Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Benim Radyom

Bir arkadaşım “Ben radyomu nerede duysam tanırım,” demişti bir gün. “Tanıtım müziğini, dj’lerin konuşmalarını duymasam, frekansını bilmesem de çalan şarkılardan anlarım benim radyom olduğunu.”

“Benim radyom” dediği, o günlerin popüler yabancı müzik radyo istasyonlarından biriydi. Henüz özel radyo istasyonlarının yurt sathında yayın yapamadığı, yapanların da her yerden dinlenemediği günlerdeydik ve ben doğru düzgün hiçbir radyonun dinlenemediği bir şehirden geliyordum. Dolayısıyla bahsettiği radyo istasyonu konusunda n ufak bir fikrim yoktu. Yine de abartılı bulmuştum bu iddiayı. Bir radyo, sadece çalınan şarkılardan tanınabilir miydi? Yok daha nelerdi!

Yıllar sonra, Ankara’da Radyo ODTÜ müdavimi olduktan sonra bunun pekala mümkün olabileceğini görmekse çok şaşırtıcı bir deneyim oldu benim için. Evet, dijital olmayan ve bu nedenle frekansları çok kolay seçilemeyen bir radyo cihazında istasyon ararken, çalınan şarkıdan yola çıkarak onun Radyo ODTÜ olduğunu anlayabiliyordum. Demek ki böyle bir şey vardı. Bu aslında biraz da sevdiğiniz bir bestecinin şarkısını kim söylerse söylesin duyar duymaz tanımaya benziyordu  ya da sevdiğiniz bir şairin şiirini kim seslendirirse seslendirsin…

Diyeceğim o ki, bazı radyoların kimliği ve kişiliği vardı bir zamanlar. Çünkü özel radyoların ilk yıllarında, herkesin el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştığı o yıllarda çok daha zeki, yaratıcı ve yenilikçiydi radyolar.

O günlerde yayınlanan radyo dergilerini şöyle bir karıştırdığınızda, yapılan haberlerin de tıpkı radyocular gibi iyi niyetli, coşkulu ve hevesli olduğunu görebilmek mümkün. Oysa şimdilerde tamamen radyo dünyasından haberler veren internet sitelerine göz gezdirdiğinizde (bu siteyi tamamen konu dışında tutarak), bir çoğunun basit magazin sitelerinden farklı olmadığını görüyorsunuz. Hangi radyocu hangi radyoya transfer oldu, kim işten atıldı, kim yerine geçti ve benzeri bir dolu dedikodulu haber… Sektör dışından okuyacaklara belki hiçbir şey ifade etmeyecek ama sektörün cadı kazanını daha da kaynatacak yersiz haberler.

İyi hoş da, hepiniz aynı şarkıları, aynı sıklıkla çalıyorsunuz zaten, birbirinizden ne farkınız var? Yani radyocunun biri bir radyodan ayrılıp öbürüne geçmişse ne değişiyor ki? Orda ne çalıyorsa, burada da onu çalacak. Kaldı ki radyo dinleyicisi televizyon dinleyicisinden çok daha nankördür. Çok bağlanmamış, alışkanlık haline getirmemişse, devamlılık peşinde koşmaz radyo dinleyicisi. Her hafta aynı saatte ekran karşısına oturup bir diziyi takip eden nice kişi, aynı özeni beğendiği bir radyo programı için göstermez. Bir dizi için randevular iptal edilir ama bir radyo programı için kolay kolay edilmez. Demek ki kolay da vazgeçilebiliyorsunuz yani. E o zaman?..

Radyo ODTÜ neden çalan şarkılarla tanınabilen bir radyoydu biliyor musunuz? Hala öyle mi bilmiyorum ama o zamanlar radyonun yayın kurulu her hafta aynı gün ve saatte toplantı yapar, yeni gelen bütün albümleri tek tek dinlerdi. Hangi şarkıları “playlist”imize alalım, hangileri bizim tarzımıza uyar, hangi şarkıları ön plana çıkaralım diye uzun uzun konuşur, tartışırlar, ortak bir karar varırlardı. Bir tek kişinin ya da imtiyazlı birkaç kişinin kişisel beğenileri ya da şarkıcı ve firmaların “rica” ve istekleri doğrultusunda değil, radyonun yayın politikaları çerçevesinde belirlenirdi “playlist”ler. Bunu layıkıyla yapan kaç radyo biliyorsunuz bugün?

Radyomu, frekansını ezberimde tutmasam da, istasyonlar arasında gezinirken tanımak, her defasında o tanıdıklık, o ahbaplık duygusuyla mesut olmak sade bir vatandaş, bir dinleyici olarak benim hakkım. Bunu ilk başaran radyoyu ayakta alkışlamak da boynumun borcu olsun, hadi bakalım.

AĞUSTOS 2010

Konuşan Radyo



Bazı radyo dinleyicileri, radyoda sadece müzik çalsın, kimse konuşmasın ister, “intro” üstü anonsta bile kanal değiştirir. Bense tam tersini tercih ederim hep. Sadece müzik çalan radyolara hiç tahammülüm yok. Winamp mısın kardeşim, nesin yani? 

Konuşan radyo iyidir, konuşan radyocu da. Ey dinleyici, ey radyo genel yayın yönetmenleri ve ey “format radyosu” lafını kullanmayı pek havalı sanan tüm zevat! Bırakınız konuşsunlar!

Bilirsiniz, hemen her “mainstream” radyoda, cumartesi akşamları kesintisiz remix yayını yapılır. Sanırsınız memleketin her köşesi Reina, Sortie! Şimdi bu vesileyle bu şahane fikri ilk akıl edene ve mal bulmuş mağribi gibi atlayanlara sormak isterim; ülkede yaşayan herkes cumartesi geceleri evindeki ışık robotlarını açıp “mojito”sunu yudumlarken olduğu yerde “techno techno” deviniyor, ev halkıyla birbirlerini kesiyor mu sanıyorsunuz acaba? Ya da sahil yolunda arabayla turlarken radyosunun sesini sonuna kadar açıp bunları mı dinliyor dım tıs dım tıs? Hangi sahil yolunda? Mesela Konya’da, Adıyaman’da, Kırşehir’de de cumartesi geceleri yıkılıyor mudur sizce her yer? O kadar uzağa da gitmeyelim isterseniz; İstanbul Bağcılar ya da Ümraniye’ye ne dersiniz?

Bu “techno” merakı niye, hedef kitle kim? Bilinmiyor! Ama cumartesi geceleri neredeyse hiçbir “mainstream” radyo konuşmuyor.

Radyoda konuşmak zordur. Aslında gündelik hayatta da konuşmak zordur. İçinde bulunduğumuz duruma, konuma, ortama, çevreye, ama en çok da ruh haline göre değişir konuşma dürtülerimiz. Ondandır ki çoğu zaman nerede, ne zaman, ne kadar konuşmak gerektiğini bilmek ya da kestirmekten ziyade, konuşma dürtülerini bu yönde terbiye edebilmek önem kazanır. Genellikle de terbiye demeyiz zaten. Hele radyo, televizyon gibi bir de mecra bulduysak akacak, susturabilene aşk olsundur genellikle durumumuz.

Hayatta herkesin en az bir derdi var. Herkes ölüp gitmeden kendini ifade edebilme, derdini anlatabilme, yaşadığını ispat edebilme gayretinde. Belki dinlemekten çok konuşmaya hevesimiz de bundan ve bu çok da anlaşılabilir bir şey. Ama dinlemeden konuşanların sadece kendi içini boşalttığı ve zamanla o boşlukları geri dolduramadığı da gün gibi ortada. Oysa çoğu zaman konuşmaktan ziyade, dinlemek güzeldir. Hele hele radyoda konuşan birini dinlemek.

Her şeyden önce radyoda konuşan birini dinlemek, ciddi bir dinleme eğitimi, bir temrindir aslında. Konuşmaya hiç dahil olmadan, karşıdaki bir şey söylerken, zihninden bir sonra ne söyleyeceğini geçirmeden, sürekli kendini anlatma çabasında debelenmeden, bütün bütüne bir teslimiyetle, sadece dinleyebilmek, edinilmesi hayli zor bir meziyet, hatta bir erdemdir. Ve radyo biraz da budur. Radyo sadece bir müzik kutusu değildir.


Ben radyocunun konuşanını, anlatanını, yorum yapanını severim. Hele ki kendi kendimle baş başa kaldığım zamanlarda; mesela uzak bir şehirde, tek başıma bir otel odasında ya da ev ahalisi uyumuşken bir gece yarısında, bir tatil sabahı deniz kenarında turluyorken, erken kararmış bir kış akşamı trafikte sıkışmış, eve gitmeye çabalıyorken, kulağıma bir şeyler anlatan, konuşan radyocuları dinlemeyi severim. Basbayağı bir arkadaş yerine geçerler çünkü o anda, yalnızlığımı alırlar.

Konuşan radyocuların yarattığı arkadaşlık hissi çok da vefalıdır üstelik. Canınız sıkkınken, o an hiç aklınızda olmayan bambaşka bir şeyden bahsedip kafanızı dağıtacak, belki yersiz neşesi ve coşkusuyla sıkıntınızı hafifletecek, belki de en depresif anınızda, bir cümleyle, bir sözle -ki aslında tam da bunu istiyorken siz- , içinizi daha da kanırtacak bir arkadaşlıktır bu. Canınız istemezse de susturursunuz, olur biter. Size ne gücenir, ne de kızarlar.

Seçmediğim şarkıların zevksiz bir sıralamayla ardı ardına çalındığı “format” radyolarından birini dinlemektense, winamp’ta seçtiğim şarkıları istediğim sıralamayla dinlemeyi, ama ondan önce,  konuşan radyocuların olduğu, yaşayan, nefes alan bir radyoyu dinlemeyi her zaman tercih ederim. Hele bir de zeki cümleler kuran, edepli ve dahası esprili konuşan bir de radyocuya denk geldiysem, değmeyin keyfime! E insan arkadaş seçerken de böyle birini tercih etmez mi zaten? Kaldı ki radyocu kimliği taşıyorsan, az ya da çok bir dinleyici kitlesi önünde konuşuyorsun demektir. Ve birilerinin önüne kendini atıp konuşacak birinin, onu dinleyenlerden daha zeki, daha esprili, ne bileyim, daha yaratıcı, ne derseniz deyin ama mutlaka “daha” olması gerekir. Yoksa onu kim, niye dinlesin ki? Tabi bu durumda herkes kendi “daha”sını kendi seçer, orası da dinleyicinin bileceği iştir. Siz sevgili genel yayın yönetmenleri; radyo olarak kime hitap etmek istiyorsanız, radyocularınız da o kadar “daha” olacaktır, bunu unutmayınız!

Sözün kısası, bırakınız radyocular çaldıkları şarkıları yorumlasınlar, “kötü” desinler, “iyi” desinler, “çok güzel bir çalışma” desinler, dalga geçsinler, eğlensinler, şiir okusunlar, dram kessinler… Ama bir kişilikleri olsun. Birbirlerinden ayırt edilebilsinler. Ve biz o sesi duyduğumuzda, bir arkadaş görmüş gibi sevinelim. Budur benim radyodan yegane beklentim.

TEMMUZ 2010

Sesiniz Yeter!

Çocukken hemen hepimiz, en azından bir süre buna inanmışızdır; radyo cihazının içinde küçük insanlar vardır ve o duyduğumuz konuşmaları onlar yapar, şarkıları onlar söylerler. Ne tatlı yanılsamadır! Büyüyüp gerçeğe aydıktan sonra da, bu defa radyoda duyduğumuz sesleri zihnimizde canlandırmaya başlar, kulağımıza yer eden tınılardan onlara suretler, portreler çizmeye çalışırız hayal fırçamızla. O etkileyici seslere yakıştırdıklarımız hep güzel kadınlar ve güzel adamlar olur haliyle. Mesela ben TRT radyolarının haber spikerlerini  hep televizyondaki gibi ciddi yüz ifadesi taşıyan, takım elbiseli, tayyörlü, saçları spreyli adamlar ya da kadınlar sandım yıllarca. Sonra bir gün Ankara Radyosuna gittim ve hayal kırıklığım büyük oldu.

Halbuki sesi dağ gibi bir adamın epeyce minyon, sesi iç gıcıklayan bir kadının komşu teyze tadında olması pekala mümkündür ve öyledir de zaman zaman, ama biz nedense hiç öyle sanmayız. Aslında budur radyoyu cazip kılan biraz da. Nasıl ki çevrilen onca filme, televizyonlara, televizyon dizilerine ve hatta internete rağmen kitap okumak fiili hala varsa ve var olmasının sebebi, kitaplardaki dünyanın yazarın kalemi + okuyanın hayal gücü toplamasına dayanıyorsa, radyonun da en çok bu yüzden cazibesini hiç yitirmeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Bakın şimdi buradan nereye varacağım.


Çok sevdiği ve sürekli dinlediği bir radyocuyu günün birinde kanlı canlı görmek, dinleyende okuduğu kitabın filmini izleyen birinin hissettiği “I-ıh, olmamış!” duygusunu yaratır mı? Bence yaratır. Hem de fena halde yaratır! Dünyanın en yakışıklı adamı, dünyanın en çekici ve güzel kadını olsanız da bu asla değişmeyecektir. Siz hiçbir zaman dinleyicinin kafasında yarattığı tip değilsinizdir çünkü.

Hani bir şehir efsanesi vardır; radyocu bir bakkal dükkanına girer, bir ekmek ister. Bakkal bir an durur ve “Siz filanca radyodaki filanca abi değil misiniz?” diye sorar. Devamlı olarak dinlediği radyocuyu sesinden tanımıştır Bakkal Mahmut. Muhtemeldir, olmuştur belki de gerçekten. Ama bence fazla da kapılmayınız böyle hayallere ey radyocu ahalisi! Siz birer televizyon yıldızı değilsiniz ve sokakta yürürken sizi kimse tanımayacak ki bence bunu da hiç dert etmeyin, zira sizi en çok da bu yüzden dinliyorlar aslında. Yüzünüzü görmedikleri ve delice merak ettikleri için. Onun için bırakın görmesinler, merak etsinler. Yani o bütün Facebook sayfaları açmalar, profil resimleri döşemeler, radyoların sitelerine, olmadı kişisel sayfalara poz poz pozlar vermeler, hatta abartıp afişler bastırmalar, gazetelere çıkmalar, televizyon programcılığına, “talk-show”culuğa soyunmalarla filan bir yere varabilirsiniz elbette ama o vardığınız yerde artık eskisi kadar cazibe merkezi olur musunuz bir radyocu olarak, onu bilemem. Bakın Beyazıt Öztürk için bunca yıl sonra bile hala “Radyocuyken daha komikti,” diyenler var. Benden söylemesi.

Şaka bir yana, bu söylediklerimi tersyüz edebilecek bir dolu örnek var halihazırda radyo camiasında. Ama Cem Ceminay, Levent Erim, Yavuz Seçkin, Nihat Sırdar gibi bir avuç ismin her biri birer markadır ve kimse zaten onları sadece radyocu olarak etiketlemez. O bakımdan bu bakımdan da istisnalar kaideyi tersyüz edebilir ama bozamaz diyorum ben.

Bu yazının ana fikri nedir? Şudur: Radyocuysanız ve öyle kalmaya niyetliyseniz, öyle kalın. İnanın kimse sizin yüzünüze hasret değil. Başka bir deyişle, sizin sesiniz yeter!   

NİSAN 2010

Devir Değişti, Ya Siz?



“İnternet çıktı, mertlik bozuldu” deniyor ya müzik piyasasında; mertlik filan bozulmadı aslında. Sadece mertliğin ne olmadığını görmeye başladık. Ya da aslında ne olduğunu.

Eskiden albümlerde şarkılar, şarkıcının, prodüktörün, yani albümü hazırlayanların seçtiği sırayla dinlenirdi. Çünkü plaklarda ve hele hele kasetlerde şarkı atlatmak zahmetliydi, uğraşılmazdı. Sonra ne oldu? MP3’ler sırayı mırayı unutturdu. Şimdi özel bir çaba göstermezseniz şayet, albümlerdeki şarkıları MP3 çalarlarda ya da bilgisayarınızdaki medya oynatıcıda genellikle alfabetik sırayla dinliyorsunuz. Ya da daha güzeli, kendi istediğiniz sırayla, üstelik de istemediğiniz şarkıları listeye bile almayarak. Yıkıldı mı size bir kale? Yıkıldıııııı!

Eskiden klip yayınlayan kanallarda genellikle parayı bastıranın klipi, paranın tutarı kadar sıklıkla, tarife usulü yayınlanırdı ve biz şu veya bu şekilde paralı şarkıcıların kimi zaman berbat ötesi şarkılarına gün boyu maruz kalırdık. Tabi bir de para almayan ama sadece müzik piyasasındaki prodüktör-şarkıcı-besteci-aranjör (en hafif tabiriyle) ilişkiler ağına göre klip yayınlayan kanallar vardı. Di’li geçmiş zaman kullanıyorsam, sizi yanıltmasın. Hepsi hala var, bir şey değişmedi. Ama kliplerin izlenme oranlarını nicedir klip yayınlayan televizyon kanalları değil, internet belirliyor artık. İsteyen açıyor, istediği klipi, istediği sıklıkla izliyor. Hatta sevdiği şarkıya “movie-maker”da fotoğraflarla klip döşeniyor. Yani hangi şarkının klipleneceğini şarkıcı ve prodüktör değil, dinleyici kendisi belirliyor. Yıkıldı mı size bir kale daha? Eveeeet!


Ve geldik radyolara… Özel radyolar yayına başladığında önce çekingen, sonra geveze, sonrasında ise haddinden fazla sulu dj’lerle memlekette TRT zamanlarından hiç de alışık olmadığımız yeni bir radyo kültürü oluştu. İşini hakkıyla yapanlar ve TRT’nin başöğretmen ekolünü son derece eğlenceli bir üslupla güncelleyenler ve kaliteli yayın yapanlar da yok değildi, ama azınlıktaydı. Bu hengamede asıl kazanç, o zamanların yayıncılarındaki yeni şarkı bulma ve parlatma becerisiydi. Albümler ince elenip sık dokunarak dinlenir, radyocuların tamamen kişisel müzikal beğeni ve yaklaşımları ile bazen beklenmedik hitler yaratılır, böylece radyolar ve radyocular sadece bu yetenekleriyle bile birbirlerinden ayırt edilebilirdi. Sonra işin rengi değişti. Şarkıcı ve prodüktör neyi istiyorsa, radyolar onu çalmaya başladı. Hatta istenileni çalsınlar diye radyoculara yaranmalar, hediyeler yollamalar, yedirmeler, içirmeler, partiler düzenlemeler filan başladı. Böylece hiçbir radyo farklı bir şey çalmaz oldu. Hatta “minimum maliyet, maksimum kazanç + reklam arası şarkı” “format”ının radyoculuk zannedilmesine kadar gitti işin ucu.

Dinleyici de ne yaptı? “İyi de kardeşim, MP3 denilen bir teknoloji var. Bana hep aynı şarkıları çalacaksan, üstelik müzik keyfimi yerli yersiz reklamlarla böleceksen, ben niye seni dinleyeyim ki?” diye sormaya, sorgulamaya başladı. Nitekim çok geçmeden, kendi seçtiğin şarkıları istediğin sırayla dizebileceğin ya da o anki “mood”una göre hazır listelerden birini devreye sokabileceğin müzik dinleme siteleri pıtrak gibi yayıldı sanal alemde. Sadece müzik yapımcılarının ve şarkıcıların istediği şarkıları çalarak radyoculuk yaptığını zanneden radyocularsa hala memleketin müzik sektörünü kendilerinin yönlendirdiğini zannediyorlar. İşin tuhafı, müzik yapımcıları ve şarkıcılar da öyle! Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti halbuki baylar bayanlar! Biraz müzik zevki olan herkes kendi radyosunu açtı. Eğer bir şey anlatmıyorsanız, sizi kimse dinlemiyor, buna emin olun. Kale mi? Çoktaaan yerle yeksan!

Bu arada radyoculukta “bir şey anlatmak” ne demektir ya da daha doğrusu ne olmalıdır konusunu bir başka yazımızda masaya yatıracağız parantez arasında.

Sözün özü, internet çıktı ama aslında mertlik filan bozulmadı. Sadece kibar tabiriyle, kara koyun ak koyun belli oldu. Şimdi şarkıcıların da, müzik yapımcılarının da, radyocuların da işi daha zor. Nitekim herkes de bundan yakınıyor. Bu karmaşada kendini güncelleyebilen ayakta kalacak. Güncelleyemeyen mi? Onlar zaten çoktaaaan yıkılan kalelerin altında kaldı bile! 
 
NİSAN 2010

Babaannemin Radyosu

Eski radyoları açtığınızda, hemen ses gelmezdi. Sesin gelebilmesi için cihazın içindeki lambanın ısınması gerekirdi. Cızırtı duyulduğunda, kocaman ses düğmesini ayarlar, sonra frekans arama düğmesini çevirmeye başlardınız. Radyonun ön panelindeki camlı bölmede, ince, uzun, kırmızı renkli bir çubuk ileri geri hareket etmeye başlardı siz düğmeyi çevirdikçe. Camın üzerinde frekanslar ve kimi şehir adları yazardı. Atina, Paris, Roma, Bükreş, Moskova… Tabi radyo cihazları yurt dışından geldiği içindi bütün bu şafşata. Yoksa memleket hudutlarında dinleyebileceğimiz en fazla uzun dalga İstanbul radyosuydu o zamanlar. Yine de düğmeyi çevirdikçe azalıp çoğalan cızırtının bir anında, dünyanın herhangi bir yerinden bir ses duyabilme ihtimali heyecanlan duymaya yeterdi her defasında. Paris, Roma, Bükreş olmasa bile, İzmir’de yaşadığımız yıllarda Yunan radyoları, Elazığ’da yaşadığımız yıllarda ise Arap radyoları ve özellikle enfes şarkılar çalan Radio Monte Carlo, dünyanın kapılarını açtı önüme. O günlerde bugünlerin iletişim teknolojileri henüz hayal bile edilemediği için, okul atlasındaki renkli dünya haritasına baka baka, o hiç gitmediğimiz, görmediğimiz şehirlerin, ülkelerin hayallerini kurarak büyüdü bizim kuşak. Radyoda frekans aramak ve kazara bir ses yakalamak, bunun bir adım ötesiydi. Hayal, gerçeğe dönerdi.

Çocukluğumun büyük bir bölümünde izi olan babaannem, hayata veda ettiğinde, kimisi satılan, kimisi atılan, kimisi fakir fukaraya verilen eşyaları arasından bir tek lambalı radyosunu almak istedim. Muhtemelen yetmişli yılların başında edinilmiş, elli ve altmışların radyolarına kıyasla daha modern çizgileri olan, ince uzun ve dikdörtgen bir kutu görünümündeki o radyo, yaşadığım sürece bana babaannemi hatırlatabilecek en güzel eşyaydı çünkü.



Çocukluğum boyunca o radyoyu az dinlememiştim. Babaannemlerde her kaldığımda okul radyosu, türküler ve oyun havaları, yurttan sesler, bir solist ve “Reksan Reklam sunar!”

Benim o yaşlarda radyoda duymayı en sevdiğim, aranjman şarkılardı aslında. Ama ne çare, radyonun yayın akışı genellikle türkü ve alaturka ağırlıklı olurdu. Arada bir “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” kuşakları da olurdu ama bu kuşaklarda çoğunlukla gelişigüzel seçilmiş ve pek de güncel olmayan şarkılar yayınlanırdı. Oysa reklam kuşakları ajanslar tarafından hazırlandığı için, aralarında günün en popüler şarkıları da çalardı. Yarım yamalak da olsa o şarkıları radyodan duymak şahane olurdu. O yüzden hep heyecanla beklerdim radyonun reklam kuşaklarını. Özellikle de, hep o aynı neşeli kadının sesiyle başlayan Reksan Reklam Ajansı kuşaklarını.

Babaannemin radyosunu benim için sihirli bir kutu kılan en önemli özelliği de, pikaba bağlanıyor oluşuydu. Yani ön paneldeki bir düğmeyi pikap konumuna getirdiğinizde, radyonun hoparlörü, pikap için kolon vazifesi görüyor, ses oradan çıkıyordu. Radyoda o bitmek tükenmek bilmeyen konuşma programlarından biri mi başladı ? Çevir düğmeyi, hemen pikap dinle. Şahaneydi gerçekten!

O cihazı alıp eve getirdiğimden beri çalıştırmayı hiç denemedim. Çalışıyor mu, onu da bilmiyorum. Ama muhtemelen şimdi çalıştırsam, frekans arama düğmesini çevirdiğimde elimin her hareketinde bir başka radyo kanalı duyulacak ve hatta o meşhur radyo cızırtısını duymaya bir frekanslık boşluk bile olmayacak. Kırmızı çubuk Paris’teyken Nihat Doğan, Milano’dayken Davut Güloğlu, Kahire’deyken Hande Yener çıkacak karşıma korkarım. En iyisi hiç denememek. Ara ara uzaktan bakıp, hayallere dalmak yine. Çocukluğun içinden geçirmek düşleri, sesleri ve yaşanan günleri… Hala kulağımda çınlayan o neşeli kadının sesi eşliğinde: “Reksan Reklam sunar!”

NİSAN 2010