Bu Blogda Ara

30 Nisan 2011 Cumartesi

Jale'den "Mor" Bir "Mektup" Var!




Pek kimse bilmez; Jale'nin ilk albümü "Süreyya" 1986 yılında, plak formatında yayınlanmıştı. 1979 yılında katılıp ikinci olduğu Altın Mikrofon Yarışmasından sonra uzun süre orkestra şarkıcılığı yapan Jale'nin bu ilk plağı ne yazık ki beklenen ilgiyi görmemişti. Kötü bir dönemdi; pop müzik henüz yeniden yükselişe geçmemişti ve yeni seslere kulak kabartmaya kimse hevesli değildi.


1987 yılında ikinci kez düzenlenen Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmasına Sezen Aksu'nun "Çok Geç" adlı bestesiyle katılınca, dikkatler Jale'nin üzerine çevrildi. Kısa sarı saçları, ufak tefekliği kadar şarkı söyleme stiliyle de Sezen Aksu'ya benzeyen Jale, Sezen Aksu'nun desteğiyle bu yarışmada boy gösterince ister istemez ilgi çekmişti.

O dönem Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemeleri epeyce şaşaalı yapılıyor, elemelere memleketin en ünlü bestecileri ve şarkıcıları da katılıyordu. Jale de 1989 Türkiye finalinde Seden Gürel ve Gür Akad'la birlikte "Bir Fantastik Aşk" adlı şarkıyı seslendirerek yarıştı.


Ona asıl çıkışını sağlayan ise 1993 yılında yayınlanan "Son Geceler" adlı albüm oldu. O günlerde bir çok yeni şarkıcının albümünde Garo Mafyan besteleri, Zeynep Talu ve Aysel Gürel sözleri yer alıyor ve bu isimlerin her biri bir hit fabrikası gibi çalışıyordu ama bu ekibin kimyası Jale ile herkesten daha çok tuttu. Öyle ki 1995 yılında yayınlanan "Beni Hatırlarsın" ve 1999'da piyasaya sürülen "Yüreğimin Şarkıları" da aynı ekibin elinden çıktı ve toplamda bu üç albümle Jale doksanlı yıllar popuna damgasını vuran isimlerden biri oldu.


Müzikal beğenilerin değişmeye başladığı ikibinlerle birlikte Jale albüm yapmamayı tercih edecekti. Aslına bakarsanız ikibinler boyunca da en çok sahne programı yapan isimlerden biriydi. Yeni albüm yapmasa, pek ortalarda görünmese de, müthiş sahne performansı kadar her zaman günceli yakalayabilen, sadece kendi şarkılarına sıkışıp kalmayan repertuarı nedeniyle de tercih edilen isimlerin başında geliyordu. Jale'nin yeri başkaydı. Bunu hem dinleyiciler, hem de müzik çevreleri hep söylüyordu.


2009 yılında Ossi Müzik, Jale'nin son albümü "Yüreğimin Şarkıları"nı yeniden yayınladı. Universal Müzik etiketi taşıyan bu albüm, firmanın kapanması nedeniyle artık piyasada bulunmuyordu. Jale hayranları için çok sevindirici bu gelişme, aslında yeni bir albümün habercisi olabilir miydi? Aslında o günlerde henüz Jale cephesinde böyle bir fikir olgunlaşmamıştı ama kader ağlarını yavaş yavaş örüyordu.

Sonra bizim meşhur ev toplantılarından birinde Soner Arıca'nın Jale'ye iki şarkı verdiğini öğrendim. Çok geçmeden de şarkıların “demo”larını dinletti Hakan Eren bana.


Yazılarımı takip edenler bilirler, asıl işi şarkıcılık olanların kendi şarkılarını yazıp çizme çabasında ifrâda kaçmalarını yersiz bulmuşumdur hep. Genelde kendi bestelerinde ısrar eden şarkıcıların sonu hep hüsran olmuştur. Bu işi hakkıyla yapabilen ve beni utandıracak o kadar az isim çıkmıştır, ki bunlardan birinin Soner Arıca olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Soner Arıca yıllardır tırnaklarıyla kazıyarak edindiği kariyerini çok istikrarlı bir şekilde, hiç hasara uğratmadan ayakta tutmayı bilmiş, zeki, çalışkan ve bu anlamda (şaka değil) sahiden ahlaklı bir müzisyen. Bilirsiniz ki bu kadar istikrarlı bir yürüyüş, her zaman "fazla mükemmel can sıkar" kuralına yenik düşme riskini de taşır. Yolunda dümdüz yürüyen birinin sizi şaşırtmasını beklemez oluverirsiniz artık.

Ne ki Soner Arıca önce son albümündeki "Neredeydin"le, ardından da Yeliz'le düet yaptıkları "single"la beni ve bir çok takipçisini şaşırttı son dönemde. Ve üzerine bir de Jale'ye verdiği iki şarkı geldi. Çok profesyonel, çok etkileyici ve Jale'ye çok ama çok uygun iki şarkı.


Üstelik Soner bununla da kalmadı ve bu çalışmanın ortaya çıkışına dek her safhada, hep Jale'nin yanında oldu. Jale ve Soner'in heyecanı ve coşkusunu gören herhangi birinin ortaya çıkacak iş konusunda şüphe duyması kesinlikle imkansız olurdu.

Proje önce sadece iki şarkılık bir "single" olacaktı. Derken bu defa Sude Bilge Demir'in Jale'ye verdiği şarkı çıkageldi. Sude de annesinin çok hayran olduğu Jale'ye bir jest yapmış ve ona özel bir şarkı bestelemişti. Hem de ne şarkı... Jale'yi tanıyan, hikayesini bilen herkes hiç tereddütsüz bu şarkının onun kaleminden çıktığını sanabilirdi; o kadar "Jale"ydi şarkı.

Derken bir başka gelişme daha oldu ve doksanlı yıllarda dile düşmüş Jale şarkılarının yaratıcısı Garo Mafyan da iki yeni şarkı hediye etti Jale'ye. Şarkılardan birine Soner Arıca, diğerine ise Seda Akay söz yazdı.


Şarkıların düzenlemelerine ise Sezgin Gezgin ve Emirhan Cengiz imza atacaktı. Bu iki yetenekli müzisyen, yeni şarkılarını bildiğimiz Jale tarzından hiç uzaklaşmadan bugünün pop müziğinde soluk alıp verecek düzenlemelerle dinleyici karşısına çıkacak hale getirdiler.

Bu çalışmanın her safhasına şu veya bu şekilde tanık olmuş birisi olarak diyebilirim ki, gerçek anlamda "imece usulü"yle ortaya çıktı her şey. Hakan Eren'in o günlerde Twitter'a yazdığı bir cümle, aslında tüm bu olan biteni özetler gibiydi; "Jale'yi tanıdıkça onu sevmeyen bir tek kişi olmadığını anlıyor"duk. Bundandır ki bu "maxi-single"ın hamurunda sevgi, karşılıksız dostluk, iyi niyet ve gerçek dayanışma vardı.

Başta "Yenilirsem Yenileyim" ve "Mektup" olmak üzere, bu "maxi-single"da yer alan bütün şarkıların çok sevileceğini tahmin etmek zor değil. Nicedir memlekette şarkı yazanlar, artık bugünün ağzını yakalamak gayretiyle midir nedir, bir telaş içinde olduk olmadık her temayı, her metaforu şarkılara taşımaya başladılar ya hani, Jale'nin şarkıları öyle değil. Eskimeyecek, dillerden düşmeyecek, her devirde, her dönemde değer verilecek şarkılar bunlar.

Bu "mini-albüm"de beş şarkı, iki de farklı versiyon var. Albümün adı "Mor" ama böyle bir şarkı ya da şarkı teması yok."Mor" ismini Jale, uğuruna ve enerjisine inandığı için seçmiş.


Bazen bir şarkıcının kariyeri bir tek şarkıya bağlanır. Ne yapsa, ne etse o şarkıyı aşamaz ya da o aşar ama dinleyici aşamaz. Mecburen sürükler peşinden o şarkıyı sonra, sevse de sevmese de. Esmeray'ın "Gel Teskere"si, Ayten Alpman'ın "Memleketim"i, İskender Doğan'ın "Kan ve Gül"ü böyledir mesela. Jale'nin de "Üzgünüm" ve "Son Geceler"i vardır ya, emin olun artık öyle kalmayacak. Kural bozulacak. Çünkü Jale'nin yeni şarkıları onları hiç mi hiç aratmıyor. Dinleyin, bana hak vereceksiniz.


NİSAN 2011

29 Nisan 2011 Cuma

Hem Okudum Hem de Yazdım

TÜRK POPUNDA BESTECİ-ŞARKICI SORUNSALI


Günlerden bir gün, meşhur bir şarkı sözü yazarımız, ismi lazım değil bir şarkıcımızın albümündeki şarkı sözleri hakkında yazdığım eleştirilere kızmış, gönlünü almak için telefon açtığımda da bana o yaşına dek aldığı müzik eğitimlerini sayıp dökmüştü.

Eleştiriye tahammülsüzlük ayrı bir konu belki ama, hiçbir eleştirinin de kalp kıracak, onur zedeleyecek ve dahası yazan, çizen, söyleyen tayfasına mahsus ayağı yerden tamamen kesik egoyu yerle yeksan edecek kabalıkta olmaması gerektiğine dair aldığım ilk derstir bu tatsız telefon görüşmesi.

Aslında hiç müzik eğitimi almamış olsa da ya da almış da bunu orada ifade etmemiş olsa da ona hak verecektim ben. Buna aymıştım. Yoktan var etmenin hazzı kadar sancısı da çoktu çünkü. Herkese bahşedilmiş bir yetenek de değildi üstelik. Bu sırça ruhları incitmeden, kırıp dökmeden savunmalıydı kişi yapılmışı beğenmeme hakkını.

Kaldı ki beğenmediğiniz bir işin sahibi değil, ortaya koyduğu, (yani haliyle beğeniye sunduğu) idi aslında. Bir şarkısına taptığım birinin bir başka şarkısını vasatın altına yerleştirebildim kolayca. Beğenmek de koşulsuz şartsız değildi, tıpkı beğenmemek gibi.

Olumlu ya da olumsuz eleştiri yapmanın kişisel ve genel geçer nedenleri vardır. Eleştiren objektif olmak zorunda değildir. Tamamen kişisel nedenlerle taraf olabilir, tarafgir davranabilir. Ama bazen öyle genel geçer nedenler vardır ki ortada, kişisel nedenlerin yarattığı tarafgirliğe yüzü tutmaz eleştirenin; ya da tutmamalıdır diyelim (tutanlar var çünkü). Eleştirmeni güvenilmez kılan tam da budur zaten; genel geçer kriterler ayan beyan ortada iken ısrarla taraf olmak. Zamanla haksız, hadsiz, adaletsiz, (ya da tam tersi) yandaş, yağcı sıfatlarından bir ya da bir kaçının adının başına konulmasına sebep olan da budur.

Gelelim asıl mevzua… Bir besteci ya da bir söz yazarı, hiç müzik eğitimi almamış olsa ve şarkı söyleyemese bile şahane şarkılar yazabilir mi? Elbette yazabilir; örnekleri çoktur. Şarkı yazmak şarkı söylemek için gerekçe değildir. Şarkı söylemek de şarkı yazmak için. Ya da en azından yakın zamana kadar öyleydi.


Şöyle bir bakalım… Türk popunun kilometre taşı şarkı yazarlarından biri olan Fikret Şeneş hiç plak doldurmadı mesela, sahneye de çıkmadı. Çiğdem Talu ve Aysel Gürel ona keza. Yetmiş, seksen ve hatta doksanlar boyunca ortalığı yıkıp geçmiş Selmi Andak, Melih Kibar, Cenk Taşkan, Garo Mafyan, Atilla Özdemiroğlu, Onno Tunç ve bu listeye dahil edilebilecek daha bir çok besteciyi şarkı söylerken hiç duymadık. Şarkı söyleyebiliyor ya da söyleyemiyorlardı, onu bile bilmiyoruz.


Buna karşın memleketin ilk şarkı sözü yazarlarından Fecri Ebcioğlu birkaç plak ve bir albüm yaptı. Dönemdaşı Sezen Cunhur Önal da bir şiir plağı yaptı, sözlerini yazdığı bazı şarkıların kayıtlarında da vokal yaptığı biliniyor. Ülkü Aker de sembolik bir 33’lük plak doldurdu ama arkasını getirmedi. Şehrazat ise işe şarkı söyleyerek başlamış olmasına rağmen, albümlere besteci olarak imza atmaya başladığı 1990 yılında bu yana sadece bir tek şarkı yayınladı (ki o da özel bir albüm içindi).


Bu kadar örneği üst üste koyarsak şu genellemeyi rahatlıkla yapabiliriz ki; ülke popüler müziğine sayısız unutulmaz şarkı kazandırmış en “baba” şarkı yazarlarının hemen hiç biri “ben şarkıcıyım” diye ortaya çıkmadı. Şarkı söyleme denemelerinin hepsi bir deneme, bir anı, bir fantezi olarak kaldı. Çünkü onlar mutfak işçisiydiler ve yaptıkları işin hazzıyla yetinmekten hoşnuttular (ki telif yasaları işlerliğini kazanmadığından doğru düzgün para da geçmiyordu ellerine). Daha fazla, daha çok göz önünde olmak, tanınmak, şöhret olmak o kadar da umurlarında değildi.


Doksanlar ve sonrasında peyda olan “ben kendi bestelerimi söylerim” furyası, bir sürü iyi şarkıcının kötü besteler nedeniyle tepetaklak olmasına ya da bir sürü iyi bestenin kötü şarkıcılıklar nedeniyle kıyıda köşede kalıp unutulmasına neden oldu.

Zamanında çok parlak çıkışlar yapmış bir dolu isim, ilk albümlerinde harcadıkları birkaç güzel bestenin ötesine geçip, sonraki albümlerinde “hit” şarkı çıkaramadılar. Buna rağmen kendi bestelerini söylemekte ısrar edenlerin sonu hep hüsran oldu.


Fatih Erkoç ve Harun Kolçak gibi iki şahane müzisyenin bir türlü istikrar tutturamamaları bundan değil midir? Şarkıcılığı tartışılır olsa da, sahne enerjisi ve sempatikliğiyle “pop-star”lığını uzun yıllar sürdürebilecek Mustafa Sandal’ın, üstelik “Aşka Yürek Gerek” ve “Pazara Kadar” gibi “hit”ler de yakalayabilmiş olmasına karşın, ısrarla kendini tekrar eden  besteleri nedeniyle karaya oturması? Aynı sebeple “Metamorfoz” albümünde çuvallayan Tarkan?.. Doksanlar popunu başlatmış Yonca Evcimik ve Hakan Peker gibi iki ikonun yine kendi bestelerini yapma telaşıyla “hit” yakalayamaz hale gelmesi?.. Candan Erçetin bile kendi bestelerinin ağırlıkta olduğu son albümlerinde cepten yemiyor mu sizce?


Bir de tam tersi var… Doksanların son demlerinde Türk popunun ritmini hızlandıran, önce İzel, sonra Hande Yener’e verdiği şarkılarla bir fenomene dönüşen Altan Çetin… Onun nispeten yavaşladığı dönemde Alper Narman’la birlikte bayrağı devralan Fettah Can… 2001 yılında yaptığı ve ilgi görmeyen ilk albümünden çok sonra, besteleriyle ikibinonlu  yılların en gözde bestecisine dönüşen Soner Sarıkabadayı… Işın Karaca, Yonca Lodi, Ferhat Göçer, Yeşim Salkım gibi isimlerin seslerinden bir dolu “hit” şarkıya imza atan Zeki Güner… Ve zincirin en son, en taze halkası; beğensek de beğenmesek de epeyce çok sayıda şarkıcının rağbet ettiği bestelerin sahibi Sinan Akçıl…


Bu saydığım isimlerin hepsi şu veya bu şekilde şarkı söyledi, söylüyor. Peki içlerinden hangisini şarkıcı olarak kabul edebiliriz?.. Bunu galiba zaman gösterecek.


Tabii kimseye “Sen otur sadece beste yap, şarkı markı söyleme!” ya da “Sen sadece şarkı söyle, beste meste de yapma!” diyemeyiz. Dinleyici olarak olsun olsun beğenmeme ve dinlememe hakkımızı kullanırız olur biter. Herkes her istediğini yapmak da, denemek de, hatta başarısız olsa, çok eleştirilse dahi ısrar etmekte özgürdür.      

Ama şu bir gerçek; iyi şarkının, kalıcı şarkının, unutulmayacak, kulağa, dile, kalbe yer edecek şarkının tek bir vektörü yok. Ne iyi bir şarkıcı yeter tek başına, ne iyi bir besteci. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişiyle buluşmayan şarkı ömürsüz olmaya, gelip geçici olmaya mahkumdur. Suçu kimse başkasında aramasın. Herkesin egosu en  iyi yaptığı işin verdiği hazla yetinse, zaten bunca lakırdıya da gerek kalmazdı haliyle.

Yakında benim de “single”ım çıkacak! Nasıl mı? Onu da müsaadenizle bir sonraki yazıda anlatayım.

NİSAN 2011      

24 Nisan 2011 Pazar

"Photoshop" Teferruattır!


Magazin basını bir süredir en az her sene deniz mevsimiyle birlikte başlayıp sonbahara dek süren “selüliti var mı, yok mu?” meselesi kadar mühim bir başka mesele keşfetti. Üstelik bu meselenin hem mevsimi yok, yılın her ayı yazılıp çizilebiliyor, hem de malzemesi daha bol. Artık her resim çektirenin ardından “resimler “Photoshop”lu mu, değil mi?” sorusu ortaya atılıyor ve mevzu uzayıp gidiyor, hem suçlayan hem suçlanan bundan epeyce nemalanıyor.


Bu konuda yakın zamanda yaşanan Yılmaz Morgül, Seren Serengil, Hülya Avşar ve Sibel Can vakalarından sonra, geçtiğimiz günlerde de Ajda gündemdeydi ve “Photoshop” konusunda bugüne dek görülmüş ve duyulmuş en sahtekarlıktan uzak, en samimi açıklamayı o yaptı. Gazeteciler sordular basın toplantısında: “Ajda Hanım, resimlerde bacaklarınız çok ince, uzun ve düzgün. “Photoshop” kullanılmalı mı sizce?” Ajda önce dalgasını geçti: “Açayım mı yani onu mu istiyorsunuz?” diye, ardından da bastırdı cevabı: “Bence “Photoshop” her zaman olmalı. Bunun karşısında değilim. En ufak bir detayda lazım oluyor. En çok kilo problemlerinde kullanılması, genişliği daraltmaları çok güzel bir şey. Dünyadaki mankenlerin çekimi de bir illüzyona bağlı olarak yapılıyor ki, insanları cezbetsin.”


Neredeyse herkes resimlerinde “Photoshop” olmadığını, olsa da ucundan azıcık olduğunu söylerken, bu içten itiraf ve aleni kabul ancak Ajda’ya yakışırdı. Haklıydı; gösteri dünyasının göz kamaştırıcı yıldızlarını yıldız yapan, her şeyden çok yarattıkları illüzyondu çünkü.


Biz onların sıradan insanlar gibi tuvalete gittiğine bile inanmakta zorluk çekeriz bazen. Zaten sahip oldukları yeteneklerle biz sıradanlardan bir adım önde giderlerken, bir de bunun üstünü erişilmezlik, değişmeme, eskimeme, zamana karşı durma, yaşlanmama ve hatta ölümsüzlük illüzyonuyla cilalar, öylece gözlerimizi kamaştırırlar. İnsanca kusurları, zaafları, güçsüzlükleri, mutsuzlukları yok gibidir; öyle sanırız. Onları bize benzemedikleri ya da bizim belki de hiç olamayacağımız bir şeye benzedikleri için severiz.

Hal böyle olunca, her şey o illüzyonun bir parçası olur. Sesi güzeldir ve gittikçe daha da güzelleşir. Hiç azalmaz, eksilmez, çatlamaz, detone olmaz. Olsa da, gelişen bilgisayar imkanları ve ses teknolojileri sayesinde toparlanır, illüzyon bozulmaz.

Yıllar geçer… Önce çizgiler oluşur, sonra gözlerin feri söner, yavaş yavaş kaslarda gevşemeler, tende hain çözülmeler başlar. Ama güzellik her nasılsa zamana yenik düşmez. Düşse de, gelişen kozmetik imkanları ve estetik teknolojileri sayesinde toparlanır, illüzyon bozulmaz.


Halk arasında çok sevdiğimiz bir yakıştırma vardır. Kadın çok güzel ve çok popüler ise şayet, hemen “Sen onu bir de makyajsız gör; yüzüne bakmazsın,” teranelerine başlar birileri. Böylece hazmeder, hatta bağışlarız onun bizden güzel, hep güzel, sonsuz ve kusursuz güzel kalabilmesini.


Oysa “Photoshop” yokken rötuş vardı. Fotoğraflar üzerinde çok ilkel yöntemlerle gölgeler, karartılar, istenmeyen çizgiler yok edilir, beyazlatılır, ışıklandırılırdı. Sonra bilgisayar icat oldu, ardından da “Photoshop” denilen şey fotoğrafın kendisinden çok, üzerinde nasıl oynandığını mühim kılmaya başladı.

Fotoğraf sanatının popüler kültüre hizmet eden zanaatkarları, “Photoshop”suz resim yoktur; iyi yapılmış ya da kötü yapılmış “Photoshop” vardır noktasında artık. Şimdi yıldızların makyajsız hallerinden çok “Photoshop”suz halleri konuşulur oldu her yerde. “Sen onu bir de “Photoshop”suz gör; yüzüne bakmazsın,” deniyor şimdi.


Oysa bir yıldızın uğraşa didine yarattığı illüzyonu sürdürmesi gayretiyle yaptığı her şey ne kadar mubahsa, “Photoshop” da o kadar mubah. Ya da şöyle söyleyeyim; buradan bakarsak şayet, kuaföre gitmek de, makyaj yapmak da bir “Photoshop”.


Kostümler de böyle dikilmez mi mesela? Defoları kapatsın, zayıf göstersin, sağını solunu toplasın diye uğraşmaz mı elbiseyi giyecek olan da, diken de? Bırakın yıldızları da illüzyonu da bir yana, hangimiz olduğumuzdan daha iyi, güzel, sağlıklı, “fit” görünmek istemeyiz? Hangi manav çürük meyvesini sebzesini tezgahının görünen tarafına koyar? Peki niye bir yıldız iyi görünmeyeceğini düşündüğü yerlerinin kusurlarını kapatmasın ya da kapatamasın? Ve niye biz bunu bir “kandırmaca” olarak görelim?

Tabi tam da bu noktada işin içine “doz faktörü” giriyor. “Photoshop”un azı karar değil belki ama çoğu kesinlikle zarar çünkü. Örnekler muhtelif. İfadesiz, dümdüz, saten boyalı duvar suratlar, ancak oyuncak bebeklerin gözlerinde görebileceğiniz türden mika bakışlar, ayarı kaçmış inceltme sonucu insanüstü ölçüler kazandırılmış biçimsiz vücutlar, orantısız kıvrımlar… Daha da beteri, başka suratlara başka dudaklar, başka gözler, hatta başka kafalara başka bedenler…


İnsan bedeninin kul yapısı olmayan ve santimle, metreyle ölçülemeyen öyle bir simetrisi, oranı var ki, dozu kaçmış “Photoshop”u hiçbir bakan göz yemiyor; illa ki kendini ele veriyor resim.

Yani aslında mesele “Photoshop” meselesi değil; olmamalı da zaten. Bugün artık mahalle arası fotoğrafçılarının bile kullandığı bu yöntemi yıldız fotoğrafçılarının kullanıyor olmasını ayıplamanın bir mantığı yok. 65 yaşında bir yıldızın yüzünde çizgiler olmamasını beklemek kadar, çizgilerini gizlememesini, sergilemesini beklemek de saçma. O zaman da söyleyeceğimiz şey şu olurdu emin olun: “Aaaa ne kadar da yaşlanmış, çökmüş!”


1982 yazıydı. Tahir Amca, Elazığ’da Hazar Gölünün kıyısındaki tatil kampında 15 günlük kamp dönemini birlikte geçirdiğimiz ailelerden birinin babasıydı. Babamın iş arkadaşıydı. Kampın göle nazır çay bahçesi her akşam yemekten sonra kadınlar konken, erkekler okey derken, adeta kahvehaneye döner, bir tatil kampında çocuk olmanın ne kadar haylazlığı varsa, hepsini büyük bir coşku ve hazla yapıyor iken, uzaktan anne babalarımızın gürültülü kahkahaları, karşılıklı konuşmaları çınlatırdı gecenin karanlığını.

Tahir Amca ise hiç büyüklerin oyunlarına katılmaz, kendine bir masa bulur, masanın üzerine eşyalarını yayar ve herkes yatana kadar, ölgün ampullerin sarı ışığında uğraşır da uğraşırdı. Eski siyah beyaz fotoğrafları yeniliyor, renklendiriyordu ve bunu sadece zevk için, karşılığında para almadan yapıyordu. Kendince bir takım alet edevatı vardı. Bir sihir gibiydi yaptıkları. Bıyıklı bir adamın bıyıklarını tıraş edebiliyor, yamuk yumuk dişleriyle gülerek poz vermiş bir kadına inci gibi dişler dizebiliyordu.


Galiba en zoru da insan teninin doğadaki hiçbir renge benzemeyen tonunu tutturmaktı. Ton biraz açık olursa fotoğraftakiler iyice cansızlaşıyor, biraz koyultunca da kendilerine hiç benzemiyorlardı. Ama Tahir Amca görünce gözlerimize inanamadığımız işleri büyük bir maharetle ve bir o kadar da emekle yapıyordu. Çok uğraşırdı. Saatlerce, gecelerce… Sonra müthiş bir haz duyardı ortaya çıkan yeni fotoğrafı gösterip övünmekten.

Tahir Amca’nın bu becerisinin yıllar sonra bilgisayar marifetiyle kolayca yapılabileceğini, öyle özel kalemlere, jiletlere, fırçalara ihtiyaç duyulmayacağı gibi, ten rengini tutturmanın da çocuk oyuncağı olacağını kim söylese mümkünü yok inanmazdık o günlerde. Ama oldu. Mutlaka daha ötesi de olacak. Çektiği fotoğrafı kendisi rötuşlayan fotoğraf makineleri çoktan icat edildi bile.


Uzun zamandır, kim bilir belki de ilk icat edildiğinden bu yana fotoğrafın gerçekliği yok. Mahkemeler bile fotoğrafları belli şartlar oluşmadıkça delil kabul etmiyor bu yüzden. Hele ki bahsettiğimiz mecra, gösteri dünyası ise, fotoğrafın gerçekliğini sorgulamak iyice saçmalığa dönüşüyor. Ajda’mızın da ifade ettiği gibi, mühim olan illüzyonu korumak. Eh, mühim olan illüzyonu korumak ise “Photoshop” zaten teferruattır.

NOT: Bu yazıda bahsi geçen “Photoshop”, aslında bir markanın ya da modelin değil, bütün bir dijital fotoğraf rötuşlama kültürünün adı olarak kullanılmıştır. Hani nasıl Selpak, kağıt mendil, Ace çamaşır suyu, Jilet tıraş bıçağı niyetine kullanılıyorsa, aynen öyle. Yoksa, bu yazıda ne gizli, ne de (moda olduğu üzere) yerleştirilmiş reklam kullanılmıştır.     

NİSAN 2011

3 Nisan 2011 Pazar

Alooooo, İstek Çalıyor musunuz?



Radyodan şarkı istemek eskiden bu kadar kolay değildi. Şimdi kısa mesajla, elektronik postayla, radyonun internet sitesinde ya da telefon aplikasyonunda istek bölümüne yazarak şarkı istenebiliyor. İstek programları yapan radyocular anında ekranlarına düşen istek şarkıları, radyonun otomasyon sistemindeki şarkılar arasından bir iki “tık”la bulup yayına verebiliyorlar. Her şey çağın gereklerine uygun bir hızla olup bitiyor.


Oysa eskiden öyle miydi ya? TRT zamanında istek yapmanın tek yolu vardı; o da mektup yazmak. Bu sebeple radyo programlarında adres verilirdi. “TRT Ankara Radyosu, Sıhhiye/Ankara”, “TRT İstanbul Radyosu, Harbiye/İstanbul”, radyolardan duya duya ezber ettiğimiz adreslerdi artık. Siz bu adrese, hangi program için yazdığınızı da belirterek bir mektup yazardınız. Artık hangi şarkıcıdan hangi şarkıyı,kim için, ne için istiyorsanız hepsini anlatırdınız mektupta.


Mektubunuz dikkat çeksin isterseniz, renkli, desenli kağıtlar, zarflar seçebilir, hatta abartıp, mektup kağıtlarına parfüm bile sürebilirdiniz. Zarfın içine kurutulmuş çiçekler , üzeri ışıltılı pullarla, yaldızlarla bezenmiş, manzara resimli kartpostallar koymak gibi şıklıklar da yapabilirdiniz. Yetmişlerde yapılırdı böyle şeyler. Komik, saçma ya da abartılı kaçmazdı.

Mesela bizim mahallede bir Safiye abla vardı. Hayatını adeta radyodan şarkı istemeye adamıştı. Her hafta düzenli olarak, özene bezene mektuplar döşenirdi İzmir Radyosuna. Bir önceki paragrafta bahsettiğim bütün taktikleri ilk kez onun mektuplarında gördüğümü söyleyebilirim. Bazen, çalınmasını istediği şarkıyı söyleyen şarkıcının resmini de bir gazete ya da dergiden keser, onu düz bir kağıdın üzerine güzelce yapıştırır, hatta üşenmez, kenarlarına da renkli kalemlerle süslemeler yapardı.


Vakti zamanı gelince de bütün mahalleyi ayağa kaldırır, hangi programsa o artık, dinleyelim diye herkese haber verirdi. Gerçekten de çoğunlukla Safiye Abla’nın dikkat çekici mektupları işe yarar, istediği şarkı, üstelik adının da anons edilmesiyle birlikte, çalınmaya başlardı. Ne vakit Safiye Abla mahallede muzaffer bir komutan edasıyla dolaşıyor olsa, bilirdik ki o gün ya da bir gün önce istek şarkısı çalınmış radyoda, adı anons edilmiş. Herkesin onu tanıdığını, meşhur olduğunu filan zannederdi sanırım.

Bugün bile anlamadığım şey, Türkiye’nin dört bir yanından mektup gönderenlerin, istedikleri şarkının çalınıp çalınmadığını nasıl takip ettikleri. Hadi bugün istek yaptığınız saat içinde şarkınızı duymanız kuvvetle muhtemel de, o günlerde düşünün; siz mektubu yazdınız, e zaten mektubun yerini bulması neresinden baksanız onbeş gün, bir ay. Sonra sıraya sokulması, sıranın size gelmesi ve günün birinde çalınması... İnsan her gün düzenli olarak dinlese bile kaçırır yani, mümkün değil. Ama yine de o dönemlerde radyolara (abartısız) çuvallar dolusu mektup gönderildiği bilinen bir gerçek. Zamanla azalmış olsa da, elektronik mektupların yaygınlaştığı şu son beş on yıl öncesine kadar da bu iş böyle devam ediyordu; hatta ben de şahit oldum ucundan kıyısından bu duruma.

Doksanlarda özel radyoların yaygınlaşmasıyla birlikte bir anda memleketin yarısı radyo dinleyicisi, yarısı da radyocu olmuştu malum. O ara istek çılgınlığı da almış yürümüştü. Çünkü bir verici, bir kasetçalarla mahalle aralarına kurulmuş nice radyonun ne programcısı, ne yayıncısı vardı. İki kelimeyi yan yana getiren her cesaret sahibi genç kendini radyocu sanınca, radyo programı denilen şey, istek yapan kişilerin ve istedikleri şarkının anons edilip çalınmasından ibaret hale gelmişti. (“Bugün değişen ne var, ” diye sorarsanız, korkarım cevap veremem.)


Üstelik bu mahalle arası özel radyolarda dinleyici istekleri anında yerine getiriliyordu. Şöyle bir tablo getirin gözünüzün önüne. Yaz gecesi, hava sıcak, evlerinin içi daha da sıcak. Balkonlara, kapı önlerine, bahçelere masalar kurulmuş, sandalyeler atılmış, çaydanlıklar dışarı çıkarılmış, fonda da kasabanın yerel radyosu canlı yayında. Mesela karşı komşunuz sizin de dışarıda oturduğunuzu görüyor, uzaktan size selam vermek yerine alıyor eline telefonu, ezbere bildiği numarayı çeviriyor ve radyodan sizin için bir istek yapıyor. Radyocumuz hemen istenen şarkının yer aldığı kaseti bulup çıkarıyor, şarkıyı sardırıyor ve iki dakika sonra şöyle bir anonsla şarkı yayında; “Mehmet Bey, şu an balkonda oturan karşı komşusu Ali Bey için istemiş bu güzel çalışmayı.” Bunu duyan ve radyoda adını duymuş olmanın coşkusuyla göğsü kabaran Ali Bey durur mu? O da hemen çeviriyor radyonun numarasını.

Bu anlattığımda bilin ki zerre abartı yok. Doksanlı yılların ilk yarısında, bir Trakya kasabasında bizzat görüp yaşadığım bir tecrübedir. Aynı günlerde Türkiye’nin başka şehirlerinde de benzer şeyler yaşandığa eminim sizler de şahit olmuşsunuzdur. O günlerde olduğu gibi bugünlerde de bir radyonun telefonu açıldığında en çok şu soruyla karşılaşılır; “Aloooo, istek çalıyor musunuz?”


MP3 teknolojisinin, dijital müziğin ve dijital müzik çalarların artık kaçınılmaz bir şekilde hayatımıza girdiği, yani müziğin iyiden iyiye her an ve her durumda dinlenebilir, erişilebilir bir şey olduğu bu çağ ve bu zamanda neden hala radyodan şarkı istemekten bıkıp usanmayız, orası ayrı bir tartışma konusu. Galiba mesele çalan şarkıdan çok, şarkının kim için istendiği ve çalındığı. Yani radyodan adımızı duymak hoşumuza gidiyor; mesaj göndermek ona keza. Bu değişmedikçe, radyodan istek yapmaktan kolay kolay vazgeçemeyeceğiz gibi gözüküyor. Öyleyse lafı, bu konuda türetilmiş en demode espriyle bağlayalım; “Bizim oralardan Hale, Jale, Lale ve bütün mahalle için gelsin… Hadi yine iyisin, iyisin, iyisin…”    

ŞUBAT 2011