’in oda kapılarına dayanıp insanları uyandırdığı, “Kalkın hayat kaçıyor” diye ortalığı ayağa kaldırdığı, neşeli, kahkahalı, şarkılı, çalgılı ev bu ev evet, ama bu evde Sezen çok yalnız. Yapayalnız. Tek başına… “Anlatılan mı gerçek, görünen mi” sorusunun cevabını ise galiba bir tek Sezen biliyor.

Şarkıyı çok sevmiştim, klibi de sevdim. Buyurun, siz de sevin.


Sezen Aksu "Öptüm" albüm eleştirisini burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

ZAKKUM - "ANASON"


Evet bir önyargım var. Ankara kökenli müzisyenlerin ayaklarının yere daha sağlam bastığına, daha uzun vadeli ve kalıcı işler yapabildiklerine bir çok kez şahit olmuşluğun getirdiği bir önyargı bu. Altmışlardan bu yana popüler müzikte adını duyduğumuz bir çok ismi bırakın bir kenara, son birkaç yıldır tanıdığımız “rock” gruplarına bakın, o bile yeter; Manga, Çilekeş, Gece ve Zakkum.

Kendi içinde yüzlerle ifade edilebilecek kadar çok sayıda türü, türevi barındıran “rock” müziğin daha melodik, söze daha çok yaslanan, daha az gürültülü, kimi kez senfonik, zaman zaman lirik sularda gezinmekten kaçınmayan, oyunlu, sürprizli, deneysel, klişe bozan kanadından tat alanlardansanız şayet, Türkçe “rock” yapan gruplar arasında Zakkum’u tereddütsüz tek geçebilirsiniz.


Aslında yukarıdaki tarif tam da “glam rock”ı işaret ediyor, şayet bir ad koymamız gerekirse. Ne ki bu koyduğumuz adlar zamanla kendi kriterlerine mahkûm kılıyor çalanı da, söyleyeni de ve dahi dinleyeni de. Sonra günün birinde bir şarkı yapıyorlar ve hep beraber söylenmeye başlıyoruz “Aaaa ama bu “glam rock” değil ki!” diye. Varsın olmasın, ne gam! Zakkum iyi müzik yapıyor. Ya da illa  müşkülpesent olmak gerekirse; bir yerlerde birilerinin geçmişten bugünde yaptığı iyi müziği, Türkçe sözlü “rock” şablonu içerisine olabilecek en doğru şekilde oturtuyor.

Grubun 2007’de yayımlanan ilk albümleri “Zehr-i Zakkum”, epeyce geniş bir zamana yayılarak servis edildi. Albümden beş şarkıya klip çekildi ve hatta beşinci klip 2010 yılında düştü ekranlara. Bu süre zarfında Zakkum’un hayli seveni, takipçisi birikti.


Genellikle alternatif işlerin popüler olması pek hoş karşılanmaz. En azından hayranları böyle düşünür. Sevdikleri, dinledikleri için kendilerini özel hissettikleri müziğin, şarkının ya da şarkıcının gün gelip herkesçe tanınıyor, biliniyor, dinleniyor olmasının verdiği tekinsizlikten rahatsız olur, hatta galiba biraz da bir âşık misali kıskançlık duyarlar.

Zakkum’un ilk albümüyle, sözgelimi bir Manga kadar ses getirmediği bir gerçek. Bunun sebebi biraz daha “teen-age”üstü durmaları da olabilir, daha zor yenilir yutulur şarkı sözleri de. Ama grubun ilk albümlerinde hem Teoman’la, hem de yıllardır yeni bir şarkı kaydetmek için stüdyoya girmemiş Seyyal Taner’le düet yapmış olmaları bile umduğum kadar yankı bulmadı ya da buldu ama ben o sıra başka tarafa bakıyordum, görmedim.


İşime de geldi açıkçası. Seyyal Taner’li “Erkek Adamsın” ve hazmı çok zor “Hipokondriyak” başta olmak üzere, bayıla bayıla dinlerken albümü, grubun durduğu yerden de gayet memnundum. Bu camia adamı “rocker” makır demeden maymun ediveriyor. Anlayamıyorsunuz bile. Buyurunuz Teoman, bakınız Emre Aydın. Onlar kadar popülerin tam ortasına düşmedi Zakkum. İyi ki de düşmedi.

Zakkum’un ikinci albümü “13”, geride bıraktığımız Şubat ayında piyasaya çıktı. Albümün ikinci klibi ise geçtiğimiz günlerde servis edildi. Anlaşılan Zakkum, yine bir önceki albümün stratejisiyle, şarkılarını geniş bir zaman aralığına yayarak duyurmaya niyetli. Her şeyin bir lokmada, çiğnemeden yenilip yutulduğu bir zamanda bu yöntemin doğru olmadığını kimse söyleyemez. Zaten müziğin bir sektör olduğu ülkelerde bu iş eskiden beri böyle yapılıyor.


İkinci klip şarkısı “Anason”, albümde daha ilk dinleyişte vurulduğum bir şarkıydı. Albümün en iyi şarkısı değildi belki ama tamamen öznel bir gerekçeyle, çok sevdiğim bir tarzın, bir türün uzantısı olması nedeniyle gönülden yakınlık duymuştum bu şarkıya. Yani benim albümde popüler olmasını istemeyeceğim, gizli kalmasını, sadece fark edenlerin bilmesini tercih edeceğim şarkı buydu. Ama nasıl olduysa oldu ve klip bu şarkıya çekildi.

“Anason”, seksenli yıllar boyunca dilimizden düşürmediğimiz Yeni Türkü şarkılarının iki bin onlu yıllar reenkarnasyonu gibi. Her detayıyla öyle. Tek eksik Derya Köroğlu’nun sesi. Bundandır ki benim ve benim kuşağımın şarkıya yakınlık duymaması mümkün değil. Ne var ki bu meyanda bir şarkıyı seslendirenin Zakkum olması ve şarkının Zakkum’un albümünde yer alması radikal “rock” dinleyeni, yazanı, çizeni için pek de hoş görülür bir şey değil.



Kaldı ki “13” albümünde Zakkum, kallâvi bir alaturka şarkıyı, “Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun”u da “cover”lıyor.


“Anason” Zakkum’un bütün şarkıları göz önüne alındığında kabul etmeli ki, orta şeritten giden bir şarkı değil. Ya da tam tersi, ilk kez “Anason”u dinleyen ve çok beğenerek bir koşu albümü satın alan ya da indiren biri, diğer şarkılarda umduğunu bulamayabilir. Ama başta da söylediğim gibi, bir isim ya da isminin önüne bir sıfat takmadan, illa ki bir kulp aramadan kulak kabarttığınızda, hiç de fena tınlamayacak Zakkum’un müziği, buna emin olun.

RTÜK korkusundan olsa gerek, klipte geçen sofra başı sohbetinde, çay bardaklarından içilen sıvı anason kokulu içkinin su katılmamışı misali saydam. Kim bilir belki de bildiğimiz su. Ama biz anlıyoruz onun aslında neyi temsil ettiğini, siz merak etmeyin. İstibdat dönemlerinde olur böyle şeyler. Yapanlar değil, mecbur bırakanlar yazılacak tarihin utanç sayfalarına. Gülüp geçin ve içinize çekin anason kokusunu.


MABEL MATİZ - "SÖYLESE O BEN SÖYLEYEMEM"


Yüzüne de söyledim; Mabel’in Emre Aydın paltosu giyip deniz kenarında hicranlı hicranlı bakındığı nevrotik klibini hiç beğenmemiştim. “Arafta”, albümden yayınlanan ilk klipti ve belli ki onu lanse edebilmek için ortalama bir klip hangi klişeleri gerektiriyorsa, o sekanslar, o duruşlar, bakışlar, hatta o palto tercih edilmişti. “Arafta” epeyce dramatik ve epeyce de etkili bir şarkıydı; bu nedenle ilk klip için seçilmesi gayet de mantıklıydı ama Mabel Matiz’in albümünü tek başına özetleyen bir şarkı değildi.

Sosyal medyanın son derece akıllıca kullanıldığı bir kampanyayla, kendine hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi edinen Mabel Matiz’in buna rağmen gerek şarkı sözleri, gerekse şarkıların icrası düşünüldüğünde, ana akım sürüsünün içerisinde yer alması bu zamanın ahvalinde pek mümkün görünmüyor. Buna ne derece gerek olduğu da tartışılır zaten. Onun şu an durduğu yer ve ağır ağır attığı adımlar, uzun vadede karşılığını bulacak türden çünkü.


Mabel Matiz’in albümünden yayınlanan ikinci klip, birincinin tam tersine çok neşeli, çok renkli, çok ehl-i keyif bir haz bırakıyor izleyenin damağında. Şarkı hüzün döken, efkâr söken türden. Klip de buradan yol alıyor zaten. Sahiden yol alıyor Mabel ve arkadaşları klip boyunca. Hem çalıyor, hem söylüyor, hem de oynuyorlar. Köy köy, kasaba kasaba gezen bir çadır kumpanyası belki de. Belki de göç yollarına vurmuş birkaç dost, kader arkadaşı. Günebakan kokulu Trakya toprakları olmalı burası. Mevsimse tam da bu zamanlar, güneşli ama ince ince üşüten, bakır bir sonbahar.

Mabel Matiz’in her şarkısı başka bir dünya, başka bir âlem. Bu klip bunlardan sadece birine işaret ediyor. Hâlâ uğramayanlardansanız semtine, “Söylese O Ben Söyleyemem”,  tanışmanız için hediyeli bir vesile olabilir.


Mabel Matiz albüm eleştirisini burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

EYLÜL 2011

24 Eylül 2011 Cumartesi

Şimdi Haberler

“HATIRA DEFTERİ” AÇILIYOR!


Yaz başından beri üzerinde çalıştığımız “Hatıra Defteri” projesi, nihayet izleyici ile buluşmaya hazır! “Hatıra Defteri” TRT Müzik’te yayınlanacak bir televizyon programı. Henüz gün ve saati kesinleşmediği için buraya yazamıyorum ama Ekim ayı içerisinde (muhtemelen ayın ilk günlerinde) birinci bölümü yayına girecek.

Eski şarkıları topyekun “nostalji” başlığı altında bir müzik türü olarak adlandırmamız boşuna değil. Muazzez Ersoy’un yarattığı ağır tahribat nedeniyle kimileri pek sevmese de bu tabiri, eski şarkıları dinlemek ve sevmenin eskiyi özlemekle bir ilgisi var. Hele ki o şarkılar, hayatlarımıza fon müziği olmuş, eşlik etmişse bir zamanlar.


Bundandır ki geçmişi anlatan ya da hatırlatan programların (radyo ya da televizyon fark etmez) izleyene/dinleyene dokunabilmesi için ortak hafızamız kadar ortak hatıralarımıza da hitap etmesi gerektiğini düşünenlerdenim ben. Bu programı da, tıpkı daha önce yaptığımız geçmişe dönük işlerde olduğu gibi, yine bu izlek üzerinden şekillendirdik. Yine aynı gerekçeyle de adını “Hatıra Defteri” koyduk.

“Hatıra Defteri”nde her hafta üç farklı sayfa aralanacak. Bir sayfada doksanlı yılların (ben hâlâ bunun farkında olmasam da) çoktan “nostalji” olmuş şarkılarını hatırlayacağız. Memleketin ikinci pop patlamasından hatırımızda kalanlar… Çok eğlenceli, çok iyi niyetli, zaman zaman komik, zaman zaman da “Aaa ben bunu mu seviyormuşum?” dedirten şahane şarkılar, klipler var bu bölümde.


“Yeniden” sayfasında yeniden söylenmiş eski şarkılar gelecek ekrana; yani “cover”lar. Eski ve yeni halleriyle zamansız şarkıları anlatacağız. Bu bölümde zaman zaman şarkıyı yeniden seslendiren şarkıcı bizzat kendisi anlatacak kendi “Yeniden”ini. 

“Haftanın Yıldızı”nda ise daha ziyade yetmiş ve seksenlerden bu yana tanıdığımız Türk popunun kıdemli isimlerini hem TRT arşivinden seçtiğimiz görüntüleri, hem de sohbetleriyle izleyebileceksiniz.


Programın metinlerini ben yazıyorum, seslendirmeleri Elhan yapıyor. Yapım ve yönetim Derya Cesur imzası taşıyor. Yönetmen yardımcısı ise Deniz Dökmetaş. Aşağıdaki resimde ekibi toplu halde görüyorsunuz. Soldan sağa sırasıyla Derya, Elhan, ben, kameramanımız Yüksel Şipka ve Deniz. (Bu fotoğraf çekildikten kısa bir süre sonra gördüğünüz masa bulunduğu yerden, yani Beyoğlu Kallâvi Sokak'tan kaldırıldı, bunu da tarihe not düşmekte fayda var.)


Ben bu şarkıları, bu şarkıcıları, bu görüntüleri ve bu sesleri o kadar seviyorum ki, bugüne dek yaptığımız her programı yayını esnasında (sanki yapan biz değilmişiz gibi) büyük bir heves, heyecan ve coşkuyla izlemiş, dinlemişimdir. Bu da öyle olacak. O yüzden yayın gününü ben de merakla bekliyorum. “Bir hatıra defteridir hayat; her satırını yaşadıkça yazdığımız…” diye başlayacak ve oradan devam edeceğiz. Hayırlara vesile olur inşallah!


“CİNGİ 2“NİN MUTFAĞINDAN


Selçuk Sami Cingi’nin ilk albümü 2009’da yayımlanmıştı. Ne ki onun tanınırlığını arttıran Nilüfer’in “12 Düet” albümündeki “Unut Gitsin” düeti oldu. Müzikal ortakları Levent Candaş ve Nedim Ruacan’la birlikte şekillendirdikleri bu düette Cingi’nin Freddie Mercury kokusu hissettiren müthiş vokali kadar ülke sınırları içerisinde duymaya pek de alışık olmadığımız türden bir müzikal zenginlik taşıyan düzenleme de çok etkileyiciydi.

Cingi şimdilerde Candaş ve Ruacan’la yollarını ayırmış, bununla birlikte ikinci albümü için de kolları sıvamış. “Cingi 2” henüz mutfakta, hazırlık aşamasında ama bir süredir isteyen herkes bu mutfağa misafir olabiliyor.


Evet Türkiye’de ilk kez (ben daha önce hiç duymadım en azından) bir albümün yapım aşamaları bir “blog” marifetiyle meraklılarına sunuluyor. “Blog” yazıları Bizzat Cingi tarafından kaleme alınıyor. Cingi yazılarında kendisinden ve birlikte çalıştığı müzisyenler de bahsediyor.

Önümüzdeki günlerde görüntü ve ses kayıtlarıyla daha da ilginç hale gelecek bu “blog” sayesinde “Cingi 2”nin mutfağını canlı canlı görme şansımız olacak.

Cingi’nin yeni albümünde ne yapacağını merakla bekleyen biri olarak “blog”u da takibimde. Size de öneririm.   Adresi de şöyle: http://blog.cingionline.com/

EUROVISION 2011 DVD’DE!


Aslında basılalı çok oldu ama arasanız bulunmuyor. Neden bilmiyorum, ne müzik marketlerde ne de internet alış veriş sitelerinde DVD’yi bulmak mümkün. Biz epeyce uğraştıktan sonra İstinye Park D&R’a sipariş vermek suretiyle bir tane getirttirebildik. Yurt dışındaki alış veriş sitelerinden almak da mümkün ama tabii o vakit biraz beklemeyi göze almanız gerekiyor.

Paketin içinden üç DVD çıkıyor. Birincisinde birinci yarı-final, ikincisinde ikinci yarı-final, üçüncüsünde ise büyük final var. Başka da bir şey yok. Yani öyle kutunun içine kitapçık filan koyma zahmetine girmemişler. Bizi bozmadı zira Dusseldorf’ta yeterince tanıtım broşü, kitap filan toplamıştık. Kaldı ki handiyse yüz göz olduğumuz yarışmacılar hakkında fazladan bir bilgiye daha ihtiyacımız yoktu.

Bununla birlikte bu “blog”da yayımlanan Eurovision günlüklerimi takip edenlerin yakından bildiği gibi, epeyce eğlenceli ve hareketli geçen dokuz günün anılarını tazelemek anlamında bu DVD’nin pek faydalı olduğunu söyleyebilmem mümkün.

Bu dünyanın en büyük, en eğlenceli ve en yararsız müzik etkinliğinin 2011 sayfasını arşivinize katmak sizi memnun edecekse DVD’yi edinmekte gecikmeyin, zira adeta sayıyla satıyorlar.


NOT: Birinci yarı-finalin açılışında sunucuların arkasında gözüken Türk bayraklarını sallayanlar biziz; Elhan, Ege ve ben. Ta 1974’ten bu yana Eurovision izleyerek büyümüş bir adamın günün birinde kendini Eurovision DVD’sinde görmesinin nasıl yüce bir coşku olduğu konusunda empati  duymuyorsanız, boşuna gözünüzü yormayın; bu bilgiyi es geçebilirsiniz.

EYLÜL 2011