Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Konuşan Radyo



Bazı radyo dinleyicileri, radyoda sadece müzik çalsın, kimse konuşmasın ister, “intro” üstü anonsta bile kanal değiştirir. Bense tam tersini tercih ederim hep. Sadece müzik çalan radyolara hiç tahammülüm yok. Winamp mısın kardeşim, nesin yani? 

Konuşan radyo iyidir, konuşan radyocu da. Ey dinleyici, ey radyo genel yayın yönetmenleri ve ey “format radyosu” lafını kullanmayı pek havalı sanan tüm zevat! Bırakınız konuşsunlar!

Bilirsiniz, hemen her “mainstream” radyoda, cumartesi akşamları kesintisiz remix yayını yapılır. Sanırsınız memleketin her köşesi Reina, Sortie! Şimdi bu vesileyle bu şahane fikri ilk akıl edene ve mal bulmuş mağribi gibi atlayanlara sormak isterim; ülkede yaşayan herkes cumartesi geceleri evindeki ışık robotlarını açıp “mojito”sunu yudumlarken olduğu yerde “techno techno” deviniyor, ev halkıyla birbirlerini kesiyor mu sanıyorsunuz acaba? Ya da sahil yolunda arabayla turlarken radyosunun sesini sonuna kadar açıp bunları mı dinliyor dım tıs dım tıs? Hangi sahil yolunda? Mesela Konya’da, Adıyaman’da, Kırşehir’de de cumartesi geceleri yıkılıyor mudur sizce her yer? O kadar uzağa da gitmeyelim isterseniz; İstanbul Bağcılar ya da Ümraniye’ye ne dersiniz?

Bu “techno” merakı niye, hedef kitle kim? Bilinmiyor! Ama cumartesi geceleri neredeyse hiçbir “mainstream” radyo konuşmuyor.

Radyoda konuşmak zordur. Aslında gündelik hayatta da konuşmak zordur. İçinde bulunduğumuz duruma, konuma, ortama, çevreye, ama en çok da ruh haline göre değişir konuşma dürtülerimiz. Ondandır ki çoğu zaman nerede, ne zaman, ne kadar konuşmak gerektiğini bilmek ya da kestirmekten ziyade, konuşma dürtülerini bu yönde terbiye edebilmek önem kazanır. Genellikle de terbiye demeyiz zaten. Hele radyo, televizyon gibi bir de mecra bulduysak akacak, susturabilene aşk olsundur genellikle durumumuz.

Hayatta herkesin en az bir derdi var. Herkes ölüp gitmeden kendini ifade edebilme, derdini anlatabilme, yaşadığını ispat edebilme gayretinde. Belki dinlemekten çok konuşmaya hevesimiz de bundan ve bu çok da anlaşılabilir bir şey. Ama dinlemeden konuşanların sadece kendi içini boşalttığı ve zamanla o boşlukları geri dolduramadığı da gün gibi ortada. Oysa çoğu zaman konuşmaktan ziyade, dinlemek güzeldir. Hele hele radyoda konuşan birini dinlemek.

Her şeyden önce radyoda konuşan birini dinlemek, ciddi bir dinleme eğitimi, bir temrindir aslında. Konuşmaya hiç dahil olmadan, karşıdaki bir şey söylerken, zihninden bir sonra ne söyleyeceğini geçirmeden, sürekli kendini anlatma çabasında debelenmeden, bütün bütüne bir teslimiyetle, sadece dinleyebilmek, edinilmesi hayli zor bir meziyet, hatta bir erdemdir. Ve radyo biraz da budur. Radyo sadece bir müzik kutusu değildir.


Ben radyocunun konuşanını, anlatanını, yorum yapanını severim. Hele ki kendi kendimle baş başa kaldığım zamanlarda; mesela uzak bir şehirde, tek başıma bir otel odasında ya da ev ahalisi uyumuşken bir gece yarısında, bir tatil sabahı deniz kenarında turluyorken, erken kararmış bir kış akşamı trafikte sıkışmış, eve gitmeye çabalıyorken, kulağıma bir şeyler anlatan, konuşan radyocuları dinlemeyi severim. Basbayağı bir arkadaş yerine geçerler çünkü o anda, yalnızlığımı alırlar.

Konuşan radyocuların yarattığı arkadaşlık hissi çok da vefalıdır üstelik. Canınız sıkkınken, o an hiç aklınızda olmayan bambaşka bir şeyden bahsedip kafanızı dağıtacak, belki yersiz neşesi ve coşkusuyla sıkıntınızı hafifletecek, belki de en depresif anınızda, bir cümleyle, bir sözle -ki aslında tam da bunu istiyorken siz- , içinizi daha da kanırtacak bir arkadaşlıktır bu. Canınız istemezse de susturursunuz, olur biter. Size ne gücenir, ne de kızarlar.

Seçmediğim şarkıların zevksiz bir sıralamayla ardı ardına çalındığı “format” radyolarından birini dinlemektense, winamp’ta seçtiğim şarkıları istediğim sıralamayla dinlemeyi, ama ondan önce,  konuşan radyocuların olduğu, yaşayan, nefes alan bir radyoyu dinlemeyi her zaman tercih ederim. Hele bir de zeki cümleler kuran, edepli ve dahası esprili konuşan bir de radyocuya denk geldiysem, değmeyin keyfime! E insan arkadaş seçerken de böyle birini tercih etmez mi zaten? Kaldı ki radyocu kimliği taşıyorsan, az ya da çok bir dinleyici kitlesi önünde konuşuyorsun demektir. Ve birilerinin önüne kendini atıp konuşacak birinin, onu dinleyenlerden daha zeki, daha esprili, ne bileyim, daha yaratıcı, ne derseniz deyin ama mutlaka “daha” olması gerekir. Yoksa onu kim, niye dinlesin ki? Tabi bu durumda herkes kendi “daha”sını kendi seçer, orası da dinleyicinin bileceği iştir. Siz sevgili genel yayın yönetmenleri; radyo olarak kime hitap etmek istiyorsanız, radyocularınız da o kadar “daha” olacaktır, bunu unutmayınız!

Sözün kısası, bırakınız radyocular çaldıkları şarkıları yorumlasınlar, “kötü” desinler, “iyi” desinler, “çok güzel bir çalışma” desinler, dalga geçsinler, eğlensinler, şiir okusunlar, dram kessinler… Ama bir kişilikleri olsun. Birbirlerinden ayırt edilebilsinler. Ve biz o sesi duyduğumuzda, bir arkadaş görmüş gibi sevinelim. Budur benim radyodan yegane beklentim.

TEMMUZ 2010

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder