Bu Blogda Ara

26 Şubat 2011 Cumartesi

Çok Yakışıklıydı, Çok da Güzel Şarkı Söylüyordu!


"Bu geceyi eşinize dostunuza anlatın. 'Çok yakışıklıydı' deyin, 'Çok güzel şarkı söylüyordu' deyin..." Böyle söylüyordu Erol Evgin sahnede. Bir yandan da gülüyor, bizi de güldürüyordu.

Başka birinden duysak belki de gülmeyeceğiniz, hatta kimi kez yüzümüzün kızaracağı fıkraları öyle bir çifte imbikten geçmiş nezaketle anlatıyordu ki, zerre yadırgamıyor, patlatıveriyorduk kahkahayı. Konserlerinde defalarca kez duyduğumuz esprileri, bile bile, tekrar tekrar gülüyorduk. Nezaketine sarıp sarmaladığı zerafeti, güler yüzü, sıcaklığı, içtenliği ve elbette dinlemekten asla bıkmayacağımız şarkılarıyla Erol Evgin, sahneyi hiç bir şarkıcının kolay kolay dolduramayacağı kadar çok dolduruyor, bir santimetrekaresini bile boş bırakmıyordu.


Plaza Otel'in Sky Bar'ı, yıllardır her cumartesi Erol Evgin dinlemeye gidenlerle dolup dolup taşıyor. Son beş yıldır eğlence sektörü epeyce darbe aldı, çıkanlardan çok inenler, açılanlardan çok kapananlar oldu. Bugün en popüler şarkıcıların bile uzun süre aynı mekanda sahneye çıktığını görmek mümkün değil. Genellikle tek gecelik seyirci toplayacak, tek gecelik programlar yapılıyor. Erol Evgin ve Plaza Otel programları ise şehrin gece hayatında adeta bir klasiğe dönüştü. 


Onu bir Cumartesi gecesi nihayet izleme şansına sahip olduğumda, "single"ı yeni piyasaya sürülmüştü. Ben her iki şarkıyı da çok sevmiştim. Zira Erol Evgin'den beklediğim şarkılar bunlardı benim. Onun müzik dünyasındaki yeri , duruşu, tarzı ve stili belliydi ve ikinci bir Erol Evgin daha yoktu. Erol Evgin şarkılarında aşk da, ayrılık da, acı da, mutluluk da aynı nezakette dillenirdi. Dert keder pazarlanmaz, feryat figan edilmez, öfkenin kinin esamisi okunmazdı. Nitekim o iki şarkıyı sahnede canlı canlı dinlediğimde daha da çok sevmiştim o gece. İçim yıkanmıştı.

"Yeni Yıla Sensiz Giriyorum / Sensiz Olmuyor" "single"ı, yılbaşından hemen önce piyasaya sürüldü ve önce ilk şarkıya klip çekildi. Sözleri Selma Çuhacı ve Murat Evgin imzalı şarkının klip yönetmenliğini de Murat Evgin yapmıştı.


Her ünlü babanın çocuğu gibi Murat Evgin de müzik piyasasında boy göstermeye başladığından bu yana "Erol Evgin'in oğlu" olarak anılmamak için çabaladı. Bundandır ki müzikte kendine başka bir yön belirledi. Ancak baba-oğul zaman zaman birlikte konserler verdiler, Murat Evgin'in değil belki ama, Erol Evgin'in albümlerinde de dayanışma içerisinde girdiler. Murat Evgin'in gerek besteci gerekse şarkıcı olarak, melodik pop şarkılarında "rock"tan daha başarılı işler çıkarabileceğini düşünmüşümdür başından beri. Bu "single"daki besteleri de bu fikrimi güçlendirdi. 


Bu iki şarkıyı eski stil (demode) bulanlar, Evgin'in kendini tekrar ettiğini düşünenler de oldu. Böylesi yorumlar yazıldı, çizildi çeşitli mecralarda. Frank Sinatra'yı "rap" söylerken hayal edebilir misiniz, ya da Barbra Streisand'ı R&B? Onların yeri, yurdu, iklimi bellidir. Zamanında popüler olanın tam ortasında duran şarkıları ve tarzları, zamanla klasiğe dönüşenlerdir onlar. Klasikle demode arasında ise çok kocaman bir ayrım vardır. Erol Evgin Türk popunun bir klasiğidir. Tarzı budur ve elbette böyle şarkılar söyleyecektir. Yani en azından ben böyle düşünüyor ve yeni şarkılarının tadını çıkarıyorum.

İşte geçtiğimiz günlerde de "single"ın B yüzündeki şarkı, "Sensiz Olmuyor" için bir klip çekildi. Yönetmen koltuğunda yine Murat Evgin vardı. Üstelik bu defa klip çekimi için ta Mardin'e gidilmişti.Erol Evgin hayranlarının merakla bekledikleri klip, nihayet görücüye çıktı. 



Erol Evgin'in "beyefendi şarkıcı" çizgisinden kaydığı çok az görülmüştür. Bunlardan biri "Renkli Dünya" filminde sevdiği kızı kaçıranların elinden kurtarmak için atlayıp zıplayıp, kötü adamları sille tokat dövdüğü sahnelerdir. Bir diğeri ise "Şen Sazın Bülbülleri" müzikalinde pala bıyıklarıyla bir pavyon türkücüsü olarak seyirci karşısına çıktığı anlardır.

Artık bu listeye bu son klibi de dahil edebiliriz çünkü bu epey romantik şarkının, şahane Mardin görüntüleri ile gayet romantik başlayan klibi, bir yerden sonra izleyenleri şaşkınlığa uğratıyor. Sürprizi bozmadan sizi kliple baş başa bırakıyorum. Buyurun, izleyin.


Ha bu arada ne yapın edin, Plaza Otel gecelerinden birini yaşayın diyeceğim ama, şayet eğlenceye bütçe ayırabilenlerden değilseniz, o vakit Erol Evgin'in 40. yılı şerefine verdiği Açık Hava konserinin "Hep Böyle Kal" adı verilmiş DVD'si  de işe yarayabilir. Zira hem 27 şarkılık canlı canlı bir konser, hem de Erol Evgin'in tadına doyulmaz sahne sohbetleri var bu DVD'de. Benden söylemesi.








ŞUBAT 2011

19 Şubat 2011 Cumartesi

Ne Kitapmış Yahu!

AŞK KİTABI

Söz: Ahmet Selçuk İlkan, Müzik: Coşkun Sabah. Coşkun Sabah'ın 1981 yılında yayınlanan aynı adlı albümünün açılışında yer alan bu şarkı, hem daha önce besteci olarak adını duyurmuş olan Coşkun Sabah'ın udi-şarkıcı olarak da popüler olmasına yol açacak, hem de o günlerin en sevilen şarkılarından biri haline gelip, uzun süre dillerden düşmeyecekti. 


Coşkun Sabah'ın o albümü, o yıl her yerde çalındı da çalındı. Zaten tavernada piyanist şantörler modası almış başını gidiyordu. "Aşk Kitabı", piyanist şantörlerin repertuarlarının da banko şarkılarından biri olmuştu. 

Şahsen benim de şarkıyı asıl keşfedişim Ümit Besen'in aynı yıl piyasaya çıkan "Islak Mendil" albümü sayesinde olmuştur. O albüm neresinden baksanız olaydı ama Ümit Besen'in "Aşk Kitabı" yorumu da bir başkaydı.


1981 yılında "Aşk Kitabı"nı albümüne alanlardan biri de Gönül Akkor'du. O zamanlar popüler şarkıları farklı farklı seslerden dinlemeye bayılırdı insanlar. Mesela yetmişlerde her popüler olan alaturka şarkıyı, gündemdeki her alaturka şarkıcısı plak yapardı. Aynı şarkının farklı farklı seslerden aynı müzik listesine girmesi şaşırtıcı değildi, hatta sıklıkla rastlanırdı bu duruma. 

Seksenlerde aynı şey arabesk şarkılar için geçerli oldu. "Aşk Kitabı"nı bir de kadın sesinden dinlemek isteyenler, Gönül Akkor'un Lider Plak etiketiyle yayınlanan "Allah" 33'lüğünü aldılar.


O yıl şarkıyı seslendiren bir başka kadın şarkıcı ise Bergen'di. Bergen henüz adı hiç duyulmamış bir şarkıcıydı. Bu onun ilk albümüydü. Sevgilisi tarafından suratına kezzap atıldıktan sonra meşhur olacağını ve "Acıların Kadını" olarak tanınacağını henüz kimse bilmiyordu. Bundandır ki "Şikayetim Var" adlı bu kaset, pek de fazla ses getirmemişti.
 

1982 yılında ise aynı şarkı bu defa Nilüfer'in yeni albümü "Sensiz Olmaz"da çıktı karşımıza. 1979 yılından itibaren plaklarında alaturka ve arabesk şarkılara da yer vermeye başlayan Nilüfer, "Aşk Kitabı"nı hiç poplaştırmadan, handiyse Ümit Besen, Coşkun Sabah çizgisinde bir düzenlemeyle seslendirmişti. Bazı şarkılar, bazı sesleri büyütür; bazı sesler de bazı şarkıları. Bu defa ikincisi olmuştu.


Arada benim kaçırdıklarım da vardır. "Aşk Kitabı" o dönemde kim bilir kaç piyanist şantörün gün aşırı yayınlanan kasetlerinde kaç şekilde karşımıza çıktı, başka kimler söyledi. Ancak şarkının yıllar sonra tekrar karşıma çıkışı 2007'de Semiha Koç'un albümüyle oldu. 

Henüz "Pop-Star"ların adı bile yokken, bir televizyon yarışması sayesinde meşhur olup albüm yayınlayan Semih Koç'un 2007 yılında piyasaya sürülen üçüncü albümü "Söz Verme"de "Aşk Kitabı"nın yeni bir versiyonu yer alıyordu. 



2010 yılındaysa bu defa tamamı "cover" şarkılardan oluşan bir albüm yapan Baha, "Aşk Kitabı"nı kendi tarzıyla yorumlamıştı.


Bugünlerde Nilüfer'in yeni albümü "12 Düet"de, "Aşk Kitabı"nı "rock" versiyonuyla ve Nilüfer - Hayko Cepkin düetiyle dinliyoruz. Albümün piyasaya çıkış üzerinden henüz bir ay bile geçmedi ama şimdiden bu şarkı ön plana çıkmış durumda.


Bu vesileyle haberdar olduğum bütün aşk kitaplarını bir araya getirmek istedim. İnsan hepsini üst üste dinleyince ister istemez "Ne kitapmış yahu!" demeden edemiyor. İster şarkısını dinleyin, ister kitabı okuyun; orası size kalmış!  

12 Şubat 2011 Cumartesi

Zeliha Sunal "Benden Önce Birisi Geçmiş Bu Yoldan"


Zeliha Sunal'ın yıllardır müzik piyasasında ne çok emek verdiği, ter döktüğü herkesçe bilinir. Piyasanın kriterlerine pek uymaz onun tarzı ve tavrı. Evli barklıdır, doğru düzgün bir hayat yaşar, camianın üç günlük ilişkilerinde adı anılmaz, hırsları uğruna insanları basamak olarak kullanlardan değildir ve dahası alavere dalavere bilmez; her yerde, her zaman kendi gibidir.

Seksenli yıllarda İzmir'de başlayan müzik serüveni, Ankara'da devam etmiş Zeliha Sunal'ın. Özellikle Ankara'da bulunduğu dönemde sayısız resmi protokol yemeğinde şarkı söyleyerek epeyce deneyim kazanmış. Kıyısından köşesinden bir dönem bu işlerle uğraşmış biri olarak rahatlıkla şunu diyebilirim ki, bu tip resmi yemekler için seçilen şarkıcılarda aranan en önemli kriter ne söyleyeceğini, ne konuşacağını, nerede nasıl davranacağını iyi bilmeleri olmuştur her zaman. İşin ucunda bilmem hangi ülkenin devlet başkanlarına, üst düzey yöneticilerine mahçup olmak vardır çünkü. İnce eleyip sık dokunur bu yüzden. Zeliha Sunal'ın bu anlamda haklı bir şöhretinin oluşması da boşuna değildi elbette. Bir de üstelik her telden, her dilden şarkı söyleyebiliyordu, kendi orkestrası vardı ve bu tek tabanca haliyle, aranılan bir isim olmayı başarmıştı.


Ankara macerasına 1993 yılında nokta koydu ve müzik piyasasının kalbine, İstanbul'a kelimenin tam anlamıyla göç etti. Neredeyse sıfırdan başladı İstanbul'da. Kendini yeniden kabul ettirmek, hatta ispat etmek zorundaydı; çünkü bu şehirde hiç bir şey alıştığı gibi yürümüyordu.

İlk albümü "Sonbahar Şansonları" 2000 yılında piyasaya sürüldü. Proje bir albümdü, tam olarak onu yansıtmıyordu aslında ama sektörün sahne ayağındaki başarısının, bir albüm sahibi olmasıyla doğrudan ilişkili olduğunun da farkındaydı. Bu yüzden kabul etmişti bu albüm teklifini. Yoksa albümün yansıttığı imajdaki gibi sadece şanson söyleyen buğulu, hüzünlü, bohem bir kadın değildi Zeliha. Tam tersine çok da şen şakrak ve eğlenceli buluyordu sahnede onu izleyenler.

Zaman zaman televizyon programları yapmış, bu da tanınırlığını etkin bir biçimde arttırmıştı gerçi ama onun asıl şöhreti sahne üzerindeydi. Bundandır ki İstanbul' da toparlanıp kendini kabul ettirmesinden sonra, tekrar hızlı bir temponun içine girmişti. Hemen her gece sahnedeydi. Çoğunlukla "extra"lar, dönem dönem de uzun süreli programlarla geçen bu süreçte Zeliha Sunal, kendine her geçen gün daha sağlam bir yer ediniyordu.


Kendisi gibi müzisyen olan eşiyle birlikte hayatlarını geçindirecek kadar para kazanıyorlardı aslında, hiç albüm yapmadan da devam ettirebilirdi kariyerini. Ama onun tek amacı para kazanmak değildi ki hiç bir zaman. Şarkı söylemeyi seviyor, işini aşkla yapıyor ve doğal olarak kendine ait şarkıları da olsun, bilinsin, dinlensin, söylensin istiyordu.


2005 yılında "Erkekleri Tanıyın" ve "Gönlümün Sultanısın" adlı şarkıları yeniden seslendirdiği bir "single" yayınladı. 


2006 yılında, içinde çoğunlukla yeni şarkıların bulunduğu "Rafta Kalmasın" albümüyle dinleyici karşısına çıktı. Müzik piyasasının gittikçe kötüye gittiği, satışların neredeyse durma noktasına geldiği ve henüz yasal dijital müziğin yaygınlaşmadığı o günlerde beklediği satışları yakalayamasa da Zeliha Sunal'ın "Müzik piyasasında ben de varım," demesini sağlayacak işlerdi bunlar.


2007 yılında bu defa sahne şovlarında sıklıkla kullandığı eski şarkıları kendince yeniden yorumladığı bir albüm yaptı. Hakan Eren'in proje danışmanlığı yaptığı ve "Antika" adıyla piyasaya sürülen bu albüm, henüz suyu çıkarılmamış nostalji furyasının itici güçlerinden biri olacak ve bir çok şarkıcı ve prodüktöre benzer çalışmalar için ilham verecekti.



Zeliha Sunal'ın zemini çok kaygan müzik piyasasındaki bu çok istikrarlı, doğru, düzgün, yolundan bir an için bile sapmamış duruşu, günün birinde onu Şehrazat'ın kapısına götürecek, seçiciliği ve titizliği dillere destan Şehrazat'ın prodüktörlüğünü üstlendiği Zeliha Sunal albümü "Her Şey Çok Güzel Olacak", 2009 yılında yayınlanacaktı. Şehrazat'ın şahane dokunuşlarıyla bezediği bu albüm, Zeliha Sunal kariyerini bir kaç adım birden ileri götürdü ve beğenilen bir albüm olarak adından söz ettirdi.


Zeliha Sunal'ın son albümü "Aşk Bana Kalır", 2010 yılının Eylül ayında piyasaya sürülmüştü.


Beş şarkılık bir mini-albüm olan "Aşk Bana Kalır" ilk olarak bir Zeki Güner bestesi olan "Kıyamazdın" ile dikkatleri üzerine çekti. Denilebilir ki bugüne dek yayınlanan albümleri içerisinde Zeliha'nın en fazla dile düşen şarkısı "Kıyamazdın" oldu. Son dönemin gözde şarkı yazarı Zeki Güner'in biraz buruk ve hüzünlü ama yine de koyu karanlığa saplanmayan şarkıları Zeliha'nın sesine çok yakışmıştı. Albümü daha ilk dinleyişte doğru tutmuş kimya hissediliyordu.


Albümün ikinci klipi ise geçtiğimiz günlerde televizyonlarda yayınlanmaya başladı. Bir yetmişli yıllar Neşe Karaböcek şarkısı olarak hafızalarda kalmış Rıfat Şallıel bestesi "Sevda Yolu", Zeliha'nın etkileyici yorumuyla, çok da çarpıcı bir kliple dinleyiciye sunuluyor şimdi. 

Görünen o ki, çok şahane bir şarkı olmasına rağmen her nasılsa gözden kaçıp bugüne dek kimse tarafından yeniden seslendirilmeyen "Sevda Yolu", Zeliha Sunal'ın "Kıyamazdın"la yakaladığı başarıyı devam ettirecek. 2010'lu yıllar Türk pop müziği adına umut verici gelişmelerle devam ederken, bugüne dek kıymeti yeterince bilinmemiş Zeliha Sunal'ın da nihayet doğru yerde konumlandığı görmek sevindirici. Arkası gelecektir. Buna inanıyorum.  




8 Şubat 2011 Salı

Korsan 1 - Yasal 0

Haftanın en yeni albümleri Nilüfer ve Funda Arar. Bir kaç güne kadar Yeliz & Soner Arıca "single"ı ve merakla beklenen Deniz Seki albümü de çıkacak raflara. Bugün yasal dijital müzik satışı yapan internet siteleri arasında  şöyle bir dolaştım. Bu bahsettiğim albümlerin hiç biri henüz yok.


Nilüfer ve Funda Arar mekanik olarak satışa sunulduğu halde dijital satışı başlamamış.Buna karşın bahis konusu dört albümden üçünü korsan internet sitelerinden kolaylıkla indirmek mümkün. Evet, Nilüfer ve Funda Arar albümlerinin yanı sıra, Yeliz & Soner Arıca "single"ı henüz piyasaya çıkmadığı halde korsan sitelerde çoktan "paylaşıma" sunulmuş bile. Deniz Seki albümünün de satışa sunulmadan korsan sitelere düşmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


Müzik firmaları yıllardır korsanla mücadele edemediklerinden yakınıyorlar haklı olarak. Peki şöyle bir örnek vereyim; diyelim ki ben deli bir Funda Arar hayranıyım (olmaz ama oldu diyelim) ve yeni albümünü heyecanla bekliyorum. Çıktığını duydum. CD alan bir müzik dinleyicisi değilim, buna karşın yasal indirme sitelerini kullanıyorum. Ve delice beklediğim albümü indirmek için bilgisayarımın başına oturuyorum. Albüm hiç bir yasal sitede yok. Ben ne yapacağım? Siz olsanız ne yapardınız?


Diyelim ki yine de inat ettim ve yasal dijital kopyanın satışa sunulmasını bekledim. Ama o da ne? İndirdiğim mp3'lerin kalitesi sadece 128 kbps! Evet, şaka değil. Yasal dijital müzik satış sitelerinin standartı bu. Oysa en beğenmediğiniz korsan sitede bile albümlerin 320 kbps kalitede mp3'lerini bulabilmek mümkün. Daha da ileri gidip, albümlerin doğrudan audio CD kalitesinde kopyalarını bile koyan siteler var.


Yasal sitelerde albüm kartonet bilgilerine ulaşma şansınız tamamen sıfır. Olsun olsun kötü kalite bir kapak resmi ya bulur, ya bulamazsınız. Ondan da geçtim, indirdiğiniz mp3'ler asla "tag"lenmemiştir; dolayısıyla mp3 çalarınız şarkıları tanımaz, ayrıca uğraşmanız gerekir. Kaldı ki hala bir çok orijinal CD'yi bilgisayara taktığınızda şarkı "tag"lerini görmek mümkün değil. Oysa korsan sitelerde albüm kartonetlerinin yüksek çözünürlükte taranmış resimlerini bulmak çok mümkün. Şarkılarsa büyük çoğunlukla "tag"lenmiş. Yani emek harcanmış. Bundandır ki korsan sitelerin lisanında popüler teşekkür tabirlerinden biri "emeğine sağlık". Bunu albümü siteye yükleyene söylüyorlar. 

Şarkıyı yazan, söyleyen, düzenleyen, albümü basan ve dağıtanlar zaten bu işi baba hayrına yapıyor. Asıl emek, onu siteye yükleyen de!

Sözün özü; eğer müzik tüketicisini korsanın kolaylığı, hızlılığı, konforu ve bedelsizliğine rağmen yasal olana yönlendirmek istiyorsak, galiba sektörün de tüketiciye kolaylık, hızlılık, konfor ve bedelsizlik (değilse bile, ekonomik avantajlılık) sunması gerekiyor. Eminim sektör de bunun farkında ama ben yine de bir kez daha hatırlatayım dedim. 

7 Şubat 2011 Pazartesi

Zülfü Livaneli - "Bütün Eserleri"


Beğenirsiniz beğenmezsiniz, seversiniz sevmezsiniz, dinlersiniz dinlemezsiniz... Politik duruşundaki tutarsızlığı müziğine mal edenlerden de olabilirsiniz, bir dönemin hatırına bu dönemini görmezden gelenlerden de... 

Ne derseniz deyiniz, bu ülkenin müziğinde bir Zülfü Livaneli gerçeği var. Yıllar boyu kitleleri peşinden sürüklemiş, marş olmuş, simge olmuş, sembol olmuş sayısız Livaneli şarkısı hafızlarımızda hala taze. En azından bu ülkede yaşayan herkesin eşi, dostu, akrabası, ailesinde en az bir Livaneli şarkısıyla sokağa dökülmüş, greve durmuş, meydanlara düşmüş birileri var ve o günler çok eskide kalmadı henüz. 


Hala stadyumlar, açık havalar, salonlar dolusu insan bir ağızdan söylüyorsa o şarkıları, bu durum şarkıların kağıt üzerindeki sahibini çoktan aşmış demektir. Livaneli ne zaman ve ne şekilde fikrinden caymış, sözünden dönmüş, "Ben onu demek istememiştim," demiş olursa olsun, bu gerçek değişmez.

Livaneli'nin en başından bu yana plak, kaset, CD olarak yayımlanmış tüm kayıtları, "40'ıncı Sanat Yılı" münasebeti  ve "Bütün Eserleri" üst başlığı ile İda Müzik tarafından bir bir piyasaya sürülüyor bu günlerde.  Bu külliyat aslında yıllar önce Ada Müzik tarafından basılan "Seçme Eserler" serisinin yenilenmiş hali; ama... 


Bugüne dek İlhan İrem, Sezen Aksu, Selda Bağcan, Özdemir Erdoğan, Neşet Ertaş gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda müzisyenin başarabildiği benzer külliyat çalışmaları arasında Zülfü Livaneli'nin bu serisini farklı kılan bir kaç nokta var.





Bir kere bu albümler son derece özenli ve şık kapak tasarımlarıyla dinleyici karşısına çıkarılıyor.  Üstelik kayıtlar, tıpkı yurt dışında basılan emsalleri misali "Digitaly Remastered" (yani dijital olarak makyajları tazelenmiş) olarak yayımlanmış ki bu durum ülke sınırları içerisinde pek alışageldiğimiz bir şey değil.


Mesela "Ada"nın yine İda Müzik tarafından 2007 yılında yayımlanmış bir CD baskısı vardı ki, kaydın bir teyp kasetinden yapıldığı daha ilk şarkıda belli oluyordu. Kaldı ki artık bu tip kayıtların çok daha alasını insanlar evlerinde bir kasetçalar ve bir bilgisayar marifetiyle yapabiliyorlar. 

Bu anlamda bu serinin, öncelikle bir çok parçası eski baskılarından bile kötü ses kayıtlarıyla basılan Sezen Aksu serisi başta olmak üzere, eskiden yayımlanmış ve/veya bundan sonra yayımlanacak bütün külliyatlara örnek olmasını diliyorum.

Bu arada İda Müzik'in, Zülfü Livaneli'nin eşi Ülker ve kızı Aylin tarafından yürütülen bir aile şirketi olduğunu da hatırlatayım.
 
İşte "Bütün Eserleri" serisinden Zülfü Livaneli'nin şu ana kadar piyasaya sürülen albümleri:



1.  İlk Türküler (Vurulduk Ey Halkım)




2.  (Henüz yayımlanmadı, ancak muhtemelen "Maria Faranduri Söylüyor" albümü olacaktır)


3.  Merhaba




4.  Nazım Türküsü




5.  Atlının Türküsü




6.  Günlerimiz




7.  Ada






8.  İstanbul Konseri




9.  Güneş Topla Benim İçin




10. Zor Yıllar




11. Gökyüzü Herkesindir

6 Şubat 2011 Pazar

"Ödül" Çıkıyor!

Bundan bir kaç ay önce Hakan Eren, evinde epeyce kalabalık bir davet vermişti. O gece konuklar arasında Soner Arıca ve Yeliz de vardı. Soner Arıca henüz montajı tamamlanmış "Neredeydin" klipini de yanında getirmiş ve herkese izlettirmişti. Yeliz izler izlemez şarkıya hayran oldu. "Bunu ben söylemeliydim," dedi. Hatta gece boyunca da aklına geldikçe kimi kez mırıldanarak, kimi kez büyük bir çoşkuyla söyledi. Bazen Soner de ona eşlik etti.


Bu şarkıyı düet yaparak seslendirme fikri de o gece, orada, tamamen kendiliğinden ortaya çıktı. Orada bulunan herkes bunun çok iyi bir fikir olduğunu söyledi. 

Geçtiğimiz günlerde, aynı ekipden bir grupla bu defa bizim evde toplandığımızda Soner'in elinde yine CD vardı. Yeliz'le düet yaptıkları iki şarkının son hallerini stüdyodan kapıp gelmişti ve ilk dinleyenler biz olacak, hatta adı konulmamış ilk şarkının adını da o gece orada bulunanların ortak kararlıyla "Ödül" koyacaktık.


"Ödül" ve "Neredeydin" adlı şarkıların yer aldığı "single" bu hafta piyasaya çıkıyor. Haberiniz olsun!

1 Şubat 2011 Salı

Radyo mu Televizyon mu?

Radyoda program yapmanın televizyonda yapmaktan daha kolay söyleyen de vardır, daha zor olduğunu söyleyen de. Herkes haklı. Daha kolay ama bir o kadar da daha zor.


Biriyle telefonda konuşmakla yüz yüze konuşmak arasında ne fark vardır? Telefonda kendinizi hiç olmadığınız bir halde, bir yerde ve bir şekilde tanımlayabilir, karşınızdakini de buna pekala inandırabilirsiniz. Açarsınız televizyonun sesini; “Ah şekerim cumartesi gecesi kafası, dışarıdayım arkadaşlarla çok eğleniyorum,” dersiniz, bu bile yeter inandırmaya. Ya da bir sebepten  hüngür hüngür ağlamışken, tam o anda arayan anneniz üzülmesin diye sesinizde en neşeli halinizin tonunu tutturmak, muhteşem bir oyunculuk performansı gerektirmez çoğu zaman. Tek algı sestir çünkü.


Görüntünün olmadığı yerde, sizi sadece duyarak algılayanların zihninde başka dünyalar yaratmak çok daha kolaydır. Tıpkı okuduğu kitaptaki karakterleri her okuyanın gözünde farklı canlandırması gibi, her dinleyicinin hayalinde başka tablolar çizen bir şeydir radyo. Hiç biri bir diğerine benzemez bu tabloların; çünkü bakan gözlerin geçmiş yaşanmışlıkları, gördüklerini  yorumlama yetileri, hatta o anki ruh halleri bile tablolardaki renkleri, şekilleri, fırça darbelerini benzersiz bir şekilde değiştirir. Herkes başka bir şey duyar radyoda. Oysa televizyon ekranına bakan herkes aynı anda, aynı şeyi görür.

Kimse bilmez, yayın odasında tek eliyle mikserin bozuk düğmesini sımsıkı tutan (bıraksa yayın kesilecek çünkü) “dj”in elektrikli ısıtıcıdan fazla ısınmış bacakları, sözüm ona izole edilmiş pencereden gelen soğukla buz kesmiş sırtına rağmen “Radyomuz stüdyolarından içinizi ısıtmak üzere geldik sımsıcak bir programla,” diyerek güne başlayan yerel radyocunun dramını. Herkes son teknoloji ürünü cihazlarla dolu, iyi ısıtılmış, çayı kahvesi eksik olmayan stüdyolardan yayın yapan “dj”in neşeli haline kulak kabartır, simidini çaya bandırır, ofis masasında dünden biriken dosyalara bakar ya da dükkanın ilk müşterisiyle erkenden siftah yapmayı beklerken.


“Gözümle görmeden inanmam” prensibi, radyo için geçerli değildir. Radyoda duyduğumuz her şeye, televizyonda gördüklerimizden çok daha kolay inanmaya hazırızdır. Televizyondaki bir yanlış kamera hareketi, bir olmamış makyaj, bir oyuncunun anlık göz kayması bütün büyüyü kolayca bozabilir. Oysa radyoda iki kişi program yapıp, dinleyenlerin stüdyoda yirmi kişi varmış sanmalarını sağlayabilir. Dünyanın en çirkin adamı, dünyanın en karizmatik radyocusuna dönüşebilir; yeter ki sesini kullanmayı  bilsin, iyi hatip olsun.




Orson Welles’in 1938 yılında bir radyo programıyla Amerikan halkını dünyayı uzaylıların istila ettiğine inandırıp sokaklara dökmesi, radyoculuk tarihinin en etkileyici derslerinden biri olarak hala anlatılır. Yine yıllar önce Orhan Boran’ın kendi sesinin hızlı devirde çalınmasıyla yarattığı Yuki karakterinin gerçekten var olduğuna inananların sayısı hiç de az değildir. Buna karşın yakın zamanda aylarca ülke gündeminin baş köşesine oturan Aşk-ı Memnu adlı televizyon dizisinin son bölümünde Behlül’ün Bihter’in mezarı başında ağladığı sahne, olanca dramatikliğine rağmen, kötü makyaj nedeniyle inandırıcılığını yitirmekle kalmamış, epeyce alay konusu da edilmişti hatırlarsanız.



Bildiğiniz “devlet memuru stayla” örgü örerken, saat başı şişlerini bırakıp mikrofon karşısında dünyanın en karizmatik ve en ciddi ses tonuyla haber sunan TRT spikerleri gördüm. Radyo mikrofonu karşısında bülbülken, televizyon kamerası karşısında dut yemiş bülbüle dönenleri de… Çünkü radyo rahatlıktır, özgürlüktür. Kamera karşısında saçınız, başınız, makyajınız, kostümünüz, yayın sırasında nereye baktığınız, nasıl mimikler takındığınız, nasıl güldüğünüz, dişlerinizin yeterince beyaz olup olmadığı ya da alnınızda sık sık ter damlaları oluşup oluşmadığı bile dert olur. Radyo ise bütün bunlardan azade, sadece sesinize kuvvet bir iştir.

Radyoda her şey radyocudan sorulur. Sizin dışınızdaki etkenler çok azdır, mikrofon sizdedir. Oysa televizyonda her şey mükemmel olsa, kötü bir reji işi berbat edebilir. Sizin dışınızdaki faktörler çoğu zaman sizden daha önemli hale gelir televizyonda. Siz çok iyi de olsa, stüdyoda zafer de kazansanız, kurgu masasında bütün programı kaybedebilirsiniz. Üstelik çoğu zaman sizin dışınızdaki etkenlere müdahale etme şansınız da yoktur. 



Buraya kadar anlattıklarım radyoculuğun kolay tarafıydı. Tabi bir de madalyonun öteki yüzü, işin radyocu tarafından zor olan kısmı var. Bir kere televizyon izleyicisinin doğrudan algıladığı her şeyi, radyo programcısı dinleyicisine tarif etmek zorunda. Bundandır ki radyoda söylediğiniz her şey yanlış anlaşılmaya çok müsait. Hatta bazen kurduğunuz cümle doğru kelimelerden oluşsa da, sadece doğru tonlamadığınız için bile yanlış anlaşılabilir. Bu yüzden başı derde giren çok radyo programcısı var.

Radyoda “Şu anda stüdyoya bir fil girdi” deseniz kaç kişi inanır? Televizyonda ise fili gösterirsiniz, tereddüt kalmaz, etki anında kendini gösterir.

Radyoda bırakın radyocuyu, radyo programını ve hatta radyo istasyonunu bile ayırt etmek zordur dinleyici için. Oysa televizyonda kanalların logoları sayesinde bu karışıklığı yaşamazsınız. Televizyon programları çoğu kez seçilerek izlenir, radyo dinleme alışkanlığı olanlar ise genellikle olta atma yöntemini kullanır. Radyo frekansları arasında dolaşırken sevdiği şarkıda durur radyo dinleyicisi. Hangi kanal olduğunu bilmez, ta ki bir cıngıl duyana kadar. Özellikle “Şu radyoyu açayım, aman bu programı kaçırmayayım,” diyen bilinçli radyo dinleyicisinin sayısı, program seçen televizyon izleyicisi sayısının yanında devede kulak gibidir.



Bir radyocu hayatı boyunca bu mesleği yapmış olsa da sokakta tanınmadan yürüyebilir. Bir televizyoncununsa böyle bir şansı hiç yoktur. Bunun bir avantaj mı, dezavantaj mı olduğuna varın siz karar verin.

Tüm bu saydığım ve yazıyı kısa tutmak gayretiyle sayamadığım sebeplerden dolayı, kan kardeşi gibi gözükseler de, radyo programcılığı ile televizyon programcılığı hısımdan çok hasım gibidir. Ne radyocular televizyonda başarılı olur, ne televizyoncular radyoda. Aksini ispat edebilecek örnekler, kaideyi bozmayacak istisnalardan ibarettir. “Hangisi hangisine üstündür,” diye soracak olursanız da, bu sorunun cevabını yazının içinde aramanızı öneririm.

OCAK 2011