Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Benim Radyom

Bir arkadaşım “Ben radyomu nerede duysam tanırım,” demişti bir gün. “Tanıtım müziğini, dj’lerin konuşmalarını duymasam, frekansını bilmesem de çalan şarkılardan anlarım benim radyom olduğunu.”

“Benim radyom” dediği, o günlerin popüler yabancı müzik radyo istasyonlarından biriydi. Henüz özel radyo istasyonlarının yurt sathında yayın yapamadığı, yapanların da her yerden dinlenemediği günlerdeydik ve ben doğru düzgün hiçbir radyonun dinlenemediği bir şehirden geliyordum. Dolayısıyla bahsettiği radyo istasyonu konusunda n ufak bir fikrim yoktu. Yine de abartılı bulmuştum bu iddiayı. Bir radyo, sadece çalınan şarkılardan tanınabilir miydi? Yok daha nelerdi!

Yıllar sonra, Ankara’da Radyo ODTÜ müdavimi olduktan sonra bunun pekala mümkün olabileceğini görmekse çok şaşırtıcı bir deneyim oldu benim için. Evet, dijital olmayan ve bu nedenle frekansları çok kolay seçilemeyen bir radyo cihazında istasyon ararken, çalınan şarkıdan yola çıkarak onun Radyo ODTÜ olduğunu anlayabiliyordum. Demek ki böyle bir şey vardı. Bu aslında biraz da sevdiğiniz bir bestecinin şarkısını kim söylerse söylesin duyar duymaz tanımaya benziyordu  ya da sevdiğiniz bir şairin şiirini kim seslendirirse seslendirsin…

Diyeceğim o ki, bazı radyoların kimliği ve kişiliği vardı bir zamanlar. Çünkü özel radyoların ilk yıllarında, herkesin el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştığı o yıllarda çok daha zeki, yaratıcı ve yenilikçiydi radyolar.

O günlerde yayınlanan radyo dergilerini şöyle bir karıştırdığınızda, yapılan haberlerin de tıpkı radyocular gibi iyi niyetli, coşkulu ve hevesli olduğunu görebilmek mümkün. Oysa şimdilerde tamamen radyo dünyasından haberler veren internet sitelerine göz gezdirdiğinizde (bu siteyi tamamen konu dışında tutarak), bir çoğunun basit magazin sitelerinden farklı olmadığını görüyorsunuz. Hangi radyocu hangi radyoya transfer oldu, kim işten atıldı, kim yerine geçti ve benzeri bir dolu dedikodulu haber… Sektör dışından okuyacaklara belki hiçbir şey ifade etmeyecek ama sektörün cadı kazanını daha da kaynatacak yersiz haberler.

İyi hoş da, hepiniz aynı şarkıları, aynı sıklıkla çalıyorsunuz zaten, birbirinizden ne farkınız var? Yani radyocunun biri bir radyodan ayrılıp öbürüne geçmişse ne değişiyor ki? Orda ne çalıyorsa, burada da onu çalacak. Kaldı ki radyo dinleyicisi televizyon dinleyicisinden çok daha nankördür. Çok bağlanmamış, alışkanlık haline getirmemişse, devamlılık peşinde koşmaz radyo dinleyicisi. Her hafta aynı saatte ekran karşısına oturup bir diziyi takip eden nice kişi, aynı özeni beğendiği bir radyo programı için göstermez. Bir dizi için randevular iptal edilir ama bir radyo programı için kolay kolay edilmez. Demek ki kolay da vazgeçilebiliyorsunuz yani. E o zaman?..

Radyo ODTÜ neden çalan şarkılarla tanınabilen bir radyoydu biliyor musunuz? Hala öyle mi bilmiyorum ama o zamanlar radyonun yayın kurulu her hafta aynı gün ve saatte toplantı yapar, yeni gelen bütün albümleri tek tek dinlerdi. Hangi şarkıları “playlist”imize alalım, hangileri bizim tarzımıza uyar, hangi şarkıları ön plana çıkaralım diye uzun uzun konuşur, tartışırlar, ortak bir karar varırlardı. Bir tek kişinin ya da imtiyazlı birkaç kişinin kişisel beğenileri ya da şarkıcı ve firmaların “rica” ve istekleri doğrultusunda değil, radyonun yayın politikaları çerçevesinde belirlenirdi “playlist”ler. Bunu layıkıyla yapan kaç radyo biliyorsunuz bugün?

Radyomu, frekansını ezberimde tutmasam da, istasyonlar arasında gezinirken tanımak, her defasında o tanıdıklık, o ahbaplık duygusuyla mesut olmak sade bir vatandaş, bir dinleyici olarak benim hakkım. Bunu ilk başaran radyoyu ayakta alkışlamak da boynumun borcu olsun, hadi bakalım.

AĞUSTOS 2010

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder