Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Sesiniz Yeter!

Çocukken hemen hepimiz, en azından bir süre buna inanmışızdır; radyo cihazının içinde küçük insanlar vardır ve o duyduğumuz konuşmaları onlar yapar, şarkıları onlar söylerler. Ne tatlı yanılsamadır! Büyüyüp gerçeğe aydıktan sonra da, bu defa radyoda duyduğumuz sesleri zihnimizde canlandırmaya başlar, kulağımıza yer eden tınılardan onlara suretler, portreler çizmeye çalışırız hayal fırçamızla. O etkileyici seslere yakıştırdıklarımız hep güzel kadınlar ve güzel adamlar olur haliyle. Mesela ben TRT radyolarının haber spikerlerini  hep televizyondaki gibi ciddi yüz ifadesi taşıyan, takım elbiseli, tayyörlü, saçları spreyli adamlar ya da kadınlar sandım yıllarca. Sonra bir gün Ankara Radyosuna gittim ve hayal kırıklığım büyük oldu.

Halbuki sesi dağ gibi bir adamın epeyce minyon, sesi iç gıcıklayan bir kadının komşu teyze tadında olması pekala mümkündür ve öyledir de zaman zaman, ama biz nedense hiç öyle sanmayız. Aslında budur radyoyu cazip kılan biraz da. Nasıl ki çevrilen onca filme, televizyonlara, televizyon dizilerine ve hatta internete rağmen kitap okumak fiili hala varsa ve var olmasının sebebi, kitaplardaki dünyanın yazarın kalemi + okuyanın hayal gücü toplamasına dayanıyorsa, radyonun da en çok bu yüzden cazibesini hiç yitirmeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Bakın şimdi buradan nereye varacağım.


Çok sevdiği ve sürekli dinlediği bir radyocuyu günün birinde kanlı canlı görmek, dinleyende okuduğu kitabın filmini izleyen birinin hissettiği “I-ıh, olmamış!” duygusunu yaratır mı? Bence yaratır. Hem de fena halde yaratır! Dünyanın en yakışıklı adamı, dünyanın en çekici ve güzel kadını olsanız da bu asla değişmeyecektir. Siz hiçbir zaman dinleyicinin kafasında yarattığı tip değilsinizdir çünkü.

Hani bir şehir efsanesi vardır; radyocu bir bakkal dükkanına girer, bir ekmek ister. Bakkal bir an durur ve “Siz filanca radyodaki filanca abi değil misiniz?” diye sorar. Devamlı olarak dinlediği radyocuyu sesinden tanımıştır Bakkal Mahmut. Muhtemeldir, olmuştur belki de gerçekten. Ama bence fazla da kapılmayınız böyle hayallere ey radyocu ahalisi! Siz birer televizyon yıldızı değilsiniz ve sokakta yürürken sizi kimse tanımayacak ki bence bunu da hiç dert etmeyin, zira sizi en çok da bu yüzden dinliyorlar aslında. Yüzünüzü görmedikleri ve delice merak ettikleri için. Onun için bırakın görmesinler, merak etsinler. Yani o bütün Facebook sayfaları açmalar, profil resimleri döşemeler, radyoların sitelerine, olmadı kişisel sayfalara poz poz pozlar vermeler, hatta abartıp afişler bastırmalar, gazetelere çıkmalar, televizyon programcılığına, “talk-show”culuğa soyunmalarla filan bir yere varabilirsiniz elbette ama o vardığınız yerde artık eskisi kadar cazibe merkezi olur musunuz bir radyocu olarak, onu bilemem. Bakın Beyazıt Öztürk için bunca yıl sonra bile hala “Radyocuyken daha komikti,” diyenler var. Benden söylemesi.

Şaka bir yana, bu söylediklerimi tersyüz edebilecek bir dolu örnek var halihazırda radyo camiasında. Ama Cem Ceminay, Levent Erim, Yavuz Seçkin, Nihat Sırdar gibi bir avuç ismin her biri birer markadır ve kimse zaten onları sadece radyocu olarak etiketlemez. O bakımdan bu bakımdan da istisnalar kaideyi tersyüz edebilir ama bozamaz diyorum ben.

Bu yazının ana fikri nedir? Şudur: Radyocuysanız ve öyle kalmaya niyetliyseniz, öyle kalın. İnanın kimse sizin yüzünüze hasret değil. Başka bir deyişle, sizin sesiniz yeter!   

NİSAN 2010

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder